RSS

Kategori arşivi: Eğitim

ÇOCUK VE BALON

12.06.2026- Sezgiler.com- hikayeler

Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, “Bizim eve bile sığmaz.” dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi. Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve bütün cesaretini toplayarak:

-Baloncu amca, dedi. Benim hiç balonum olmadı biliyor musun?

Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:

-Paran var mı? diye sordu. Sen onu söyle.

-Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.

-Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.

Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayıramadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Birkaç adım attıktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı. Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona doğru dönerek:

-Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm.

Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu. ister istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adam dönerek:

-Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?

Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:

-Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. istersen çık al.

Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:

“Olsun”, diye mırıldandı. “Olsun.” Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum varya artık.

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Haziran 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

DAHİLİ VE HARİCİ BEDHAHLAR

26.05.2026-Üstün DÖKMEN

Bizim kuşak bedhah kelimesiyle Atatürk’ün Nutuk’unda tanıştı. ‘Bedhah’ kötü niyetli insan demektir. Atatürk Gençliğe Hitabesinde dahili ve harici bedhahlarımızdan söz etmişti.

Onun sağlığında ne dahili ne de harici bedhahlarımız Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar verebildi.

Ona Sevr’i kabul ettiremediler, demir yolları, fabrikalar yaptırmasına engel olamadılar, uçak fabrikalarımızı kapattıramadılar. Ancak o fiziksel varlığıyla aramızdan ayrıldıktan sonra dahili ve harici bedhahlarımız ülkemiz üzerindeki olumsuz amaçlarında başarıya ulaşabildiler. Birkaç tanesine bakalım.

KÖY ENSTİTÜLERİMİZ

Köy Enstitüleri gerek ülkemiz gerek dünyamız için büyük bir buluştu. Bu enstitülerde öğrencilere okul yapmak, duvar örmek, kapı, pencere yapmak öğretildi. Ayrıca kız öğrencilere ebelik öğretildi.

Eğer Köy Enstitüleri 1990’lı yıllara kadar kapatılmasaydı ülkemizdeki tarım ve hayvancılık çok daha iyi durumda olurdu, kadın cinayetleri böylesine artmazdı. Dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer alırdık.

Köy enstitülerini kim kapattırdı? Dahili ve harici bedhahlarımız kapattırdı.

UÇAK FABRİKALARIMIZ

Atatürk’ün sağlığında Kayseri’de ve İstanbul’da uçak fabrikalarımız vardı. Dünyanın uçak yapan ilk dört ülkesinden biriydik. 16 farklı tür uçak yapıyorduk. Dünyada ilk yolcu uçağını yapmıştık. 1950’lerde harici bedhahlarımız uçak fabrikalarımızı kapatmamızı söylediler.

Dahili bedhahlar da kapattılar. (Uçak fabrikalarımızı her kim kapattıysa o vatan hainidir.) Eğer uçak fabrikalarımızı kapatmasaydık bugün dünyada çok daha farklı bir yerde olurduk.

ZEYTİNYAĞI, TEREYAĞI VE BASMA YASAĞI

1950’lerde İspanya bizden delice ağacından yapılmış odun kömürü istedi. Deliceleri kestik, kömür yaptık. Oysa deliceler aşılanıp zeytin ağacına dönüştürülürdü. Türkiye’deki bir büyük elçi deliceleri kesmenin yanlış olduğu konusunda yetkilileri uyardı ancak alıcı iyi para verdiği için bu uyarıyı ciddiye almadık.

Böylece zeytin ağacı kıyımı o günlerde başlamış oldu. Dahili ve harici bedhahlar iş başındaydı.

Köy Enstitüleri kapatılınca, tarım hayvancılık bitince köyden kente göç başladı. Başlangıçta yöneticiler için sorun yoktu ancak gecekondular çoğalınca bu göçü tersine çevirmek amacıyla 1990’lı yıllarda bir arabeskçiye şarkı ısmarladılar. Şarkı

“Haydi gel köyümüze geri dönelim,

Fadime’nin düğününde halay çekelim” şeklindeydi.

Kimse bu şarkıyı dinleyip köyüne dönmedi, Fadimelerin düğünleri gecekondu semtlerindeki düğün salonlarında yapıldı.

Benzeri mantıkla bir dönemde “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman” şeklinde şarkı sürüldü piyasaya. Amaç zeytinyağının itibarını düşürmek ve Atatürk’ün açtığı basma fabrikasını köylü işi diye küçümsemekti. Cemil İpekçi güzellik kraliçelerimize basmadan fistan dikti. Bu, bedhahlara en güzel cevaptı.

1960’lı yıllarda ülkemizde dahili bedhahlar tarafından tereyağının çok zararlı olduğu yolunda kampanya başlatıldı. Ne tesadüf (!) hemen arkasından ülkemize margarinler girdi.

DEMİRYOLU YASAĞI

Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Niçin demiryolu yapalım, biz komünist miyiz?” demişti. Rusya’daki Trans Sibirya Demir Yolu’nu kastediyordu. Bu benzetmede bir yanıltma vardı, demir yollarıyla örülü olan İngiltere veya Almanya komünist miydi? Değildi. Bu görüş doğrultusunda karayoluna, arabaya, lastiğe benzine yüklendik, uzun süre demir yollarımızı ihmal ettik.

Annem ve babam birer Cumhuriyet aydınıydılar fakat Köy Enstitüleri’nin, uçak fabrikamızın kapatılmasına, delicelerimizin kesilmesine engel olamadılar.

Üstün Dökmen

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Mayıs 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

RADYUM KIZLARI

22.05.2026- Kate MOORE Kitabı

“Bu kitap nasıl ve neden yazıldı. Kadınların, tarih boyu kendini güzelleştirmek uğruna yaptıkları çılgınlıklar artıyor eksilmiyordu. Bilişim çağında, bambaşka boyutlara ulaşıyordu. BİLKE”

1920’li yıllarda dünya, kelimenin tam anlamıyla bir “Radyum Çılgınlığı” yaşıyordu.

Bu yeni keşfedilen maddenin hücreleri yenilediğine, gençlik iksiri olduğuna inanılıyordu. Öyle ki; dönemin kadınları daha çok güzelleşmek için radyumlu yüz kremleri, pudralar, rujlar ve hatta dişleri parlatsın diye radyumlu diş macunları kullanıyordu.

Küresel bir güzellik ve sağlık trendi olarak radyum, hayatın tam merkezindeydi. İşte tam bu dönemde, Amerika’daki saat fabrikalarında çalışan genç kadın işçiler, modern ve prestijli bir işte çalıştıklarını düşünüyorlardı. Görevleri, karanlıkta parlayabilen radyum içerikli boyalarla saat kadranlarını işlemekti.

Çalışma sırasında kullandıkları ince fırçaların uçlarını sivriltmek için ise dudaklarıyla ıslatmaları öneriliyor, radyumun insan sağlığı açısından herhangi bir risk taşımadığı konusunda kendilerine kesin güvenceler veriliyordu. Kadınlar, kozmetik çılgınlığından da bildikleri bu “mucizevi” boyayı hiçbir şeyden şüphelenmeden her gün yüzlerce kez yutuyorlardı.

Zamanla bu kadınlar, maruz kaldıkları radyumun etkilerini bedenlerinde taşımaya başladılar. Mesai sonrasında saçları, kıyafetleri ve hatta dişleri karanlıkta ışıldıyor, bu sıra dışı görüntü nedeniyle çevrelerinde “Hayalet Kızlar” olarak anılıyorlardı.

Ancak başlangıçta büyüleyici ve “estetik” görünen bu parıltı, ilerleyen süreçte ağır bir kabusa dönüştü. Diş kayıpları, çene kemiklerinin ufalanması, devasa tümörler ve kaçınılmaz ölümler başladı. Vücutlarına giren radyum, kalsiyum gibi taklit ederek kemik dokularına yerleşmiş ve onları içeriden yavaş yavaş eritmeye başlamıştı.

Şirketler, radyumun ölümcül olduğunu bildikleri halde yaşananların gerçek nedenini uzun süre gizlemeye ve hatta ölen kadınlara iftiralar atmaya çalıştı. Buna rağmen bu kadınlar, kendi yaşamları pahasına tarihin en önemli hukuk mücadelelerinden birini başlattılar ve bugün bile geçerli olan işçi sağlığı yasalarının temelini attılar.

Yazar Kate Moore, bu tüyler ürpertici gerçek olayı; dönemin mektupları, mahkeme kayıtları ve tanıklıklarından yararlanarak Radyum Kızları adlı eserinde kaleme almıştır. Ortaya çıkan bu anlatı, yalnızca tarihsel bir felaketi değil; insan hayatının, hırs ve ekonomik çıkar.

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

FİLİSTİN’DE ESİR DÜŞEN DEDENİN ANILARI

22.11.2025- Ertuğrul KALAFAT

Dedem İstiklal Savaşı Gazisi Şükrü hoca. 1 Dünya Savaşı’ndan sonra Filistin’i savunmaya giden Osmanlı askerleri arasındaydı. Bir süre İngilizlerle çatışırlar ancak Filistinlilerin İngilizlerle işbirliği yapması neticesinde esir düşerler.

Rahmetli dedem Filistinlilerin ellerinde değneklerle Osmanlı askerlerini acımadan dövdüklerini anlatmıştı. Daha sonra bazı arkadaşlarla birlikte esir kampından kaçan Şükrü Hoca Mustafa Kemal Atatürk’ün başlatmış olduğu Kuvayi Milliye hareketine katılır ve Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan muharebesi savaşlarında gazilik şerefine erişir.

Türk ordusuna imamlık yapan Dedem Şükrü Hoca hayatım boyunca Arapların bize yaptığı kalleşliği unutmayacağım demişti.

105 yaşında vefat eden Gazi Şükrü hocanın mezarı izmir Karşıyaka soğukkuyu mezarlığında bulunmaktadır..

Şimdi soruyorum size Araplar bizi arkadan vurmadı da bizim askerlerimizin Yemen Çöllerinde Suriye Filistin cephelerinde ne işi vardı. İngiliz Lawrence diye bir adamı hiç mi okumadınız.Allah aşkına Bazı konuları tarihçilere bırakınız her şeyi ben biliyorum ben yapıyorum modundan çıkarın artık kendinizi…

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Kasım 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

TARİHİN EN ONURLU İSTİFASININ HİKÂYESİ

10.11.2025- Sedat Kaya

Antik Roma’nın en büyük dersi, bir savaş değil, bir istifa hikâyesidir. Ve o hikâyenin kahramanı bir imparatordu: Lucius Quinctius Cincinnatus.

MÖ 458 yılıydı. Roma Cumhuriyeti henüz genç, iç kargaşa derin, sınırlar tehdit altındaydı. Aequi kabilesi Roma ordusunu kuşatmış, şehir paniğe kapılmıştı. Senato çareyi olağanüstü yetkilerle bir diktatör atamakta buldu. Elçiler, Cincinnatus’u tarlasının başında buldular. Üzerinde yıpranmış bir tunik, elinde saban…

Tiber Nehri kıyısında, sessizce lahana yetiştiriyordu. “Devlet seni çağırıyor” dediler. Adam sabanını toprağa sapladı, yüzündeki teri sildi ve hiç tereddüt etmeden Roma’ya gitti. Sadece on altı günde düşmanı bozguna uğrattı. Roma kurtuldu. Halk onu yüceltti, senato iktidarını sürdürmek istedi.

Ama o, yetkiyi devretti. Savaşın ardından kılıcını bir köşeye koydu, sabanını yeniden eline aldı. Ve şöyle dediği rivayet edilir.

“Bir insanın toprağa dönebilmesi, en büyük zaferdir.”

Cincinnatus’un hikâyesi Roma’da “virtus” yani erdemin sembolü oldu. O, gücü eline aldığında ona teslim olmayan adamdı. Bugün iktidar, dünyanın her yerinde tutkuyla aranan bir zehir gibi dolaşıyor. Kimse vazgeçmek istemiyor. Oysa Cincinnatus, tarihe “bırakabilen insan” olarak geçti.

Livy, Roma tarihini anlatırken onun için şu cümleyi kurdu.

“Görev onu buldu. O, görevi değil.”

İşte bütün fark burada. Birçok insan görevi ister. Bazıları görevin arkasına saklanır. Ama çok azı, görev bitince çekilir. Yüzyıllar sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’da bir şehir kuruldu: Cincinnati. Adını bu Roma çiftçisinden aldı. George Washington da devrim sonrası çiftliğine dönünce “modern Cincinnatus” diye anıldı.

Tarihte iktidardan çekilmenin bir erdem olduğu çağlar yaşanmıştı. Bugün ise çekilmeyi değil, çökmeyi bilenler baş tacı. Lahana tarlaları yerini saray bahçelerine bıraktı. Ama hâlâ bir yerlerde, bir sabanın iziyle insan kalbinin onuru çiziliyor. Roma’nın mermer salonları yıkıldı, ama Cincinnatus’un tarlası hâlâ yeşil. Çünkü orada bir lahana değil, erdem yetişti. “Gerçek hükümdar, sabanını bırakıp tahta oturabilen değil, tahttan inip halkın arasına dönebilen insandır.”

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Kasım 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

8 MAYMUN VE MUZ HİKAYESİ

07.10.2025- A. Rıza ÇAKIR

Bir odaya sekiz maymun koymuşlar.

Odanın tam ortasında, tavandan sarkan bir muz demetine uzanan bir merdiven duruyormuş. Ne zaman içlerinden biri merdivene tırmanmaya kalksa, hepsinin üzerine buz gibi su püskürtülüyormuş.

Bu deneyim o kadar rahatsız ediciymiş ki, kısa sürede maymunlar bir refleks geliştirmiş:

Her kim merdivene yaklaşsa, diğerleri onu yakalayıp dövüyor, çünkü yeniden o soğuk suya maruz kalmaktan korkuyorlarmış. Çok geçmeden, sekiz maymundan hiçbiri merdivene bakmaya bile cesaret edemez olmuş.

Derken, araştırmacılar orijinal maymunlardan birini alıp yerine yeni birini koymuşlar. Yeni gelen maymun, tavandan sarkan muzları fark etmiş ve şaşkınlıkla çevresine bakmış:

“Neden kimse o güzel muzları almıyor?” diye düşünmüş.

Dayanamamış, merdivene doğru yürümüş. Tam tırmanmaya başladığı anda diğerleri üzerine atlamış, onu hırpalamışlar, dövmüşler.

Yeni gelen şaşkınmış. Neden böyle davrandıklarını anlamamış ama dersini çabucak öğrenmiş:

Merdivene yaklaşılmaz.

Bir süre sonra, ikinci bir maymun daha yenisiyle değiştirilmiş. Yeni gelen de doğal olarak muzlara yönelmiş.

Ama daha merdivene elini uzatmadan, diğerleri –aralarında daha önce dövülmüş yeni maymun da dahil–

hep birlikte ona saldırmışlar.

Zamanla, maymunların hepsi teker teker değiştirilmiş. Sonunda odada hiçbiri kalmamış.

Yeni sekiz maymunun hiçbiri, o buz gibi suyla ne olduğunu hiç yaşamamış. Hiçbiri cezayı bilmiyor, nedeni hatırlamıyormuş. Ama içlerinden biri merdivene yaklaşacak olsa, diğerleri bir an bile tereddüt etmeden onu dövüyormuş.

İşte böyle doğar gelenekler…

Ve işte böyle sürer kör inançlar, önyargılar. Bir davranışı, bir geleneği, bir yargıyı benimsemeden önce dur ve düşün.

Gerçekten nedenini biliyor musun?

Yoksa sadece herkes öyle yaptığı için mi yapıyorsun?

#Hayatvefarkındalık

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Kasım 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

YAŞANMIŞ GERÇEK VE ÖRNEK BİR HAYAT HİKAYESİ

08.10.2025-Dr. İlhami PEKTAŞ

Kazan Dairesi

Genç çocuk öğretmeninin de ısrarıyla İstanbul’a eczacılık okumaya gelir. Sirkeci’de bir otel bulur aylığı 100 lira, fakat çok para. Bir yandan okumaya çalışır bir yandan masraflarını karşılamaya.

Bu arada otelin nasıl işlediğini öğrenir. Bir gece geç saat bir bakar ki müşteriler koridorlarda, kızgın, bağıranlar falan…

Kaloriferler yanmadığı için otel buz tutuyor. Genç Ataman iner aşağıya, kaloriferi yakması gereken görevli üşütmüş, yorgan döşek yatıyor. Kaloriferi yakmak diğer personelin işi olmadığı için hiçbiri üzerini kirletmek istemez.

Ataman girer kalorifer dairesine, alır küreği, kazana kömür atmaya başlar.

O sırada içeri bir adam girer:

-Kimsin sen?

Ataman’ın üzerinde atlet pijama, yüzü gözü kömür içinde.

-Müşteriyim

-Ne yapıyorsun burda?

-Görevli arkadaş hastalanmış, müşteriler isyan çıkartıyordu kaloriferi yakıyorum.

-Peki

Ataman işi bitince yukarı çıkar, yıkanır, yatar.

Ertesi gün resepsiyondan odayı ararlar:

-Otel sahibi sizi çağırıyor.

Otel sahibinin odasına girdiğinde bir bakar kazan dairesinde gördüğü adam.

-Ne okuyorsun?

-Eczacılık

-Bu otelde ne kadar kalacaksın?

-Dört yıl

-Oğlum dört yıl bu otele para ödemeyeceksin kendi evin bil.

Genç Ataman “Ömrüm boyu insanlara karşılık beklemeden iyilik yapmaya çalıştım ve hep karşılığını aldım. Bulunduğum yere hep bir yenilik getirmeye çalıştım, o girişimciliğin de karşılığını aldım” der.

Küçük Ataman bu gün dünyanın elli ülkesine ıslak mendil, krem gibi hijyen malzemeleri ihraç eden bir Türk markası Ataman İlaç Kozmetik Kimya Sanayi ticaret Limited Şirketi’nin sahibi ATAMAN ÖZBAY. Sekiz ülkede pazar lideri…

Girişimciliğini aynen devam ettiriyor.

O gün otelde çalışıp kazan dairesine adım atmayanların hepsi bir yerlerde çalışıp aldıkları maaştan şikayet ediyorlardır…

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Ekim 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ASLANLAR KURTARDI

27.09.2025- Cienciatum Sorpréndete- Gülümse

Haziran 2005’te, Etiyopya kırsalında, 12 yaşında bir kız çocuğu okuldan eve yürürken dört adam tarafından pusuya düşürüldü.

Planları acımasızdı: Kızı kaçırıp zorla satmak- bu uygulama bazı ücra bölgelerde hâlâ görülüyordu.

Terkedilmiş bir kulübeye sürüklenen, dövülen ve esir tutulan kız, yedi gün boyunca hiçbir kurtuluş belirtisi olmadan dehşete katlandı.

Sonra inanılmaz bir şey oldu.

Ormandan üç vahşi aslan belirdi.

Kaçıranlara saldırarak onları korku içinde dağıttılar. Ancak aslanlar kıza zarar vermek yerine onu çevreledi ve koruyucu bir çember oluşturdu.

Saatlerce sakin ve dikkatli bir şekilde nöbet tuttular – sanki kız kendilerinden biriymiş gibi.

Polis nihayet geldiğinde, aslanlar sessiz koruyuculuklarını tamamlamış bir şekilde vahşi doğaya geri döndüler.

Bu olağanüstü olay hâlâ açıklanamıyor. İnsan zulmünün sıklıkla yaraladığı bir dünyada, bu kızın kurtuluşu insanlardan değil, doğanın kendisinden geldi.

Şefkatin bazen en beklenmedik şekillerde ortaya çıkabileceğini ve gerçek canavarların her zaman pençeli olanlar olmadığını hatırlatan bir hatırlatma.

Kaynak Cienciatum Sorpréndete

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Eylül 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

SENİ ÇOK SEVİYORUM

05.08.2025- Suat ÖZGE

~OĞLUM ~

Adı Jiro’ydu. Japoncada ikinci çocuk anlamına gelen bu isimden dahi anlardı babasının ona olan sevgisini. Ağabeyi babasından bir tokat dahi yememişken, Jiro en küçük hatasında yaşının kaldıramayacağı dayakları yer ve sonrada ceza olarak aç acına kömürlüğe kilitlenirdi…

Daha o yaşlarda yüzü çirkin ve gözleri şaşı olduğu için babasından gördüğü bu muamele yüreğine işlemişti Jiro’nun. Anneleri onlar daha çok küçükken ölmüştü. Babasının sevgisizliğini ise hiç anlayamadı küçük çocuk. Daha o yaşında ona iyi hissettiren şeye robot yapmaya adamıştı kendini. Kim sorsa, neden böylesine robotlarla uğraşmayı sevdiğini de anlatmıyor, bu soruya hep sessiz kalıyordu…

Yıllar yılları kovaladı. Babası Jiro’ya vir kez olsun iyi davranmadı. Çirkin görüntüsünden dolayı hep hor gördü. Dövdü ve aşağıladı… Teselliyi ise hep yarım yamalak yaptığı robotlarında aradı Jiro…Gözyaşlarıyla uğraşıp durdu robotunun başında. Uzun yıllar sonra evlendiği eşi ise canından çok sevdi Jiro’yu. Ama onun yüreğinin bir tarafı hep kanayıp durmuştu. Ve bir fabrika da işci olarak çalışsa da hayalindeki robotu yapma isteğinden hiç vazgeçmedi…

Eşi Naomi ise hep destek oldu Jiro’ya. Hayalindeki robotu yapabilmesi için inandı, güç verdi eşine. Ve tam yedi yılın sonunda, büyük uğraşlarının sonucunda dünyada büyük yankı uyandıran konuşan oyuncak bir robot yaptı Jiro. Daha piyasaya sürülmeden, birçok ülkeden milyonlarca şipariş alınmıştı. Çünkü dünyada bir ilkti konuşan robot. Robotun tanıtılacağı gün binlerce çocuk ve velileri fuar alanında toplanmışlardı büyük bir heyecanla. Oğlunun zengin olacağını öğrenen Jiro nun yaşlı babası da gelmişti alana. Sonra robotun üzerindeki örtü açıldı. Jiro’nun babası gördükleriyle donup kalmıştı o an. Çünkü robot birebir, tıpatıp kendine benziyordu. Jiro robotuypa gözgöze geldi . Gözyaşları yanaklarını ıslatmıştı bile o anda. Ve robotun tuşuna basıldığında konuştuğu ilk cümle ise,şefkatli bir ses tonuyla:

-“Jiro.. Oğlum seni çok seviyorum -” olmuştu… Bir insanı kim severse sevsin, onu dünyaya getirenler sevmediyse bütün sevgileri eksiktir… #Yazar #Suat #Özge

 
1 Yorum

Yazan: 05 Ağustos 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

SAKALTUTAN KÖYÜ

31.07.2025-İNGİLİZ ANTROPOLOG PAUL STİRLİNG ‘IN (POL AMCA) OBJEKTİFİNDEN- Ali PEKER

SAKALTUTAN KÖYÜ (1949)

İngiliz antropoloğ Paul Stirling ,1949’da Sakaltutan ve Elbaşı köylerinde bir süre yerleşip ,antropolojik araştırmalar yapmış, doktora tezini de bu konuda yazmıştır.

1965’te çıkardığı “Türkish Village “isimli kitabında Sakaltutan ve Elbaşı köylerini sosyal ,kültürel ve ekonomik olarak derinlemesine incelemiştir. Bu köyleri 1971 ve 1985’te tekrar ziyaret etmiş ve bilgi toplamıştır.

Pol amca ,konusunda; Atabey Kılıç hocam ;” Bu köylerin ahalisi Stirling’e “Pol Amca ” diye hitap ederdi ” demişlerdi. Stirling’in ismini İlk kez bundan birkaç sene önce, Mustafa Ünal hocam’dan duymuştum.

Bir de anısını anlatmıştı;

“Doksanlı yıllar olmalı, Paul Stirling Erciyes Üniversitesi’nde bir konferans vermişti, konferansın bitiminde soru -cevap bölümüne geçildi. İçimizde bir arkadaş hocaya şunu sordu ,”Türkiye ile Batının bir kıyaslamasını yapar mısınız ?”

“Batı , galiba Türkiye’den 75 yıl kadar ileride ” diye cevapladı. Nazik adamdı, siz geridesiniz, dememişti. O zamanlar genç bir akademisyendim, bu cevap üzerine, gayri ihtiyari ,

“oha ” demişim, duymuştu ve ne anlama geldiğini de biliyordu .Şöyle dedi ,”Bak delikanlı, ben bu konuya elli yılımı verdim, daha gençsiniz hele bir çalışın, sonra anlarsınız. “.

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Temmuz 2025 in Eğitim, Uncategorized

 

Etiketler: , , , , , , , , ,