RSS

Kategori arşivi: BİLİMSEL MAKALELER VE YAZILAR

BİLKE bilimsel çalışmalara değer veriyor. Bu kategoride yayınlanan yazı ve makaleler, toplumsal kalkınmada baş vurulacak akademik verilerdir. Kurum ve kuruluşların, gerçek ve tüzel kişilerin faydalanacağı kaynak niteliği taşımaktadır.

DURAĞAN DEFİNESİ

25.08. 2026- DURAĞANLI İbrahim IRMAK-Antalya İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Teknik İl Müdür Yardımcısı( 5 alanda yüksek lisans onur ve birincilik sahibi)

11 kitabın yazarı Durağanlı İbrahim IRMAK, memleketine vefalı bir insan. İlçesine katkı sağlamak amacıyla, alanında bir çok arge çalışmaları yapıyor ve hemşerileri ile gruplarıda paylaşıyor.

Durağanlılar, bu potansiyeli değerlendirmeliler. Irmak’ın sunduğu çalışmalar bölgenin kalkınması için çok önemli. Yörenin tarihi dokusunu, yer altı ve yer üstü zenginliklerini mercek altına alarak bilimsel yöntemlerle gözler önüne seriyor. Halkı, Durağan hakkında yazılan akademik çalışmalardan haberdar ediyor. Durağanlılar, içlerinden yetişen böyle kişinin varlığıyla çok şanslılar.

İlginizi çekeceğini düşündüğümüz DURAĞAN SİKKELERİ VE DURAĞAN DEFİNESİ konulu arkeolojik araştırmasını okurlarımızla paylaşmak istiyoruz, Biz de araştırdık ve aşağıdaki linkte akademik çalışmayı bulduk.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4496271

İbrahim IRMAK diyor ki:

Değerli arkadaşlar,

Durağan’ın tarihine ilişkin araştırmalarımız sırasında üzerinde özellikle durmamız gereken çok önemli bir buluntu var:

Durağan Definesi:

Bu isim bizim sonradan verdiğimiz bir isim değil. Define, bilimsel numizmatik literatürde doğrudan “Durağan Definesi” olarak yayımlanmış durumda ve bugün Sinop Arkeoloji Müzesi koleksiyonunda bulunuyor. Üstelik sıradan birkaç eski paradan söz etmiyoruz.

Durağan Definesi, 10 adet altın Bizans solidusundan oluşuyor. Sikkelerin dağılımı şöyle:

1 adet Mauricius Tiberius MS 582–602 5 adet Focas MS 602–610 4 adet Heraclius MS 610–641

Sikkelerin tamamı İstanbul darphanesinde basılmış altın paralardır. Yani Durağan’da bulunan bu küçük hazine yaklaşık 1.400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Solidus, dönemin küçük günlük alışveriş parası değildir. Yaklaşık 4,5 gramlık, yüksek ayarlı altından basılan ve Bizans dünyasının en itibarlı para birimlerinden biri olan bir paradır. Dolayısıyla Durağan’da bir arada bulunan 10 solidus, döneminin şartlarında ciddi bir serveti ifade etmektedir.

Peki bu altınların üzerinde ne var? Sikkeler yalnız ekonomik değer taşımıyor. Üzerlerindeki figürler bize o dönemin devlet anlayışını, inancını ve siyasal sembollerini de gösteriyor.

Mauricius Tiberius sikkelerinde imparatorluk portresi, hükümdarlık sembolleri, haçlı küre ve arka yüzde zaferi ve Hristiyanlığı temsil eden kanatlı figürler görülüyor. Focas sikkelerinde imparator özellikle belirgin sakallı portresiyle tanınıyor.

Yine hükümdarlık ve Hristiyanlık sembolleri ön planda. Heraclius döneminde ise Hristiyan sembolizmi daha da kuvvetleniyor. Bazı soliduslarda Heraclius ile oğlu birlikte tasvir ediliyor; arka yüzde büyük haç figürü dönemin en belirgin işaretlerinden biri haline geliyor.

Yani bu 10 sikkeyi yan yana koyduğumuzda yalnız 10 altın para değil, yaklaşık altmış yıllık bir Erken Bizans siyasi tarihi görüyoruz.

Nerede bulundu? Kim buldu? Şimdilik burada çok dikkatli olmamız gerekiyor. Ulaşabildiğimiz bilimsel yayınlarda define açık biçimde “Durağan/Sinop” buluntusu olarak kayıtlı. Ancak hangi köyde, hangi tarlada, hangi mevki veya yapının yakınında bulunduğu ve bulan kişinin kim olduğu, şu anda ulaşabildiğimiz yayımlanmış kaynaklarda açık biçimde belirtilmiyor. Bu nedenle isim veya yer uydurmak doğru olmaz.

Bunun peşini ayrıca bırakmamak gerekiyor. Çünkü Sinop Arkeoloji Müzesi’nin eski envanter, edinim ve teslim kayıtlarında definenin müzeye kim tarafından getirildiği, satın alma mı, teslim mi, müsadere mi olduğu ve daha ayrıntılı buluntu yeri bilgisi bulunabilir. Bilimsel çalışmalardan bildiğimiz bir başka önemli husus da şudur:

Bu 10 sikke, Sinop Müzesi’nin 1970–1991 yılları arasında envantere giren eski koleksiyonunun içerisinde yer almakta ve John Casey ve çalışma arkadaşları tarafından 2010 yılında yayımlanan kapsamlı Sinop Müzesi sikke kataloğunda ayrı bir grup halinde “Durağan Definesi” adıyla değerlendirilmiştir.

Yani Durağan adı artık yalnız bizim yerel anlatımızda değil, uluslararası numizmatik literatürde de yer almaktadır. Durağan açısından asıl önemli tarafı burada Sinop’un diğer ilçeleri üzerine yaptığımız taramada Boyabat, Gerze, Erfelek, Ayancık adıyla yayımlanmış, Durağan Definesi gibi Erken Bizans dönemine ait 10 altın solidustan oluşan ilçenin adıyla anılan benzer bir define grubuna şu ana kadar rastlamadık.

Bu çok önemli. Çünkü Durağan Definesi yalnızca arkeolojik bir buluntu değildir. Durağan adını taşıyan tarihî bir kimlik belgesidir. Bir yerin tarihi yalnız yazılı belgelerle kurulmaz. Topraktan çıkan eserler, sikkeler, mezarlar, yapılar ve bunların bilimsel kayda girmesi o yerin tarihsel kimliğinin temel parçalarıdır. Durağan Definesi de bize şunu kesin olarak söylüyor: MS 6. yüzyılın sonu ile 7. yüzyılın ilk yarısında Durağan coğrafyası ekonomik değeri çok yüksek altın paraların bulunduğu, insanların yaşadığı, geçtiği veya servet sakladığı bir alandı. Bu nedenle define, Durağan’ın geçmişinin yalnız Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden ibaret olmadığını gösteren son derece güçlü maddi kanıtlardan biridir.

Tek başına bir defineye bakarak “Durağan Sinop’un en eski yerleşimidir” demek bilimsel olarak doğru olmaz. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Durağan, Sinop’un tarihî derinliği en güçlü ilçelerinden biridir ve Durağan Definesi bu tarihsel derinliğin doğrudan, elle tutulabilir kanıtlarından biridir. Üstelik üzerinde “Durağan” yazan modern bir yorumdan değil; yaklaşık 1.400 yıllık altınlardan ve bunların bilimsel literatürde Durağan Definesi adıyla kayıt altına alınmış olmasından söz ediyoruz.

Neden gömüldüler? Belki de hikâyenin en düşündürücü tarafı bu. Bir insan, aile, asker, tüccar veya başka bir kişi bu altınları bir nedenle bir araya getirdi. Sonra sakladı. Fakat geri dönüp alamadı. Neden? Savaş mı? Siyasi karışıklık mı? Ani bir ölüm mü? Göç mü? Güvenlik endişesi mi? Bilmiyoruz. Definenin en geç sikkelerinin Heraclius dönemine ait olması, onu Bizans dünyasının çok çalkantılı bir dönemine götürüyor. Fakat buluntu bağlamı kesinleşmeden belirli bir savaş veya olaya bağlamak doğru değildir. Bugün kesin olarak bildiğimiz şey çok daha sade ve aslında çok daha etkileyici: Yaklaşık 1.400 yıl önce birileri 10 altın sikkeyi Durağan’da sakladı. Sahibi onları geri alamadı. Durağan toprağı onları yüzyıllarca korudu. Sonra bu altınlar bulundu. Sinop Arkeoloji Müzesi’ne ulaştı. Bilim insanları tarafından incelendi. Ve dünya numizmatik literatürüne şu isimle geçti:

DURAĞAN DEFİNESİ Sinop’a yolu düşen bütün Durağanlı arkadaşlarımızdan bir ricamız var: Sinop Arkeoloji Müzesi’ne gidin ve Durağan Definesi’ni özellikle sorun. Sergileme düzenleri değişebileceği için sikkelerin tamamının her zaman vitrinde olup olmadığını önceden bilmiyoruz. Ama müze koleksiyonunda bulunan bu eserlerin Durağan’a ait olduğunu bilmek ve mümkünse görmek bile çok önemli. Çocuklarımıza da gösterelim. Çünkü tarih yalnız kitapta okunmaz. Bazen bir müze vitrininde, yaklaşık 4,5 gramlık küçücük bir altın sikkenin üzerinde karşımıza çıkar. Ve bazen o vitrindeki eserin altında tek bir kelime bütün hikâyeyi değiştirir.

Durağanlı İbrahim IRMAK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

CENK DEMİR VE SERKAN YAZICI’NIN ESERİ ” SİNOP’UN TARİHİ ŞAHSİYETLERİ KİTABI” DERNEĞİMİZDE

15.04.2025- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Üç yüz metre eninde ince bir kıstakta kurulan kadim kent, denize uzanarak her karesinden tarih saçıyor. Güneş, doğumundan batımına kadar her an bu antik kenti ışığıyla aydınlatıyor. Sinop doyumsuz bir kent güzelliğiyle, her yönden esen rüzgarıyla, dört bir yanı saran dalgalarıyla. Doğanın, canlıları sımsıkı saran özelliği, özgürlüğü sunuyor herkese. Kent imar planı, antik yapıyı korumuş olaydı, bu gün önemli turizm merkezlerinden biri olacaktı Sinop.

Güzel kentimiz için çaba gösterenler, başımızın tacı ve değerlilerimizdir. Kentimiz için yazılmış, değerli her eser yüzümüzü güldürmektedir. 14. Nisan 2025 günü Doç. Dr. Cenk DEMİR ve Sinop Üniversitesi Tarih Bölümü lisans öğrencileri ve tez çalışanları derneğimizin konuğu oldular. Ders saati, derneğimizde SİNOP konuşularak işlendi. Dernek projelerimizi, etkinliklerimizi, hedeflerimizi konuklarımızla paylaştık. Araştırmalarımızı, eski evraklara ulaşma maceramızı, tarihçilerle paylaşmak apayrı bir zevkti. Cenk Hoca, akademik bakışıyla, konuları toparladı ve son çalışmaları olan eseri, derneğimize hediye etti.

“SİNOP’UN TARİHİ ŞAHSİYETLERİ” kitabını derneğimize armağan eden Cenk Bey’e sonsuz teşekkür ediyoruz. Bu eseri Sinop’a kazandıran iki akademisyenimiz ” Doç. Dr. Sayın Cenk DEMİR( Sinop Ünv. Tarih B. Dekan Yrd.) ve Prof. Dr. Sayın Serkan YAZICI ( Sinop Ünv. Tarih B. Dekanı) sizleri yürekten kutluyoruz. Sinoplular, tarihi şahsiyetlerimizi isim olarak biliyorlar. Detaylarıyla okumak isteyenler, int. satışı yapılan bu kitapları edinebilirler. Kitap Sinop’a hayırlı olsun.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Terzilik Terimleri Bağlamında Divan-ü Lûgat-it-Türk’te Alet Adları

03.06.2024- Dr. Sevda Özen Eratalay- Öğretim Görevlisi

Alet Adları
1.1.2. Temen: DLT’de” temen yingne” ve “timne” sözcükleri çuvaldız(11) anlamına gelmektedir. Sözcük bugün “temene” olarak Kırgız Türkçesinde, “temen” biçimiyle Türkmen Türkçesinde ve “teben” olarak da Kazak Türkçesinde yaşamaktadır.
1.1.3. Tümen: DLT’de aynı zamanda “temen yingne” ve “temen yigne” biçimlerinde büyük iğne, çuvaldız olarak tanımlanmaktadır. (12) Sözcük “juvaldız” ve“teben” biçimiyle Kazak Türkçesinde, cōbaldız”/“temene” olarak Kırgız Türkçesinde, “temen” olarak Türkmen Türkçesinde ve “çuvalduz” ve “tömünä” biçiminde de Uygur Türkçesinde yaşamaktadır.(13)
1.1.4. Bıçgu: Bıçkı, bıçak anlamına gelen(14) sözcük Eski Uygur metinlerinde de karşımıza çıkmaktadır.
(15) Göktürk metinlerinde bıç- eylemi kesmek anlamına gelmektedir. “Bıçgu” sözcüğü Türkçenin hemen her döneminde aynı anlam ve yapıda karşımıza çıkan ve değişmeyen sözcükler arasındadır. Bugün ölçünlü Türkçede “bıçkı” olarak karşımıza çıkan sözcüğün Türk lehçelerinde “pıçkı” (Tatar), “bıçğı” (Türkmen),
“bıskı” (Başkurt), “bıçgı” (Azerbaycan) biçimli kullanımlarıyla karşılaşmaktayız.(16)
1.1.5. Bıçguç: Divan-ü Lûgat-it-Türk’te makas, sındı anlamında verilen sözcük(17) Türk lehçelerinde daha çok “gayçı”, “kaysı”, “kayşı”….biçimlerinde görülmektedir.
18 Eski Türkçede eylemden ad türeten eklerden olan -gUçI eki(19 )burada da kesen, biçen anlamında alet ismi yapar.
1.1.6. Sındu: Karahanlı Türkçesi döneminde sözcüğün “makas” anlamına geldiği görülmektedir. Eski Türkçede karşımıza çıkan sı- eylemi kırmak, bozmak, yenmek ve galebe etmek anlamına gelmektedir. Divan-ü Lügat-it-Türk’te de makas(20) olarak kullanılan sözcük sı- kırmak, kesmek eyleminden, türeyen alet adlarındandır.
1.1.7. Kezlik: DLT’te “küçük kadın bıçağı” olarak tanımlanan sözcük(21) o dönem özellikle kadınların üst elbiselerine taktıkları bıçak olarak bilinmektedir. Türkiye Türkçesi ağızlarında kezlik sözcüğü “bıçak”, “çakı” anlamında kullanılmaktadır.(22) Kezlik/gezlik sözcüğünün kökeni, anlamı ve kullanım biçimleri bağlamında Hasan Eren oldukça geniş bilgi vermektedir.(23)
1.1.8. Kıftu: Sözcük DLT’de “makas”, “kırkı” (24) anlamına gelmektedir. Sözcüğün Türkiye Türkçesi ağızlarında ve Türk lehçelerinde ufak biçim değişiklikleri ile aynı anlamda kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca sözcük Tokat ve Yalova çevresinde kıptı biçimiyle makas ve makas ucu anlamlarında kullanılmaktadır.(25) Kuman Lehçesinde “kıptı” sözcüğünün makas anlamına geldiği belirtilmektedir. (26 )Ayrıca Memlük-Kıpçak Türkçesi eserlerinden olan İrşâdü’l-Mülûk Ve’s-Selâtîn’de de sözcüğün “kıptu” olarak aynı anlamı taşıdığı görülmektedir.(27) Ayrıca XIII. ve XIV.
yüzyılda yazılmış olduğu tahmin edilen İbnü- Mühennâ Lûgatı adlı eserde de sözcük “kıftı” biçiminde verilir.
1.1.9. Yigne28: Eski Türkçeden günümüze varlığını sürdüren sözcüklerden biri
de iğne sözcüğüdür ki Uygur Türkçesi metinlerinde “yignä” biçimiyle sıkça kullanılır. (29) Kelime Türkiye Türkçesi ağızlarında “inne”(30) olarak karşımıza çıkan sözcük Türk lehçelerinde de farklı biçimlerde kendini gösterir. “İynä” (Azerbaycan), “inä” (Başkurt, Tatar), “iyne” (Kazak, Kırgız), “ignä” (Özbek), “iŋŋe” (Türkmen) ve “jiŋnä”/ “ignä” (Uygur) Türkçelerinde sözcüğün farklı biçimlere büründüğü görülmektedir.(31)
1.1.10. Tügme: “Düğme” anlamını ifade eden sözcük(32) hem çağdaş hem de tarihi Türk lehçelerinde tespit edilmiştir. Kelimenin etimolojisini “tüg-” “bağlamak, düğümlemek” fiiline dayandırılabilir. DLT’ de geçen bu fiil(33) “- ma” eki ile isim yapma eki ile birleşerek sözcüğü oluşturmuştur. Çağatayca’ da “tügme” şeklinde geçen (Seng. 183r 12) sözcüğün Eski Kıpçakçada da “düğme” olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Türkçenin farklı dönemlerine ait metinlerinde “tügme” sözcüğü ile karşılaşmak mümkündür.
(34) Sözcüğün Türk lehçelerinde de “düymä” (Azerbaycan), “töymä/hizäp” (Başkurt), “tüyme” (Kazak), “topçu/tüymö” (Kırgız), “tügmä” (Özbek), “töymä/sädäf” (Tatar), “ilik/sadap” (Türkmen), “tügmä” (Uygur) gibi farklı biçimlerde kullanıldığı bilinmektedir.

KAYNAĞIN TAMAMI: Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2019, 6(3), s: 1769- 1785

BİLKE YORUM: Halk Kültürleri karşılaştırılırken, nedense hemen yarıştırılır. Yarıştırma yerine, meslek gruplarında, sanayide, bilişimde, eğlence alanlarında yol kat eden, evrim geçiren toplulukların kültür özellikleri öne çıkar. Ticaretle uğraşanların ticaret zekası, tarımla uğraşanların çiftçilik zekası gelişir.

Öncül kültürler konusu tartışmalıdır. Eldeki yazılı kaynaklara göre, sözcüklere aidiyet elbisesi giydirilmektedir. Halkın, hafızada taşıdıklarına ısrarla değer vermeyenler olduğunu görüyoruz. Sözlüğü olmasa da, Anadolu halkının dil kültürünü binlerce, yüz yıllarca günümüze taşıma örneğidir bu çalışma. Kaşgarlı’nın sözlüğünden bu güne köylerde ve yaşlıların dilinde yaşayan bu sözcükleri karşılaştırabilirsiniz.

***

11Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk Dizini, 597.
12 Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk-I, 402

13 Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1991, 140.
14 Kaşgarlı Mahnud, Divan-ı Lügati’t-Türk-I, 13, II, 69.
15 Şinasi Tekin, Uygurca Metinler II, Maytrısimit, Ankara: Sevinç Matbaası, 1976, 364.
16 Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, 66-67.
17 Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk, 452.
18 Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, 554-555.
19 Talat Tekin, Orhun Türkçesi Grameri, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2016, 87-88.
20 Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk-I, 418.
21 Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk-I, 478.
22 Derleme Sözlüğü, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2009, 2781.
23 Hasan Eren, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, Ankara: Bizim Büro Basım Evi, 1999, 155.
24 Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk-I, 416.

25 Derleme Sözlüğü, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2009, 2815.
26 Kaare, Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992, 103.
27 Recep, Toparlı, İrşâdü’l-Mülûk Ve’s-Selâtîn, Ankara: TDK Yayınları, 1992, 552.
28 Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk Dizini, 789.
29 Ahmet, Caferoğlu, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1968, 296.
30 Derleme Sözlüğü, 2009, 2544.
31 Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, 370-371.
32 Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk-I, 433.
33 Kaşgarlı, Divan-ı Lügati’t-Türk Dizini, 667.
34 Burhan, Paçacıoğlu, VIII.-XVI. Yüzyıllar Arasında Türkçenin Sözcük Dağarcığı, İstanbul: Kesit
Yayınları, 2016, 671

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

HALAT ÇEKME YARIŞI MI BİLİNÇLENME YARIŞI MI?

14.05.2024- Hatice ÖNER- Nermin KORUKLU- VI. ULUSLARARASI AVRASYA EĞİTİCİ ARAŞTIRMA KONGRESİ

Makaleden önce, BİLKE yorumla başlamak istiyoruz. Halat yarışı başlığımız, toplum bilinçlenmesinin önüne geçen duruma dikkat çekiyor. Çek halatı çek halatı, güçlü olan kazansın. Bu oyunu bilmeyen yoktur. Toplumun bilinç düzeyi hedeflenerek yapılan siyasi, sanatsal, edebi ve diğer alanlardaki bir çok çalışmalar halat çekme yarışına benzememeli. Halka değmeli, toplumun bilinç potansiyelini artıracak özellikte olmalı. Olmazsa, kendi gücünü sergileyen halat çekme yarışçılarından farkımız kalmaz.

TOPLUMDA ÇEVRE BİLİNCİ OLUŞTURULABİLİR Mİ?

2. Çevre Bilincinin Önemi
Farkındalık ve bilinçlenme süreci değişim ve dönüşüm için temel olan iki kavramdır.
Sorunların çözümü, dış yaptırımlar ve ceza sistemi ile değil her bir bireyin kendi
davranışlarının sorumluluğunu alması ve devamında öz düzenlemeye gitmesi ile ancak
mümkün olabilir (Çakırlar vd., 2016).

Bireysel düzlemdeki bu adımlar beraberinde diğer bireyleri etkileyerek toplumsal boyutta bir farkındalığa ve bilinçlenmeye katkı sağlayabilir (Talas ve Karataş, 2012; Asilsoy ve Oktay, 2018).

Hedeflenen çözüme, toplumu oluşturan her bir bireyin doğaya karşı duyarlılık göstermesiyle ulaşılabilir. Tüm toplumları etkileyen ve etkilemeye devam edecek olan bu yaşamsal sorunun önlenmesinde, çevre duyarlılığı ve bilincin oluşturulması konusu çok önemli bir yere sahiptir. Çevre bilinci, bireyin çevresine
ve topluma karşı sorumlu hissetmesi ile ilişkilidir (Şaşmaz Ören, Kıyıcı, Erdoğmuş ve Sevinç, 2010).

Çevre bilinci, bir ülkenin sürdürülebilir kalkınmasının güçlendirilmesi (Yazıcı ve Babalık, 2016), çevreye yönelik tutumlarının niteliği ve olarak onun yaşama ilişkin genel değerleri ile yakından ilişkilidir (Asilsoy ve Oktay, 2018). Bireylerin yaşam değerleri, çevreye karşı gösterilen genel tutum ve eylemlerin kapsam ve yönelimini etki edebilir (Olson ve Zanna,1994).
Çevre ile ilgili yaşanan sorunlarının evrenselliği, aynı zamanda bu sorunların çözümünde
çok yönlü işbirliği ve eşgüdümü de gerekli kılmaktadır (Kaypak, 2013; Smirnova, 2018). Bu kapsamda, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Çevre Bakanlıkları, Üniversiteler, Belediyeler ve bazı Sivil Toplum kuruluşlarında çevreye yönelik çalışmalar yürütülmektedir (Şimşekli, 2004; Smirnova, 2018). Çevre ve çevredeki kirlenme sürecine yönelik son yıllarda uluslararası alanda yapılan faaliyetlerde, çevreyi koruma konusundaki ortak bilincin oluşmaya
başlamasının önemli bir gelişme olduğu belirtilmektedir (Karabıçak ve Armağan, 2004).

Bu süreçte, birey ve toplumları harekete geçirmede ve ortak bir bilincin oluşturulmasında başta
eğitimciler olmak üzere farklı disiplinlerdeki profesyonellere çok büyük sorumluluklar
düşmektedir (Şaşmaz Ören vd, 2010).

 

Etiketler: , , ,

EBLA’NIN KEŞFİNİ POLİTİKAYA ALET ETMEK

02.05.2024- Ahmet SARBAY

Ebla, bugünkü Suriye topraklarında bir zamanların en zengin ticaret devletiydi. Mısır ve Babil imparatorluklarıyla eşdeğer görülüyordu. Özellikle MÖ 2400-2250 yılları arasında en güçlü dönemini yaşamışlardı.

Ebla, 2250 yıllarında Akad kralı Karam-Sin tarafından istila edilir. Başşehir ve kraliyet sarayı ateşe verilir. Daha sonraları harabeleri üzerine şehir yeniden inşa edilirse de MÖ 1650 yılında henüz bilinmeyen düşmanları tarafından tümüyle yok edilir. Ebla binlerce yıllık uykusuna dalarak unutulup gider.

Mezopotamyada yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen Sümer, Akad ve Babil tabletlerinde Ebla adı geçmekle birlikte nerede olduğu anlaşılamamıştı. Kimi Suriye’nin kuzeyinde kimi de yukarı Fırat da olduğunu ileri sürmüştü.

1975 yılında Tel Madrih adında ufak bir köyün hemen güneyinde olduğu tespit edilir. Harabelerin bulunduğu yer Halep’in yaklaşık 55 km güneybatısında, Halep ve Şam’ı birbirine bağlayan ve tüm ülke karayolu şebekesinin omurgasını oluşturan noktadadır.

Arkeologlar sevinç içindedir. Sadece Ebla keşfedilmemiş, saray arşivine ait olduğu sanılan 15 bin kadar çivi yazılı tablet de bulunmuştur. Bu kil tabletler 40 × 40 cm çapındadır ve sarayın bir odasında muntazam olarak istif edilmiş iken sarayın yanması sırasında çivi yazılı tabletler sağlam olarak küller arasında kalmıştır.

Bunlar değer bakımından daha önce Boğazköy‘de, Ebla’nın 100 km batısındaki Ugarit‘te ve 400 km güney doğusundaki Mari‘de bulunmuş olan arşivlerle eşdeğerdeydi.

Ancak ortada bir problem vardı. Kullanılan dil ne Asurca, ne Babilce ne de Sümerce’ye benzememekteydi.

Arkeologlar büyük bir sabırla tabletleri tasnif ederken Sümerce-Eblaca sözlük bulurlar ki, Sümer dili daha önce çözüldüğünden Ebla dili de kolayca deşifre edilir.

Kralın katibi Dub-zu-zu‘nun imzasını taşıyan tabletlerin içeriği çok zengindir. Krala verilen hediyeler hatta dağıtılan un miktarı dahi yazılmış olanları vardır. Büyük bir kısım ticaret ve idare ile ilgili konular olmakla beraber, tabletler arasında çok değerli hatta bazı eşi bulunmayan hukuksal, tarihsel, matematiksel belgeler bulunmaktadır.

Tabletler tercüme edildikçe kamuoyunun dikkati buraya yönelir. Zira o güne kadar kutsal kitaplarda geçen ve efsane olduğu sanılan Sodom, Gomore, İbrahim, İsmail, Davut, Cebrail gibi adlar Tevrat’tan 1500 yıl önce yazılmış tabletlerde okununca bilim dünyası heyecanlanır.

İsimleri deşifre eden İtalyan Prof. Giovanni Pettinato, Amerikalı Tevrat uzmanı Noel Freedman‘a bunlardan bahseder. O da Amerikan ve İngiliz gazetelerini kullanarak ortalığı ayağa kaldırır.

Noel Freedman ilginç bir adamdır. Yahudilikten hıristiyanlığa geçmiştir.

Sansasyonel haber, yahudilerin çıkardığı bir Amerikan Tevrat dergisinde geniş bir araştırma yazısına dönüşür. Tevrat’ta adı geçen Hazreti İbrahim’in gerçekten yaşadığı, İbrahim’in yahudilerin atası olduğunu ve dolayısıyla Suriye’nin yahudi toprakları olduğunu ileri sürülür. İsrail buna dört elle sarılır ve çeşitli haklar talep eder. Bilim politikaya kurban edilmiş olur.

Bu haberler Suriye’de büyük tepki ve kızgınlığa sebep olur. Suriye eski eserleri müzesi müdürü Dr. Afif bin Masi Şam’da çıkan Teşrin gazetesinde yayınlanan bir ropörtajında iddiaları şiddetle reddeder. Ancak bu tepki bilimsel olmaktan ziyade slogan atmaktan öte geçmez.

Arkeolojik ve tarihsel bir araştırma bu tartışmalarla yanlış yöne itilir. Prof. Pettinato istemiyerek neden olduğu bu gelişme karşısında telaşa düşer. Sadece İtalyan arkeologlara verilmiş bulunan kazı izninin geri alınmasından korkar. Hemen bir açıklama yaparak Ebla buluntularının hiçbir surette İsrailoğulların atalarıyla bir ilişkisi bulunmadığını söyler. Ancak bu sefer de New York Times ve Wall Street gibi yahudi sermayeli gazeteler karşı saldırıya geçerler. Suriyelilere ağır suçlamalarda bulunurlar. Çivi yazılarını okuyan uzmanların Suriye devletince baskı altına alındıklarını, Tevrat’ta adı geçen isimlerin bulunduğu tabletlerin ortadan kaldırıldığını iddia ederler. “Malum” medya daha da ileri giderek milletler arası Ebla tercüme komitesinden bir Amerikalı üyenin öldürüldüğünü bile iddia eder.

Kısa bir süre sonra bunların tümünün yalan olduğu anlaşılır.

Olur böyle vakalar, Ahmet Sarbay-Ebla’nın keşfini politikaya alet etmek tarafından- asarbay · Published 16 Temmuz 2021 · Updated 13 Kasım 2021

BİLKE YORUM: Zaman sıfır noktasından eksi sonsuza, yine sıfır noktasından artı sonsuza doğru gerçeklere ulaştıkça eski tezler yerini yeni belgelere bırakır. Dünya siyaseti, küreselleşme ve tek elden dünyayı yönetme isteği göz ardı edilmemeli. Biz görmemekte ısrar ettikçe, bizi yok etmeye çalışanların ekmeğine yağ sürüldüğü unutulmamalı.

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

“BAYRAM” KELİMESİ ÜZERİNE

09.04.2024-Prof.Dr. Osman Fikri Sertkaya-TÜRK DİLİ MAYIS 2021 Yıl: 70 Sayı: 833

İslamlıktan Önceki Türklerde (Göktürk ve Uygurlarda) Bayram:
Göktürk ve Uygur metinlerinde “bayram mefhumu” Hint-İran dillerinden alınma rāma kelimesi ile karşılanmıştır. Sanskritçe rāma’nın anlamı “sevinç, neş’e, huzur, mutluluk, sükûn”dur.1

Bu kelime Sanskritçeden İran dillerine de geçmiştir. Sanskritçe rāma kelimesinin
sonundaki -a ünlüsü artikel ekidir. Kelime Türkçeye geçince bu -a eki düşer. Çünkü Türkçede artikelin karşılığı yoktur. Böylece kelime Türkçede rām şeklini alır. Daha sonraki Türkçe metinlerde baz-ram
veya bez-rem > bad-ram, d > y gelişmesi ile de bayram şekillerinde de görülecek olan kelimenin ikinci hecesi olan rām bu Sanskritçe kelimedir. Ancak Türkçede r- ünsüzü ile kelime de başlamadığı için rām
kelimesi Türkçede önüne a- protezini alarak arām şeklinde Türkçeleşmiştir.

Kelime, Göktürk metinlerinde görülmez. Eski Uygur Türkçesi metinlerine de çeviri metinler ile girer ve rām şeklinin yanında genellikle tarih kayıtlarında yıl adından sonra Türkçeleşmiş arām şekli ile kullanılır. arām ay / rām ay “yılın ilk ayı demektir”. 2

Örnekler: rām ay iki şık bugday, ikinti ay iki şık bugday. (Ch/U 7470 + Ch/U 6058, 4. satır); tavışgan yıl arām ay bir yangıka (USp 87/1); bu tavarnıng satıgı elig tas bözni arām ay içinde birür men (U 5264/4.-6. satırlar).
Eski Uygur Türkçesi metinlerinde takvimin ilk ayı olarak karşımıza çıkan arām /rām ayından önceki ayın, yani tamamlanmakta olan yılın 12. ayının Eski Uygur Türkçesi metinlerindeki adı ise “oruç ayı” anlamına
gelen çakşapat ay ~ çahşapat ay ~ çakşaput ay ~ çahşaput ay şekilleridir. Çakşapat kelimesinin kökü Sanskritçe şikşâpada kelimesine dayanıyor.
Budist olan eski Uygur Türkleri genellikle bugünkü şubat ayının son haftası ile mart ayının üç haftasında ay takvimine göre 28 gün güneşin doğması ile batması arasında herhangi bir şey yememiş ve içmemiştir. Bu eylemin adı İran dillerinde rōçag şeklindedir. Bu İranca kelimenin sonundaki -g ünsüzü
de Türkçe kelimelerin sonundaki -g ünsüzü gibi düşünce geriye kalan rōça şekli Farsçada kelime içerisindeki içerisinde ç sesinin z olması ile rōza şeklini olmıştır. Farsçadan geçerek Türkçenin edebî metinlerinde kullanılan rûze kelimesinin kökeni budur.
Farsça rōçag kelimesi Türkçeye geçerken Türkçede r- ünsüzü ile kelime başlamadığı için o- protezini (ön sesini) almış ve Oğuz Türkleri arasında *o-rûçag *o-ruça > o-ruç şeklinde gelişmiş ve bin yıldan beri de halk arasında oruç şeklinde kullanılmıştır.3

Müslüman Araplarda Bayram:
Türkçede kullanılan bayram kelimesinin karşılığı Arapçada عید ayn-ye-dal
harfleriyle yazılan ‘îd = ‘ıyd kelimesidir. Bu kelime Osmanlı Türkçesinde bu
şekilde kullanılmıştır. Ali Nihâd Tarlan hocamızın Eski Türk Edebiyatı derslerinde meşhur şairimiz Fuzuli’den zikrettiği aşağıdaki beyit şaheserdir:
Yılda bir kurbân keserler halk-ı âlem ‘ıyd üçün
Dem-be-dem sâat-be-sâat men senün kurbânınam

Ancak kelimenin Özbek ve Uygur Türkçeleri başta olmak üzere Türk dünyasında ‘îd yanında ‘ıyd / ‘ıyt, ‘ayt, hayt, hayit gibi şekillerde telaffuz edildiği, kişi adı ve soyadı olarak kullanıldığı görülmektedir. İki örnek verelim. 20. yüzyılın meşhur Özbek âlimi Baymirza Bey’in soyadı Hayit idi. 21. yüzyılın meşhur Uygur saz sanatkârının adı da Abdürahim Hayit’dir. 20. yüzyılda Türk dünyasının en meşhur yazarı Kırgız Türkü Çinggiz Aytmatov’un soyadının açılımını “Ayt (Bayram) – Mat (Muhammed) – Ov (oğlu)” yani “Cengiz Bayram Muhammed Oğlu” şeklinde yapanlar da vardır.
Bize Farsça üzerinden geçen iki İslami bayram vardır. Bunlardan şevval ayının ilk gününden başlayan ‘îdü’l-fıtr = ‘ıydü’l-fıtr adlı bayram ki Türkler bu bayrama Ramazan Bayramı, Şeker Bayramı, Şükr (?) Bayramı demişlerdir.
İkincisi ise kökeni Hazret-i İbrahim’e dayanan ‘îdü’l-adnâ = ‘ıydü’l-adnâ adlı bayramdır ki Türk halkı bu bayrama Kurban Bayramı adını vermiştir.

Sözlüklerdeki Değerlendirmeler

  1. “Bayram” kelimesi hakkında ilk beyan Wilhelm Radloff (1911)’a aittir. Versuch eines Wörterbuches der Türk-Dialecte, IV, 1119’da kelimenin Farsçadan
    Türkçeye geçtiğini söylemiştir. (Bk. Gerhard Doerfer, TMEN II, 813’deki bayram maddesinin sonu, s. 385).
  2. Artturi Kannisto (1925) FUF, 17, s. 1-264’te yayımladığı “Die tatarischen
    Lehnwörter im Wogulischen” adlı çalışmasında kelimenin Arapçadan Türkçeye geçtiğini söylemiştir. (bk. s. 236).
  3. Gerhard Doerfer (1965) Türkische und mongolische Elemente im Neupersischen, II, s. 823’de kelimenin Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânü Lugati’t-Türk’ünde
    baḏram ve bayram şeklinde geçmesi dolayısıyla Türkçe saymış ve kelimenin
    Türkçeden Farsçaya geçtiğini ileri sürmüştür
 

Etiketler: , , , , , , ,

SİNOP SARI SALTUK- BİZANSLI GENERAL KASTA VE OĞLU MONİ

07.04.2024- Prof. Dr. Cevdet YAKUPOĞLU

Bugün halkın anlattığı “Kastın Ne İdi Moni’ye” hikâyesi ile günümüzden 550 yıl önce kaleme alınmış Saltuknâme adlı eserde geçen Moni, oğlu Kasta ile güzel ve savaşçı kız Kide Banu ve Türk komutanı Atabey Gazi çerçevesinde anlatılan “Türklerin Kastamonu’yu Fethi” hadiseleri arasında çok çarpıcı ilişkiler ortaya çıkarılabilmektedir.

Sadece bu irtibata dayanarak Kastamonu adının, Saltukname’de geçen hadiselerde de görüleceği üzere, Moni ve Kasta’nın adından ortaya çıktığına dair kesin bir hüküm vermek niyetinde değiliz. Burada önemini vurgulamak istediğimiz şey, bundan tam beş buçuk asır önce Candaroğulları zamanında ve Fatih devrinde Kastamonu insanının ve Osmanlı yazarlarının, bu vilayetin adının Türk- Bizans mücadeleleri esnasında zikri geçen bazı şahıs adlarıyla veya o dönemde yaşanan vakalarla alakalandırılması gerektiğini bize anlatmaya çalışmış olmalarıdır.
Aşağıda Sarı Saltuk’un kimliği ve faaliyetleri, Kastamonu’da Türk- Bizans mücadelelerinin Saltuknâme’de geçen destansı anlatımı önce özet olarak verilmiş, akabinde Kastamonu’nun Bizanslı general Moni ve oğlu Kasta’nın elinden nasıl alındığı ve bu isimler çerçevesinde Kastamonu isminin doğuşuna nasıl atıf yapılmak istendiği vb. mevzular üzerine değerlendirmeler yapılmıştır.

GÖRSEL: Arnavutluk’ta Sarı Saltuk büstü

Saltuknâme’ye Göre Sarı Saltuk’un Kimliği
Saltuknâme’ye göre Sarı Saltuk (Şerif Hızır), Seyyid Battal Gazi neslindendir. Seyyid Battal Gazi devrinde Malatya beyi Emir Ömer’di. Onun neslinden gelmiş olan Emir Ali, Sinop (Ceziretü’l-Uşşâk) yöresi hâkimi veya fatihi idi. Emir Ali, Sinop’ta Sarı Saltuk’un dedesi Seyyid Hüseyin’e “hatiplik” görevi vermişti. Seyyid Hüseyin’den sonra oğlu Seyyid Hasan’a “hitabet” verilmişti. Seyyid Hasan, Kastamonu’da otururdu ve yaptığı gaza hareketleri ile çevredeki düşmana korku salmıştı. Ancak o, Kastamonu’da bulunduğu bir sırada, Harcenevân (Amasya) hükümdarı tarafından hile ile zehirletilip şehit edildi. Bölge halkı Seyyid Hasan’ı gizlice yüksek bir dağ üzerine çıkarıp orada defn ettiler.
Seyyid Hasan öldürüldüğünde oğlu Şerif Hızır yani Sarı Saltuk üç yaşında bulunmakta idi. Sarı Saltuk’un Sinop yakınlarındaki Haynup kalesi çevresinde dünyaya gelmiş olduğu söylenmiştir. Doğum tarihi ihtilaflıdır (Saltıknâme, 2013: 24; Yüce,1987: 81-82; 1988: 375-381; Sarıkaya vd., 2014; Kiel, 2009: 147-150).

Sarı Saltuk, annesi Rebi de ölünce iyice yalnız kaldı. Abdülaziz adlı âlim Sinop yöresinde ona ilim öğretti. Sarı Saltuk’un lalası Seravil onunla ilgilendi ve Sarı Saltuk’u, Sinop yöneticisi Emir Ali’nin katına çıkardı. Ancak Emir Ali, Sarı Saltuk’a iltifat etmedi. Bunun üzerine Seravil onu Sebük Tegin neslinden olan Sultan Süleyman’a götürdü. Sultan Süleyman, o sırada Gazne’den Azerbaycan’a gelmişti ve buradan Anadolu’ya geçme niyetinde idi. Bu günlerde İslam padişahı Sultan Süleyman ve Selçuklu sultanı ise Gıyâseddin Keyhüsrev idi.
Burada zikri geçen sultanların XII. yüzyıl sonları ile XIII. yüzyıl başlarında faaliyet göstermiş Türkiye Selçuklu sultanları II. Rükneddin Süleymanşah ile I. Gıyâseddin Keyhüsrev olduğu tahmin olunabilir (Saltıknâme, 2013: 25-26; Ebû’l-Hayr-ı Rûmî I, 1988: 1-4; Turan, 1993: 254-259). Dolayısıyla Sarı Saltuk’un doğumu ve çocukluk yılları, XII. yüzyıl sonlarına tekabül etmektedir.

Giriş Bölümünden:Saltuknâme, Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Şehzade Cem Sultan’ın emriyle, maiyetinden Ebu’l-Hayr-ı Rûmî (Akalın,1994: 360-362) adlı/lakaplı şahıs tarafından 1473-1480 yılları arasında kaleme alınmıştır. Üç ciltten oluşan Saltuknâme’deki konular, Fatih’in İstanbul’u fethi hadisesiyle son bulmaktadır.

Eserin kaleme alınış hikâyesi, yine eserin içinde mevcut olup, özet olarak şu şekilde verilebilir: Sultan Fatih, Akkoyunlu Uzun Hasan üzerine yürüdüğü sırada, eski başkent Edirne’de yerine oğlu Cem Sultan’ı vekil bırakmıştı. Cem Sultan, Tuna Baba’ya indi… Baba’yı (Sarı Saltuk’un kabrini) ziyaret etti. Onunla ilgili menkıbeleri, müritlerinden dinledi. Ebu’l-Hayr-ı Rûmî diye bilinen adamına bu zatın kıssalarını toplamasını emretti. Bu şahıs, Cem Sultan’ın emriyle Anadolu ve Rumeli’de yedi yıl dolaşarak, Sarı Saltuk’a ait birçok gaza hikâyelerini âşıklardan ve âriflerden dinleyerek derlemek suretiyle vücuda getirdi, kitap haline koyup Cem Sultan’a sundu. O da, bu eseri beğendi (Saltıknâme, 2013: 661-663).

Tamamı:

KAYNAK: ULUSLARARASI AVRASYA SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ
Yıl/Year: 5, Cilt/Vol:5, Sayı/Issue: 16 Prof. Dr. Refik TURAN Özel Sayısı

438 Numaralı Muhasebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri (937/1530) II. (1994). Haz. Ahmet Özkılıç, Ali Coşkun vd. Ankara: BDAGM Yayını.
Akalın, Ş. H. (1994). “Ebü’l-Hayr Rûmî”, TDV. İA., C.10, s.360-362.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Tapu-Tahrir Defteri (BOA. TD.), Nr. 51.
Demir, Necati (1999). “Anadolu’da Teşekkül Etmiş Destani Halk Hikâyelerinde Haçlı Seferlerinin İzleri”, Uluslar arası Haçlı Seferleri Sempozyumu Bildirileri, İstanbul: TTK Yayını.
Ebû’l-Hayr-ı Rûmî (1988-90). Saltuknâme, C.I-III, Haz. Ş. Haluk Akalın, Ankara.
Ebû’l-Hayr-ı Rûmî (2013). Saltuknâme (Saltık Gazi Destanı), Yay. Necati Demir, M. Dursun Erdem, İstanbul: Uluslararası Kalkınma ve İşbirliği Derneği (UKİD) Yayını.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Muallim Cevdet Yazmaları (İBK. MCO.), Nr. 15.
Kiel, Machiel (2009). “Sarı Saltuk”, TDV. İA., C.36, s.147-150.
Köprülü, M. F. (1925). “Oğuz Etnolojisine Dair Tarihî Notlar”, TM., C.I.
Köprülü M. F. (1943). “Anadolu Selçukluları Tarihinin Yerli Kaynakları”, Belleten XXVII.
Köprülü, M. F. (2000). Anadolu’da İslâmiyet, İstanbul.
Ocak, A. Yaşar (2002). Sarı Saltuk, Popüler İslâm’ın Balkanlardaki Destanî Öncüsü, Ankara: TTK Yayınları.
Ocak, A. Yaşar (1979). “Sarı Saltuk ve Saltuknâme”, Türk Kültürü, S.197, Yıl:17, s.266-275.
Özgül, V. (2013). “Sytzigan- Baba Syrgiannes- Baba Saruca, Saltuk Et-Türkî ya da Nam-ı Diğer Sarı Saltık Hakkında”, Alevilik Bektaşilik Araştırmaları Dergisi, 8, s.133-176.
Sakaoğlu, N. (1966). Çeşmi Cihan Amasra, İstanbul.
Sarıkaya, M. Saffet vd. (2014): “715/1315’te Yazılan Tuffâhu’l-Ervâh’a Göre Sarı Saltuk”, “İbnu’s-Serrâc’ın Eserleri Çerçevesinde XIII. yüzyılda Güneydoğu Anadolu’da Dinî-Tasavvufî Hayat” adlı 110K317 numaralı Tübitak projesi. http://www.msaffets.com/wp-content/uploads/SaffetNecmNecdet_Saltuk_Trakya.pdf.
Turan, O. (1993). Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul: Boğaziçi Yay., s.254-259.

Yakupoğlu, C. (2009). Kuzeybatı Anadolu’nun Sosyo-Ekonomik Tarihi, Kastamonu-Sinop- Çankırı-Bolu (XIII-XV. Yüzyıllar). Ankara: Gazi Kitabevi.
Yüce, K. (1987). Saltukname’de Tarihî-Dinî-Efsanevî Unsurlar, Ankara.
Yüce, K. (1988). “İslâmî Destanlarda Batı Karadeniz Bölgesine Ait Bazı Kayıtlar”, I. Tarih Boyu Karadeniz Kongresi, Ekim,1986 (Samsun), s.375-381.

 

Etiketler: , , , , , , ,

18. YÜZYILDA SİNOP – SAMSUN İLİŞKİLERİNE AİT BAZI GÖZLEMLER

04.04.2024- Prof. Dr. İbrahim GÜLER

Samsun ve Sinop’un Ortak Sosyal (İletişim-İlişkiler) ve Ekonomik (İktisadî
Malî) Özellikleri

Sinop ve Samsun’un ortak özelliklerinden bir diğeri de Kuzey Afrika’daki Türk ocaklarında hizmet edecek, asker adaylarını bölgeden ocaklara göndermekti.
Buralardan giden gençler, söz konusu ocaklarda önemli işlevler görmüşlerdi. Aralarında çok yüksek mevkileri elde eden hatta yönetimi eline geçirenler bulunuyordu.24 Bu gençler, asıl vatanlarının adını, kültürünü ve medeniyetini gittikleri bu coğrafyalara taşımışlardı. 25

Bunlardan başka bu iki şehrin, başka devletlerin şehzadeleri ve yakınlarına ev sahipliği yapma gibi özellikleri de vardı. Osmanlı Devleti tarafından muhtelif Osmanlı şehir ve adalarında ikamete tabi tutulmuş, bir ara İran Şahı ilân edilip İran’a karşı bir koz olarak da kullanılmış 1730’da Osmanlı Devleti’ne sığınan İranlı şehzade Mirza Safi ve eşi Karıcıbaşı Kızı, kalebend olarak Samsun ve Sinop’ta ikamete tabi tutulmuşlardı.
Bunlara, Sinop İskelesi Gümrüğü Mukataası ve Tevabii’nden maaş veya yevmiye tahsis edilmişti. Bunlardan Mirza Safi Samsun’da eşi Karıcıbaşı Kızı ise Sinop’ta ikamet ettirilmişlerdi.26 Böylece Osmanlı Devleti’nin komşularıyla olan dış siyasetinde bu iki Karadeniz iskele şehrinin katkısı olmuştu.

***

24 Bk. Güler, “Sinop’da Tunus Dayısı Vakfına Dair 1744-1746 Tarihli Bir Dava Dosyası”,
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 5 (Samsun 1990), s. 65-78.
25 Bu konuda bk. Güler, “XVII. ve XVIII. Yüzyılda Tunus Anadolu İlişkilerinde Karadeniz Bölgesi
ve Trabzon’un İşlevi”, Trabzon ve Çevresi Uluslar Arası Tarih‐Dil‐Edebiyat Sempozyumu (3‐5
Mayıs 2001, Trabzon), Bildiriler, Cilt: 1 (Tarih), Trabzon 2002, s.173-199; Aynı müellif, “unemosaïque culture dans les Odjaks de l’Ouest en Afrique du nord à l’époque de l’Empire ottomane XVIIIe siècle: Exemple de la Tunisie”, 10th International Congress of Economic and Social History of Turkey (28‐30 September ‐ 1 October 2005, Venice), [International Association of Otoman Social and Economic History (IOSEH)], Dipartimento di Studi Eurasiatici
of University of Venice, 1-8 s.; Aynı müellif, “Türk Kültürünün Tunus’taki Yaşayan İzleri”,
Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı ‘VI.
Uluslararası Türk Kültürü Kongresi’, 21-26 Kasım 2005, Ankara, 1-15 s.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

DESTAN KAHRAMANLARI VE ANTİK DÖNEM TANRILARI

03.04.2024- Dr. İbrahim ONAY

TÜRK KÜLTÜR TARİHİ BAKIMINDAN OĞUZ KAĞAN DESTANI VE ÖNEMİ

ÖZET
Türk kültür tarihi bakımından Oğuz Kağan Destanı önemli bir yere sahiptir.
Zira Oğuz Kağan, cihan hâkimiyeti fikrinin ortaya konulması ve bunun gerçekleştirilmesi
noktasında bir takım kurallar ve gereklilikler ortaya koymuştur.
Oğuz Kağan’ın tarihi kişiliği ve kimliği noktasında temel iki görüş bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi Büyük Hun Hakanı Mete olduğuna dair görüştür. İkincisi destanda anlatılan fetih hareketlerinden yola çıkarak, daha eski bir döneme yani İskitler dönemine ait olduğu düşüncesidir. Kanaatimizce Uygurca Oğuz Kağan destanı, içerisinde bir takım tarihi katmanlar barındırmaktadır ve başlangıç dönemi olarak Hun döneminden daha eski bir tarihi dönemi işaret eder.
Bu dönem büyük Türk fatihi Alp Er Tunga’nın, İranlıların tabiriyle Afrasyab’ın yaşadığı dönemlere tekabül etmektedir. Bu nedenle Türk düşünce hayatında ve Türk devlet geleneğinde Oğuz Kağan ile Alp Er Tunga arasında bir ilişki kurulabilmiştir.

Oğuz Kağan Destanını Anlatan Kaynaklar
Oğuz Kağan destanını anlatan başlıca iki kaynak bulunmaktadır. Bunlardan birincisi yazarı bilinmeyen ve bir Uygur tarafından yazıldığı anlaşılan Uygurca Oğuz Kağan destanıdır. Uygurca yazılmış olan bu eser W.Bang ve G.R. Arat tarafından 1936 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Uygurca eserin tam olarak
ne zaman yazıldığı bilinmemektedir. Pelliot yaptığı araştırmalar sonucu vardığı kanaatle eserin 1300 yıllarına doğru Turfan‘da kaleme alındığını ve bu metnin XV. yüzyılda bir Kırgız bölgesinde hemen hemen hiç değiştirilmeden yeniden düzenlendiği sonucuna varmaktadır. (Pelliot, 1995: 103). İlk bölümü eksik olan
bu eser bugün Paris Milli kütüphanesinde bulunmaktadır. Diğer kaynak ise XIV. yüzyılın başlarında İlhanlı sarayında yaşamış Reşideddin’in yazıya geçirdiği eserdir. XV. yüzyılda yaşamış Yazıcıoğlu ve XVII. yüzyılda yaşamış Ebu-l Gazi Bahadır Han, Reşideddin’in rivayetlerini Batı ve Doğu Türkçesine çevirmişlerdir.
Faruk Sümer, Reşideddin’in bu rivayetleri doğrudan doğruya sözlü kaynaklardan aldığını söylediği halde Zeki Velidi Togan, Reşideddin’in yazılı kaynaklardan faydalandığını söyler. (Kaplan, 2006: 110-111). Kaplan’a göre; Reşideddin, Uygurca Oğuz Kağan destanından istifade etmemiştir. Zira ikisi arasında büyük
farklar vardır. (Kaplan 2006: 110-111). Uygurca Oğuz Kağan Destanını, Reşideddin ve Ebu-l Gazi’nin eserleriyle mukayese eden Pelliot ise ikisi arasındaki temel farklara işaret eder; Uygurca metinde ne İslam dinine, ne de Budizm, Nasturilik, Manicilik gibi başka bir dine ait bir unsur bulunmadığını, destanın
eski Türk dinine ve Türk niteliklerine daha uygun olduğunu bu nedenle daha eski olduğunu belirtir. Ayrıca Türklerin ve Moğolların kökeniyle ilgili en eski metinlerde birinci derecede önemi olan “boz kurt” öyküsü de aynı şekilde bir eskilik kanıtıdır, ama ne Reşideddin, ne de Ebulgazi, Oğuz’la ilgili olarak
bundan bahsetmemektedir. (Pelliot, 1995: 95). Gömeç de Oğuznameler değerlendirilirken
İslam öncesi unsurları bünyesinde barındıran Uygur Türkçesiyle yazılmış nüshanın esas alınması gerektiği kanaatindedir.( Gömeç, 2004: 121)
Oğuz Kağan destanının dini hayata dair öğeler barındırması, Oğuz Kağan’ın
misyonuyla ilgili farklı düşüncelerinde ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu konuyla ilgili görüşünü belirten Gömeç: “Tarihte, Oguz adıyla gelen bir peygamber ve onun dinini yaymak için üyesi olduğu milletle beraber yapmış olduğu mücadele, belki de zamanla bir kahramanlık destanına da dönmüş olabilir!
Nasıl ki, Hz. Muhammed’in İslamiyeti yayarken yapmış olduğu savaşlar ve başından geçen hadiseler, kahramanlık hikâyeleri şeklinde süslenerek aktarılıyor ise, Oguz için de aynı şeyleri neden düşünmeyelim?” (Gömeç, 2004: 116) görüşündedir.

TAMAMI:

https://dergipark.org.tr/tr/pub/tsadergisi/issue/21497/230487

BİLKE YORUM: Mitolojide, tanrılar ve tanrıçaların hikayeleri vardır. Bu mitolojik hikayeler, evrenin yaratılması, tanrılar ve kahramanların yaşadıkları olayları aktaran öykülerden oluşur. Bizim de destanlarımız vardır. M.Ö. var olan destanlar da mitolojik hikayelerle doludur. Kültürel zenginliğimizdir.

“ÇULLU GÖRDÜN DEĞİRMENCİ Mİ SANDIN” atasözü Anadolu’da yaygındır. Atalar neden söyler bu sözü?. Giyimi kuşamı, makamı ve zenginliği ile yükseklerde uçan ve kendini yüksek görenlere söyler. Göçer kültürünün, sebep ve sonuçları anlaşılmalı, uyumlanma sorunları irdelenmelidir. Türk Kültürünü taşıyan bu insanların diline, kültür değerlerine aşağılayıcı bakışlar sorgulanmalıdır.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

SİNOP YERLİ AĞIZLARINI BELİRLEYEN GENEL ÖZELLİKLER

29.03.2024-Doç. Dr. Ergün ACAR

Çalışmanın tamamının linki aşağıdadır, bu gün bir bölümünü paylaşıyoruz:

2. SİNOP YERLİ AĞIZLARININ ORTAK ÖZELLİKLERİ

Ön damak ‘k’ ve ‘g’ ünsüzlerinin boğumlanma noktaları geriye kayarken yanındaki ince ünlülerin boğumlanma noktalarının da geriye kayması Sinop Yerli Ağızlarının en karakteristik özelliklerinden birisidir: ḵómür “kömür” (Erfelek-Hürremşah), ḵúrek “kürek” (Sinop-Oğuzeli), ḵúçücúḵ “küçücük” (Ayancık-Dolay), ḵóyden “köyden” (Saraydüzü-Bahşaşlı), ḵóḵúnden “kökünden” (Dikmen-Sarayköy), ḵófte “köfte” (Boyabat-Hıdırlı), ḵóçekler “köçekler” (Ayancık-Yenikonak), ḵóprü “köprü” (Erfelek-Soğucalı), şúḵúr “şükür” (Gerze-Bolalı); gúl “gül” (Erfelek-Soğucalı),

Gúdeller_ idi“güderlerdi” Gerze-Yamacık), gómdüle “gömdüler” (Dikmen-Sarayköy), gúzel “güzel” (Merkez- Oğuzeli), gúzüne “güzine” (Durağan-Yağbasan), …

Düzlük-yuvarlaklık uyumu bakımından Eski Anadolu Türkçesinin devamını sürdüren yöre ağızları bu yönüyle
yazı dilinden farklı olarak uyum dışı bir yapı sergilemiştir: ġaşuḳ “kaşık” (Erfelek-Kazmasökü), temüzce “temizce”
(Saraydüzü-Asarcıkkayalı), yayuḳ “yayık” (Ayancık-Yenikonak), yasduḳ “yastık” (Gerze-Bolalı), bellü “belli”
(Boyabat-Bürüm), …
Yöre ağızlarında ilerleyici ünlü benzeşmesi gerileyici benzeşmeye oranla daha yaygın ve kurallıdır: ezen
“ezan” (Boyabat-Hıdırlı), lire “lira” (Türkeli-Merkez), ataş “ateş” (Erfelek-Şerefiye), eli “Ali” (Gerze-Bolalı), mēni
“mani” (Durağan-Yağbasan), esger “asker” (Merkez-Hacıoğlu), baçça “bahçe” (Dikmen-Göllü), …
Ünsüz düşmesi (ğ, ġ, h, ḥ, k, ḳ, l, r, n, v, y), erimesi, hece kaynaşması ve ünlü karşılaşması sebebiyle uzun
ünlüler oluşmuştur:
Ünsüz düşmesi: āmed “Ahmet” (Erfelek-Şerefiye), āşam “akşam”, vā “var” (Ayancık-Yenikonak), ġāḳamadı
“kalkamadı” (Merkez-Hacıoğlu), būday “buğday”, ġāri “gayri” (Saraydüzü-Asarcıkkayalı), ēlence “eğlence” (Durağan-
Yağbasan), mēmed “Mehmet” (Erfelek-Soğucalı), bēki “belki” (Gerze-Bolalı), …
Hece kaynaşması: yapmā “yapmaya” (Durağan-Kuz), böl{müze “bölüğümüze” (Merkez-Kılıçlı), temüzl{mü
“temizliğimi” (Erfelek-Şerefiye), büş{rüz “pişiririz” (Türkeli-Paşalı), gitmē “gitmeye” (Erfelek-Ormantepe), ekmē
“ekmeğe” (Gerze-Bolalı), asgellm “askerliği” (Ayancık-Tepecik), dedmmiz “dediğimiz” (Saraydüzü-Merkez), …
Damaklı /ñ/ ünsüzünün düşmesiyle (-ñ->-ġ/ğ->-ø-) yan yana gelen iki ünlünün kaynaşması sonucu şahıs
zamirlerinde /a/ ünlüsü uzar: sā “sana” (Saraydüzü-Asarcıkkayalı), bā “bana” (Erfelek-Şerefiye), …
Ünlü karşılaşması: annāne “anneanne” (Merkez-Hacıoğlu), sāt “saat” (Erfelek-Tatlıca), …
Ayrıca alıntı kelimelerdeki asli uzunluklar korunmuştur: helmme “Halime” (Durağan-Yağbasan), mmde “mide
(Ayancık-Dolay) nūman “Numan” (Boyabat-Hıdırlı), …
-aġu, -egü ses birliği sistemli olarak uzun -/o/’ya dönüşmüştür: yapō “yapağı” (Boyabat-Aşıklı), ġaşō “kaşağı”
(Türkeli-Gökçealan), namazlō “namazlağı” (Boyabat-Ardıç), buzō “buzağı” (Ayancık-Kızılcakaya), ġırō “kırağı”
(Durağan-Olucak), …
İç seste -/ç/->-/ş/- ünsüz sızıcılaşması daha çok kapalı hecenin son sesinde görülür: geşlik “gençlik” (Türkeli-
Paşalı), saşdım “saçtım” (Ayancık-Sansar), #óşdü “göçtü” (Erfelek-Tatlıca), uşları “uçları” (Gerze-Gürsökü), aşdım
“açtım” (Durağan-Sarıyar), …
İç seste -nl->-nn- ilerleyici ünsüz benzeşmesiyle –rl->-ll- gerileyici ünsüz benzeşmeleri oldukça sistemlidir:
unnara “onlara” (Dikmen-Dağköy), idmannara “idmanlara” (Saraydüzü-Karaçaygöleti), ġarannuḳ “karanlık”
(Boyabat-Çeşnigir), şennik “şenlik” (Boyabat-Ören); billikde “birlikte” (Durağan-Alpaşalı), talla “tarla” (Dikmen-
Büyükkızık), atalla “atarlar” (Ayancık-Hatip), …
Kelime bünyesinde ya da kök-ek birleşmelerinde yan yana gelen iki ünsüzden ilki tonsuz olsa bile yazı dilinin
tersine ikinci ses tonsuzlaşma kuralına aykırı bir durum sergiler: açduo “açtık” (Boyabat-Bölüklü), ġuraḳda “kurakta”
(Dikmen-Dudaş), yapdım “yaptım” (Gerze-Sarıyer), gitdi “gitti” (Merkez-Yalıköy), …
/c/, /ç/, /s/, /ş/, /y/ ünsüzlerinin, ünlüleri daraltma ve inceltme etkileri vardır: çıÑırıvi “çağırıver” (Boyabat-
Kurusaray), tencirede “tencerede” (Ayancık-Türkmen), siyrek “seyrek”, (Durağan-Olucak), şiy “şey” (Türkeli-Alagöz),
orıya “oraya” (Merkez-Hacıoğlu), …
Ön seste /h/- ünsüz türemesi bazı sözcükler için karakteristiktir: helbet “elbette” (Boyabat-Yenicamili),
hambara “ambara” (Saraydüzü-Bahşaşlı), havya “ayva” (Dikmen-Saray), hevlüye “avluya” (Ayancık-Sansar), havlu
“avlu” (Erfelek-Ormantepe), …
/r/ ve /l/ sesleriyle başlayan kelimelerde ünlü türemesi düzenli ve kurallıdır: ırast “rast” (Boyabat-Bengübelen),
ıras “rast” (Durağan-Kuz), ıraslamadım “rastlamadım” (Dikmen-Saray), ırahmet “rahmet” (Saraydüzü-Bahşaşlı), ılaf
“laf” (Erfelek-Hürremşah), ilimanda “limanda” (Ayancık-Tepecik), ilāzım “lazım” (Türkeli-Paşalı), ilahana “lahana”
(Türkeli-Yapraklı), ilimon “limon” (Merkez-Kılıçlı), ilyanda “leğende” (Merkez-Alasökü), …
/r/ sesi genelde düşmektedir: va “var” (Boyabat-Bölüklü), gelü “gelir” (Durağan-Olucak), yapalla “yaparlar”
(Erfelek-Emirhalil), çocuḳla “çocuklar” (Dikmen-Saray), saldumuşdu “saldırmıştır” (Türkeli-Işıklı), alıvi “alıver”
(Saraydüzü-Bahşaşlı), …
–dır, -dir, -dur, -dür bildirme kipinin –/r/ ünsüzü düşer ve ünlüsü yuvarlaklaşır: vadu “vardır” (Ayancık-
Tepecik), açdu “açtır” (Türkeli-Yeşiloba), senedü “senedir” (Boyabat-İmamlı), iyidü “iyidir” (Dikmen-Göllü), …
i- cevheri fiili kendini muhafaza eder: varÃıdı “vardı” (Boyabat-Tekke), gelmişÃidi “gelmişti” (Durağan-
Sofular), #úzelÃidi “güzeldi” (Dikmen-Akçakese), açÃısañız “açsanız” (Gerze-Yamacık), …
Ön seste /k/->/g/-, /ḳ/->/ġ/-, /t/->/d/-, /p/->/b/-, /s/->/z/- tonlulaşması sistemli olarak görülür: ġadun “kadın”
(Merkez-Hıdırlı), ġomşu “komşu” (Gerze-Yamacık); gendüm “kendim” (Erfelek-Şerefiye), gene “kene” (Türkeli-
Merkez); daş “taş” (Durağan-Gölalan), dadlu “tatlı” (Boyabat-Hıdırlı), daşıtdudum “taşıttırdım” (Türkeli-Merkez); bide
“pide” (Türkeli-Paşalı), besdil “pestil” (Türkeli-Yazıcı); zerfoş “serhoş” (Durağan-Olucak), zebze “sebze” (Dikmen-
Saray), zoba “soba” (Boyabat-Aşıklı), .

Çalışmanın tamamını okumak isteyenler için:

BİLKE YORUM: Sinop köylerinde dağınık yerleşim hakimdir. Bir köyde iki üç haneli mahalleler vardır. Göç yolları göz önünde bulundurulduğunda, göçlerin grup grup yapıldığı anlaşılır. Bu kültürlere yansımaktadır. Bilimsel çalışmaları paylaşmaya devam ediyoruz. Hocamıza teşekkürler.


 

Etiketler: , , , ,