RSS

BAĞDAT’TAN GELDİ KURTULUŞ SAVAŞINDA SAVAŞTI BİR ŞEHRİ TEK BAŞINA YEŞERTTİ

05.08.2026- Erdem CIRIK- Gazeteci

MANİSA TARZANI

“Üstünde yalnızca siyah bir şort vardı. Ayağında lastik pabuçlar…”

Göğsünde ise bir palmiye yaprağına iliştirilmiş Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası. Etrafındaki herkes takım elbiseli, kravatlıydı. O ise kimseye aldırmadan Türk bayrağına bakıyordu. Çünkü bu topraklarda doğmamıştı…

Ama önce Türkiye için savaştı, ardından ömrünü yanmış bir Türk şehrini yeniden yeşertmeye adadı. Asıl adı Ahmet Bedevi’ydi. 1899 yılında Bağdat’ın Samarra bölgesinde, Kerkük kökenli bir Türkmen ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Genç yaşta cephelerle tanıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda savaştı. Ardından Anadolu’ya geçti ve Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Yanında sevdiği kadın da vardı. Adı Meral’di. Birlikte çıktıkları zorlu yolculuk sırasında sarp kayalıklardan geçerken Meral’in ayağı kaydı. Ahmet Bedevi, sevdiği kadını o gün kaybetti. Bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra ayağa kalktı…

Ve savaşa devam etti. Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde Batı Anadolu’nun büyük bir bölümü yanmıştı. Manisa’nın dağları, ormanları ve yemyeşil tepeleri kapkara kalmıştı. Ahmet Bedevi savaştan sonra memleketine dönmedi. Manisa’ya yerleşti. Spil Dağı’nın eteklerine küçücük bir kulübe yaptı. Eline bir kazma aldı ve yanmış toprağa fidan dikmeye başladı. Bir tane… Sonra bir tane daha…

Belediye onu bahçıvan yardımcısı olarak işe aldı. Aldığı maaşın büyük kısmını yoksullara dağıttı. Çocuklara şeker, genç kızlara boncuk götürürdü. Kendisi ise yataksız, yorgansız bir kulübede yaşardı. Tahta sedirinin üzerine gazete serer, geceleri orada uyurdu. Diktiği her fidana “evladım” diye seslenirdi. Her gün onları tek tek sular, kuruyanların yerine yenisini dikerdi. Bir de Manisa halkının unutamadığı başka bir görevi vardı. Her öğlen lastik pabuçlarıyla Topkale Tepesi’ne çıkardı. Başkalarının yaklaşık yarım saatte ulaşabildiği tepeye birkaç dakika içinde varır, saat tam 12.00’de topu ateşlerdi. Manisalılar o sesi duyunca saatin öğlen olduğunu anlardı. Şehir aşağıdaydı. O ise yukarıda…

Fidanlarının arasında. Yıllar geçti. Yanmış tepeler yeniden yeşermeye başladı. Saçları ve sakalları uzadı. Sade yaşamı ve görüntüsü nedeniyle halk ona önce “Hacı”, ardından “Manisa Tarzanı” demeye başladı. Fakat onun için adı önemli değildi. Önemli olan diktiği ağaçların yaşamasıydı. Ömrünün sonlarına doğru hastalandı. Belediye onun için şehir merkezinde daha rahat, daha sıcak yeni bir kulübe hazırladı. Hastaneden çıktığında herkes oraya gideceğini düşündü. Gitmedi.

Yine Spil Dağı’ndaki eski kulübesine, tahta sedirine ve “evladım” dediği ağaçlarının yanına döndü. Kısa süre sonra yeniden hastaneye kaldırıldı. Bu kez geri dönemedi. 31 Mayıs 1963’te hayatını kaybetti. Diktiği ağaçların sayısını bugün bile kimse kesin olarak bilmiyor. Kimi 60 bin diyor, kimi 80 bin… Ama belki de sayıların hiçbir önemi yok. Çünkü o, bu ülkeye hiçbir şey borçlu değildi. Yine de Türkiye için savaştı. Sevdiği kadını bu yolda kaybetti. Sonra eline bir kazma aldı ve yanmış bir şehri, yıllar boyunca tek başına yeniden yeşertti.

Bugün Manisa’da gördüğümüz bazı ağaçların gölgesinde… Belki hâlâ onun ellerinin izi var.

 
1 Yorum

Yazan: 05 Ağustos 2026 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , ,

AMERİKALI YAZAR CEPHANE TAŞIYAN KADINLARI ANLATIYOR

22.06.2026- Ann Bridge

Amerikalı kadın yazar
Ann Bridge, Devrim Yolu kitabında cephane taşıyan kadınları anlatıyor:

“Sonsuz bir insan seli tek sıra halinde akıyordu.

İnsanlar taşıdıkları tüfek demetleri, cephane kutuları ve top mermilerinin ağırlığı altında öne doğru eğilmişlerdi.

Daha şaşırtıcı olanı bu insanların dörtte üçünden fazlasının kadın oluşuydu.

Pembe eteklikli bölgesel giysiler ve parlak çiçekli kiraz rengi şalvarlar giyen kadınların bazıları sırtlarına sarılı yükle beraber, kucaklarında emzikli bebeklerini taşıyorlar, bazılarının arkasında ise kaygan çamurda kısa adımlarla yürüyen iki ve üç küçük çocuk bulunuyordu.
Böylece bir gece önce İstanbul’dan kaçak olarak gemi ile gelen askeri malzeme, Küre Dağlarını aşıyordu.

Düzensiz, kesintisiz ve yavaş bir şekilde yukarılara, daha yukarılara tırmanılıyordu.

Yol gerçekten çok dikti ve biraz sonra hepsi sulu karla şekillenecekler, sonra ayak değmemiş karlı dağlardan daha yükseklere tırmanacaklardı…’

Fransız Petit Parisien muhabiri Schliklen, 1922 yılı ilkbaharında İnebolu’dan Ankara’ya gelmiş ve gördüklerini gazetesine yazmıştır:

“İnebolu-Ankara arası 350 kilometredir.
Fakat bu yolu kat etmek öyle kolay değildir.

Geçtiğimiz yollarda beni derinden etkileyen şey, hemen vatan hizmetine giriveren erkek ve kadınların kalabalığı oldu.

Bugün geçtiğim yolda, kuşkusuz en muazzez olan şey kadınlı erkekli nihayetsiz bir halkın kendiliğinden, hiçbir tesire ve zora tabi olmaksızın vatan hizmetine vücutlarını hasretmeleridir.

Sırf kadınlardan oluşan öyle kafilelere rastladım ki, doğrudan doğruya sırtlarında harp eden orduya mahsus obüs sandıkları, yiyecek taşıyorlardı.

BU HALKI BÖYLE HAREKETE GETİREN HİÇBİR KANUNİ MECBURİYET DEĞİLDİR.

RUHLARA DOĞMUŞ, YÜCE BİR VATANSEVERLİK HİSSİDİR.

BEKLEDİKLERİ DE NE BİR MÜKÂFAT NE BİR ŞÜKRAN SÖZÜDÜR.”

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ÇOCUKKEN KAÇIRILDILAR

16.06. 2026- Kaynak BBC Word old history

Bir annenin inanılmaz çocuk sevgisi.

Çocukken kaçırıldılar.
Yıllarca dünya onları aradı
Anneleri aramayı hiç bırakmadı.
1900’lerin başlarında, kırsal Virginia’dan iki kardeş,
George Muse
Willie Muse
ailelerinden kayboldu.

Çocuklar albinizmle doğmuş ve siyahi çiftçilerin oğullarıydı.
Tarihi kayıtlara göre, gezici gösteriler ve sirk sergileriyle bağlantılı kişiler tarafından kandırılarak kaçırıldılar.
Ardından gelenler, Amerikan eğlence tarihinin en rahatsız edici sömürü öykülerinden biri olacaktı.
Eve dönmek yerine, çocuklar gösteri dünyasına yerleştirildi.
Yeni kimlikler verildi.
Sansasyonel sahne isimleri altında sergilendiler.

Ve izleyiciler bakmak için para ödedi.
Yıllarca George ve Willie, çocuklardan ziyade merak konusu olarak sunuldu.

Promotörler onların gösterilerinden kar elde ederken, kardeşler kendilerine ait olması gereken hayattan ayrı kaldılar.

Ama bir kişi asla umudunu kaybetmedi.

Anneleri Harriet Muse.
Aramaya devam etti.
Yıl geçtikçe.
Söylenti üstüne söylenti.
Oğullarının sonsuza dek gittiğini asla kabul etmedi.

Sonra, 1927’de her şey değişti.

Roanoke yakınlarına bir gezici sirk geldi:

Roanoke ve Harriet onu görmeye gitti.

Çadırın içinde iki tanıdık yüz gördü.

GÖRSEL SİRK KADROSU

Yaşlanmış.
Değişmiş.
Ama kesinlikle.
Onun Oğullarıydı emindi çünkü anneydi

Yıllarca süren ayrılıktan sonra, sonunda onları buldu.
Bu buluşma sadece aile için değil, aynı zamanda sömürüye karşı mücadele için de bir dönüm noktası oldu.

Muse ailesi daha sonra kardeşlerin durumundan kâr edenlere karşı yasal işlem başlattı.

Davaları, ayrımcılık ve ırksal ayrımcılık döneminde gezici gösterilerde performans sergileyenlere yapılan muameleye dikkat çekmeye yardımcı oldu.

Bugün tarihçiler Muse kardeşleri sadece gösteri dünyasının yan figürleri olarak hatırlamıyorlar.
Ama kimlikleri ellerinden alınmış iki genç çocuk olarak.

Ve anneleri, dünyanın onların gerçekte kim olduklarını unutmasına izin vermeyi reddetti.

Çünkü bu hikaye nihayetinde bir sirkle ilgili değil.

Ya da bir davayla.

Hatta bir kaçırmayla bile.

Bu, çocuklarını yıllarca arayan bir anneyle ilgili…
ve onları bulacağına olan inancını asla kaybetmeyen bir anneyle ilgili.
Bazen tarihteki en güçlü güç güç değildir.

Bir annenin sevgisidir.

Kaynak BBC Word old history

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Haziran 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,

ÇOCUK VE BALON

12.06.2026- Sezgiler.com- hikayeler

Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, “Bizim eve bile sığmaz.” dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi. Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve bütün cesaretini toplayarak:

-Baloncu amca, dedi. Benim hiç balonum olmadı biliyor musun?

Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:

-Paran var mı? diye sordu. Sen onu söyle.

-Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.

-Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.

Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayıramadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Birkaç adım attıktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı. Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona doğru dönerek:

-Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm.

Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu. ister istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adam dönerek:

-Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?

Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:

-Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. istersen çık al.

Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:

“Olsun”, diye mırıldandı. “Olsun.” Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum varya artık.

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Haziran 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

KUANTUM SINIRINDA RUHUN SONSUZLUĞU

28 Mayıs 2026 -Muhittin YALÇINKAYA

İnsanlık tarihi boyunca sorduğumuz en kadim soru, varlığımızın bir tesadüf mü yoksa sonsuz bir döngünün parçası mı olduğudur. Modern bilim ve kuantum fiziği geliştikçe, eskilerin mistik felsefeyle açıklamaya çalıştığı “sonsuzluk” kavramı, laboratuvarların ve matematiksel denklemlerin merkezine yerleşiyor. Bugün, Nobel ödüllü ünlü fizikçi Sir Roger Penrose’un kozmolojik teorileri ile termodinamiğin en temel yasalarını yan yana getirdiğimizde, karşımıza sarsıcı bir gerçek çıkıyor: Evrende “hiçlik” diye bir şey yoktur ve var olan hiçbir şey yok edilemez.

Roger Penrose, Döngüsel Konformâl Kozmoloji teorisiyle evrenin Büyük Patlama ile başlayıp kara deliklerin buharlaşmasıyla son bulan düz bir çizgide ilerlemediğini savunur. Ona göre evren, bir dönemin sonunun bir sonrakinin başlangıcı olduğu sonsuz bir döngüden ibarettir. Maddenin ve enerjinin en uç noktaya kadar genişlediği o devasa boşlukta bile kuantum dalgalanmaları ve bilgi varlığını sürdürür. Yani fiziğin dilinde, mutlak bir yok oluş ya da “hiçlik” tanımı aslen bir yanılsamadır. Boşluk sandığımız alanlar dahi potansiyel enerjiyle ve bağlarla doludur.

Bu bilimsel gerçekliği, kütlenin ve enerjinin korunumu yasasıyla birleştirdiğimizde felsefi bir aydınlanma yaşarız. Maddenin ve enerjinin yok edilemeyeceği, sadece biçim değiştirebileceği evrensel bir kuraldır. Bizleri oluşturan atomlar, milyarlarca yıl önce patlayan yıldızların kalbinden süzülüp gelmiştir ve biz bu dünyadan göçtükten sonra da evrenin başka formlarında var olmaya devam edecektir.

İşte bu noktada, insan bilincinin ve kadim dillerde “ruh” olarak adlandırılan o özün konumu netleşiyor. Penrose ve anestezist Stuart Hameroff tarafından geliştirilen “Orch-OR” (Yönlendirilmiş Nesnel İndirgenme) teorisi, bilincin beyindeki nöronların ötesinde, mikrotübüller içindeki kuantum süreçlerinden kaynaklandığını ileri sürer. Bu yaklaşıma göre bilinç, kuantum düzeyinde evrenin dokusuna işlenmiş bir bilgidir. Fiziksel beden işlevini yitirdiğinde, bu kuantum bilgisi yok olmaz; evrensel bütünlüğe geri döner.

Kuantum fiziğinin sınırlarında gezinen modern bilim, bize açıkça fısıldamadan haykırıyor: Maddenin yok edilemediği bu muazzam nizamda, bilinciniz ve ruhunuz da kalıcı bir izdir. Evren bir bütündür ve bu bütünün içinde hiçbir parça tamamen silinmez. Bizler sonsuz bir enerjinin, biçim değiştirerek akıp giden nehirleriyiz. Ölüm bir son değil; dalganın okyanusa, atomun yıldız tozuna, bilincin ise ait olduğu kozmik kaynağa dönüşüm yolculuğudur.

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Mayıs 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

DAHİLİ VE HARİCİ BEDHAHLAR

26.05.2026-Üstün DÖKMEN

Bizim kuşak bedhah kelimesiyle Atatürk’ün Nutuk’unda tanıştı. ‘Bedhah’ kötü niyetli insan demektir. Atatürk Gençliğe Hitabesinde dahili ve harici bedhahlarımızdan söz etmişti.

Onun sağlığında ne dahili ne de harici bedhahlarımız Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar verebildi.

Ona Sevr’i kabul ettiremediler, demir yolları, fabrikalar yaptırmasına engel olamadılar, uçak fabrikalarımızı kapattıramadılar. Ancak o fiziksel varlığıyla aramızdan ayrıldıktan sonra dahili ve harici bedhahlarımız ülkemiz üzerindeki olumsuz amaçlarında başarıya ulaşabildiler. Birkaç tanesine bakalım.

KÖY ENSTİTÜLERİMİZ

Köy Enstitüleri gerek ülkemiz gerek dünyamız için büyük bir buluştu. Bu enstitülerde öğrencilere okul yapmak, duvar örmek, kapı, pencere yapmak öğretildi. Ayrıca kız öğrencilere ebelik öğretildi.

Eğer Köy Enstitüleri 1990’lı yıllara kadar kapatılmasaydı ülkemizdeki tarım ve hayvancılık çok daha iyi durumda olurdu, kadın cinayetleri böylesine artmazdı. Dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer alırdık.

Köy enstitülerini kim kapattırdı? Dahili ve harici bedhahlarımız kapattırdı.

UÇAK FABRİKALARIMIZ

Atatürk’ün sağlığında Kayseri’de ve İstanbul’da uçak fabrikalarımız vardı. Dünyanın uçak yapan ilk dört ülkesinden biriydik. 16 farklı tür uçak yapıyorduk. Dünyada ilk yolcu uçağını yapmıştık. 1950’lerde harici bedhahlarımız uçak fabrikalarımızı kapatmamızı söylediler.

Dahili bedhahlar da kapattılar. (Uçak fabrikalarımızı her kim kapattıysa o vatan hainidir.) Eğer uçak fabrikalarımızı kapatmasaydık bugün dünyada çok daha farklı bir yerde olurduk.

ZEYTİNYAĞI, TEREYAĞI VE BASMA YASAĞI

1950’lerde İspanya bizden delice ağacından yapılmış odun kömürü istedi. Deliceleri kestik, kömür yaptık. Oysa deliceler aşılanıp zeytin ağacına dönüştürülürdü. Türkiye’deki bir büyük elçi deliceleri kesmenin yanlış olduğu konusunda yetkilileri uyardı ancak alıcı iyi para verdiği için bu uyarıyı ciddiye almadık.

Böylece zeytin ağacı kıyımı o günlerde başlamış oldu. Dahili ve harici bedhahlar iş başındaydı.

Köy Enstitüleri kapatılınca, tarım hayvancılık bitince köyden kente göç başladı. Başlangıçta yöneticiler için sorun yoktu ancak gecekondular çoğalınca bu göçü tersine çevirmek amacıyla 1990’lı yıllarda bir arabeskçiye şarkı ısmarladılar. Şarkı

“Haydi gel köyümüze geri dönelim,

Fadime’nin düğününde halay çekelim” şeklindeydi.

Kimse bu şarkıyı dinleyip köyüne dönmedi, Fadimelerin düğünleri gecekondu semtlerindeki düğün salonlarında yapıldı.

Benzeri mantıkla bir dönemde “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman” şeklinde şarkı sürüldü piyasaya. Amaç zeytinyağının itibarını düşürmek ve Atatürk’ün açtığı basma fabrikasını köylü işi diye küçümsemekti. Cemil İpekçi güzellik kraliçelerimize basmadan fistan dikti. Bu, bedhahlara en güzel cevaptı.

1960’lı yıllarda ülkemizde dahili bedhahlar tarafından tereyağının çok zararlı olduğu yolunda kampanya başlatıldı. Ne tesadüf (!) hemen arkasından ülkemize margarinler girdi.

DEMİRYOLU YASAĞI

Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Niçin demiryolu yapalım, biz komünist miyiz?” demişti. Rusya’daki Trans Sibirya Demir Yolu’nu kastediyordu. Bu benzetmede bir yanıltma vardı, demir yollarıyla örülü olan İngiltere veya Almanya komünist miydi? Değildi. Bu görüş doğrultusunda karayoluna, arabaya, lastiğe benzine yüklendik, uzun süre demir yollarımızı ihmal ettik.

Annem ve babam birer Cumhuriyet aydınıydılar fakat Köy Enstitüleri’nin, uçak fabrikamızın kapatılmasına, delicelerimizin kesilmesine engel olamadılar.

Üstün Dökmen

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Mayıs 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

RADYUM KIZLARI

22.05.2026- Kate MOORE Kitabı

“Bu kitap nasıl ve neden yazıldı. Kadınların, tarih boyu kendini güzelleştirmek uğruna yaptıkları çılgınlıklar artıyor eksilmiyordu. Bilişim çağında, bambaşka boyutlara ulaşıyordu. BİLKE”

1920’li yıllarda dünya, kelimenin tam anlamıyla bir “Radyum Çılgınlığı” yaşıyordu.

Bu yeni keşfedilen maddenin hücreleri yenilediğine, gençlik iksiri olduğuna inanılıyordu. Öyle ki; dönemin kadınları daha çok güzelleşmek için radyumlu yüz kremleri, pudralar, rujlar ve hatta dişleri parlatsın diye radyumlu diş macunları kullanıyordu.

Küresel bir güzellik ve sağlık trendi olarak radyum, hayatın tam merkezindeydi. İşte tam bu dönemde, Amerika’daki saat fabrikalarında çalışan genç kadın işçiler, modern ve prestijli bir işte çalıştıklarını düşünüyorlardı. Görevleri, karanlıkta parlayabilen radyum içerikli boyalarla saat kadranlarını işlemekti.

Çalışma sırasında kullandıkları ince fırçaların uçlarını sivriltmek için ise dudaklarıyla ıslatmaları öneriliyor, radyumun insan sağlığı açısından herhangi bir risk taşımadığı konusunda kendilerine kesin güvenceler veriliyordu. Kadınlar, kozmetik çılgınlığından da bildikleri bu “mucizevi” boyayı hiçbir şeyden şüphelenmeden her gün yüzlerce kez yutuyorlardı.

Zamanla bu kadınlar, maruz kaldıkları radyumun etkilerini bedenlerinde taşımaya başladılar. Mesai sonrasında saçları, kıyafetleri ve hatta dişleri karanlıkta ışıldıyor, bu sıra dışı görüntü nedeniyle çevrelerinde “Hayalet Kızlar” olarak anılıyorlardı.

Ancak başlangıçta büyüleyici ve “estetik” görünen bu parıltı, ilerleyen süreçte ağır bir kabusa dönüştü. Diş kayıpları, çene kemiklerinin ufalanması, devasa tümörler ve kaçınılmaz ölümler başladı. Vücutlarına giren radyum, kalsiyum gibi taklit ederek kemik dokularına yerleşmiş ve onları içeriden yavaş yavaş eritmeye başlamıştı.

Şirketler, radyumun ölümcül olduğunu bildikleri halde yaşananların gerçek nedenini uzun süre gizlemeye ve hatta ölen kadınlara iftiralar atmaya çalıştı. Buna rağmen bu kadınlar, kendi yaşamları pahasına tarihin en önemli hukuk mücadelelerinden birini başlattılar ve bugün bile geçerli olan işçi sağlığı yasalarının temelini attılar.

Yazar Kate Moore, bu tüyler ürpertici gerçek olayı; dönemin mektupları, mahkeme kayıtları ve tanıklıklarından yararlanarak Radyum Kızları adlı eserinde kaleme almıştır. Ortaya çıkan bu anlatı, yalnızca tarihsel bir felaketi değil; insan hayatının, hırs ve ekonomik çıkar.

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

”SEFİRE YOL GÖSTERİN!”

04.05.2026- Dr. Mustafa Tarakçı

KAZIĞA OTURTMAK

Fransa’da çok meşhur bir sözlük vardır: “Larousse”. Burada bir kelime vardır: ”Decapiter”…
Bu kelime 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye ifade ediliyor.

Kelimenin bir başka anlamı daha var! Kazığa oturtmak, yani sivri bir kazık hazırlamak ve insanları kazığın bir ucu ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak!

Vahşi bir uygulama. Burada kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:


“Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar.”(!)

Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor. Elçi diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor Atatürk tarafından davet edildiği için. Köşke geliyor, yemekler yeniyor.

Atatürk tabii bir şekilde elçiye bu kelimenin anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor.
Atatürk, “Kelimenin başka bir anlamı var mı?” diye sorunca büyükelçi:

“Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir,” diyor.

Atatürk daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larousse’u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor!

Elçi daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor. Ancak kelimenin karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek cümleye gelince ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk’ün yüzüne bakıyor!..

Atatürk diyor ki:
“Demek ki biz Türkler bugün de esirlerimizi kazığa oturtuyoruz, öyle mi sayın sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?”

Sefir hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki:
“Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi’nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik bir ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız.”

Atatürk:
“Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul’daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum,” diyor.

Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve “Ekselans, protesto ederiz,” diyor.

Bunun üzerine Atatürk:
“Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?” diyor ve ilgililere dönerek,

“Sefire yolu gösterin,” diyerek bir anlamda onu kovuyor!

Sonra ne mi oluyor?..
Tabii Fransız hükümeti laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısından o cümle çıkarılıyor…

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mayıs 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

İÇİMİZDEN GERÇEKLER

04.04.2026-Ayşe Yaşar SARIKAYA

Güzel öykülerimiz, yanık türkülerimiz, özlü sözlerimiz vardı bizim. Renkli albenili reklamlar, göz boyayan vitrinler, katkı maddeler içeren yiyecekler yendi doğallığımızı. Topraklarımız boş kaldı, buğday mercimek, sarımsak bile ithal eder olduk.

Zararlı içecekleri su yerine kullanan bir nesil geliyor. Hazır sunulan para tüketme makinesi bu ürünleri kullanma, alışkanlığa dönüşüyor. Sağlığımız tehlikede, toprağımız katkılı ilaçlarla tehlikede. Elimizdekilerin değerini bilmiyoruz.

Kaybolan değerlere direnmek, elimizdekilerin kıymetini bilmek ve korumak zorundayız. Zararın neresinden dönersek kardır.

Size Sinop-Gerze-Tilkilik Köyü’nden derlediğim ve seslendirdiğim bir hikayeyi sunuyorum. İyi dinlemeler:

 

Etiketler: , , , , , ,

EDMOND ALBİUS

26.03.2026- Vikipedia

Edmond Albius (yaklaşık 1829 – 9 Ağustos 1880)

 
Liège Üniversitesi’nde botanik profesörü olan Charles Morren , elle tozlaştırma yöntemini yayınladı, ancak tekniği yavaştı ve vanilya yetiştirmeyi karlı bir iş haline getirmek için çok fazla çaba gerektiriyordu.

Albius’un köle sahibi Bay Beaumont, ona çiçekleri nasıl dölleyeceğini de içeren botanik temellerini öğretti. 1841’de Albius, ince bir çubuk veya ot sapı ve basit bir başparmak hareketi kullanarak vanilya orkidesini hızlı bir şekilde tozlaştırmanın bir yöntemini icat etti. 

Albius’un elle tozlaşma yöntemi bugün hala kullanılmaktadır, zira vanilyanın neredeyse tamamı elle tozlaştırılmaktadır. Albius’un keşfinden sonra Réunion bir süreliğine dünyanın en büyük vanilya tedarikçisi oldu. Fransız kolonistler Madagaskar’da 
vanilya yetiştirmek için Albius’un tekniğini kullandılar ve Madagaskar dünyanın başlıca vanilya üreticisi olmaya devam etmektedir.

*****

ALINTI:

1841 yılında Réunion Adası’nda, yalnızca 12 yaşında olan Edmond Albius adında bir çocuk, dünyayı değiştiren bir keşfe imza attı.

Bilim insanlarının yıllardır çözemediği bir botanik gizemi çözdü ve tat dünyasını sonsuza dek etkiledi.

Fransızlar, Meksika’dan vanilya orkidelerini Réunion’a getirmişti. Ancak büyük bir sorun vardı:

Bitki çiçek açıyor ama meyve vermiyordu.

Çünkü Meksika’da bu tozlaşmayı gerçekleştiren özel bir arı türü vardı, ama Réunion’da bu arı yoktu.

Botanikçiler çare aradı ama başarılı olamadılar.

İşte tam bu noktada, o zamanlar köle olan Edmond Albius devreye girdi.

Eğitimsizdi, ama gözlem yeteneği çok güçlüydü.

İnce bir tahta parçası ve başparmağını kullanarak, vanilya çiçeğinin zarını nazikçe kaldırdı, poleni stigmaya bastırdı.

Ve mucize gerçekleşti: çiçek meyve verdi.

Basit, etkili ve bugüne kadar kullanılan bir yöntem doğmuştu.

Bu keşif sayesinde Réunion, ardından da Madagaskar, vanilya üretiminin dünya merkezi haline geldi.

Bugün bile vanilya, Edmond’un geliştirdiği bu elle tozlama yöntemiyle üretiliyor.

Ancak bu devrim niteliğindeki tekniği geliştiren çocuk, tarih tarafından neredeyse unutuldu.

Edmond Albius, yoksulluk içinde ve tanınmadan hayatını kaybetti.

Ama bugün her kaşık vanilyalı dondurma ya da her damla vanilya kokusunda, onun sessiz ama sarsılmaz mirası yaşamaya devam ediyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Mart 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,