Güzel öykülerimiz, yanık türkülerimiz, özlü sözlerimiz vardı bizim. Renkli albenili reklamlar, göz boyayan vitrinler, katkı maddeler içeren yiyecekler yendi doğallığımızı. Topraklarımız boş kaldı, buğday mercimek, sarımsak bile ithal eder olduk.
Zararlı içecekleri su yerine kullanan bir nesil geliyor. Hazır sunulan para tüketme makinesi bu ürünleri kullanma, alışkanlığa dönüşüyor. Sağlığımız tehlikede, toprağımız katkılı ilaçlarla tehlikede. Elimizdekilerin değerini bilmiyoruz.
Kaybolan değerlere direnmek, elimizdekilerin kıymetini bilmek ve korumak zorundayız. Zararın neresinden dönersek kardır.
Size Sinop-Gerze-Tilkilik Köyü’nden derlediğim ve seslendirdiğim bir hikayeyi sunuyorum. İyi dinlemeler:
Liège Üniversitesi’nde botanik profesörü olan Charles Morren , elle tozlaştırma yöntemini yayınladı, ancak tekniği yavaştı ve vanilya yetiştirmeyi karlı bir iş haline getirmek için çok fazla çaba gerektiriyordu.
Albius’un köle sahibi Bay Beaumont, ona çiçekleri nasıl dölleyeceğini de içeren botanik temellerini öğretti. 1841’de Albius, ince bir çubuk veya ot sapı ve basit bir başparmak hareketi kullanarak vanilya orkidesini hızlı bir şekilde tozlaştırmanın bir yöntemini icat etti.
Albius’un elle tozlaşma yöntemi bugün hala kullanılmaktadır, zira vanilyanın neredeyse tamamı elle tozlaştırılmaktadır. Albius’un keşfinden sonra Réunion bir süreliğine dünyanın en büyük vanilya tedarikçisi oldu. Fransız kolonistler Madagaskar’da vanilya yetiştirmek için Albius’un tekniğini kullandılar ve Madagaskar dünyanın başlıca vanilya üreticisi olmaya devam etmektedir.
*****
ALINTI:
1841 yılında Réunion Adası’nda, yalnızca 12 yaşında olan Edmond Albius adında bir çocuk, dünyayı değiştiren bir keşfe imza attı.
Bilim insanlarının yıllardır çözemediği bir botanik gizemi çözdü ve tat dünyasını sonsuza dek etkiledi.
Fransızlar, Meksika’dan vanilya orkidelerini Réunion’a getirmişti. Ancak büyük bir sorun vardı:
Bitki çiçek açıyor ama meyve vermiyordu.
Çünkü Meksika’da bu tozlaşmayı gerçekleştiren özel bir arı türü vardı, ama Réunion’da bu arı yoktu.
Botanikçiler çare aradı ama başarılı olamadılar.
İşte tam bu noktada, o zamanlar köle olan Edmond Albius devreye girdi.
Eğitimsizdi, ama gözlem yeteneği çok güçlüydü.
İnce bir tahta parçası ve başparmağını kullanarak, vanilya çiçeğinin zarını nazikçe kaldırdı, poleni stigmaya bastırdı.
Ve mucize gerçekleşti: çiçek meyve verdi.
Basit, etkili ve bugüne kadar kullanılan bir yöntem doğmuştu.
Bu keşif sayesinde Réunion, ardından da Madagaskar, vanilya üretiminin dünya merkezi haline geldi.
Bugün bile vanilya, Edmond’un geliştirdiği bu elle tozlama yöntemiyle üretiliyor.
Ancak bu devrim niteliğindeki tekniği geliştiren çocuk, tarih tarafından neredeyse unutuldu.
Edmond Albius, yoksulluk içinde ve tanınmadan hayatını kaybetti.
Ama bugün her kaşık vanilyalı dondurma ya da her damla vanilya kokusunda, onun sessiz ama sarsılmaz mirası yaşamaya devam ediyor.
Yunanistan’da kadınların girmesinin yasak olduğu Aynaroz özerk eyaleti. Dafni limanıyla Yunanistan’ın Halkidiki yarımadasında yer alan Aynaroz (Mount Athos), bin yılı aşkın süredir modern dünyadan izole bir yaşam süren özerk bir teokratik bölgedir. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan bu dağlık yarımada, “Avaton” adı verilen katı bir yasakla tanınır. Bu kural gereği bölgeye kadınların girişi kesinlikle yasaktır. Hatta bu yasak sadece insanlarla sınırlı kalmayıp, ekosistemi korumak ve keşişlerin ruhani disiplinini muhafaza etmek amacıyla inek ya da koyun gibi evcil hayvanların dişilerini de kapsamaktadır.
Bu yasağın kökeni sadece bir kural değil, derin bir dini inanışa dayanır. İnanışa göre Meryem Ana, bir deniz yolculuğu sırasında fırtınaya yakalanıp buraya sığınmış ve bölge onun “bahçesi” ilan edilmiştir. Bu yüzden Aynaroz’da başka hiçbir kadının varlığına izin verilmez. Ancak bu katı kuralın iki temel istisnası vardır: Fareleri avlamaları için dişi kedilere ve hem taze besin kaynağı hem de ikon yapımında kullanılan yumurta sarıları için tavuklara müsamaha gösterilir.
Aynaroz’da zaman da alışılmışın dışında akar. Manastırlar, günün güneşin batışıyla başladığı “Bizans Saati”ni ve modern takvimin 13 gün gerisinden gelen Jülian Takvimi’ni kullanır. Tarih boyunca bu gizemli dünyaya sızmaya çalışanlar da olmuştur. Örneğin 1930’larda Fransız yazar Maryse Choisy, erkek kılığına girerek bölgeye girmeyi başarmış ve anılarını kaleme almıştır. Öte yandan, savaş gibi olağanüstü dönemlerde manastırlar kapılarını kadın ve çocuk mültecilere açarak insani yardımı her şeyin üzerinde tutmuştur.
Bugün hala 20 aktif manastırda yaklaşık 2.000 keşişin yaşadığı bu mistik bölge, sessizliğini korumaya devam ediyor. Kadınlar ise bu tarihi dokuyu ancak kıyıdan 500 metre açıkta seyreden teknelerden, uzaktan dürbünlerle izleyebiliyorlar. Modernleşmeye karşı direnen Aynaroz, hem mimarisi hem de sarsılmaz gelenekleriyle dünyanın en sıra dışı noktalarından biri olmayı sürdürüyor.
1857 New York Fabrika Yangını ve Kadın İşçilerin Hak Mücadelesi
Her şey, 8 Mart 1857 tarihinde New York’ta bir tekstil fabrikasında başladı. Yaklaşık 40 bin dokuma işçisi kadın “insanca çalışma koşulları” ve “eşit işe eşit ücret” talebiyle greve gitti. Ancak bu hak arayışı trajik bir olayla sonuçlandı. Fabrikada çıkan yangında, polis barikatları nedeniyle dışarı çıkamayan 129 kadın işçi hayatını kaybetti. Bu acı olay, kadın hakları mücadelesinin en güçlü ve unutulmaz sembolü haline geldi.
Clara Zetkin’den Birleşmiş Milletler’e: 8 Mart’ın Resmileşme Süreci
Yıllar geçse de bu direnişin ateşi sönmedi. 1910 yılında Kopenhag’da düzenlenen 2. Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden Clara Zetkin, tarihi bir öneride bulunarak 1857’de New York’ta hayatını kaybeden kadın işçilerin anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını teklif etti. Bu öneri konferansa katılan 17 farklı ülkeden 100 kadın tarafından oy birliğiyle kabul edildi.
Tarihsel süreçte farklı tarihlerde kutlamalar yapılsa da 1917’de Rusya’daki kadınların “Ekmek ve Barış” talebiyle başlattığı büyük grevin miladi takvime göre 8 Mart’a denk gelmesi, bu tarihi perçinledi. 1977 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 8 Mart’ı “Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü” olarak kabul ederek bu mücadeleyi resmileştirdi.
Türkiye’de 8 Mart: İlk Kutlamalardan Günümüze Kadın Hakları
Anadolu topraklarında kadınların üretimdeki ve sosyal hayattaki gücü her zaman belirleyici olmuştur. Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında iki kız kardeş olan Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova’nın girişimiyle Ankara’da kutlandı.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kadınlara tanınan seçme ve seçilme hakkı, Türk kadınının modern dünyadaki yerini sağlamlaştırdı. 1975 yılından itibaren ise 8 Mart kutlamaları çok daha kitlesel ve yaygın bir hale gelerek sokağa taştı. Bugün Türkiye’de kadınlar; sanattan sanayiye, eğitimden ev geliştirmeye kadar her sektörde çalışmaya devam ediyor.
Araştırılacak o kadar çok konu var ki. Yapılacak arkeolojik kazılar da. Strabon, Sinopis yakınlarındaki bereketli BLEANA ve DOMANİTİS’TEN bahsetmektedir. Bleana PALA olabilir mi üzerinde tezlerimizi paylaşmıştık. Sinop sınırları içinde Gökırmak geçen bölge ve Kızılırmak deltasının uzandığı yüksek bölgeler araştırılmayı hak ediyor olsa da henüz bir çalışma olmadı.
Hitit metinlerinde adı geçen DAHARA’NIN, Durağan ile ilgisi olabilir mi?
Bir yüksek lisans tezinin bir bölümünü paylaşmak istiyorum:
“ESKİ ÇAĞ TARİHİNDE SINOPE- ÖZDEMİR KOÇAK-TEZ DANIŞMANI:Prof Dr. MEHMET ÖZSAlT
Dalıara-Amnias (Gökırmak) ilişkisi
Sinope-Sinuua özdeşliğine ek olarak, Hitit metinlerinde geçen Dahara’run antik dönemdeki Amnias (Gökınnak) olabileceği de ileri sürülmüştür 24.
Burası metinlerde Dahara Nehri ya da Dahara Nehri Ülkesi diye geçmektedir25.
H.Ertem, Dahara Nehri’nin Tum(m)ana Eyaleti’ne yakın olduğunu bildirmekte ve nehirle birlikte bölgenin oldukça dağlık bir yerde olduğu sonucuna varmaktadır26.
Hem nekadar Dahara-Amnias ilişkisi üzerine öne sürülen tezler oldukça akla yatkınsa da~ bu özdeşlik de tam anlamıyla gerçeklik kazanmamıştır.
Ancak araştınnaların artması, yeni filolojik ve arkeolojik delillerin gün ışığına çıkarılması ile bu lokalizasyon olayı doğrulanabilir.”
Araştırmaların artması, güzel kentimizin değerlerinin açığa çıkması dileğiyle…
Dağ köylerinde araştırma yaparken, gördüğüm el sanatları örneklerinden çok etkilenmişimdir. Kadınlarımız, renkleri ve motifleri, eğitim almışçasına işlemişlerdir dokuma bezine. Her desenin bir matematiği vardır. Yaratıcı örneklerde, doğa canlılığıyla yansır.
Bu işleri, hayvan güderken yapmaları onlara hayranlığımızı artırır. Dokuma bezinin, tel tel ipliklerini sayarak şaşırmadan özenle işlemişlerdir.
Evde oturan, yalnız kasnak ya da gergef işleyen yardımcıları olan kadınlar değildir onlar. Ahır onları bekler, hayvanlar onları bekler, tarla da onları bekler. Eşeği alıp, dağa oduna da giden onlardır. Ekimi onlar yapar, hasadı onlar alır tarladan.
Yüksek köylerde, kış zorlu geçer. Yokluk ve sıkıntıların güçlendirdiği kadınlardır onlar. Geçmişimizin kahramanları olan kadınlarımızın yerini yeni nesil koruyabiliyor mu?
Güçlü, başarılı, çalışkan kadınlarımızın torunları da güçlü olabiliyor mu?. Toplum standartlarının değişime uğraması, sosyal medya etkisi, insanları bağımlı hale getirdi. Üreten yerine tüketen toplum olduk. ÜRETEN KADINLARIMIZI UNUTMUYORUZ.
Bu sabahta heybemden altmışlı yıllar çıktı. Gel de gitme çocukluğa, mutlaka anımsatacak bişey çıkıyor karşına sonra dalıveriyorsun o günlere.
Köyde hemen hemen herkes akrabaydı , çocuklarda kuzen . Aslında annemin kuzenleriydi ama yaşlarımız yakın olduğu için isimlerimizle seslenirdik birbirimize. En çok tahta arabalarla oynardık .
Annemin amcasının oğlu Yaşar(benden bir yada iki yaş büyük)yine annemin dayısının oğlu diğer Yaşar(Nurlar içinde uyusun) tahta araba yapmada ve sürmede ustaydılar yaşlarına göre,biz kızlar peşlerinden arabaya binmek için dolanıyoruz. İşler bitip akşama bütün çocuklar caminin orada toplanır herkes arabasını yarıştırırdı.
Biz kızlar arkada sırayla tahta arabalara binerdik.Kah tepenin oradan yokuş aşağı caminin önüne yada caminin önünden kurnanın oraya kadar baş aşağı kayardık. Arada da çamurluktan kurnaya kayardık yokuş aşağı . Çamurluk biraz uzak ve çok yokuş olduğu için dönüşü zor oluyordu çekmek zorunda kalıyorduk. Arabaya bindirdikleri için kızlara çektiriyorlardı arabaları yokuş yukarı. Kuzen Hamide mızmızlanırdı yine annemin amcazade kuzeni Yaşar’la (bu Yaşar kız)beraber. Daha isimlerini unuttuğum arkadaşlar . Yorgunluktan daha sofrada uyuklar , zor yatağa geçerdim. Ertesi günün hayaliyle…
Köklere Dönüş, sanatsal pratiklerinde kırsalı inceleyen sanatçılar, eserlerini Anadolu kırsal kültürünün göbeğindeki büyükşehirlerde; dünyadaki sanat galerinde sergiliyorlar.
Himayeci ve seçkinci avangart sanat stratejilerini reddeden “güncel halk sanatı”, rustik sanat üretimi için yeni bir yol geliştirmeye girişiyor. Artık, sanatçılar kırsalın pastoral imgeleri yerine, kırsalı modernize etmenin yarattığı gerçek sorunlarla ilgileniyorlar.(saltonline.org)
Araştırmadaki Sinop ile ilgili bölümleri sizlerle paylaşıyoruz. Dikmen ve Tilkilik Köyü detaylı yer alıyor. Almanca Raporunu, internet ortamında çeviren ve Araştırma Raporununu bize ulaştıran Adem ÇOLAK’A teşekkürlerimle.
Bafra-Aladzham -Cheltek Turu. 25
İkinci gün Kuetengebirge’nin en yüksek zirvesi olan Kızıl Yrmaq ile Sinob arasındaki üç zirveli DUtmen 1560 m’ye tırmandık.Buradan Kuetengebirgeı’nin büyük bir bölümünü görebildik, eowie çünkü jandarma korumamız glliclı: Muhtemelen Aladecham’da, Wilajeti sınırında, Vieuren naoh Sinob, Bafra, Tacheltek’in Feleechluoht’unu alın ve Tawaohan-Dagh’daki keskin Kale Kale’den sonra, Diltmen’den geçebildiğimiz Kreiebogena yarıçapı için, yaklaşık 10 mil! Böylece buradan yaklaşık 70 km’lik bir yol ile Sinob’a gittik ve bu da harita yapımında tam bir sobnitt ile sonuçlandı.
Kıyı dağları burada şu şekilde temsil edilmektedir: Dütmen, Kızıl-Yrmaq’a inen bir zincir üzerinde uzanır; Zincir için Kiepert’in bahsettiği “Katran-Dagh” adını hiç duymadık.Kuzeyde bu zincir kuzeyden güneye, denize kadar uzanan tek tek sırtlara düşer Bil.Marriage akan Denizler. Bafra ve Aladecham arasında daha soylular. Sliden’a doğru, biri Dümmen’den iki özdeş, görünüşte paralel sırtla karşı karşıyadır, bunlardan biri eski kablo, ikincisi ağaçlıktır. aynı yükseklikte çapraz kiriş. Her iki sırtı da tırmandığımız için şu ayakları yürüyebildik: ördek Kuatengebirge’nin ana güvertesine ein’e kadar uzanıyor; ikinci, ağaçlık Rüoken dallarından aşağı doğru zincire tam olarak paralel uzanıyor. Adechala-Su’nun kaynaklarında Derin vadi dieaee Bacheı daha sonra her iki sırtı güneye doğru ayırır. Daha sonra ana sırt, çoğunlukla dolomitik formlar (Qara•Qaja) alarak yukarı doğru bir alanda, büyük ölçüde Gök-Yrmaq vadisine düşer. Önünde kuzeyde, muhtemelen birkaç kez kesintiye uğramış, üzerinde Dütmen’in de bulunduğu, en azından yükseklik olarak ona eşit olan bir zincir var. Ana zinciri belirtmiyorum çünkü irie bir Waaaenoheide oluşturmaz. İki zincirden kaçan kaçanlar orduya akar, sonuçta uzun süre paralel tilerler oluştururlar, örn. B. Ewrieta ve Kızıloğlu-Su. Bu nedenle zincirin de birkaç kez kırılması gerekir.
Ana zincir patika boyunca 1200 m yüksekliğinde aynı kalır ve hiçbir kıvrımı yoktur. İki sınırlayıcı Tbiler ve derin, dar ve dik.
v. Flottwell, Kızıl-Yrmaq Nehri Havzasından.
Dütmen’in dorukları, ana sırtta, özellikle kuzey yamacında yer yer ortaya çıkan kireçtaşı iken, ana masifin alt kısımları genellikle en karmaşık oluşumları gösteren arduvaz ve granitten oluşuyor gibi görünmektedir. Sadece Kilkilik’in kuzeyindeki zincirde kumtaşı bulduk.
Dütmen katı bir bitki sınırı oluşturur. Kuzey yamacında kayın, orman gülleri ve tütün hakimdir. Dağın tepeleri zaten tamamen çıplak ve güneye bakan manzara, yükseklerde tamamen çıplak bir manzara buluyor. Sadece derin vadilerin dibi ve daha güneydeki sırtlar çam ormanları taşır. Nebieo-Dagh bölgesinin aksine, kayınlar, orman gülleri ve tütün tamamen yok olmuştur. Dahası, bitki örtüsündeki değişiklik gerçekten fark edilmez. Orada sözde Souq-Dagh ana zincirde başlar. Adı, Sinob’a kadar uzanan ormanlarla kaplı dağ silsilesi anlamına gelir. Genellikle açıklıklarla kesintiye uğrayan bu orman, güney kesimlerinde çamlardan oluşur, ancak bunlar kısa sürede güzel kayın ve gümüş köknar meşcerelerine yol açar.
Kıyı dağları oldukça yoğun nüfusludur. Köylerin büyük bir bölümünde Kızılbaşlar yaşıyor gibi görünüyor, ancak hiçbir şekilde aralarındaki misafirperverlik eksikliğinden şikayet etmemize gerek yok. Aşağıdaki örnek, misafirperverliklerinin ne kadar ileri gittiğini göstermektedir. Qawadschyq köyünde abandı’ya vardık, boş Sohulhauı eio’ya yerleştik ve bezelye çorbamızı pişirdik. Yeni doğan bebeklerle pek ilgilenmemiştik, sonuç olarak bize bakmakla da ilgilenmediler, aksi halde bize karşı çok arkadaş canlısıydılar. Ertesi sabah yola çıkarken, saygıdeğer, ak sakallı bir Türk, elinde değnek, gitmeye hazır yanımıza geldi. Muktar (Schulze) şehzadeleri ve çevre köylerdi. Dün gece buradan üç mil ötedeki bir eve geldiğimizi duymuş ve hemen yanımıza gelip bizi selamlamıştı; ıohon ıc’den ayrıldığımızdan beri artık bizi rahatsız etmek istemiyordu. Şimdi o, hemen ve bunun şerefine bir koyun eti kestiği için köyü mazur gösterdi ve biz onunla birlikte orada kahvaltı yapmak için köyüne gidene kadar istekleri yerine getirmedi. Herhangi bir teşekkürü ve herhangi bir tanımayı hakaret olarak kabul etmedi. Kahvaltı menüsü tipik ve burada bahsetmek istiyorum: ballı haşlanmış yumurta, sarımsaklı elifse sütü, hooig, salatalık kabuklu ayran, Qyzyldschaq meyvelerinden tatlı komposto, dilimlenmiş salatalıklı kalın süt, soğan, ince Ülkede geleneksel olan ekmek ve su. Neyse ki köy yolumuzun üzerindeydi. Bojabad’da bu beklenmedik karşılaşmanın sevinciyle ışıldayan ihtiyarla yeniden karşılaştık.
Hemen hemen tüm Türk köylerinde, köyün en zengin sakini tarafından bakılan ve yabancının ücretsiz olarak barındığı bir musafir-channe, bir yabancının evi, bir ateş ve bir yatak vardır. Köyden jetler çiftçisi genellikle yabancıyı eğlendirmek için evde sahip olduğu en iyi şeyi getirir, çünkü bu “Tanrı’nın bir armağanıdır”.Güney iğnesi hilal ile süslenmiş küçük pusula, Mekke yönünü işaret ediyor ve böylece Türklere namaz kılarken yüzlerini ne yöne çevirmeleri gerektiği konusunda bir işaret vermiş oldu.
Hemen hemen tüm Türk köylerinde, köyün en zengin sakini tarafından bakılan ve yabancının ücretsiz olarak barındığı bir musafir-channe, bir yabancının evi, bir ateş ve bir yatak vardır. Köyden jetler çiftçisi genellikle yabancıyı eğlendirmek için evde sahip olduğu en iyi şeyi getirir, çünkü bu “Tanrı’nın bir armağanıdır”.Güney iğnesi hilal ile süslenmiş küçük pusula, Mekke yönünü işaret ediyor ve böylece Türklere namaz kılarken yüzlerini ne yöne çevirmeleri gerektiği konusunda bir işaret vermiş oldu.
Bu alanda özellikle zarif bir kostüm giyilir. Erkeklerin kırmızı yerine, altında altın işlemeli beyaz bir fes var. Kadınlar, yakası ve kolları açık, beyaz gömleği ortaya çıkaran açık kırmızı kolsuz yelekler giyerler.
Kostüm bölgeye göre çok farklı. Anadolu Yüksek Ovalarında, kalın malzemeden yapılmış ve Türklerde çoğunlukla kahverengi, Kurdanlarda sıklıkla mavi olan ve toka, fiyonk veya dantellerle süslenmiş kısa, açık Anadolu ceketi hakimdir.
Burger çeşitleri yaygınlaştıkça, ekmek aramız unutuldu mu ne dersiniz?
Dünyada, gastronomi alanına yoğun ilgi devan ediyor. Getiri, her alanda olduğu gibi bunu da çok güzel kullanıyor. Bizim doğal ürettiklerimiz, katkısız yemek türlerimiz albenili reklamların gölgesinde kaldı. Giysi de, yemek de, eğlence de….. sayabildiklerimizin hepsinde, popüler kültür dünyayı kontrolü altına almış durumda.
Bu ortamda, unutulan bir köy kültürümüze değinmek istiyorum. Gastronomi, dünyada önem kazanıyor, doğal ve yerel temelli yemekler de değerleniyor. Anlatacağımız çorba tarifini, gelecek kuşaklara bırakmak amacımız. Aroması ve doğal protein kaynağı oluşuyla sofralara yeni lezzet kazandıracaktır.
Ninelerimizden kalan bu tarifi paylaşırken, eski kadınlarımızı saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum. Doğal ve katkısız ürünlere sağlığımız için ihtiyacımız var. Paketlenmiş ürünlerin içinde bulunan koruyucuları göz ardı edemeyiz.