RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

ATATÜRK’ÜN EL YAZISI İLE

Herkesin dikkatle okuması gereken önemli evraklar:

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Ağustos 2019 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: ,

AYANCIK İSMİ NEREDEN GELİYOR ?

28.07.2019 -Yaşar SARIKAYA,BİR İNCİ MEMLEKETİM, s:471-473

AYANCIK ADI

Kaymakamlık sitesinde, ilçenin kuruluşu hakkında şu bilgi verilir: “İlçe, Maltepe ve Ayantepe ile deniz arasında Ayancık Çayı vadisinde kurulmuş; adını da Ayan tepesinden almıştır. İlçenin eski adı İstefan’dır.

Türkiye’de Tarihsel Adlar kitabında İstefan’a bakalım:

“İSTEFAN; Sinop iline bağlı ilçe merkezi Ayancık’ın eski adıdır. Aslı, Helen dilinde “çelenk” anlamına gelen Stephane değilse, bir ermişin adı olan Stephanos’tur.”[1]

İstefan, arkeolojik kazı sonuçlarına göre, Sinop’taki en eski yerleşim yerlerinden birisidir. Bu nedenle, geçmişini Helen tarihinden daha eskilerde aramamız doğru olacaktır. Milattan binlerce yıl önce, Boğazköy’de bulunan antlaşma metninin Türkçe çevirisi içinde, hükümdar “Wasmura Satepnaria”[2] ismini gördüm.  Çeviri metninde Stapnaria, Mısırın büyük hükümdarıdır ve Hatti hükümdarı ile arasında geçen olaylar anlatılmaktadır.

Dünya dillerinde, “p” ve “f” sesi,  sıkça birbirinin yerine geçer. Hitit yazıtında Stepnaria, Helen dilinde Stephane ve bu gün de İstefan biçiminde karşımıza çıkan ismin, binlerce yıldır yaşadığı anlaşılır. Halk kültürlerinin bu tür örneklerine, dünyanın her yerinde tanık oluruz. Bazı kelimeler, eski çağlardan beri hiç değişmeden yaşamaktadır. Hititçede “anna”, Luwicede” anni”[3] Türkçede “anne” sözcüğü asırlardır aynı anlamını sürdürmektedir.  İstefan kelimesinin istek, istem, iste ve istif kelimeleri ile ilişkisi de araştırılabilir.

Ayandon ve Ayancık sözcükleri, “ayan” sözcüğünün ek almış halidir. Birbirine yakın iki yerleşim yerinin aynı adı taşıması, önemli bir ayrıntıdır. Türkçede ayan, bir memleketin ileri gelenleri demektir. Eş anlamı eşraftır. Küçültme eki ‘cık’ hecesini aldığında, ileri gelenlerden küçük bir topluluğun bulunduğu yer anlamına gelir.

Ayan sözcüğü, Hititçede “iya” Luwicede “aya” biçiminde karşımıza çıkar, iki dilde de anlamı  “yapmak” fiilidir.[4] Ayan sözcüğü, bu gün halk arasında açık- seçik anlamında kullanılmaktadır. Ayan- beyan, Arapçadan (görmek ve beyan etmek) dilimize yerleşen kelimelerdendir.

Ayan sözcüğü, Türkçedeki uyan, duyan, doyan, sayan, koyan, olan, akan, aşan, açan, kaçan sözcükleri gibidir. Kök heceler, an eki almaktadır. Ak “an” eki alır, akma eylemini, kaç “an” eki alır, kaçan birini, uy, “an” eki alır, uyumluyu; ay, “an” eki alır ay gibi aydınlık olanı anlatır. Kelimenin, aymak, ayılmak biçimini de hatırlatmakta fayda görüyorum. Ay gibi aydın olan insan anlayışının, Amazonların ay tanrısı ile bir ilgisi olabileceği de akla gelebilir. Her yeni doğan kelime, eski dil yapısının üstüne oturmakta ve yeniden şekillenmektedir.

“M. Bıjıkyan gözüyle İstefan:

Ayancık, İstafan’dan dokuz mil uzakta olup limanı yoktur. Çok basit evleri vardır. Arrianos, İstefan ve İnceburun arasında Bodom adlı bir çay veya mevkii zikreder. “

İstefan, Aya Andon’a on iki mil mesafededir. Buradaki burun kuzeye doğru uzanmış olduğundan limanı emniyetli değildir ve yalnız yazın bazen gemi durabilir.

“Burada eski bir kale ve büyük bir Rum kilisesi gördüm. Kaleye, putpereslik zamanında da İstefane denirdi ki, bu isim benisinin( kurucunun) adından neşretmiş olmalıdır.” [5]

[1] Bilge Umar, Türkiyede Tarihsel Adlar, s, 350

[2] Sedat Alp, Hitit- Mısır Antlaşması Boğazköy Metni- Türkçe Çevirisi. Hitit Çağında Anadolu, s, 121

[3] Sedat Alp, Hitit Çağında Anadolu, s, 15

[4] Ord.Prf.Dr. Sedat ALP, Hitit Çağında Anadolu, s:15

[5] Minas BIJIKYAN- Pontos Tarihi, s: 62. 1819

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Temmuz 2019 in eski sinop

 

Etiketler: , , ,

ÇARESİZLİK İNSANLIĞI ÖLDÜRDÜ

               21.07.2019 Y. SARIKAYA

Çaresizlik kapılarda çan çalmaya başlayınca, karın doyurmak için göç etmek zorunda kalıyor insanlarımız. Çaycı oluyor, tekstilde çalışıyor, asgari ücrete sevine sevine İŞ-KUR ile anlaşmalı her yerde iş tutuyor ve ailesini ele güne muhtaç etmiyor. Dişinden tırnağından artırıyor, gece ek iş yapıyor, çocukları da çalışıyor ve ev alıyorlar. Zaman geçiyor, ne borç bitiyor, ne çaresizlik. Öğrenimleri yarım kalan çocuklar, iş bulma sorunu yaşıyorlar. Onlar, yokluklarla boğuşsalar da sorunlarını açık etmiyorlar. Belki bizden daha düşük insanlar vardır diye. Ne olaylara tanık olduk, bu koşuşturma arasında bir de amansız hastalıklara yakalananlar, dram üstüne dramlar.

Köyler ise bom boş. Sanki nükleer sızıntı altında kalmış gibi kupkuru. İnsanlar ise vurgun yemiş gibi oradan oraya koşuşturuyorlar. İşsizlik almış başını gidiyor. Tutunacak dalı olmayanlar ne yapsın? Biz kendi yaralarımızı sarmada çok geç kalmadık mı? Yoksa çaresizlik, insanlığı mı öldürdü? Görmüyor, duymuyor, umursamıyor muyuz?

Sinop’ta toprak değerlenmedi, köylere hizmet gitmedi, insanımızın yüzü gülmedi.Sulama kanalları hizmeti Sinop’a gelse,   insanımız göç etme gereği duymadan ekip biçseydi keşke toprağını.Ayşe Kadın Fasulye çok su isteyen bitkidir. Su olsa bölgemizde bol bol yetişir ve gelir getirirdi Köylerde tespit edilen ve hala koruma altına alınmayan şelaleler, dereler ve göllerin gürül gürül suları  denize akıp giderken, hep beraber seyrediyoruz.Biliyoruz ki, sıcaklık arttıkça, sular kurumaya başlayacak ve vakit çok geç olacak. Gerze köylerinde tespit ettiğimiz 3 şelale ve irili ufaklı şelalelerin, Orman Bölge Müdürlüğü tarafından koruma altına alınmasını ve turizm kapsamında değerlendirilmesini bekliyoruz.

Bu konularda hizmeti ayağımıza getirmek için gerekli hatırlatmaları yapmalı ve konuyu gündemde tutmalıyız. Kuruyan ve terk edilen topraklar, hepimizin ayıbıdır. Doğru olan, uzmanların konuyu enine boyuna değerlendirmesidir. Sinop Dernekleri, bürokratlarımız, siyasilerimiz ihmal edilen bölgemizle ilgili yardımlarınıza ihtiyacımız vardır.

Değerli vekillerimiz, köylerde hazır su kaynaklarımız var, eğer sulama kanalları yapılsa bu ne büyük bir hizmet olurdu. Toprağın yüzü güler, insanların yüzü güler memleketimin yüzü gülerdi. Bizi bu hizmetten mahrum eden nedenler nelerdir merak ediyoruz? Orta ve Batı Karadeniz için önemli projelere ihtiyaç var. KUZKA, projeleri başlığında da değerlendirilmesi mümkün olabilir. Atıl durumdaki boş alanların yemyeşil olması düşüncesi bile insanı heyecanlandırmaktadır.

Türkiye genelinde diğer bölgelerle karşılaştırma yaptığımızda, yol ve diğer hizmetler bakımından en gariban köylere sahip olduğumuzu görürüz. Yeşil alanlarımızın çoğalması, topraklarımızın değerlendirilmesi, insanlarımızın yüzünün gülmesi dileğimizdir.    BİLKE

 

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Temmuz 2019 in Haberler

 

Etiketler: , , ,

BİLKE VE KÜLTÜR BAKANLIĞI DERLEME ÇALIŞMALARI

19. 07. 2019- BİLKE- Y.SARIKAYA

Bilmiyorum ne haldayım

Gidiyorum gündüz gece …..

Her yaşta insan, söyler Veysel’in bu güzel türküsünü. Akıcı ve anlaşılır üslubu, anlam derinliği, hepimizi ozana hayran bırakır. Veysel bu dünyadan göçüp gitse de, eserleri ile aramızda yaşıyor. Bizim insanımız ve Anadolu coğrafyası bu konuda dopdolu bir hazinedir. Masallar, türküler, ninniler, bilmeceler, ata sözleri zenginliklerimizdir. İnsanın bam teline, hayır hayır öz teline, can teline dokunur ve hayranlıkla iç sesinde melodilere dönüşür. Kültür Bakanlığı Araştırma ve Derleme Ekibi bu gün BİLKE’DE masal derlemesi yaptı.

Kültür Bakanlığı Folklor Araştırmacısı Ozan ÖZDEMİR kamerayı hazırlıyor

Derneğimizin üyesi ve dernek binamızın sahibi Kezban SARIKAYA, “neydim, ne oldum, hiç” masalını anlattı. 88 yaşındaki SARIKAYA,bu masalı köyündeki KÖR DURSUN lakaplı amcadan dinlediğini söyledi. Masal, önermesi ile tüm zamanlara hitap ediyordu.

“Verem hastası olan kızına çare bulmak için her yolu deneyen fakat çözüm bulamayan anne baba, kızlarını kır bir dağa bırakır.  Kızcağızı oradan   geçen bir çoban görür ve acır. Hayvanları ile gider gelirken kızın yüzünü sıvazlar. Daha sonra kız iyileşir ve çobanla evlenir. Zaman sonra 3 çocukları olur. İsimlerine NEYDİM, NE OLDUM, HİÇ koyarlar. Gel zaman git zaman, ailesi ile karşılaşırlar. Çocuklarının adı her şeyi özetlemektedir. Her masalda olduğu gibi mutlu kavuşma ile masal son bulur”

Folklor Araştırmacısı, yaka mikrofonunu  hazırlıyor

Zaman, geçip gidiyor. Bilim adamları küresel ısınma yüzünden dünyanın daha hızlı döndüğünü açıklıyorlar. Dönüş hızının artmasına bağlantılı olarak da gelecekte gün ve gecenin kısalacağını söylüyorlar. Biz değerler arasında yaşarken, nedense kulaklarımız duymuyor, gözlerimiz görmüyor, yüreğimiz hissetmiyor. Kapılarımızı,gerçekten daha çok sanal mutluluğa açık tutuyor gibi görünüyoruz. Yaşananlar ve yaşayacaklarımız ozanın türküsünde, şairin dizesinde, pamuk ninenin masalında, ak dedenin hikayesinde yer bulsa da onlara arkamızı dönüyoruz. Köyden göçler, değerlerini kaybeden insanlar yaratıyor. Çünkü, çıkar grupları ekonomi çarkını döndürmek için insanları birbirine bağlayan bağları özellikle koparıyor. Kentli ve köylü görgüsü değişiyor. Rahmetli Cevdet GÜNDOĞDU, babasının” bu mağazaya köylü girmezse bereketimiz gider oğlum” dediğini anlattı.

Birbirimize elimizi uzatmalı, kültürel bağlarımızı koparmamalıyız. Bu konuda büyük şehre göç edenler, kültürlerini unutmasınlar. Kezban SARIKAYA, Sinop’a 1956 yılında gelmesine rağmen doğduğu köyün değerlerini unutmadı.Anlattığı her konu, söylediği her türkü “ÖNERME” bombardımanı yapıyordu.

Masallar anlatıldı çekim bitti, 2 masal- 2 hikaye ve yorgun K. SARIKAYA 

Kendimizden uzaklaştıkça, başkalarının güdümüne girmek zorunda kalırız. Özgürce kendimizi ifade edebilmek, kazanımların en güzelidir. Yalandan, dolandan, kötülüklerden uzak.

XSENTIUS M.Ö. IX.YY’da tapınak yazısında, bu günden çok farklı düşünmediğini anlatıyor. Bu tapınak yazısını hepimiz okumalıyız. Özgür düşüncelerimiz, özgür ürettiklerimiz hiç bir zaman kaybolmaz. İnsan bağımlı olduğu zaman, kendi yoktur. Bağlı olduğu grubun, liderin, gücün kontrolü ve emri altındadır. Toplumda biz de varız diyelim. Üretelim ve katkıda bulunalım.

Derleme çalışmalarımız devam edecek. Bizim insanımız özgürlüğüne düşkündür. Topluma katkıda bulunmayı sever. Hazırcı değildir. Çalışan, üreten herkese selam ve sevgiler.  BİLKE

 

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Temmuz 2019 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , ,

Prof.Dr. İbrahim BAŞAĞAOĞLU BİLKE’DE KONUĞUMUZ

2018 BİLKE 4. HALKBİLİM ÖDÜLLERİ kapsamında, Sinop için yaptığı çalışmalar ” ULUSLARARASI TANITIM” kategorisinde ödüllendirilmişti. Derneğimize yaptığı nezaket ziyareti için teşekkür ediyoruz. Değerli hocamız, katıldığı uluslararası ve ulusal kongreler hakkında bizleri bilgilendirdi.

Sinop ile ilgili yeni bir çalışma başlatacak olan Sayın BAŞAĞAOĞLU, çalışma takvimi ve aşamaları hakkında bilgiler verirken, Yönetim Kurulu Üyemiz Mehmet SARIKAYA da arkeoloji birikimlerini paylaştı.

Hocamızın eşi Haşime BAŞAĞAOĞLU, emekli öğretmen olarak ilk öğretmenlik yıllarından bu güne mesleki deneyimlerini paylaştı. Eğitim konusunda geçmiş ile bu günün karşılaştırmasını yapma fırsatı yakaladık.

Dernek başkanımız, 1. kitabı, BİR İNCİ MEMLEKETİM kitabını takdim etti. Hocamızla görüşmelerimiz önemli  çalışmalarla devam edecek.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Temmuz 2019 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , ,

TABULAR

TABULAR- 08.07.2019 Ayşe Yaşar SARIKAYA

Çoğumuz, hayatın içinde tabularla körebe ve saklambaç oynuyoruz. TABU sözcüğü, sözlüklerde,  “yasaklar” olarak tanımlanmaktadır. Günlük yaşamda, kendimize uyguladığımız birçok kişisel yasaklarımız vardır. Kesinlikle vaz geçemediğimiz, değiştiremediğimiz, kural olarak kabul ettiğimiz alışkanlıklarımız.  İnce belli çay bardağı olmadan çay içmeyenler,  içkisiz sofraya oturmayanlar, özel yastığı olmadan asla uyumayanlar, hatta bu yüzden yastığını yurt dışına bile götürenleri tanıyorum.

Tabular, tarih boyunca toplumları etkilemiştir. Eski dönemlerde yaşananlar, utanç derecesinde insanlık ayıbıdır. Bunlar gerçekten yaşanmış mı acaba diye, bizi düşünceden düşünceye sevk ederler. Böylece, zaman sayfalarında “AN” küçüklüğü ve “ÇAĞ” büyüklüğünde bilinç evrelerini gözleyebiliriz insan denen varlığın.

Sayfaları okurken içimizi acıtan, bir ilkel dönem tabusu karşımıza çıkıyor. Kadınlar regl dönemlerinde, pis ve uğursuz sayıldığı için eve alınmazlarmış. Bu gün, Nepal’de hala yaşatıldığına inanmak mümkün olmasa da gerçek olan yaşadığıdır. Bu tabuya “chhaupadi” adı verilmiş, ülkede gelenek yasaklansa da, ücra köylerde hala uygulama devam ediyormuş. Bu dönemi, ahırlarda ineklerle birlikte geçirmeye zorlanan kadına, o zaman yeterli yiyecek de verilmiyormuş.

Nepal’de regl olduğu için tecrit edilen genç kız  

Kadını alçaltıcı bu tür kabuller, aslında yaratılış gerçeğine aykırıdır. İlkel dönem tabularının, bu gün bile devam etmesini aklım ve mantığım kabul etmiyor. Modernleşen dünyada, reklam kampanyalarının tamamı kadın bedeni üzerinden yürütülüyor ve tabulaşıyor.

Biz aklı, erkek aklı veya kadın aklı diye ayırıyor muyuz? İnsan, yalnızca bedenden oluşmamıştır ki. Aklı, mantığı, düşüncesi, duyguları, fikri, muhakemesi, sezgisi, algısı, bilinci ve idraki olan bir varlıktır. Sadece bedeniyle değil, bu donanımlarını da kullanıp ürettikçe, kadın toplumdaki gerçek yerini bulacaktır.

Tarih sayfalarını çevirdikçe, tüm hücrelerimin içini kor gibi yakan başka bir tabu çıkıyor karşımıza.  Arabistan’da, nüfus artmasın bir boğaz eksik olsun diye, kız çocukları diri diri toprağa gömülürmüş. Baba, minik bebeği kucağında kıpır kıpır ederken, elleri ile onu toprağa hangi duygularla gömer anlamak mümkün değil. Ağlayan bebeğin ağzına toprak dolarken hiç mi insanlık duyguları kıpırdamaz? İmparatorlar da devlet bekası için erkek bebekleri ve erkek kardeşlerini öldürürmüş. Düşünüyorum da, bir çocuğun yaşadığı bu korkuyu hangi terazi tartabilir?

Tarih sayfalarını karıştırmaya devam ettikçe, aklımızı kullanmanın değeri o kadar net anlaşılıyor ki. İnsanların elleriyle yaptığı taştan heykellere tapma yıllarını okuyoruz sayfalarda. Putlara tapma dönemleri, tabular kavramına en iyi örneklerden biridir. İmparator, firavun veya kralların heykelleri yapılır ve onlara tanrı diye tapılırmış. Yüzyıllar süren bu tabu, İbrahim Peygamber tarafından yıkılmıştır. İnsan kurban eden öğretilerin, “İNSAN KURBAN ETME” tabusunu da, İbrahim Peygamber sonlandırmıştır. Mitolojide, semavi kaynakların hepsinde, dini öğretilerde bu konuların ayrıntılarını bulabiliriz.

Aztek kültüründe insan kurban etme ayini

 İnsanlık, utanılacak bu tabuları geride bıraksa da, yerine yeni tabular koymuştur. Köy ve kent yaşamında, birbirinden farklı da olsa hala çok etkili yasaklar vardır. Sırtta kambura, başta ağırlığa, zihinde sis bulutuna benzerler. Eınstain’ın “ÖN YARGIYI PARÇALAMAK, BENİM ATOMU PARÇALAMAYA ÇALIŞMAMDAN ÇOK DAHA ZORDUR” sözü, burada anlamını bulmaktadır.

Günümüzün sayfalarını karıştırdığımızda, durumun pek de parlak olmadığını görürüz. Bazı anneler, çocuk korkutma akademisini birincilikle bitirmiş gibidirler. Öyle zevkle, sınır tanımadan “ÖCÜ” korkusu yaratırlar ki. “sus öcü gelecek”, “dur öcü var”, “aha öcü geldi” diye kıyamet koparırlar. Öcü kavramı çocuğun belleğinde hangi ağırlıkta, hangi hacimde,  hangi yoğunlukta, hangi şekilde yer alır bunu düşünmezler. Küçük beden, aklının yettiği kadar algılamaya çalışır öcüyü. Gelecekte soyut bir ÖCÜ kavramı, onun da çocuklarını korkutacağı bir tabu olacaktır belki de.

Şimdiki zamanımızın sayfalarını artık tabular doldurmuyor demeyi çok isterdim. Her an yepyeni tabuların tohumları ekiliyor, sulanıyor, besleniyor, büyütülüyor, eh bir de GDO(!) verilince, palazlanıyor da palazlanıyor. Ve insanlar üzerinde toplum baskısı yaratıyor. Görsel-  yazılı medya, ekonomik ve siyasi güç desteği ile birleşince, yenidünyanın doğurduğu tabularla içi içe yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu soyut ağırlık, ne yazık ki bireylerin özgürlüğüne, siyasi eğilimlerine ve sosyal yaşamına yön veriyor.

Bu değişimler, en fazla köylerde kalan ve köylerden göçen halkı etkilemektedir. Derlemelerimi yaparken sözün etkisiz, sevginin yetersiz, insanlığın çaresiz olduğu durumlarla karşı karşıya kaldığım oldu. Kırsallarda kent gözlüğü ile bakmaya devam edersem, hiçbir şey göremeyecektim. Oranın doğasına uygun gözlük gerekiyordu. Tabuların görünmez gücü, ellerimizi kollarımızı bağlıyordu zincirlere vurulmuşçasına. Türkü derlerken, annesinin sesini kaydettim diye oğlu neredeyse savcılığa suç duyurusunda bulunacaktı. Erkeklere “HAS ÇOCUK”, kızlara ise” EL ULAĞI” tabusu yaşarken, ben erkek olmadan herkesle konuşuyor ve söyleşi yapıyordum. Tabuların kırsallarda, nükleer sızıntıya maruz kalmış belde etkisi yarattığını gördüm. Hayatını cüzzam hastalığı tedavisine ve tabuları yıkmaya adayan Türkan SAYLAN, burun buruna geldiğim her güçlükte aklıma geldi.

Binlerce yıl belki de daha fazla, Anadolu topraklarını karış karış yürümüş, kendine korunaklı yer bulana kadar göçmüş, gele gele Sinop kırsallarına sığınmış bu insanların tabuları, asırlarca dağlar, yaylalar, yollar aşarak geldi. Belki Pagandan, belki Şamandan, belki İskit’ten, belki Hitit’ten, yürüdükleri her coğrafyadan izler vardı. Zamanın belleklere kopyalayıp aktardığı izler araştırılmaya değerdi.

BİLKE, bu sorunlar için yola çıktı. Ben de bu yola baş koydum. Bu ideale inanan arkadaşlarımla birlikte çalışmaya devam ediyoruz ve edeceğiz. Türkiye Cumhuriyeti’nin her vatandaşının eşit olduğunu unutmadan. Dezavantajlı koşullarda yaşayanlar ezilmemeli, sorunun bilincine varan aydın ise çözüm üretmelidir.  Bilke olarak, sınavlarda derece yapan kırsalımızın çocukları ve gençlerini buluyor tabular altında ezilmemeleri için yanlarında olmaya çalışıyoruz. Bizi yalnız bırakmayın.

Ayşe Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , ,

SOKAĞIN SESLERİ

Şafak Gündüz SARIKAYA- 30 HAZİRAN 2019

Ne güzel insanlar geçerdi kapımızın önünden

Kimi elinde davulu,

Kimi akordeonu.

Yanından eksik olmazdı köpeği kiminin,

Kiminin de gülümsemesi yüzünden.

Tarzan Kemal’den önce,

Davulunun sesi gelirdi kulaklarımıza,

Sonra adımlarını duyardık.

Köpekler de ardı ardına

Yürürlerdi hep birlikte yeşile doğru dostça….

Deli Emin küçük davuluyla gelirdi sokağa. Sessiz, sessiz gelip sessiz, sessiz giderdi. Önce utanarak boğazını hafifçe temizler, sonra aynı hafiflikle başını kaldırırdı. Etrafına mahcupça bir bakış fırlatır, sonra başını öne eğerdi. Hele bir de karnını doyurdu mu? Sevine sevine, geldiği gibi sessizce giderdi.

Rahmetli teyzem, her geçişlerinde onlarla sessiz bir iletişim kurardı. Teyzem sezgileri çok güçlü, sadece mecbur kaldığın zaman çok az konuşan, insanlarla iletişim kurmayan biriydi. Etrafında olan biten hiçbir ayrıntıyı kaçırmadığını görürdük. O, bizim için çok değerliydi. Bu insanların her geçişinde yüzünde hafif bir tebessüm belirir ve için, için sevgisini gülümsemesine yansıtırdı.

Neydi bu insanların sırrı? Kaygısız, içten, menfaatten uzak, hakiki, dingin bir gülümsemenin bedeli. İnsanlara, imbikten süzülmüşçesine bir rahatlık bırakan; dersle, terbiyeyle öğretilmesi zor, doğal hal ve tavırlardı.

Tarzan Kemal’in, Deli Emin’in davul sesi, iç dünyalarının bir yansıması gibiydi. Hayata bakışlarını, davulun ritmi ile anlatıyorlardı. Dinlediğim zaman, o ses sanki bir kitabın sayfalarını teker teker aralıyor, okumak da insanı hiç yormuyordu.   Tarzan ve Deli Emin’in giyimleri kendilerine hastı. Deli Emin, camilere gider namaz vakitlerini kaçırmazdı. Tarzan, sadece kışın giyinir, yaz ve baharlarda doğanın güneşinden faydalanırdı. Biz onları unutamıyoruz, çünkü üst giysilerinden çok, içlerinde sakladıkları güzellikler aklımızdan çıkmıyordu. Tarzan’da kıyafet yoktu, ama kifayet çoktu.

Bir de her daim gülen ama aynı zamanda şık olan Şenol belirirdi sokakta. Şenol, sürekli iyi giyinirdi. Takım elbisesini bazen bir papyonla ya da kravatla tamamlar, elleri arkaya bağlar, mahalleyi teftişe gelmiş edasıyla hacıyatmaz gibi ağır ağır yürürdü. Başında bir kasketi olur havalı olsun diye onu biraz yan takar ve ağır ağır konuşurdu. Çocuklar onunla dalga geçmeye çalışırlar, muzip ve çokbilmiş bir tavırla ironi yaparak cevaplar verir çocukların kafasını karıştırırdı. Şenol bir anlamda biz kaçın kurasıyız der gibi bir kaşını hafifçe yukarı kaldırır, bu birkaç saniye sürerdi, siz kiminle dans ediyorsunuz der gibi yüzünde bir mimik belirirdi. Ama bir yandan da sabrın, tevazunun güçlü bir örneğiydi. Mutlu ve gülen Sinop’un o zamanlar kuvvetli bir timsaliydi, yüzünden gülümseme hiç eksik olmazdı. Demek ki, şehrin havasında, suyunda tılsımlı bir etki vardı. Bu da havayı kapsıyor insanları etkiliyor, mutlu ve güler yüzlü Sinop oluyordu.

20190701_092659

foto, Eczacı Seyhun ÜSTÜN’den alınmıştır, üst köşedeki küçük foto, Sinoplu Kore Gazi’sine aittir

Ramazanları ellerinde süslenmiş kayıkları ile helesa (1) manileri söyleyen çocuklar gelirdi sokağa. Seslerini sokağın ötesinden duyardık. “Heyamola”, diyerek mani başlar, çok sevdiğim “ayva varsa taşlama” kısmı gelirdi. sonra maninin içinde bana çok komik gelen “dan dili dandan kuyruğu yandan” mısralarına sıra gelirdi. Sanıyorum bu ifadeyle anlatılmak istenen fareydi. Helesa kelimesi Yunanca deniz anlamında kullanılıyordu.  Kelimenin kökeninin deniz sözcüğünden gelmiş olması, Helesa’nın gemici ezgisi olarak Trabzon Rize illerinde de söylenmesi, kültürlerin nasıl da yayıldığını ve her ilde farklı yerel motiflerle doldurulduğunu gösteriyordu.

Gerek Ramazan gerekse Kurban Bayramında Davuli, sokağımıza konuk olurdu. Kendinden emin ifadesi ile ve eşsiz tekerlemeleri ile sesi, sokağımızda yankılanırdı. Yanında yardımcısı olur, elinde uzunca bir sopa ve ucunda bir bayrak bulunurdu. Bu sopa rengarenk süslenmiş bir flamaya benziyordu. Davuli, ritmik çalan davulcusu ile birlikte maniler söyler, ciddiyetini asla yitirmezdi. Tiyatral yeteneğini de ustaca konuşturan Davuli her geldiğinde, babam bu eşsiz gösteriyi hiçbir zaman karşılıksız bırakmaz bahşişi çıkarır  bana verir, ben de Davuli!nin yanındaki asistanına uzatırdım. Davuli, mani sonunda “bahşişi aldım, giderim” der, giderdi. Ne güzeldi eski bayramlar.

not: fotoğraf Zeynel.Z.ÖZCAN’IN fotoğraf sergisinden fotoğraflanmıştır

Bunun yanı sıra, üzülen suratlar da vardı. Sokaktan her geçen mutlu değildi. Herkesin dalga geçtiği, down sendromlu olduğunu tahmin ettiğim bir genç vardı. Genç olmasına karşın minyondu, tipi nedeniyle çocuk zannedilirdi. Kimi zaman bariton sesiyle irkilip ne dediğini anlamaya çalışırdık, o buna gülerdi, peşinden biz de gülerdik. Bu sebeple çocuklar kendisiyle dalga geçerler, özellikle kızdırır, ergenliğe adım atan bariton sesini duymak isterlerdi. Bir gün hastaneden geldiğini ve annesine başını yasladığını gördüm, çok hastaydı, gülen halinden eser yoktu. Annesi için zor olmalıydı ama acı içinde annesine sarıldığını ve kadıncağızın çaresizliğini, ümitsizliğini yüzünde görmüştüm. Daha sonra annesiyle birlikte, kömür zehirlenmesinden hayatlarını kaybettiklerini öğrendim. Annesi ona o kadar çok şefkatliydi ki, kader onu annesinin arkasına bırakmadı.

Evet, ne güzel insanlar geçerdi ama ne çaresiz insanlar da geçerdi sokaktan. Hemen bir aşağı sokakta, ağzından köpükler saçan ufak bir çocuk aniden karşınıza çıkardı. Zeka yaşı ne kadardı bilmiyorum ama giyimi, kuşamı hali hareketi insanları kaçırırdı.  Bir gün annesi ile beraber sokakta görüldü. Anne çocuğuna ne güzel ilgi gösteriyordu. İnsanlar ona ve çocuğuna garip ve utançla bakarken o, çocuğuna daha fazla, daha da fazla sevgi sunarak eksiği tamamlamaya çalışıyordu. Hayat ne garipti, herkes kendi penceresinden bakıp duruyor, kimse birbirini anlamıyordu.

Ne güzel insanlar geldi ve geçti bu sokaktan.  Şimdi bu sokaklarda ne davullarının sesi, ne de onların sesleri kalmadı ve tebessümleri de.

Ama o bilgelik, o tevazu, o güler yüzlülük asla unutulmadı. O sabır, o annelik o şefkat unutulmadı. Tılsım devam ettiği sürece yeni Tarzan’lar, yeni Şenol’lar, yeni Emin’ler, yeni Davuli’ler, yeni anneler gelmiştir belki.

Kibirden uzak, güler yüzlü Sinop’un yüz gülümseten müşfik insanlarına saygı ve rahmetle.

 

ŞGS

 

1-Helesa, Ramazan ayında iftardan sonra çocukların ev ev dolaşıp maniler söyleyerek ve bahşiş toplayarak yaptıkları tören. Sinop’un yanı sıra, İnebolu’da da benzer törenler yapılmakta.

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Haziran 2019 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , ,

ATATÜRK VE MU KITASI

TARİHİN EN ESKİ UYGARLIKLARININ COĞRAFYASI ANADOLU

Farklı uygarlıkların, farlı zamanlarda konumlandığı Anadolu coğrafyası geniş ve derin kültürlerle doludur. Geçmişe damgasını vuran veya vuramayan toplulukların izleri, her yeni bulguda ilgi uyandırmaktadır. Anadolu coğrafyası, bu bulguları gözümüze sokarak bize ne anlatmaktadır? Kavimlerin, büyük imparatorlukların, koloni dönemlerinin yaşandığı Anadolu coğrafyası, tarihi hakkında neleri gizlemekte ya da afişe etmektedir?

Zamanımı Sinop kent ve köylerinde araştırmaya adamamın sebebi, bulunduğum coğrafyanın dünyaya örnek olacak kültür ve güçlü devlet birikimine sahip olmasıydı. Kültürün bilinç kodları, doğanın belleğinde saklıydı. Göbekli Tepe, Sümerler, Hititler dünyanın en eski kültürleri olduğuna göre, Sinop coğrafyasında yaşayanlar mutlaka bu kültürlerden izler taşıyor olmalıydı. Zorunlu göçler,  Anadolu’nun demografik yapısını etkilemiştir kuşkusuz. Fakat bu hareketlilik, coğrafya insanının iç ve dış dünyasını çeşitlendirmiş, kültür ve sanat alanında zenginlik kazandırmıştır. Türkülerdeki saf ve eleştirel dışa vurumu, konuşmalarda esprili hiciv dolu yaklaşımı, el sanatları zenginliklerini asla göz ardı edemeyiz.

Örneğin İskoç çalgısı GAYDA, bizim tulum ile neden aynıdır? L. Rasonyi, ‘Macar Arkeolojisinde Hunlar, Avarlar, Macarlar’ adlı eserinde ‘Arkeologia Hungaria’ eserinin yazarı Barth’ın görüşlerine yer vererek; çifte düdüğün mazisini anlatır. Tulum’ ve ‘çifte düdük’le ilgili araştırmalar bu sazların bölgenin etnik oluşumunda etkin olan Avar Türklerinin enstrümanları olduğunu göstermektedir.

Bu yurdun insanı, bu gün içsel zenginliğini neden kaybetmiştir? Sanayi toplumundan bilişim toplumuna geçiş süreci, dünyayı küresel kontrole sürüklediği gibi, coğrafyamızı da etkisi altına almaktadır. Özgür  iradesi ile iç dünyasını yansıtan insan modeli yok edilmektedir. Artık insanlar, veri depolayan dünya güçlerinin VERİ TABANI olmuştur. Toplumun siyasi eğilimleri, ekonomik ve kültürel farklılıkları bu güçlerin pazarlama taktiği belirlediği alanlardır.

Anadolu insanı, M.Ö. yer altı yer üstü kaynaklarını değerlendiren, güçlü devlet sistemini  dünyaya örnekleyen sistemi nasıl kurmuş ise, şimdi de kurabilse keşke. Siyasete ve siyasetçiye tüm kontrolü vermek yerine, siyaseti kendisi kontrol etse, kölelik dönemlerine geri dönmese keşke.

Mu Kıtası, doğal afet sonucu yok olan  bir kıtadır.  Uygarlık düzeyi ve kültürünün dünyaya dağılımı dikkat çekicidir. Atatürk her alanda attığı başarılı adımlarla kendini değil, Türk toplumunu yüceltmeyi hedeflemiştir.  Dünyada başarıları ile anılan lider olmak kolay değildir. Atatürk, Mu Kıtası hakkında araştırma yapmak üzere, Albay Tahsin Beyi Amerika’ya gönderir. Onun hatırasına saygıyla bu konuya yer vermek istiyorum:

                                                                                                                                                                   Yaşar SARIKAYA

Aşağıdaki link bu konuyu açacaktır.

http://ankaenstitusu.com/mu-kitasi-mitolojisi/

 

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Haziran 2019 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , ,

SİNOP GELENEKSEL GİYİM ÖRNEKLERİ

 

SİNOP GİYSİ

BİLKE, bize özgü olan değerlerimizin kaybolduğu şu günlerde, NORMLAR VE DEĞERLER konusuna dikkat çekerek farkındalık yaratmak istemektedir. Günün normları çok çabuk değişmekte ve bireyleri tam kontrol altına almaya doğru sürüklemektedir.

Özgür irade, yaratıcı zeka, kendini ifade etme  ve doğal kazanımlarla edinilen deneyimler çağın getiri çarkına yenik düşmemelidir. Bu noktadan çıkışla, kadınlarımızın özgür dünyasının topluma katkı sağladığı alanlardan biri eskiden üretilen giysilerdir. Bilke GELECEĞE ÜRETELİM sloganını sık sık hatırlatmakta ve küreselleşen dünya gücünü elinde bulunduranlara karşı, üretmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır.

Akademik bir araştırmada dernek başkanımızın  BİR İNCİ MEMLEKETİM kitabı kaynak olarak kullanılmıştır. Konu geleneksel giysiler hakkında bilgi edinmek isteyenlerin ilgisini çekecektir.

SİNOP ARKEOLOJİ MÜZESİNDE BULUNAN GELENEKSEL GİYİM ÖRNEKLERİNDEN ÜÇ ETEK
ENTARİ ÖRNEKLERİ ***Yüksel DOĞDU***Emel BULMUŞ**

TRADITIONAL GARMENT SAMPLES FORMS AT SINOP ARCHAEOLOGY MUSEUM: UCETEK
DRESSING SAMPLES

KAYNAKÇA
Altunyuva Sever, Şermin(1988). Kadın Giyimi ve Temel Dikiş. Ankara: Tisamat.
Apak, Melek Sevüktekin, Filiz, Onat, Gündüz, Fatma, Öztürk, Eray, (1997). Osmanlı Dönemi Kadın Giyimleri, Ankara.
Bayraktar, Fatma(1995). Giyim. Ankara.
Görgünay, Neriman(2008). Geleneksel Türk Giyim Tarihi ( Milattan önce Binyıllardan günümüze kadar). İzmir.
Koçu, Reşat Ekrem(1969). Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü. Ankara: Sümerbank Kültür Yayınları.
Komisyon (1972). Bölgesel Türk Giysileri. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.
Sarıkaya, Yaşar(2010). Bir İnci Memleketim(Sinop). Samsun: Ceylan Ofset.
Sevin, Nureddin(1973). On Üç Asırlık Türk Kıyafet Tarihine Bir Bakış. İstanbul: Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları.
Vural, Tuba, Koç, Fatma, Koca, Emine, Pamuk, Beyhan(2006). Geleneksel Kadın Giysilerinde Kol Formu Özelliklerinin Giysi Konforu
Açısından İncelenmesi. 16–18 Kasım 12. Ulusal Ergonomi Kongresi, Ankara.

Öz
Köklü bir birikime ve kültüre sahip olan Türklerin kendilerine özgü giyim kuşam örnekleri geçmişten bugüne ulaşarak
tarihte yerini almıştır. Giyim kuşam örnekleri ait oldukları dönem ve topluluklara dair derin kültürel izler taşır. Yaşayış şekli, inanış,gelenek, görenek ve yaşanılan coğrafya ’ya özgü pek çok unsurun cevabı giysilerde bulunmaktadır.
Kültürel birikimin yadsınamayacağı illerden olan Sinop ili özellikle coğrafi konumu sebebiyle denizden gelen pek çok
kültürün uğrak yeri olmuştur. Özellikle Karadeniz giyimi ile özdeşleşen peştamal yörede önemli bir giysi olmuş olsa da üç etek de tarih boyunca çevre ilçelerde ve köylerde giyilmiştir. Çalışma kapsamında yer alan üç etekler yörede giyilmiş ve halen benzer tarzda üç etekler özel günlerde giyilmeye devam etmektedir.
Geleneksel giysilerin içerisinde çok önemli bir yere sahip olan üç etek entariler bu çalışma kapsamında incelemeye alınmıştır.
Özellikle Osmanlı döneminde oldukça fazla giyilmiş olan üç etekler kadın giyiminin en önemli parçalarından birisidir. Çalışmada incelenen altı adet üç etek Sinop arkeoloji müzesinde depoda yer almaktadır. Otuz beş adet benzer kumaşlardan olan üç etekler içerisinden seçilen 6 farklı üç etek çalışmada incelenerek kayda alınmıştır. Çalışmada yer alan üç etek örnekleri boyut, kesim, dikim ve süsleme özellikleri bakımından incelenerek resimleri çekilmiş, envanter kayıtları karşılaştırılarak kontrolleri yapılmıştır.

YAZININ TAMAMI AŞAĞIDAKİ LİNKTEDİR:

dogdu_yuksel.pdf erişimi için tıklayın

 

 

 

 

 

Etiketler: , ,

BİLKE PAYLAŞIM PROJESİ SONLANDIRILDI

30 Mayıs 2019- Durağan Sosyal Yardımlaşma Vakfı Müdürlüğü Aracı yardım malzemelerimizi teslim aldı.

BİLKE kuruluşundan bu güne kadar, her yıl 2 kez Paylaşım Projesini gerçekleştirdi. Durağan, Saraydüzü, Dikmen ilçeleri ve köylerine, Yatılı Bölge Okullarına ve köylerde yangında evi yananlara yardım kolilerini ulaştırdı. Bu gün, Durağan ilçe ve köyleri için hazırladığımız  ev eşyası,çocuk- büyük kıyafet ve ayakkabılarından oluşan malzemeleri Sosyal Yardımlaşma Vakfı arabasına yükledik. Vakıf Müdürü Harun Bey’e ve Şoför Satılmış Bey’e katkıları için teşekkür ederiz.

10 yıldır devam eden Paylaşım Projemizi bu gün sonlandırdık. Projemize verdikleri destek için emeği geçen üyelerimize ve yardım sevenlerimize çok teşekkür ediyoruz. Uzaklarda bir köyde, sizin gönderdikleriniz kim bilir kimlerin yüzünü güldürdü. Sağ olun var olun. Bundan sonra yeni projemiz var sırada. “ÇOCUK KÜTÜPHANESİ” Projesi için çalışıyoruz. Her zaman olduğu gibi hedef kitlemiz yine kırsallarımız ve köylerimiz. Yeni proje için bizi takip ediniz. BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Mayıs 2019 in PROJELER

 

Etiketler: , ,