RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

OYA İP ATLA

Şafak Gündüz SARIKAYA 28 Mayıs 2019

Aamir Khan’ı tanır mısınız bilmiyorum? O, Hindistan ve dünyada tanınan Hint bir oyuncu, yapımcı ve yönetmendir. İstanbul’a geldiğinde sevenleri karşılamış, büyük izdiham olmuştu. Sanatçı, çok sayıda başarılı filme imza atmıştır. “Yerdeki Yıldızlar”, “Her Çocuk Özeldir “(Taare Zamaen) filmleri bunlara örnektir. Eğer Bu filmleri izlemediyseniz, izlemelisiniz.

Ben, Taare Zamaen filmi sayesinde, son birkaç yıl gündemde olan disleksi rahatsızlığını öğrendim. Disleksi, en sık rastlanan öğrenme bozukluklarından biridir. Sorun, hafıza ve dil ile ilgilidir. Disleksi olan kişiler her şeyi unutur ve dil ile ilgili öğrenmelerde sıkıntı çekerler. Bunun yanı sıra disgrafi (el yazısı), diskalkuli (sayı saymada sorun ve rakamları yanlış okuma), dispraksia (Beden hareketlerini planlarken ve koordine ederken güçlük çekme) gibi farklı öğrenim bozuklukları da vardır.

İstiklal İlk Okulu birinci sınıfa gidiyordum.  Öğretmenimiz okuma yazmada geciken 3 öğrenciyi bir kenara ayırmıştı. Tecrit edilen o üç kişiden biri de bendim. Aradan geçen o kadar seneye rağmen, bu zaman dilimi hafızamda tazeliğini korudu. Çünkü insan, yaşanmışlıkların tadını, acısını, hüznünü, sevincini aynı derece, aynı ağırlık, aynı renk ve kokuda belleğinde saklıyordu.

Biz okuma yazmayı öğrenirken, cümle eğitimi vardı, bütünden parçaya gidilirdi.  O günlerden aklımda kalan, “Oya ip atla” cümlesini hiç unutamam. Ben cümleyi “Oya pi totla” olarak yazıyordum. Doğru yazdım diye de ısrarla inatlaşıyordum. Abim o zaman benimle dalga geçer ve gülerdi. O, zamanlı zamansız Oya pi totla der ve beni kızdırırdı. Ben de hayır sen yanlış okuyorsun, ben Oya ip atla yazdım derdim.

İlkokulu bitirdiğimde 1. Sınıf defterimi buldum. Babam, anılara değer verir ve defterlerimizi saklardı. Defterimde cümleyi” Oya pi totla” diye yazdığımı gördüm ve güldüm. O zaman, defter sayfaları kırışmasın diye kenarlarına mandal tuttururduk. Çünkü dirseklerimiz, sayfaları kırıştırırdı. Kalem tutuşumuza öğretmen çok müdahale ederdi.  Bu da öğrenme isteğimizi olumsuz etkilerdi. İşin garibi öğretmenim beğenmese de ben kalemi yine aynı şekilde tutuyorum ve öyle rahat yazıyorum. Okumaya geçince ilk Çizmeli Kedi hikâyesini okudum.  O nedenle bu karakteri çok severim.

Okuma- yazma öğrenirken yaşadığım güçlüğü, resim dersinde de yaşadım. Ortaokulda tüm derslerde başarılı iyi bir öğrenciydim. Ama resim çalışması dersinden bütünlemeye kalmaktan kıl payı kurtulmuştum. Babam ve ablam resme yetenekliydiler, ama ben değildim. Daha sonraları, çok başarılı olduğum farklı alanları keşfettim ve o alanlarda yoluma devam ettim.

Aamir Khan’ın “Her Çocuk Özeldir” filmini izleyince bu anılar gözümün önünde canlanıverdi. Mohammed Aamir Hussain Khan,  usta dokunuşları olan bir sanatçıdır.  Başarılı sanat kariyeri boyunca, Hint sinema tarihinin en etkileyici ve popüler aktörü olmuştur. Her Çocuk Özeldir filminde, fantastik bir öğretmenin öğrencisine yön veren özel dokunuşlarını anlatıyor. Her çocuğun olduğu gibi, aslında her bireyin de özel dokunuşlara ihtiyacı vardır. Keşke herkesin hayatında, karşısına böyle öğretmenler çıkabilse. Disleksi özel öğrenme bozukluğu gibi daha nice güçlükler, tıp dünyası tarafından keşfedilse ve çözülse.

Bir eğiticinin size, sadece okulda değil normal yaşamda da kılavuzluk yaptığını düşünün. Öğrenmek sadece kara tahtaya bağımlı olmamalı. Hayatın içinde okunacak çok motif, sayısız karakter, o kadar olay var ki, anlatmakla, yazmakla bitmez.

Bunları ifade ederken gözümde yine bir anı canlandı. Ablam, uzun yıllar uzak köylerde öğretmenlik yaptı ve hayatı boyunca çok sayıda öğrencisi oldu. Onun öğretmenlik hayatının kesitleri ailemiz içine de yansıyordu. Bir tatilde eve geldi, elleri dikkatimi çekti. Parmaklarının ucu patlak patlaktı. Nedenini sordum, o da “köyde dikiş makinesi yoktu ev sahibinin kızına, ellerimle gelinlik, öğrencilerime ront kıyafeti diktim, iğne elimi parçaladı” dedi. Anladım ki okul dışında da öğretmenlik yapıyordu.

Bir hafta sonu da, köyden bir öğrencisini gezmek için Sinop’a getirmişti.  O gün hava soğuktu. Kuzinede pişen yemeğin kokusu mis gibi etrafa dağılıyor, kavrulan gürgen fıstıkları da ye beni diyordu. Ablam o zaman hafta sonu Sinop’a geliyor, otobüse ulaşmak için 8 km yolu, orman içinden kestirme yürüyordu. Ormandan topladığı gürgen fıstıklarını da bize getiriyordu.

Misafir öğrenci ilkokulda idi ben de ortaokulu bitirmek üzereydim.  Farklı kültürlerde yetişmiş iki ayrı insandık. O bana sessiz sakin biri gibi gelmişti. Oysa kent ortamında bir aile yapısını ilk gördüğünü düşünememiştim galiba. Akşam yemeğini yedikten sonra, sıra gürgen fıstıklarına geldi. Rengi, şekli ve kokusu ilginç fıstıkları afiyetle yedik. Küçüklerdi, kırılması da zaman alıyordu ama çok lezzetliydi.

Ablam ertesi günü, misafirimize denizi göstermemi istedi. Denizi göstermek olayını anlayamamıştım. Ben, 3 tarafı denizle çevrilmiş Sinop’ta doğup, büyüdüğüm için “denizi göstermek” bana garip gelmişti. Sonra birlikte iskeleye gittik. İskeleye kadar sessiz, sessiz yürüdük. İskeleden denizi seyrederken öyle bir tepki verdi ki, sanki annesini yıllardır arayıp bulamayan ve en sonunda kavuşan bir çocuğun hasreti gibiydi. Gözlerini elleriyle kapatıyor, bağırma, haykırma sesleri çıkarıyordu. Çocuğun tepkilerine o kadar şaşırmıştım ki, ne yapacağımı bilemedim, şaşkın şaşkın onu izledim. Nasıl yani hiç deniz görmedi mi, köyde televizyon var, televizyonda da mı görmedi derken, çocuğun ritüeli devam ediyordu. Elleriyle gözünü kapatıyor, Gerze istikametindeki dağlara bakıp, hayır olamaz dercesine şaşkınlık ifadelerini haykırıyordu. Bir iki adım atıyor geri çekiliyor, yüzünü kapatıyor, tekrar bakıyor, olmaz ya olamaz der gibisinden kendi kendine gülümsüyordu. Ben de bu davranışı başkası görüyor mu diye çaktırmadan etrafı kolaçan ediyordum.

Biz onlara, onlar da bize kilometrelerin ötesinde, çok uzaktık belki de. Belki de yakınlık için, zamanı ve yaşamı paylaşmalıydık. Birbirimizi anlamak için onların denizi bizim de dağları yaşamamız gerekiyordu. Toplumda, birbirimizi anlayamama sorununun en dibiydi bu galiba.  Empati kurmalıydık, yaşamımıza girmeliydi küçümsemeden insanca. Herkesin ilgisinin, önceliklerinin, sevdiklerinin ve sevmediklerinin farklı oluşu hayatın gerçeği değil midir?  Birbirimizi anlamak, egoların ördüğü surlarla, duvarlarla mümkün olabilir mi?

Birbirimizden uzaklaşıyoruz zamanla, kendi egomuza hapsolduğumuz gibi mevcut değerleri de yitiriyoruz galiba. Anlamak için topraktan, tarımdan, köyden başlamalı. Yoksa köyler denize biz toprağa hasret kalır gideriz. Kalkınmak için, bu noktalara değmek lazım belki de. Ablam, köylerde yaşadıklarından etkilenmiş olacak ki,  BİLKE 4K (Köy Kent Kültür Köprüsü ) Projesini bu nedenlerle başlattı sanırım.

Yapboz tahtası gibi bir eğitim sistemi mi? Ya da eskiden olduğu gibi köy enstitüleri kurmak mı? Bilmiyorum ama bir öneri de benden gelsin. Telekomünikasyon firmalarının sponsor olduğu bir proje ve bilgisayarsız ya da notebook olmayan köy kalmasın gibi, uzaktan erişimli bir proje neden olmasın. Eğiticiler de atanamayan öğretmenlerden, işsizlerden oluşan gönüllü ya da ücretli bir kadroyla çok da güzel yapılabilir. Sadece çocuklar değil, gençler, yetişkinler, okuma yazma öğrenmek isteyen yaşlılar da bu projeye dahil edilebilir. Olur mu demeyin, neden olmasın?

Belki biraz daha fazla anlasaydık birbirimizi, denizin toprağı, toprağın da denizi anladığı gibi. Belki de duvarlar örülmezdi arada o zaman. Oradaki köy, uzak ta olsa bizim köyümüz ve onlar da bizim köylümüzdür.

Yaşanılır, sevgi ve saygı çerçevesinde üreten güzel bir dünya için.

 

ŞGS

 
 

Etiketler: , , , , ,

DÜŞÜNSEL DERİNLİK

27 NİSAN 2019- Fehmi AYDIN

Yıl 1977 Kız Yetiştirme Yurdu Müdürü Fehmi AYDIN, yurt öğretmenleri ve Amerikan Radarı çalışanlarından Nilgün CABACI, Günsel DİRİ  ve Gülen SWCH

Fahmi AYDIN ve bizi düşündürecek bir yazısı:

 

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Nisan 2019 in Fehmi AYDIN

 

Etiketler:

MÜDÜR BABA’NIN KALEMİNDEN

 

Köy Enstitüsü mezunu az sayıda öğretmenlerden biri Fehmi AYDIN. Sinop Kız Yetiştirme Yurdu Müdürüydü o. Çocuklar MÜDÜR BABA dediği gibi, öğretmenler de ona müdür baba derlerdi. Onun sözleri kulağa küpe niteliğindedir. Anlamak için düşünmek gerekir. Kendi el yazısı ile düşündürücü sözleri:

 

 
 

Etiketler: ,

ALİ PAŞA VE 24 NİSAN

 24 NİSAN 2018- Şafak Gündüz SARIKAYA

ALİ PAŞA AĞITI

Bir gün İstanbul’da bir kitapçıdan “Modern Folk Müziği” şarkılarının olduğu “40 Yılın Öyküsü1” isimli  CD satın aldım. Dinlerken,  müzik kalitesi, çok sesli yorumu ile dinleniyordum. CD’nin ilk şarkısı Ali Paşa Ağıtını dinledim.

“Arpa ektim biçemedim,

Bir düş gördüm seçemedim,

Alışmıştım soğuk suya,

Issız sular içemedim…”  diye devam ediyordu.

Şarkı beni, çocukluk yıllarımın geçtiği memleketim Sinop’a götürdü.Ağıtta adı geçen Ali Paşa Sinop’ta gömülüydü. Bir şekilde yolu oraya düşmüş ve 111 yıldır zorunlu olarak Sinop’u mesken edinmişti.

Rüzgar çok şiddetli esiyordu. Biz  4 arkadaş, Sinop’u keşfetmeye devam ediyor, mahalle ve sokaklarda gülerek koşuyorduk. Birden rüzgarın şiddeti fazlalaştı ve pat diye kapanan kapı sesi ile irkildik, korkuyorduk. Arkadaşımın dikkatini bir mezar taşı çekti. Üstünde” Van İlbayı Ali Paşa, Ermeni Komitacılar tarafından öldürüldü” yazıyordu. Ölüm tarihi 1908’di. Seyit Bilal Türbesi ve Cezayirli Ali Paşa Cami’nin avlusunda başka mezarlar da vardı. Koşarak yokuş aşağı Balatlar Kilisesi tarafına doğru yol aldık. Rüzgar sert esiyor, biz Sinop sokaklarında rüzgarla yarışıyorduk.

Ali Paşa’nın ismini ben, ilk defa o zaman duymuştum. Ama Van Valisi niye Sinop’ta gömülmüştü bilmiyordum. Aradan  yılla geçince, araştırıp öğrendim.

Ali Paşa Osmanlı Devleti‘nin Van İlbayı (valisi) idi. Van havalisinde yaşayan Ermenilerin, Fransız, Rus ve İngiliz siyasetine kanarak giriştikleri kanlı ayrıştırıcı hareketlerin bölgeyi tehdit ettiği sıralarda, Ermeni meselesine vakıf olan Hakkari Mutasarrıfı Ali Rıza Paşa,  kendi talebiyle 18 Mart 1907’de Van vilayetine vali olarak atanmış. Van vilayetinde bitme noktasına gelen devlet hizmetlerini yoluna koyarak, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki ihtilafları sulh yoluyla çözmeye başlamış. Van’da özlenen barış ortamını sağlayan Ali Rıza Paşa’nın faaliyetleri, hedefleri Türk-Ermeni çatışması çıkarmak isteyen Rus destekli Ermeni komitacıların hoşuna gitmeyecek;  Van ve kazalarında Müslümanlara karşı katliamlarını artırarak devam ettireceklerdir. Bu arada Ermeni komitacıların istediklerini yapmayan Ermeni vatandaşlar da, Ermeni Komitacıların hedefi haline gelirler. (1)

Ali Rıza Paşa Van’da Ermeni Komitacılara karşı büyük başarılar sağlar. Ali Rıza Paşa’nın faaliyetleri Avrupa devletlerinin hoşuna gitmez ve İstanbul Hükümeti yapılan baskı sonucu Ali Rıza Paşa’yı görevden alır. Yaklaşık bir buçuk yıl canla başla çalışarak hizmet verdiği Van halkıyla vedalaşır. Bu manzarayı hatırlayan yaşlılar bütün Van halkının gözyaşlarını tutamadığını söylerler. 1908’de Ermeni komitacılardan Alev Başyan tarafından Batum iskelesinde öldürülür. Amacı vapurla İstanbul’a geçmektir fakat katledilir. Cenazesi ancak 15 gün sonra Sinop’ta defnedilir. Zira ceset çürümeye başlamıştır. Bu bilgilerden haberdar olanlarımız var mıdır bilmiyorum. Zaman zaman resmi anma törenleri yapıldığını basından izleriz.

Sinop’ta kabir komşusu Seyit Bilal Hazretleri olan Ali Paşa’nın arkasından, Van halkı ağıt yakmıştır. Bu ağıtla yüzyıllardır unutulmamak müthiş bir şey diye düşünüyorum. Demek Van Halkı onu o kadar çok sevmiş ve bu ağıtı yakmışlar.

Türküler, ağıtlar yüzyıllar geçse de, öyle bir tılsımı vardır ki, tınısının etkisini nesilden nesile aktarırlar. Yemen Türküsü, Çanakkale Türküsü gibi…

Kimin yaktığı bilinmez anonim denilir geçilir. Bugün 24 Nisan, ben de bugüne özel Ali Paşa’yı anmak ve hatırlamak istedim. Tanımıyorsanız tanıyın ve Ali Paşa Ağıtı’nı da, bir dinleyin istedim.

 

Ali Paşa Türküsü

Arpa ektim biçemedim

Bir düş gördüm seçemedim

Alışmıştım soğuk suya

Issı sular içemedim

Allı gelin pullu gelin
Bir su ver içeyim gelin
Bu güzellik sende varken
Beşi birlik takan gelin

Ali Paşa geyer kürkü
Yarı sansar yarı tilki
Ali Paşa burdan gitti
Yığılsın Van’ın mülkü

Allı gelin pullu gelin
Bir su ver içeyim gelin
Bu güzellik sende varken
Beşi birlik takan gelin

Üç atım var biri yedek
Arkadaşlar binin gidek
Ali Paşayı vurmuşlar
Yavrusuna haber verek

Allı gelin pullu gelin
Bir su ver içeyim gelin
Bu güzellik sende varken
Beşi birlik takan gelin

Türkünün diğer varyantı

Ali Paşa geyer kürkü
Yarı sansar yarı tilki
Ali Paşayı vurmuşlar
Haram olsun Van mülkü

Üç atım var biri binek
Binin arkadaşlar gidek
Ali Paşayı vurdular
Yavrusuna haber verek

Arpa ektim biçemedim
Bir düş gördüm seçemedim
Alışmıştım soğuk suya
Issız sular içemedim

ŞGS

Şafak Gündüz SARIKAYA

 

1-http://blog.milliyet.com.tr/van-valisi-sehit-ali-riza-pasa-/Blog/?BlogNo=406090

 
 

Etiketler: , , ,

23 NİSAN KUTLU OLSUN

Ülke işgal altındadır

Tüm kontroller yabancıların elindedir.

Sinop merkezde de İngiliz işgali vardır,

ZOR GÜNLERDEN BU GÜNLERE

KUTLU BAYRAMLAR

DEĞERİNİ BİLENLEREDİR

Sinop’ta yaşananları biliyor muyuz acaba? İşte küçük bir bölüm:

Sinop’tan yazılan resmi mektup ve o mektuba yazılan resmi cevap:

Sadrazam Ferit Paşa Hazretlerine ( sureti)

İngiltere Devleti Fahimesi İstanbul Mümessili Siyasisi asaletlü amiral cenaplarına:

Dün limanımıza gelen Amerika devleti fahimesinin iki sefinei harbiyesiyle Samsun İngiliz mümessili vekili ihtiyat yüzbaşısı mister Solter ve diğer bir zabit ile üç nefer geldi

…………………….

İngiliz yüzbaşısı ise kendi ikametine tahsis edilen haneye bir İngiliz bayrağı keşide etmiş ve hükümeti ziyaret etmeden mutasarrıfı livanın oraya gelmesini istemiştir. Mutasarrıf bey tarafından lazım gelen mukabelei nazikanede bulunulduğu halde mumaileyh bu gün mutasarrıf beyin ikamet ettiği haneyi beraberindeki dört nefer kuvvei musallaha ile basarak orada bulunan muhasebeci beyi dışarı koymuşlar ve mutasarrıfı da beraber alıp cebren götürmek istemişlerdi. Mutasarrıf beyin bittakrib oradan firarı üzerine mumaileyhim, mutasarrıf beyin hamile bulunan zevcesinin bulunduğu odaya girmiş ve orada bulunan kadınları birer birer muayene ederek ve evin diğer taraflarında da taharriyatta bulunarak kendisini bulamayınca evden dışarı çıkmışlardır. Bilahare doğruca daire-i hükümete gelerek bayram tatili münasebetiyle mesdud olan hükümetin cümle kapısını kırarak içeri girmişler ve mutasarrıflık makamına oturmuşlar ve pencereden beraberlerinde getirdikleri İngiliz bandırasını asmışlardır.

Bu hali gören ahali galeyana gelmiş ve fevc fevc hükümet önünde toplanmışlardır. Ahali namına yanlarına giden belediye reisinin vuku bulan ısrar ve ibramı üzerine bir hadisei müessife zuhuruna ramak kalmışken, bandra yine mister Solter tarafından içeri alınmıştır. Hukuku düvel ve mütareke ahkamına külliyen mugayir olan bu ahval ahalinin son derece teessüratını mucib olmuş ve bir hadisei müessifenin önüne güç hal ile geçilebilmiştir.

Umumi Sinop ahalisi namına şu harekatı keyfiyeyi şiddetle protesto eder ve ahalinin tamamıyle teskini kulubu için Yüzbaşı Mister Solter hakkında muameleyi lazimenin icrasına makine başında intizar eyleriz.”

ATATURK ARASTIRMA MERKEZI BASKANLIGI (ATAM), ARSIVLERDE YER ALAN, ARALARINDA DAHA ONCE PEK BILINMEYEN KARELERIN DE BULUNDUGU KURTULUS SAVASI’NA AIT FOTOGRAFLARI, 23 NISAN ULUSAL EGEMENLIK VE COCUK BAYRAMI NEDENIYLE AA ILE PAYLASTI. OZEL TEKNIKLERLE KORUNAN VE GELECEK NESILLERE AKTARILMAYA CALISILAN FOTOGRAFLARDA ADI, YASI BILINMEYEN KINALI KUZU MEHMETLER, HASANLAR DA VAR, KUCUCUK YASTA “COCUK OLMADAN” ANNE OLAN AYSELER, FATMALAR DA… 1923 YILINDA CEKILEN BU FOTOGRAFTA, SAVASTA OLDUGU GIBI ZAFER SONRASI DA ATATURK’U COSKUYLA KARSILAMAYA GELEN USAKLI COCUKLAR YER ALIYOR. (ANADOLU AJANSI – ATAM) (20130422)

Gece 8- 9 Eylül 1335 Kastamonu vali vekili jandarma kumandanı Osman bey, mutasarrıfı makine başına çağırarak İstanbul’dan aldığı emir üzerine derhal İngilizlerin ikametgahına giderek tarziye vermesini bildirmiştir. Mutasarrıfın, yaptıkları harekat karşısında asıl onların kendisine tarziye vermeleri lazım geleceğini beyan ile vali vekilinin tebligatını reddetmesi üzerine muvakketen işten el çektirildiğini ve mutasarrıf vekaletini Binbaşı Şevket beyin deruhte etmesini ve onun bu tarziyeyi vermesini bildirmiştir.

Şevket bey telgrafhanede bu emri alınca,”bir Türk binbaşısı olarak gidip de bir İngiliz yüzbaşısına tarziye veremem. Eğer bu emri bana asker sıfatıyla veriyorsanız, omuzlarımdaki apoletleri asabiyetle koparıp masanın üzerine fırlatarak şu dakikadan itibaren askerlikten dahi istifa ediyorum “  diye sert bir mukabelede bulunmuştur.”

Yazının tamamı aşağıdaki linkte

https://sinopbilke.wordpress.com/2013/07/21/kurtulus-savasi-yillarinda-sinop/

Kaynak: Bir İnci Memleketim-Y.SARIKAYA s,84-117- TBMM KÜTÜPHANESİ- H.H.Uluğ, 1956- Ocak Vakit Gazetesi

 

KIŞ GÜNEŞİ

20.04.2019 Şafak Gündüz SARIKAYA

Elindeki kremalı bisküviyi yerken, birden duyduğu sesle irkildi. Tarkan’ın “Kış Güneşi” şarkısı çalıyordu. Türkiye’nin en soğuk yerlerinden birinde, hem de alayın içinde idi. Bu güzel melodiyi duyduğuna şaşırtmıştı. Acemilik döneminde, kulağı sadece askeri marşlar duymaya alışmıştı. Amasya’dan sonra, bu müzik çavuşa farklı duygular hissettirmişti. TRT FM radyosunda KIŞ GÜNEŞİ şarkısı yankılanıyordu. Köşeye geçip, şarkıyı tek başına bitinceye kadar dinledi. Ayaz, iliklerine kadar işliyor, zaman ise geçmek bilmiyordu. Kendini mutlu edecek, basit şeyler arıyordu. Yavaş yavaş yedi bisküvisini. Kremalı bisküvi almak ve yemek ortama göre bir lükstü.  Müzik bitti, bisküvi bitti o da bölüğün yolunu tuttu.

Sarıkamış, bazı anlar ibrenin -40 derece soğuğu gösterdiği bir yerdi. Saçaklardan sarkan buzlar, çok tehlikeliydi. Tümen içinde uzakta, sarıçam ormanında 1896 yılında inşa edilen 2. Katerina’nın Köşkü bile vardı. Çavuş tarihi bir yerde askerdi. Yavaş yavaş yürüdü ve birden sivil hayatta felsefe öğretmeni olan, kendisi gibi kısa dönem olan arkadaşını gördü. Aylardır onu göremiyordu. Alayda konuşulacak ender sayıda insanlardan birisi diye düşündü. Kucaklamak istedi ve hamle yaptı. Arkadaşı, eliyle dur işareti yaptı.

“Bitlendim, önce temizlenelim”, dedi.

Bütün askerler, komutla banyoya girdiler ve kıyafetlerin çıkarılması akabinde yine kıyafetler, komutla yakıldı. Olsun, onu görmek bile yeterliydi,  “daha sonra konuşuruz”, dedi, içinden. İlerledi ve lahmacun fırınının önünden geçerken, Onbaşı Ahmet, fırına vücuduna dayamış duruyordu,

“Ahmet, ne yapıyorsun, ne oldu” dedi.

Onbaşı cevap vermedi, acı çektiği belliydi. Sarıkamış çok soğuktu, “üşümüş belli ama yaptığı çılgınlık” diye düşündü. Bölüğe giderken yolda kendi kendine:

“Acaba hata mı yaptım, ben çavuşum ona nedenini sormalıydım”

Düşünceler beynini kemirmeye başlamıştı, zira Ahmet, onun ranza komşusuydu. Birkaç gün önce gece uyurken inlediğini duymuş, sinirlenmiş ve ses yapma herkes uyuyor diye onu terslemişti. Ama onbaşı her sabah çarşaf, battaniye katlanmasında çavuşa yardım ederdi. Bazen yan ranzadaki futbolcu da onlara katılırdı, üçü battaniyeleri bir uçtan tutup, karşılıklı katlarlardı. O an ne çavuşluk, ne onbaşılık ne de erlik kalırdı. Üstelik çavuşun saçlarını da, yine Ahmet kesiyordu. Futbolcunun ailesi İstanbul Bayrampaşa’daydı ama aslen Karslıydı, yani bir nev’i memleketinde askerdi.

Çavuş, Ahmet’in durumu üzerinde çok durmadı. Zaten kafası karmakarışıktı. Ertesi sabah, güne kahvaltı sonrası sabah sporu ile başlanılmıştı, kocaman göbekli bir subay,  Ahmet’e yüklenirdi.

“Koş Ahmet, o göbeğini eritmesini bilirim, ben” derdi.

Olimpiyat Şampiyonu Yaşar Doğu’nun hemşerisi Ahmet, ailesinin tek çocuğu olarak askere gelmişti. Ufak tefek, vücudu ile elinden geleni yapıyor, minyon vücudundan olsa gerek, ona bölükte herkes “Porti” diyordu. Yapamamasına rağmen, asla koşuyu bırakmıyordu, ama zorlana zorlana bitiriyordu. Askerlik önemliydi, bitirdikten sonra köyüne dönecek belki de evlenecekti.

Birkaç gün sonra çavuş, fırının yanından geçerken Ahmet’i, yine sıcak fırına vücuduna yaslamış gördü, bir yandan da titriyordu. Bu sefer dayanamadı gitti “Ahmet, yarın hemen revire gidiyorsun”, dedi. Ertesi gün içtima (1) alanında takım komutanı Ahmet’e tokat indirdi ve “ben size, benden izinsiz revire gidilmeyecek demedim mi? “ dedi ve sesi alanda yankılandı. Çavuş, hayır dedi isyanla, yerinden fırlamaya çalıştı ama arkadaşları ona engel oldular. Yoksa o da dayak yiyecekti. Kendi kendine:

“Ahmet çok acı çekiyordu, ona revire gitmesini ben söyledim.”, dedi.

Başka bir subay tekrar Ahmet’e yükleniyordu. Çavuş subayın talimatını unutmuştu ama bir yandan ne kadar çok, “ben demedim miler” , “ben bilirimler” havada uçuşuyor diye düşünüyordu. Bir koğuş içinde ağrılar, sızılardan zerre kadar haberiniz yok, hep yıkılmayan otoritelerinizin kazara sekteye uğrayacağı endişesiyle, fillerin çimene basması gibi karar veriyorsunuz diye tepkiliydi. Çimenler eziliyor, günden güne yok olup, gidiyorlardı.

Yanlış anlaşılmasın diye belirtmekte fayda var, çavuşun otoriteyle ilgili düşündükleri askeri kişiliklere ait değildi, zaten göbekli subay da yedek subaydı. Pırıl pırıl nice insanlar vardı askeriyede. Sarıkamış’ta buz üstünde bir atın arkasından kayak yapan yüzbaşı gibi. Çavuş ne zaman görse onu gülümser, yüzbaşı da karşılık verirdi, sempati, saygı, sevgi her zaman sözle, uzun uzun konuşmadan da oluyordu. Ne bir örseleme, küçümseme, öfke belirtisi yoktu. Onun yüzünü görmek bile insanın kalbini rahatlatırdı. Ama toplumun her kesiminde, çalışma hayatında, bürokraside, siyasette, eğitimde normal hayatta görebileceğiniz her alanda otoriteler mevcuttu. Otoritenin, kişisel korku ve kaygılardan ördüğü bir anlayış hakimdi. Yetkilerin, psikoz ve hezeyan içinde kullanabilmesi mümkündü. Toplumsal erozyon ve dejenerasyon ise ayrı bir konuydu.

Bilimsel açıklamak gerekirse; “Weber iktidarı, insanları itaat etmeye ve arzu etmedikleri şeyleri yapmaya zorlayabilme olarak tanımlar. İktidar bir kişinin ya da grubun, diğerlerinin davranışlarını kontrol etmesini ifade eden toplumsal bir ilişkidir diyebiliriz. Buna karşın otorite, kurumsallaşmış ve yönetilenler tarafından benimsenen meşru iktidardır. Sennet, ise, otoriteye hem gereksinim duyduğumuza, hem de ondan korktuğumuza dikkat çeker.”

Ahmet’in yanağına inen tokat ya da kıçına vurulan tekme vücudu bir müddet incitirdi. Peki ya  ömür boyu kıvranan vicdan ve ruhun derinliklerine inen acılar ne olacaktı. Yüze inen bir tokat çok acı vermese de; ruhlarda bıraktığı üzüntü, kalplerdeki acının yıllar boyunca unutulması ve hepsinden de önemlisi aileleri nezdindeki teessürü karşısında umursamazlıklar, ben yaptım oldu demeleri düşündürücü değil mi sizce?

Bana göre yönetmek, liderlik bambaşka bir şeydi. İnsanlar korkularıyla yönetilmemeliydi. Korkunun esir aldığı iradeler, yönettikleri insanların çok uzağında karar alabiliyor ve uygulamaya çalışıyorlardı. Bu kararlar da sistemin ve toplumsal hayatın iyileştirilmesi yerine,  otoritenin başarısına özgülenmiş, kişisel egolarla da çerçevelenmişti. Bu yüzden otorite, kendini hapsettiği fildişi kuleden çıkarak, halkın arasına girmeliydi.  Belki o zaman karşısındakini anlayacak, korku yerine sevgiyle yaklaşacaktı. Toplumun en ince sorunlarından biriydi bu.  Çavuş böyle bir çıkarım yapmıştı kendince.

O gün Ahmet’i son görüşleriydi. Yalpalaya, yalpalaya gitti. Kafası bir yana yıkıktı. Aylar sonra bir mektup geldi ondan. Böbrek yetmezliği teşhisi konmuştu, mektubu durumunun kötüleşmesine neden olanlara sitem doluydu. Çavuş, çok zaman geçse de, vicdanen rahat değildi. Ahmet için üst ranza komşusu için bir şeyler yapabilir miydim diye hep düşünür olmuştu. Ona mektup gönderdiler ve neredeyse tüm bölük mektuba imzalarını attı, ellerinden sadece bu geliyordu.

Yıllar sonra İstanbul’da çavuş ve göbekli subay Tophane’nin meşhur çay bahçelerinde tesadüfen karşılaştılar. İkisi de, birbirini görmezden geldi. Ahmet’in göbeğini eritmekle meşgul subay –ama kendi göbeğini eritmekten aciz- sivil hayatta avukat olmuştu, üstelik çavuşun çalıştığı eski şirkete. Çavuşun elinde değildi, emin de değildi ama Ahmet’e çektirdikleri yüzünden bu adamı hiç affetmiyordu. Bir gün Ahmet’in öldüğü haberini İstanbul Ayazağa’da başka bir asker arkadaşından öğrendi. Üzüntüsü yine depreşmişti. Öfkesi ona askerde iken yaşadıklarını bir kez daha hatırlattı. “Ailesi bin bir ihtimamla askere gönderdikleri tek çocuklarının itilip, kakıldığını ve ağrı içinde kıvranırken en normal hakkı olan sağlık hizmetinden yararlanma hakkının bile engellendiğini  görse ne derdi acaba?” diye düşündü, öfkeliydi.

Yine Ayazağa’da başka bir gün bir televizyon haberiyle irkildi. Tunceli kırsalında çıkan çatışmada 2 er hayatın kaybetti. Ekrana bir fotoğraf yansıdı. Aman Allah’ım bu futbolcuydu. Şoför olarak operasyona gitmiş ve ilk kurşunla hayatını yitirmişti.( Mekanı Cennet olsun, keza Ahmet’in de öyle.) Çavuşun battaniyelerini beraber katladıkları arkadaşlarının ikisini de kaybetmişti. Üst yanı boştu, sağ yanı da yoktu artık.

Çavuş bir sabah uyandığında Sarıkamış’ın -40’lara varan soğuğunu hissediyordu, sobada yanan odunların sesini duyuyordu. Koğuşun camları soğuktan buz tutmuş, sarkıtlar oluşmuştu. Rüya mı bu diyordu. Battaniyesini katlamak istiyordu, bir yanında Ahmet yoktu, öbür yana dönüyordu futbolcu da gitmişti. Kış Güneşi şarkısı silinip gitmiş, çok uzaklarda, soğuk diyarlarda kalmıştı. Artık kremalı bisküvi de tat vermiyordu.

 

ŞGS

Şafak Gündüz SARIKAYA

1-İçtima:Askerlerin silahlı ve donatılmış olarak toplanmaları.(TDK)

 
 

Etiketler: , , ,

BİLKE’DEN HAYIRLI OLSUN ZİYARETİ

18 Mayıs 1919 ANISINA, Sinop’a bir anıt dikilmesi talebi dilekçesi başkana sunuldu.  19.04.2019

Onursal Üyelerimiz ve Yönetim Kurulu üyelerimizden oluşan grup, bu gün yeni Belediye Başkanımızı makamında ziyaret ettiler.  Başkana, HAYIRLI OLSUN diyerek görevinde başarılar dilediler.

Belediye Başkanımızı ziyaret

Onursal üyelerimizden Sayın Fehmi AYDIN ve Sayın Günsel DİRİ, Dernek Başkanı Yaşar SARIKAYA, Yönetim Kurulu üyesi Ayfer SALCIER birlikte başkanı kutladılar. Köy Enstitüsü mezunu Sayın Fehmi AYDIN, Ortaklar Köy Enstitüsü anılarını ve tecrübelerini paylaştı.

Dernek Başkanı 2010 yılında basılan Bir İnci Memleketim kitabını başkana takdim etti.

Yaşar SARIKAYA, TBMM Kütüphanesi, Milli Kütüphane ve çok sayıda kaynaktan faydalanarak kitabında yer verdiği 18 Mayıs 1919 Atatürk’ün Bandırma Vapuru ile Sinop’a gelişi hakkındaki belgeleri ve resmi dilekçeyi, olayın 100. yılı olması sebebiyle başkana sundu.

Sinop’a yapılması talep edilen bu anıta, Kurtuluş Savaşı şehitlerinin de yazılmasının düşünülebileceğini konu eden Y. SARIKAYA, bu anıtın turizm açısından da önemine değindi. Başkana başarılar dileyerek ziyaret sona erdi.

18 MAYIS 1919

Sinop için önemli bulduğumuz bir ziyaret. Kurtuluş Savaşı dönemleri ve Atatürk Bandırma vapuru ile Sinop’ta.

30 Nisan 1919 tarihinde merkezi Erzurum’da bulunan 9.Ordu Kıtaatı Müfettişliğine tayin olunan ,eski Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın tayin kararnamesi 15 Mayıs 1919 da , Vükela Heyetince tanzim ve Padişah Mehmet Vahdettin tarafından da tasdik olunmuştu(1). Mustafa Kemal Müfettişlik Teşkilatına ait bütün hazırlıklarını daha önceden ikmal etmişti. İstanbul’dan bir an evvel uzaklaşmak ,Anadolu’nun vefalı sinesine atılmak istiyordu. Bahriye Nazırı Ali Rıza Paşa’nın delaletiyle kendisi ve birlikte gidecek arkadaşları için hazırlanan Bandırma adındaki küçük ve köhne bir vapur ,Galata Rıhtımı açıklarında demir atmış ,emre hazır bulunuyordu. Ordu Müfettişliği karargahını teşkil eden zatlarla beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü saat 16.40 da İstanbul’dan hareket edildi. Paşaya Galata rıhtımında Rauf(Orbay) ve Fethi(Okyar)beyler ile bir iki arkadaşı uğurladı.

         İşgal makamları tarafından kontrolü bitirilen Bandırma vapuru , akşam sularında boğazdan çıktı. Az sonra Karadeniz’in sessiz karanlıkları içine dalarak KEFKEN istikametinde yol almaya başladı. Karadeniz’in poyrazdan gelen sert dalgaları ,bu küçük ,bozuk pusulalı ,  köhne ve yolsuz gemiyi bir beşik gibi sallıyordu. Bandırma’nın 27 yıllık kaptanı , tuhaf bir tesadüf eseri olarak ,daha ilk defa Karadeniz seferine çıkıyordu. Kaptan İsmail Hakkı (Durusu) bozuk pusulalı bu köhne tekne ile yola nasıl devam edeceğini düşünüyordu. Mustafa Kemal , kaptanın bu endişesini sezdi ve ona:

         -Kaptan efendi! Telaş etmeyiniz  , kıyı kıyı gidersiniz. Bundan sonra maksat , Anadolu’nun her hangi bir noktasına ayak basmaktan ibarettir ,dedi.

         17 Mayıs 1919 Cumartesi sabahı İnebolu’ya varıldı. Fakat Mustafa Kemal kasabaya çıkmadı. 18 Mayıs Pazar günü öğle vakti Sinop limanına giren gemi , alelusul pratika verdikten biraz sonra , Mustafa Kemal şehre çıktı ve burada Sinop’un ileri gelenleriyle görüştü. Sinop’ta Pontus Cemiyetinin bir şubesi vardı. Başlarında eczacı Vasil bulunuyordu. Paşa bunların faaliyeti hakkında malumat aldı. Konuşmalar sırasında müstakbel bir mukavemet için ,  huzurundakileri uyarıcı bazı sözler de söyledi. Çok heyecanlı idi. Bir an evvel Samsun’a varmak istiyordu. Akşam saat 20 den sonra Sinop limanından demir alan , yani kalkan Bandırma vapuru , Gerze ve Bafra sahilleri boyunca Samsun’a doğru ağır ağır ilerlemeye başladı. Bütün gece seyrine devam etti. Mustafa Kemal , gemide   iki gece hiç uyumamıştı. Üstelik pek az şey yemiş ve mutadı veçhile mütemadiyen sigara içmişti.” (2)

(1)-Atatürk hareketinden önce Yıldız Sarayına giderek Vahdettin’e veda etmişti. Bu esnada aralarında geçen konuşmayı,Atatürk’ün hatıralarından naklen,Enver Behnan Şapolyo  Türkiye Cumhuriyeti Tarihi adlı eserinde (s:26-27)aynen kaydetmektedir.

( 2) -Türk Kültürü 5. cilt , sayfa: 30….. M.Şakir ÜLKÜTAŞIR

(3)-  F. Rıfkı Atay, Atatürk’ün hatıraları (1914-1919) s:125,  İstanbul 1965

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Nisan 2019 in 18 Mayıs 1919

 

Etiketler: , ,

BİLKE’DE HUMMALI ÇALIŞMA

13 NİSAN 2019- BİLKE PAYLAŞIM PROJESİ

Bu gün BİLKE’de,  gönüllülerin katıldığı hummalı bir çalışma vardı. 10 yıldan beri, “Paylaşım Projesi”kapsamında bu çalışmayı sürdürüyoruz. Senede iki veya üç kere gerçekleştirdiğimiz bu organizasyon ile, Saraydüzü, Dikmen ve Durağan ilçelerimize hazırlanan kolileri gönderiyoruz. Bu geleneksel etkinliğimiz için, dernekte bu gün paketleme yapıldı.

Projemizi gerçekleştirirken, kendi imkanlarımızla köylere gidip hediyeler götürdüğümüz gibi,Kaymakamlık Sosyal Yardımlaşma Vakfı ile iletişime geçerek Vakıf Müdürlüğü’ne gönderiyoruz. Projemiz için emeği geçenlere teşekkürler.

 

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Nisan 2019 in Etkinlik

 

Etiketler: , ,

İLK ÇAĞLARDAN BUGÜNE İNSAN VE İNANÇ

05 Mart 2019-Mehmet SARIKAYA Arkeolog

İnsan ve inanç konusundaki ilk belgeler, yazının kullanılması ile karşımıza çıkar. Ama yazıdan önce, insanların nasıl ve neye inandıkları sorusuna cevap verecek net bulgu yoktur.  Araştırmacılar, eski çağ insanının yaşantısını incelerken, buluntular üzerinde yorum yaparak yargıya varma yolunu seçerler. Günlük araç gereç vesaire dışında, anlaşılmayan bazı buluntular üzerinde uzun uzun düşünmüşler ve anlaşılmayan nesneler için “bunlar olsa olsa bir dini kült malzemesidir”  fikrini benimsemişlerdir. Bu nedenle belgelere dayanmadan, insanların nasıl bir davranış sergilediğini net olarak bilemiyoruz.

Mağara dönemlerinde, bu mekanların duvarlarına çeşitli hayvan figürleri veya doğa güçlerinin (yıldırım, rüzgar, güneş, ay ve yıldız) resimlerini çizmişlerdir. O zaman insanlar, bunları neden çizmiştir sorusu akla gelir. O dönemler, toplum olma bilincinin gerçekleşmediği dönemlerdir. İnsanlar, mağara veya oyuklarda dağınık olarak yaşamaktadırlar. Sığınma, korunma, kendini güvende hissetme ihtiyacı ile doğa güçlerine değer vererek onlara saygılarını gösterdikleri anlaşılır.

Uzun süre avlanamadıkları zaman, yakalayamadıkları veya etini çok sevdikleri hayvanları resmederler ve abideleştirirler.   Bazen de korktukları rüzgar, şimşek, sel vesaire gibi doğa olaylarını çizerek, onların üstünlüklerini tanıyıp saygı duyduklarını sergilemiş olmalıdırlar. Bu davranış biçimi, zaman içinde süregelen geleneklere de yansımaktadır. İnsanlar mağara yaşantısını bırakıp toplu yaşam yerleri inşa ettikten sonra bile, bu alışkanlıklarını mağaralara gelip devam ettirmişlerdir. Daha ileri dönemlerde, bunu sektör haline getirmişler, mağaraları maksatlı olarak dini mekan olarak kullanmışlar, bu alışkanlığı kazanç amaçlı devam ettirmişlerdir.

Böylece, yılların getirdiği korku, sığınma ihtiyacı, saygı veya üstünlük kavramı; dini teşekkül olarak yapılanarak dünyada yerini almıştır. Sonraları insanlar toplu yaşamaya başlamış ve yeni oluşumları da beraberinde getirmiştir. Artık birbirleri ile anlaşma ve diyalog yollarını geliştirmişlerdir.  Daha sonra ticaret, eğitim,  v.s. gibi toplumun ana dayanakları da farklı bir boyuta girmiştir.

Zaman içinde, inanç anlayışında da değişimler başlamıştır. Toplu ibadetler için büyük tapınaklar inşa edilmiş ve bu değişimle tapınakların bütçeleri oluşmuştur. Büyütülen bu bütçeler devasa boyutlara ulaşmış, zaman zaman krallara veya onun aile efradına tanrı veya yarı tanrı unvanları verilerek devletle dinsel kurumların arası yumuşak tutularak devletin gücünü de kullanılmış ve tapınak hazinesi büyütülmüştür. Daha sonra kurumların ritüelleri kural ve kaideleri, finans odaklı faaliyet göstermiştir. İnsanların inanç duyguları, gelir toplama aracı haline dönüştürülmüştür.

Semavi dinler, bu yapılanmalara karşı fakirin- mazlumun- köle sınıfının hak ve hukukun korumasıyla ortaya çıkmıştır. Tapınak bu yeni oluşumlara şiddetle karşı çıkarak, ezme ve bastırma metodunu tercih etmiştir. Daha sonra tapınaklar, toplumdan gelen baskının tazyikiyle, semavi dinleri kabullenmiştir.

İnsanların binlerce yıl alıştıkları tapınak kültürü, yeni dinlerin kabulü ile bir sürü karmaşayı da beraberinde getirmiştir. Din, inananla inanılan arasındaki vicdan boyutundan çıkarılıp yine eski tapınak anlayışına kaydırılmıştır. Çünkü ortada rant vardır ve bu rant tarih boyu çıkar çevrelerinin nemalandığı alan olmuştur.

Antik SÜMER metinlerinde, Sümer Şehir devletlerinin birinin lideri, rant merkezi halini almış bu çok tanrılı tapınak zihniyetine karşı, tek tanrı inancında birleşen yeni bir din anlayışından bahsetmektedir. Tahmini M.Ö.2300 yıllarına ait, tarihin tek örneği olan çivi yazılı belgede tek tanrılı inancın varlığından bahsedilir.   Bu din doğrultusunda, tarihin ilk toprak reformunun uygulanması, fakirin ve yoksulun üzerindeki vergi yükünün azaltılması gibi devrim niteliğindeki kararlar uygulanmıştır. Bu kararların ve uygulamaların diğer şehir devletlerine yayılması, başta tapınak ve buradan nemalanan yöneticileri telaşa vermiştir.

Bir müddet sonra bu rantçılar güç birliği yapıp, güzel kararları uygulayan şehir devletini(ki bu şehir devletini ve yöneticisini bazı araştırmacılar Hz.İbrahim ile özdeştirirler) yıkarak, taş taş üstüne bırakmadıkları gibi ne kadar kütüphane ve çivi yazılı belge var ise hepsini tahrip etmişlerdir. İşte bu tahrip edilen belgeler arasından bir tanesi günümüze kadar gelebilmiştir. Aynı anlayış, dört semavi din üzerinden de devam ettirilmiştir..

Kutsal kitaplarda, toplulukların birbirleri ile iyi geçinmesi, iyi insan olmak, güzel işler yapmak, hak yememek, köleliği kaldırmak, aklını kullanmak gibi bölümler sıklıkla yer almaktadır. Öyle olmasına rağmen, her gün yeni gündemlerle vaazlar yapılarak inanç temelli yanlışlıklara yol açılmaktadır.

İnanç, toplumlar arasında tüm zamanlar içinde yaşayan kutsal değerler olarak karşımıza çıkar. Bu değerler toplum ve insan yararına olduğu zaman, onu rant teslim alamaz. Rantın teslim aldığı da o olamaz.

Mehmet SARIKAYA

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Nisan 2019 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , ,

BİR GARİP YOLCU

Sinop yazlık sineması, çocukluk günlerimin unutulmazları arasındadır. Sinop Kalesi surlarını sıkıca sarmış olan sarmaşıklardan aşağıya, sinemanın yanlarına iniyorduk. İnanılması güçtü ama biz, çok yüksek olan bu surlardan aşağıya gerçekten de iniyorduk. Annemi ve arkadaşlarımın annelerini, o sarmaşıklardan aşağıya inerken bizi gördüğünü düşünmek bile istemiyorum.

Sinop’ta, bir zamanlar Nermin ve Melek sinemaları vardı. Yazlık sinema, Sinop Kalesi’nin duvarına yansıtılan dev bir ekranda izlenirdi. Seyirciler ahşap sandalyelere oturur, gazozcudan alınan gazozlar keyifle içilirdi.  Yazın açık havada sinema izlemek ise ayrı bir zevkti. Nermin Sineması için, ellerinde megafon “dikkat, dikkat bu akşam Nermin Sineması’nda şu film var” anonsunu yapan çocukları da, gün gibi hatırlıyorum.

Bu mekana ilişkin, hafızamın derinliklerinde sadece tek bir film kaldı.  O da, “Bir Garip Yolcu” isimli filimdi. Ailece gittiğimiz sinemada biletlerimiz aile bölümünden alınır, heyecanla yerimize otururduk.  Unutamadığım bu filimde Cüneyt Gökçer ve Emel Sayın başrolü paylaşıyordu. Cüneyt Gökçer, filmin sonunda elinde bir kemanla,  yağmurdan ıslanmamak için uğraşırken, gözlerinden hafifçe yaş boşanıyor,  Emel Sayın ise o esnada sahnede “Bir Garip Yolcuyum” şarkısını seslendiriyordu. Tipik hüzünlü bir Yeşilçam filmiydi işte.

Şimdi bile zaman zaman  “Bir garip yolcuyum, hayat yolunda” şarkısı dilime dolanır ve beni o eski günlere götürür.  Şarkının sözlerinden ziyade, acı veren üzüntülü ezgisini içimde hisseder, çok duygulanırım.  Her defasında da, şarkının beni neden etkilediğini düşünür dururum.

Nedenini araştırırken, Sinop’un eski yazlık Nermin Sineması olduğunu anımsadım. Sinop Kalesi olarak adlandırılan bu yer, aslında Sinop şehrini kuşatan kalenin güney burcudur. Kale surları da neredeyse şehrin dört tarafını kuşatır, İstanbul ve Anadolu’da ve hatta Avrupa’da bulunan eski şehirler (old town) gibi. Gerek kale, gerek ilerisindeki Saat Kulesi, bizim gibi çocukların sürekli gittiği uğrak yeriydi ve kalenin iskeleyi gören tarafı açıktı. Yani mazgallar henüz yapılmamıştı. Aşağıya korka korka bakardınız ve kalenin önünde deniz vardı, iskele ve sahil tarafı henüz doldurulmamıştı o yıllarda. Biz, Sinop Kalesi benim, Saat Kulesi senin, yürür, koşar, sarmaşıklardan Nermin Sineması’na inip dururduk. Askeri Gazino’nun arkasındaki Kadınlar Cezaevi’nde kalan birkaç kadın mahkumu bile kaleden seçiyorduk.

Maceracı çocuklarla, bunlarla yetinmeyip bir gün, balıkçıların arka deniz tarafında gördüğü iddia edilen Canavar Kaya’yı bulmaya karar verdik. O zamanlar sadece çok büyük kayaların bulunduğu şimdiki Karakum Tatil Köyü üzerinden, Sis Düdüğü’nü geçip, Canavar Kaya’yı saatlerce aradık ama bulamadık.  Sinop’ta 1950’li ve 1990’lı yıllar arasında faaliyet gösteren Amerikan Üssü’nün yanından karanlıkta geçerken, askerlerin ve havlayan köpeklerin sesi duyulur.  Sülük Gölü’nün balçıklı zemininden koşar adım gidip, neredeyse 10 saatlik bir yürümenin ardından nihayet eve varırdık. Maceracı bu arkadaş grubumuzla, hep anılarımızı yazalım der dururduk. Ama bu düşüncemize hayat koşturmacasından bir türlü fırsat bulamadık. Yaramaz değildik, fakat maceracıydık ve diğer çocuklardan farklıydık.

Daha ilkokulda iken, özellikle gruptan üç kişi Sinop’taki tüm kitapçıları dolaşır,  kitap satın alırdık. Bu kitapçılardan en gözde olanında, Roman bir satıcı çalışırdı. Bu üç kişiyi yani “bizi”, çok iyi tanır ve çocuk olmamıza rağmen bizlere bir yetişkin gibi davranır, daima kibar ve asil bir şekilde karşılardı. Kimi zaman yaşça bizden büyük çocuklara masal, hikaye önerirdi ama çaktırmadan göz kırpar ve kulağımıza müşteriler gidince onlar sizin klasmanınızda değil, bu kitaplar size hafif gelir, derdi. Bizi, bir nev’i teşvik ederdi. Onun varlığı ile sürekli o kitapçıdan kitap almaya giderdik. Kitapları uzun uzun anlatır, tanıtırdı. İyi bir satıçıydı. Bu üç arkadaştan en büyüğümüz ise, işi iyice abartmış evinin bir köşesini kütüphaneye çevirmişti bile. Ben ve diğer arkadaşım, bir kütüphaneci gibi ona yardım eder, kitapları fihristler, numaralandırır, arşivlerdik. O tarihlerde aldığımız kitapların bir kısmı hala bende durur, Alphonse Daudet’in yazdığı, “Hayaletler Sonatı”, Sabahat Emir’in “Büyük Eserleri ” gibi kitaplar. Şimdi bakınca bizim yaşlardaki çocuklar için ağır sayılabilecek tarzda kitaplardı. Kitapçıda çalışan yaşlı adam eğitimsizdi ama ruhunun içinde bir yerlerde saklı kalan ve onu bizim çocuk gözümüzde ulvi bir şahsiyet haline getiren özellikleri yine çocuk gözümüzde nice eğitimli kişilerden üstündü. Benim ilgi alanım zamanla internetin ve cep telefonunun aktif olmadığı bir zaman diliminde, biraz ansiklopedi tarafına kayacak, gazetelerden biriktirdiğim kuponlarla birçok ansiklopedi alıp, bir müddet kitap dünyasından uzaklaşacaktım.

Roman satıcıyı, yıllar sonra Adliye Sarayı’nın karşısında ayakkabı boyarken gördüm, o mu dedim, bir an şaşırdım, o da beni fark etti. Ona doğru yürüyüp konuşmak isterken yüzünü çevirdi, yüzü ağlamaklı oldu. Baktım inciniyor, gururu kırılıyor diye yolumu değiştirdim.

O adamcağız okuma, araştırma konusunda bize hep destek verdi, ayakkabıları fırçalayan ve parlatan her fırça darbesi onu çok üzüyordu besbelli. Gözünün biri bozuktu ve koyu siyah saçları iyice beyazlaşmış, avurtları çökmüştü, biraz kamburlaşmıştı ve esmer teni ile etrafa bakıyor ve geçenlere sesleniyordu, “Parlatalım abiler.”

Ayaklarım zoraki beni Atatürk Caddesi tarafına yöneltti. Kafamda deli sorular ve yine aynı bilindik şarkı takıldı zihnime.

“Bir garip yolcuyum, hayat yolunda. Yolumu kaybetmiş perişanım ben.”

Belki de çocukluğumun asil kahramanı, onu o halde gördüğümden üzüntü duyuyordu belki de kendine kızıyordu bilmiyorum.

Ama ayakkabıların derisine sürdüğü her parlaklıkla kendi üzüntüsünü içine atıyordu,  aslında bizim yüreğimize çocukken sürdüğü parlaklık öyle etkiliydi ki; hala sıcaklığını korumakta ve adını bile bilmediğim yolcu, senin parlattığın bu yolda; bizler, sana hep minnettar olacağız.

 

ŞGS

Şafak Gündüz SARIKAYA- 13.03.2019

 
3 Yorum

Yazan: 13 Mart 2019 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , ,