RSS

RADYUM KIZLARI

22.05.2026- Kate MOORE Kitabı

“Bu kitap nasıl ve neden yazıldı. Kadınların, tarih boyu kendini güzelleştirmek uğruna yaptıkları çılgınlıklar artıyor eksilmiyordu. Bilişim çağında, bambaşka boyutlara ulaşıyordu. BİLKE”

1920’li yıllarda dünya, kelimenin tam anlamıyla bir “Radyum Çılgınlığı” yaşıyordu.

Bu yeni keşfedilen maddenin hücreleri yenilediğine, gençlik iksiri olduğuna inanılıyordu. Öyle ki; dönemin kadınları daha çok güzelleşmek için radyumlu yüz kremleri, pudralar, rujlar ve hatta dişleri parlatsın diye radyumlu diş macunları kullanıyordu.

Küresel bir güzellik ve sağlık trendi olarak radyum, hayatın tam merkezindeydi. İşte tam bu dönemde, Amerika’daki saat fabrikalarında çalışan genç kadın işçiler, modern ve prestijli bir işte çalıştıklarını düşünüyorlardı. Görevleri, karanlıkta parlayabilen radyum içerikli boyalarla saat kadranlarını işlemekti.

Çalışma sırasında kullandıkları ince fırçaların uçlarını sivriltmek için ise dudaklarıyla ıslatmaları öneriliyor, radyumun insan sağlığı açısından herhangi bir risk taşımadığı konusunda kendilerine kesin güvenceler veriliyordu. Kadınlar, kozmetik çılgınlığından da bildikleri bu “mucizevi” boyayı hiçbir şeyden şüphelenmeden her gün yüzlerce kez yutuyorlardı.

Zamanla bu kadınlar, maruz kaldıkları radyumun etkilerini bedenlerinde taşımaya başladılar. Mesai sonrasında saçları, kıyafetleri ve hatta dişleri karanlıkta ışıldıyor, bu sıra dışı görüntü nedeniyle çevrelerinde “Hayalet Kızlar” olarak anılıyorlardı.

Ancak başlangıçta büyüleyici ve “estetik” görünen bu parıltı, ilerleyen süreçte ağır bir kabusa dönüştü. Diş kayıpları, çene kemiklerinin ufalanması, devasa tümörler ve kaçınılmaz ölümler başladı. Vücutlarına giren radyum, kalsiyum gibi taklit ederek kemik dokularına yerleşmiş ve onları içeriden yavaş yavaş eritmeye başlamıştı.

Şirketler, radyumun ölümcül olduğunu bildikleri halde yaşananların gerçek nedenini uzun süre gizlemeye ve hatta ölen kadınlara iftiralar atmaya çalıştı. Buna rağmen bu kadınlar, kendi yaşamları pahasına tarihin en önemli hukuk mücadelelerinden birini başlattılar ve bugün bile geçerli olan işçi sağlığı yasalarının temelini attılar.

Yazar Kate Moore, bu tüyler ürpertici gerçek olayı; dönemin mektupları, mahkeme kayıtları ve tanıklıklarından yararlanarak Radyum Kızları adlı eserinde kaleme almıştır. Ortaya çıkan bu anlatı, yalnızca tarihsel bir felaketi değil; insan hayatının, hırs ve ekonomik çıkar.

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

”SEFİRE YOL GÖSTERİN!”

04.05.2026- Dr. Mustafa Tarakçı

KAZIĞA OTURTMAK

Fransa’da çok meşhur bir sözlük vardır: “Larousse”. Burada bir kelime vardır: ”Decapiter”…
Bu kelime 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye ifade ediliyor.

Kelimenin bir başka anlamı daha var! Kazığa oturtmak, yani sivri bir kazık hazırlamak ve insanları kazığın bir ucu ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak!

Vahşi bir uygulama. Burada kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:


“Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar.”(!)

Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor. Elçi diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor Atatürk tarafından davet edildiği için. Köşke geliyor, yemekler yeniyor.

Atatürk tabii bir şekilde elçiye bu kelimenin anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor.
Atatürk, “Kelimenin başka bir anlamı var mı?” diye sorunca büyükelçi:

“Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir,” diyor.

Atatürk daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larousse’u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor!

Elçi daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor. Ancak kelimenin karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek cümleye gelince ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk’ün yüzüne bakıyor!..

Atatürk diyor ki:
“Demek ki biz Türkler bugün de esirlerimizi kazığa oturtuyoruz, öyle mi sayın sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?”

Sefir hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki:
“Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi’nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik bir ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız.”

Atatürk:
“Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul’daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum,” diyor.

Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve “Ekselans, protesto ederiz,” diyor.

Bunun üzerine Atatürk:
“Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?” diyor ve ilgililere dönerek,

“Sefire yolu gösterin,” diyerek bir anlamda onu kovuyor!

Sonra ne mi oluyor?..
Tabii Fransız hükümeti laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısından o cümle çıkarılıyor…

 
1 Yorum

Yazan: 04 Mayıs 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

İÇİMİZDEN GERÇEKLER

04.04.2026-Ayşe Yaşar SARIKAYA

Güzel öykülerimiz, yanık türkülerimiz, özlü sözlerimiz vardı bizim. Renkli albenili reklamlar, göz boyayan vitrinler, katkı maddeler içeren yiyecekler yendi doğallığımızı. Topraklarımız boş kaldı, buğday mercimek, sarımsak bile ithal eder olduk.

Zararlı içecekleri su yerine kullanan bir nesil geliyor. Hazır sunulan para tüketme makinesi bu ürünleri kullanma, alışkanlığa dönüşüyor. Sağlığımız tehlikede, toprağımız katkılı ilaçlarla tehlikede. Elimizdekilerin değerini bilmiyoruz.

Kaybolan değerlere direnmek, elimizdekilerin kıymetini bilmek ve korumak zorundayız. Zararın neresinden dönersek kardır.

Size Sinop-Gerze-Tilkilik Köyü’nden derlediğim ve seslendirdiğim bir hikayeyi sunuyorum. İyi dinlemeler:

 

Etiketler: , , , , , ,

EDMOND ALBİUS

26.03.2026- Vikipedia

Edmond Albius (yaklaşık 1829 – 9 Ağustos 1880)

 
Liège Üniversitesi’nde botanik profesörü olan Charles Morren , elle tozlaştırma yöntemini yayınladı, ancak tekniği yavaştı ve vanilya yetiştirmeyi karlı bir iş haline getirmek için çok fazla çaba gerektiriyordu.

Albius’un köle sahibi Bay Beaumont, ona çiçekleri nasıl dölleyeceğini de içeren botanik temellerini öğretti. 1841’de Albius, ince bir çubuk veya ot sapı ve basit bir başparmak hareketi kullanarak vanilya orkidesini hızlı bir şekilde tozlaştırmanın bir yöntemini icat etti. 

Albius’un elle tozlaşma yöntemi bugün hala kullanılmaktadır, zira vanilyanın neredeyse tamamı elle tozlaştırılmaktadır. Albius’un keşfinden sonra Réunion bir süreliğine dünyanın en büyük vanilya tedarikçisi oldu. Fransız kolonistler Madagaskar’da 
vanilya yetiştirmek için Albius’un tekniğini kullandılar ve Madagaskar dünyanın başlıca vanilya üreticisi olmaya devam etmektedir.

*****

ALINTI:

1841 yılında Réunion Adası’nda, yalnızca 12 yaşında olan Edmond Albius adında bir çocuk, dünyayı değiştiren bir keşfe imza attı.

Bilim insanlarının yıllardır çözemediği bir botanik gizemi çözdü ve tat dünyasını sonsuza dek etkiledi.

Fransızlar, Meksika’dan vanilya orkidelerini Réunion’a getirmişti. Ancak büyük bir sorun vardı:

Bitki çiçek açıyor ama meyve vermiyordu.

Çünkü Meksika’da bu tozlaşmayı gerçekleştiren özel bir arı türü vardı, ama Réunion’da bu arı yoktu.

Botanikçiler çare aradı ama başarılı olamadılar.

İşte tam bu noktada, o zamanlar köle olan Edmond Albius devreye girdi.

Eğitimsizdi, ama gözlem yeteneği çok güçlüydü.

İnce bir tahta parçası ve başparmağını kullanarak, vanilya çiçeğinin zarını nazikçe kaldırdı, poleni stigmaya bastırdı.

Ve mucize gerçekleşti: çiçek meyve verdi.

Basit, etkili ve bugüne kadar kullanılan bir yöntem doğmuştu.

Bu keşif sayesinde Réunion, ardından da Madagaskar, vanilya üretiminin dünya merkezi haline geldi.

Bugün bile vanilya, Edmond’un geliştirdiği bu elle tozlama yöntemiyle üretiliyor.

Ancak bu devrim niteliğindeki tekniği geliştiren çocuk, tarih tarafından neredeyse unutuldu.

Edmond Albius, yoksulluk içinde ve tanınmadan hayatını kaybetti.

Ama bugün her kaşık vanilyalı dondurma ya da her damla vanilya kokusunda, onun sessiz ama sarsılmaz mirası yaşamaya devam ediyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Mart 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

KADINLARIN GİRMESİ YASAK “AYNAROZ ADASI”

17.03.2026- BİLKE- ARAŞTIRMA

Yunanistan’da kadınların girmesinin yasak olduğu Aynaroz özerk eyaleti. Dafni limanıyla Yunanistan’ın Halkidiki yarımadasında yer alan Aynaroz (Mount Athos), bin yılı aşkın süredir modern dünyadan izole bir yaşam süren özerk bir teokratik bölgedir. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan bu dağlık yarımada, “Avaton” adı verilen katı bir yasakla tanınır. Bu kural gereği bölgeye kadınların girişi kesinlikle yasaktır. Hatta bu yasak sadece insanlarla sınırlı kalmayıp, ekosistemi korumak ve keşişlerin ruhani disiplinini muhafaza etmek amacıyla inek ya da koyun gibi evcil hayvanların dişilerini de kapsamaktadır.

Bu yasağın kökeni sadece bir kural değil, derin bir dini inanışa dayanır. İnanışa göre Meryem Ana, bir deniz yolculuğu sırasında fırtınaya yakalanıp buraya sığınmış ve bölge onun “bahçesi” ilan edilmiştir. Bu yüzden Aynaroz’da başka hiçbir kadının varlığına izin verilmez. Ancak bu katı kuralın iki temel istisnası vardır: Fareleri avlamaları için dişi kedilere ve hem taze besin kaynağı hem de ikon yapımında kullanılan yumurta sarıları için tavuklara müsamaha gösterilir.

Aynaroz’da zaman da alışılmışın dışında akar. Manastırlar, günün güneşin batışıyla başladığı “Bizans Saati”ni ve modern takvimin 13 gün gerisinden gelen Jülian Takvimi’ni kullanır. Tarih boyunca bu gizemli dünyaya sızmaya çalışanlar da olmuştur. Örneğin 1930’larda Fransız yazar Maryse Choisy, erkek kılığına girerek bölgeye girmeyi başarmış ve anılarını kaleme almıştır. Öte yandan, savaş gibi olağanüstü dönemlerde manastırlar kapılarını kadın ve çocuk mültecilere açarak insani yardımı her şeyin üzerinde tutmuştur.

Bugün hala 20 aktif manastırda yaklaşık 2.000 keşişin yaşadığı bu mistik bölge, sessizliğini korumaya devam ediyor. Kadınlar ise bu tarihi dokuyu ancak kıyıdan 500 metre açıkta seyreden teknelerden, uzaktan dürbünlerle izleyebiliyorlar. Modernleşmeye karşı direnen Aynaroz, hem mimarisi hem de sarsılmaz gelenekleriyle dünyanın en sıra dışı noktalarından biri olmayı sürdürüyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Mart 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , ,

ANALARIMIZ

10.03.2026- Gülkadın TAŞ

Benim Anam ne sandalye, ne masa,

Ne musluktan akan su,

Ne çamaşır makinesi görmüş,

Benim Ana,m külün duru suyuyla, taş üstünde zeytin yağlı sabunla 4 çocuğun çişli bezini yıkayıp paklamış,

Gündüz sırtında Bebeyle Tarlada Ekin biçimiş,

Benim anacığım, Seher Sultanım

Yaz günü haziranda tam öğlen gün tepesinde,

orta oy demiş Öküze ineğe,

Günlerce Tahıl harmanın üstünde, çatma koşmuş hayvanlarla döne, döne, teci samandan ayırmış

Rüzgarı beklemiş, teci samandan ayırmış,

Benim Ana,m emeğin dibine vurmuş.

Yazın basma FİSDAN kışın Pazen don, ayakta lastik babuçla, ocakta bulgur aşıyla 4 çocuk büyütmüş kadın,

Benim anam hiç kahır yapmadan, bir evi, bir ağır dolusu hayvanı,

Bağı, bostanı, sen bilirsin diye bir kocayı, bir babayı yönetti.

Oysa her şeyi bilen kadın di, benim Ana m,

Her şeyi çekip çeviren, her durumu yöneten,

İşin Garibi görünüş te Sen bilirsin dediği kocası,

Yani Babam da biliyordu Seher kadının her şeyi bildiğini,

İçten içe gurur duyardı kadınından,

Anamın boynunda bağlıydı para kesesi, para orda tutulurdu hep,

Ortak hesap Bankası, Seher kadının boynunda asılı para kesesiydi.

Babam derdiki, evi yönet mek, devlet yönetmek gibidir, Ana niz bu evin Hökume ti derdi.

Benim anam emek bin adımsa, 950 adımını yürümüş kadın.

Dünya Emekçi kadınlar gününüz kutlu olsun, emekçi Seher kadınlar.

En büyük emek sizsiniz.

Haa babam,mı oda çok çalıştı, önde arkada değil, yan yana,

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Mart 2026 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , ,

8 MART KADINLAR GÜNÜ

08.03.2026- Yazar-Koçtaş Yaşayan Evler

1857 New York Fabrika Yangını ve Kadın İşçilerin Hak Mücadelesi

Her şey, 8 Mart 1857 tarihinde New York’ta bir tekstil fabrikasında başladı. Yaklaşık 40 bin dokuma işçisi kadın “insanca çalışma koşulları” ve “eşit işe eşit ücret” talebiyle greve gitti. Ancak bu hak arayışı trajik bir olayla sonuçlandı. Fabrikada çıkan yangında, polis barikatları nedeniyle dışarı çıkamayan 129 kadın işçi hayatını kaybetti. Bu acı olay, kadın hakları mücadelesinin en güçlü ve unutulmaz sembolü haline geldi.

Clara Zetkin’den Birleşmiş Milletler’e: 8 Mart’ın Resmileşme Süreci

Yıllar geçse de bu direnişin ateşi sönmedi. 1910 yılında Kopenhag’da düzenlenen 2. Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden Clara Zetkin, tarihi bir öneride bulunarak 1857’de New York’ta hayatını kaybeden kadın işçilerin anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını teklif etti. Bu öneri konferansa katılan 17 farklı ülkeden 100 kadın tarafından oy birliğiyle kabul edildi.

Tarihsel süreçte farklı tarihlerde kutlamalar yapılsa da 1917’de Rusya’daki kadınların “Ekmek ve Barış” talebiyle başlattığı büyük grevin miladi takvime göre 8 Mart’a denk gelmesi, bu tarihi perçinledi. 1977 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 8 Mart’ı “Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü” olarak kabul ederek bu mücadeleyi resmileştirdi.

Türkiye’de 8 Mart: İlk Kutlamalardan Günümüze Kadın Hakları

Anadolu topraklarında kadınların üretimdeki ve sosyal hayattaki gücü her zaman belirleyici olmuştur. Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında iki kız kardeş olan Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova’nın girişimiyle Ankara’da kutlandı.

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kadınlara tanınan seçme ve seçilme hakkı, Türk kadınının modern dünyadaki yerini sağlamlaştırdı. 1975 yılından itibaren ise 8 Mart kutlamaları çok daha kitlesel ve yaygın bir hale gelerek sokağa taştı. Bugün Türkiye’de kadınlar; sanattan sanayiye, eğitimden ev geliştirmeye kadar her sektörde çalışmaya devam ediyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Mart 2026 in Etkinlik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

DAHARA NEHİR ÜLKESİ

06.03.2026- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Araştırılacak o kadar çok konu var ki. Yapılacak arkeolojik kazılar da. Strabon, Sinopis yakınlarındaki bereketli BLEANA ve DOMANİTİS’TEN bahsetmektedir. Bleana PALA olabilir mi üzerinde tezlerimizi paylaşmıştık. Sinop sınırları içinde Gökırmak geçen bölge ve Kızılırmak deltasının uzandığı yüksek bölgeler araştırılmayı hak ediyor olsa da henüz bir çalışma olmadı.

Hitit metinlerinde adı geçen DAHARA’NIN, Durağan ile ilgisi olabilir mi?

Bir yüksek lisans tezinin bir bölümünü paylaşmak istiyorum:

“ESKİ ÇAĞ TARİHİNDE SINOPE- ÖZDEMİR KOÇAK-TEZ DANIŞMANI:Prof Dr. MEHMET ÖZSAlT

Dalıara-Amnias (Gökırmak) ilişkisi

Sinope-Sinuua özdeşliğine ek olarak, Hitit metinlerinde geçen Dahara’run antik dönemdeki Amnias (Gökınnak) olabileceği de ileri
sürülmüştür 24.

Burası metinlerde Dahara Nehri ya da Dahara Nehri Ülkesi diye geçmektedir25.

H.Ertem, Dahara Nehri’nin Tum(m)ana Eyaleti’ne yakın olduğunu bildirmekte ve nehirle birlikte bölgenin oldukça dağlık bir yerde olduğu sonucuna varmaktadır26.

Hem nekadar Dahara-Amnias ilişkisi üzerine öne sürülen tezler oldukça akla yatkınsa da~ bu özdeşlik de tam anlamıyla gerçeklik
kazanmamıştır.

Ancak araştınnaların artması, yeni filolojik ve arkeolojik delillerin gün ışığına çıkarılması ile bu lokalizasyon olayı doğrulanabilir.”

Araştırmaların artması, güzel kentimizin değerlerinin açığa çıkması dileğiyle…

24- Monde-Tischler, a.g.e., s.594; (s.552-553) Dahara’nın Çekerek yada Tohmasu da olabileceği
kaydedilmektedir. Aynca bk. Ertem, a.g.e., s.37; Dinçol- Yakar, Belleten, XXXVIII (1974), s.S70.
25- Ertem, a.g.e., s.21, 34-35.

26- Ertem. a.g.e., s.17,21,34,35; Monde-Tiscbler, a.g.e., s.594.

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

NASIRLI ELLERDEN İNCE İŞLER

24.02.2026- A.Yaşar SARIKAYA

Dağ köylerinde araştırma yaparken, gördüğüm el sanatları örneklerinden çok etkilenmişimdir. Kadınlarımız, renkleri ve motifleri, eğitim almışçasına işlemişlerdir dokuma bezine. Her desenin bir matematiği vardır. Yaratıcı örneklerde, doğa canlılığıyla yansır.

Bu işleri, hayvan güderken yapmaları onlara hayranlığımızı artırır. Dokuma bezinin, tel tel ipliklerini sayarak şaşırmadan özenle işlemişlerdir.

Evde oturan, yalnız kasnak ya da gergef işleyen yardımcıları olan kadınlar değildir onlar. Ahır onları bekler, hayvanlar onları bekler, tarla da onları bekler. Eşeği alıp, dağa oduna da giden onlardır. Ekimi onlar yapar, hasadı onlar alır tarladan.

Yüksek köylerde, kış zorlu geçer. Yokluk ve sıkıntıların güçlendirdiği kadınlardır onlar. Geçmişimizin kahramanları olan kadınlarımızın yerini yeni nesil koruyabiliyor mu?

Güçlü, başarılı, çalışkan kadınlarımızın torunları da güçlü olabiliyor mu?. Toplum standartlarının değişime uğraması, sosyal medya etkisi, insanları bağımlı hale getirdi. Üreten yerine tüketen toplum olduk. ÜRETEN KADINLARIMIZI UNUTMUYORUZ.

 

Etiketler: , , , , ,

KAYBOLAN ÇOCUKLUK

12.02.2026- Ayşe EKŞİ ELMACI

GÜNAYDINNNNNNN…!!

Bu sabahta heybemden altmışlı yıllar çıktı. Gel de gitme çocukluğa, mutlaka anımsatacak bişey çıkıyor karşına sonra dalıveriyorsun o günlere.

Köyde hemen hemen herkes akrabaydı , çocuklarda kuzen . Aslında annemin kuzenleriydi ama yaşlarımız yakın olduğu için isimlerimizle seslenirdik birbirimize. En çok tahta arabalarla oynardık .

Annemin amcasının oğlu Yaşar(benden bir yada iki yaş büyük)yine annemin dayısının oğlu diğer Yaşar(Nurlar içinde uyusun) tahta araba yapmada ve sürmede ustaydılar yaşlarına göre,biz kızlar peşlerinden arabaya binmek için dolanıyoruz. İşler bitip akşama bütün çocuklar caminin orada toplanır herkes arabasını yarıştırırdı.

Biz kızlar arkada sırayla tahta arabalara binerdik.Kah tepenin oradan yokuş aşağı caminin önüne yada caminin önünden kurnanın oraya kadar baş aşağı kayardık. Arada da çamurluktan kurnaya kayardık yokuş aşağı . Çamurluk biraz uzak ve çok yokuş olduğu için dönüşü zor oluyordu çekmek zorunda kalıyorduk. Arabaya bindirdikleri için kızlara çektiriyorlardı arabaları yokuş yukarı. Kuzen Hamide mızmızlanırdı yine annemin amcazade kuzeni Yaşar’la (bu Yaşar kız)beraber. Daha isimlerini unuttuğum arkadaşlar . Yorgunluktan daha sofrada uyuklar , zor yatağa geçerdim. Ertesi günün hayaliyle…

Altmışlarda çocuk olmak güzeldi…#

#@ayseceeeee#

#Altmışlarda çocuk olmak#

BİLKE YORUM:

Köklere Dönüş, sanatsal pratiklerinde kırsalı inceleyen sanatçılar, eserlerini Anadolu kırsal kültürünün göbeğindeki büyükşehirlerde; dünyadaki sanat galerinde sergiliyorlar.

Himayeci ve seçkinci avangart sanat stratejilerini reddeden “güncel halk sanatı”, rustik sanat üretimi için yeni bir yol geliştirmeye girişiyor. Artık, sanatçılar kırsalın pastoral imgeleri yerine, kırsalı modernize etmenin yarattığı gerçek sorunlarla ilgileniyorlar.(saltonline.org)

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Şubat 2026 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , ,