RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

BİLKE 2019 YILIN KADINI

Emekçi, çalışkan, engellerden yılmayan, onurlu bir kadını yılın kadını seçtik. Genç yaşında eşini kaybeden, hiç bir geliri olmadan 3 çocuğu ile hayata bir başına tutunan bir kadın o. Merdiven temizliği yaparak, çocuk ve hasta bakarak hayatını kazandı ve hala da kazanmaya devam ediyor. 2 çocuğu üniversitede okuyor, biri de sınavlara hazırlanıyor. Yükü çok ağır, bu ağır yükün altında bir de çocuklarından birinin çok özel sağlık sorununu çözmeye uğraşıyor.

Saygıyı hak eden sayın A. KABANOĞLU, “BİLKE 2019 YILIN KADINI”seçildi. Dernek başkanımız,  “KADINLAR GÜNÜ”  hediyesini dernekte kendisine takdim etti.

Derneğimiz kuruluşundan beri,  çalışkan aileler ve çalışkan öğrencilerle yoluna devam ediyor. Bu konuda bize destek olan gönüllüleri anmadan geçemeyiz. BİLKE, atılan her adımda sonuç almayı hedeflemektedir. İşin özüne ulaşmak amacıyla, daha iyiye, daha doğruya başarıyla yürüyeceğiz.

TÜM KADINLARIN KADINLAR GÜNÜNÜ KUTLU OLSUN.

BİLKE- 08 MART 2019

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Mart 2019 in Haberler

 

Etiketler: , ,

SANAT İNSAN VE DİN

SANATI SANATÇIYI SEVELİM

İnsan, bilinç düzeyine göre algılar, idrak eder ve yaşar diyebiliriz sanırım. Toplumun daha kaliteli yaşaması için çalışanlar, bu gerçeği göz ardı edemez. İnsanların eksiklerini şamar atarcasına yüzüne haykırmak, çözüm odaklı olmayacaktır. Sanatçı, toplumdaki farklılıkları karikatür, şiir, müzik,  yazı, resimlerde daha sayamadığımız bir çok alanda estetik biçimde yansıtır. Sanat tarihin her diliminde, topluma özgün örnekler verir. Sanatçı, eserleri ile kendini ifade ederken, topluma da mesaj ve yön vermektedir.

Köylerde usta çırak ilişkisi ile öğrenilen ağaç oyma, ahşap mimari, el işlemeleri gibi alanlardaki  sanat eserlerinde, ince ayrıntıları bulmak mümkündür. Bu gün, Mimar Sinan’ın eserleri zamana karşı koyarak yaşamaktadır. Leonardo da Vinci’nin eserleri de insanları hala düşündürmektedir. Kendini keşfeden insan, içindeki cevheri açığa çıkarandır. Yeni nesil, ezber olmayan özgün çalışmalar ortaya koymayı başarabilecek kapasitededir. Çağımızın hastalığı olan, teknolojinin esiri olma, kendimizi keşfetmenin önünde bir engeldir. Teknolojiyi kullanırken esiri olmadan biz de yaratıcı dünyamızı keşfetmeliyiz.

DİN VE SANAT, insanla var olan iki olgudur. Bu nedenle konu hakkında akademik yazılara bakmak yerinde olacaktır:

SANATA İLİŞKİN YARATMA VE DİN İLİŞKİSİ- Yazar: .Dr.Özand Gönülal-Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi-Fotoğraf Anasanat Dalı

Sanat ve din birer olgudur. İnsan varsa vardır, insan yoksa yoktur. Doğrudan insan varlığı ile ilişkili, onunla birlikte var olan iki ayrı olgudur. Zaman zaman her iki olgu da insan varlığının ortaya çıkışı ile ilişkilendirilir. Ancak her iki olguda da gerçek olan bir fark edişin ifadesi olmalarıdır.

Mağaraların kuytu köşelerinde bulunan resimler dinsel nitelikle açıklanmaya çalışılmıştır. Ön Asya ve Mezopotamya’dan Mısır’a, Yunanistan’dan Orta Çağ Avrupa’sına ve İslam kültürüne kadar insan varlığının dine ilişkin gereklilikleri, onu resim, heykel ya da mimari eserler vermeye yönlendirmiştir.

Bu ilişki çerçevesinde, insan varlığının yaşamsal süreci içerisinde farklı dönem ve dinsel yaşantıların doğrudan yaratı sürecine etkisi söz konusudur.

Mısır freskolarına baktığımızda, kompozisyonların içinde yer alan figürlerin farklı duruşta (3/4) ve iki boyutlu betimlendiklerini görürüz. Ancak tüm Mısır dönemi resimleri incelendiğinde mısırlı ressamların, hacimsel niteliklerini sergiledikleri figürleri yapabildiklerini görürüz. Tapınaklarda ve mezar yapılarında yapılan freskolarda figürlerin (3/4) duruş ve iki boyutlu betimlemelerinin dinsel ritüelin bir gerekliliği olduğunu düşündürmektedir.

Antik Yunan döneminde, klasik üslupta dinsel niteliğin yaratma süreçleri üzerinde etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği görülmektedir. Antik Yunan toplumu, tanrılarına insan biçimini değer görmüşlerdir. Özellikle on iki büyük tanrının resim ya da heykel olarak yapılan betimlemeleri insan formundadır. Dolayısıyla yunanlı heykeltıraşlar tanrılarına layık gördükleri insan biçiminin ideal formunu yapmak zorunluluğu hissetmişler ve altın oran adıyla anılan sistemi ortaya koymuşlardır. Bu buluş, akademik sanat eğitiminin temelini oluşturmuştur.

Diğer yandan Hristiyanlık ilk ortaya çıktığı andan itibaren resim, dinsel öğretileri aktarmak için araç olarak seçilmiştir. Roma İmparatorluğu içinde gelişen Hristiyanlığın ilk toplanma ve ibadet mekanlarından katakomblarda bulunan resimlerde İncil’den alınan konular betimlenmiştir. Bu uygulama Bizans Döneminde de devam etmiştir. Bizans İmparatorluğu içinde 8.yüzyılda İkonoklasmus dönemi yaşanmıştır. Bunun nedeni Hristiyan halkının ikonalara verdiği aşırı önemden kaynaklanmıştır. Hristiyan halkı, ikonalarda betimlenen aziz ve azizeleri dinin temel değerlerinin önüne geçirmiş, bunun sonucunda da İmparator III.Leon çok tanrılı dine yönelme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarının korkusunu yaşamış ve bunun üzerine ikonalar, dolayısıyla tasvir yasaklanmıştır. Bu süre içerisinde ikonalar kırılmış, resimler yok edilmiştir. Bu durum Hristiyan dünyası içindeki resimsel gelişimin bir yüzyıl boyunca engellenmesine neden olmuştur.

Ortaçağ Avrupa’sında skolastik felsefe etkisinde biçimlenmiş Hristiyanlık dini, bu dönemde inşa edilmiş katedraller, ve mimariye bağımlı olarak yapılan resimler ve heykel uygulamalarında etkili olmuştur. Tanrıya ulaşma isteği yapıların gökyüzüne doğru yükselmesine neden olurken, geliştirilen mimari teknikler sayesinde cephelere açılan pencerelerin sayısının artmasıyla mekan içinde artan ışık, yine ritüelin gereksinimi sonucunda pencerelerin vitraylarla kaplanarak mistik bir ortamın yaratılması sağlanmıştır. Yapılan yüksek yapıların yanı sıra yükseklik vurgusu, yapı cephelerine yapılan kabartma figürlerin oranlarının farklılaşmasında da önemli bir etken olmuştur.

İslam kültüründe ise, dine ilişkin söylemler suret yapmayı yasaklamıştır. Bu nedenle İslam’da tasvir yasaklanmış ve bunun etkisiyle İslam ülkelerinde batılı anlamda resim uygulaması gelişememiştir. Ancak tasvir yasağı insanoğlunun yaratma süreçleri üzerinde yeterince etkili olamamıştır. İnsanoğlu yüksek benliğini farklı boyutlarda yaratmaya çalışarak; minyatür, halı, çini gibi alanlarda üretimlerde bulunmuştur. Tasvir yasağı sayesinde “el sanatları” olarak anılan alanda yoğun çalışmalar sergilenmiştir.

***Sanatçının temelde iki ayrı boyutta değerlendirilebilecek, iki ayrı görevi vardır.Bunlardan ilki, onun kendi içsel eğiliminden kaynaklanan duygusudur. Ancak bu durum, onun ikinci görevini, yani toplumun kendine yüklediği sorumluluk bilincini ortadan kaldırmaz(Ernst Fischer, Sanatın Grekliliği, çev. Cevat Çapan, Payel Yayınevi, İstanbul,2003, s.47.)

Sanat, evrenselliği pek çok alandan daha fazla olan bir alan olarak görülmelidir. Bu bağlamda, sanatsal ürünlerin herhangi bir ideolojik yaklaşım ve “izm” çerçevesinde ele alınması ve bu şekilde sınıfsal bir kategoriye göre değerlendirilmesi, doğru sonucu yansıtmaktan uzak kalacaktır(.Mengüşoğlu, a.g.e., s.223.)

Günümüzde, sanat ile din arasında aşılamaz bir engel bulunduğu ve din ile sanatın birbirinden ayrıldığı şeklinde ifade edilen kimi yargılar dikkat çekmektedir(Fischer, a.g.e., s.42.)

 Ancak hemen bütün dinlerde yer alan estetik figürler, böyle bir yargının ciddi bir temelden uzak olduğunu ve bu kanaatlerin, yanlışlanamaz gerçeklikler olduğu zannını yansıtan arzulardan ibaret kaldığını göstermektedir. “…Yaşantı olarak ele alındığında dinle sanatın birbirinden ayrılmayacağı görülmektedir. Yaşantısız sanat kuru, yüzeysel ve coşkusuz olur… Sanatsız din, hayattan kopuk, kuru birtakım ahlâkî manzumeler yığını olur; dogmatizmin kendisi olur. Batı Ortaçağı, Skolâstik düşünce işte böyledir. Ortaçağ, sanatın içinde olmadığı dinî bir çağdır.”)İhsan Turgut, Sanat Felsefesi, Üniversite Kitabevi, İzmir, 1993, s.171.)

Tarih içerisinde sanat ile dinin özdeş alanlarmış gibi incelenmesine yönelik bazı değerlendirmelerin de yapıldığı görülmektedir. Bu değerlendirme her şeyden önce, sanatın dine indirgenmesi sonucunu doğuracaktır. Hâlbuki “sanatın ölçütü insan, dinin ölçütü Tanrı‟dır”. Dindarlık, her şeyden önce Tanrı‟nın gizemliliğine bağlılığa dayanır ve kutsal olanın insanî anlayışın kapasitesini aştığını ifade eder(Fritz Kauffman, “Art and Religion”, Philosophy and Phenomenological Research, Vol. 1, No. 4 (Jun., 1941), pp. 463-469, 465)

Din sanat ilişkisini ifade etmek, dinin bilim ve ahlâk gibi alanlarla olan ilişkisini açıklamaktan çok daha zordur. Ahlâk ve bilim vb. alanların objektif nitelikte veriler ortaya koyması, bunun en temel gerekçesi olarak gösterilebilir. Sanat, her ne kadar somut eserlerle ifade edilen bir alan olsa da, sübjektif yönü çok fazla olan bir yapıya sahiptir(Aydın, a.g.e., s.296.).***

***( Yukarıdaki 6 paragrafın kaynağı: DİN-SANAT İLİŞKİSİ-Hüsnü AYDENİZ)

BİLKE 02. 03. 2019

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Mart 2019 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , , ,

BABAMA MEKTUP

BABAMA 

1934 ile 23 Aralık 2003  arasına sığan yıllar. Ve sensiz geçen kocaman 12 sene.  Babam, sensiz 13. yıla adım attık bugün. Sen bizden gittin gideli, her an aklımızda ve her an kalbimizdesin. Şunu bil ki yokluğun asla dolmuyor, hiç kimse dolduramıyor. Neler yaşadık, neler ve neleri paylaştık ailece…

Birlikte son gecemizdi, anılarımda saklanan. İyi ki baba ocağına gelip seninle konuşmuşuz. Yılbaşında Ankara’ ya gideceğim diye gelmiştim. Bende alışkanlıktı, il dışına gittiğimde mutlaka sana uğrardım. Eğer uğramazsam telefonla hayır dualarınızı alırdım. Sabah annem arkamdan baktı, Kevser sen Ankara ya gideceksin, yılbaşına kadar gelemeyeceksin dedi. Bende gelemem anne dedim. Bakışları bana bir şeyler anlatmak istiyordu ama ben anlamadım.

Daireye geldim, haberin geldi babam; ambulansla hastaneye kaldırılıyor diye. SSK’ya giderken 10 dk yol bitmedi be babam. Gözyaşlarım gözlerimin içine aktı. Hastaneye gittim, Yusuf orada, ama bana bir şey demediler. Sordum hiçbir şey söylemediler. Erfelek’e gidiyoruz dediler. Gerçeği yolda söyledi kardeşim. Dünyam yıkıldı, etraf karardı. İçin için gözyaşlarım, Sinop’tan Erfelek’e yol oldu. Anlatmama kelimeler yetmez, ifadeler kifayetsiz kalır.

Gelemem dedim ama işe geldim, ama geldiğim gibi de geri döndüm. Bu acıyı sadece yaşayan bilir. Ateş düştüğü yeri yakar diye boşuna söylememişler. Ve o ateş bize düştü. Çok sevenin varmış babam, seni sadece biz sevmemişiz. Seni o kadar çok kalabalık uğurladı ki sevdiklerin. Duymayıp gelemeyenlerin, Mustafa’ya sitem edenlerin haddi hesabı yoktu. Seni niye sevmesinler ki, sen hayata pozitif bakan yaşama dört elle sarılan biriydin. Doktorlar, akciğer kanseri teşhisi koyup her tarafına sarmış dediklerinde, 3-5 ay ömrün olduğunu söylediler ve istediğini yapsın dediler. Ve sen babam, tıbba  bile karşı geldin. Ömrüne verilen 3-5 ay  süreyi uzattın, yaşam sevincin ile 10  yıl yaşadın. Bunu bilip, her an babamız elimizden kayıp gidecek duygusu ile yaşamak ne demektir bilir misiniz? Benim içim paramparçaydı babam, sen yoktun ve gitmiştin…

Baban giderse yaslandığın ağaç çöker ve yıkılır derler. Çok doğru. Sen bizim sadece babamız değil yeri geldi arkadaşımız oldun. Çocukla çocuk, büyükle büyük oldun. Seninle il dışına gittiğimizde rehberimiz olurdun. Türkiyeyi adım adım dolaştığın için, çok bilgi sahibiydin. 5 çocuğunun dördü senin izinde, gezip görmeye devam ediyorlar. Kız kardeşimiz  ise anneme çekmiş, evcimen. Bilirsin annemi evden çıkartmak zordur, evinden çıktığında mutlu olmaz. Annem kendi evinde mutlu, bizler gittiğinde mutluluğu daha da artıyor. Dediğin gibi babam, senin maaşın anneme döke-saça yetiyor. ALLAH başımızdan onu eksik etmesin. Onun mutluluğu ile bizler de mutlu oluyoruz. İyi ki bizlerin babasısın. Babam olduğun için, onur ve gurur duymaktayım. Kaç kişinin babası senin gibi ileriyi görür, yerine göre çocuklarıyla arkadaş gibi olur. Biz öyleydik ve doyasıya yaşadık hep birlikte. Keşke aramızda olabilseydin, torunlarını çocuklarını görebilseydin. Çok mutlu olurdun.

İki torunun Boyabat’ta çalışıyor, yanlarına gider gurur duyardın. Biri Uzm Dr, diğeri bankacı. Düğünlerini de   görmek nasip olmadı sana. Babam, 4 torunun evli ve 2 tane de torunlarının çocukları var. Hakan Ankara da Gn Md lükte, eşi Kültür Bakanlığında.  Sen yaşasaydın ziyaretlerini yapardın, onlara hayattan dersler verirdin. Sen bize paylaşmayı öğrettin. Hasetlik, kıskançlık, harislik öğretmedin babam. Bukalemun gibi yanar döner olmayı işlemedin bize. İnsanlar bile değişken olmuş, tanıdım dediklerimi tanıyamaz oldum. Hilmi YALÇIN’ ın iyi ki kızıyım. Evimizden bolluk-bereket eksik değildi. Hele senin gülen yüzün her zaman aynıydı. Vefat ettiğinde bile yüzün mutlu mesuttu. Bizler ağlarken, sen yine gülüyordun… Bizler yalan dünyada, sen ise hak dünyadasın. Yaşam acı bir o kadar riyakarlıklarla dolu. Zaten sen bunu iflas ettiğinde en yakınlarından kazıklar yiyerek öğrendin. Seninle birlikte biz evlatların da öğrendik. İnsanların işine yaradığın müddetçe iyisin , insanların senden menfaatleri, çıkarları varsa sen bir tanesin, sen değerlisin. Alacaklarını aldıktan sonra değerin koskocaman sıfır olur. Ne demişler; Menfaatler çakıştığında DOST, menfaatler çatıştığında DÜŞMAN bile olabiliyorsun. Hayat acı ve o kadar da buruk. Bizler de bu grafikler içinde yürümeye devam ediyoruz. Gururlu onurlu ve şerefli çocukların olarak senin izindeyiz babam. Ahh keşke hiç gitmeseydin, kalsaydın bizimle, paylaşsaydık tatlıyı ve acıyı… Hiçbir zaman kalbimizden çıkamazsın, sen yetiştirdin bizleri. Dile kolay terzilikle, iğnenin ucuyla kazandın hayatını. Abim Gültekin’i İTÜ’de, beni Sinop’ta, Yusuf’u Sivas Cumhuriyet Ünv. okuttun. Bizler de çocuklarımızı okuttuk, zormuş çocuk okutmak. Sen tek başına bunun üstesinden geldin. Mustafa ise senin yerine geçti, Atalık görevini o yapıyor. Mert ise elektrik bölümünde, Mine kızımızın hedefi ise İstanbul Hukuk. Tuğçe ise İşletmeyi bitirdi babam. Sen bizleri terk eyledikten sonra en son torunun Hilmi Ege’miz geldi. Hem senin adını taşıyor, hem de senin gibi yüzü hep gülüyor. Üstüne üstlük çok ta sıcak kanlı, halam diye boynuma sarılışını görmen lazım.  Ezgi ise Gülsel ablası gibi hedefi Dr. olmak. Mine avukat olmak istiyor. Rabbim okuyanların yar ve yardımcısı olsun babam. Sen yoksun ama bunları biliyorsundur, çünkü senin bizleri izlediğini biliyorum babam. Hele torunlarının çocukları NİLSU  ile ELİF çok tatlı baba.  Keşke sende görebilseydin…

Sen ilkokulu 4 yılda bitirmişsin. Babaannem çok zeki olduğunu söylerdi. Bayram ağanın büyük oğlu olduğun için yanmışsın be babam. Sacın ilk ekmeği yanar derler ya, öyle olmuşsun. Seni okutmamışlar amcam ile kız kardeşini okutmuşlar. Sen ne yaptın, kardeşlerine bile kol kanat gerdin. Esnaf olduğun için kasa ile, çuvalla alırdın aldıklarını. Ve derdin ki anneme” Fatma bunları dörde böl. Bize düşen, babaannemlere, anneannemlere ve Sinop’taki kardeşime diye böldürürdün.  Kardeşim tek  maaş  4 çocuk derdin ve elini kimsenin üzerinden çekmedin. Babadan öte herkesin atasıydın. Herkese koşardın, derman olmaya çalışırdın.  Bir kere iflas ettin ve etrafındaki dağlara karlar yağdı. Biz çocukların olarak sende dahil hepimiz bunun da altından gelmesini bildik. Senin sayende, senin iradenle ve yetiştirdiğin çocuklarınla birlikte tek halka olduk.

Yazacak o kadar çok şey var ki, senin anıların hiç biter mi, bitmez tabi ki. Senin gibi babaya sahip olmaktan bizler hep gurur duyduk. Sen bizleri öyle bir asil yetiştirdin ki, halen bizler senin izinden yürüyoruz. Babandan çok çekmişsin, dedem köy ağasıydı. Çocukluğumdan hatırlıyorum, köydeki evimizde  iş yapan kız vardı, çobanlık yapan bir de çoban. Baban sizleri hep tırpanlamış. Sen bizlere hep birlikte paylaşmayı ve dayak-direk olmayı öğrettin. Bazen kardeşler arasında ufak-tefek şeyler oluyor. Sen olsaydın hiç biri olmazdı. Onlar da olgunlaşacak, geriye dönüp baktıklarında; gülüp geçecekler babam.

Senin gibi   babaya sahip olmak bana mutluluk ve yaşam sevinci verdi. Ve her zaman senin çizginde yürüyeceğiz. Ben kendi adıma, seninle yaşamaktan payıma düşeni aldım. Çok vakit geçirdiğim için kendimi hep şanslı gördüm.  Babam mekanın zaten cennettir. Senin yaptığın iyilikleri kim yapmıştır acaba? Kabrine her daim nurlar yağsın… İlerde seninle hak dünyada buluşana kadar hoşça kal babam. Saygıyla önünde eğilir ellerinden ve yanaklarından özlemle öpüyorum. Gülen yüzün ahret de de hep gülüyordur. Bizler gibi evlatlara sahip olduğun için sende bahtiyardın… Annem çok iyi babam merak etme, Rabbim bizi anamızdan mahrum bırakma, sağlıklı yaşamı olsun…Ha unutmadan söyleyeyim, halen her tarafı kırklıyor, titizliğe devam…

                                              Babama özlemle…       23 ARALIK 2015

Kızın

 Kevser YALÇIN KARADAŞ.

 
1 Yorum

Yazan: 25 Şubat 2019 in GEZİ ANILARI

 

Etiketler: , , , ,

SİNOP, YAŞAYANLAR BİR HAYAL YAŞANANLAR BİR MASAL GİBİ

O ZAMANLAR HAMSİ GÜRCİSTAN’A KAÇMAZDI

Pazar yeri denince, aklıma hep eski Sinop pazarı gelir. Çocukluk günlerinden, hafızama kazınan anılar arasındadır.  Büyük Cami’nin hemen yanı başında kurulan pazar yeri, hayvan pazarına kadar uzanırdı. Pazara, annemle her gidişimde aldığımız sebze ve meyveyi taşımak değil de, pazarda harcadığımız zaman canımı sıkardı. Annem, hamamın yan tarafında köylülerin getirdiği ürünlerden alırdı.  Yoğurt, özellikle Naciye Teyze’den alınırdı. Uzun boylu zayıf biriydi yoğurtçu teyze, güldüğünde kocaman dişleri görünürdü.  Köyünden sebze, meyve getirir ve birkaç kuruş kazanmak için uğraşırdı. Annem bu insanlara yakın ve aileden biri gibi davranırdı hep. Naciye Teyze anneme hep “balcan da verelim mi?” diye sorardı. Ben bu sözcüğü ilk duyduğumda  anneme “balcan ne” diye sormuştum. Öğrendim ki bildiğimiz patlıcanmış. Hamamın iki tarafında, öbek öbek oturan pazarda konuşan insanların uğultulu sesleri birbirine karışırdı. Şimdi düşünüyorum da; o zamanın meyvesi, sebzesi, balığı daha mı lezzetliydi?

Sinop’ta pazar kurulan sokak

Naciye Teyze’nin yanından ayrılınca sakalı bembeyaz oyuncakçı dede gelir başımı okşar, “ne kadar büyümüş”, derdi. Bir elinde baston diğer elinde ahşaptan oyuncakları, o yaşlı hali ile satmak için uğraşırdı.

O zamanlar komşuların kapıları açıktı. O kadar açıktı ki, ben daha yürümeye başlamadan kimseye görünmeden evimizin yan tarafındaki komşumuzun evine  sürünerek gitmişim. Sinop Cezaevi’nde gardiyan olan kocasının yemeğini afiyetle yemişim. Kim bilir, bu gün yeni yerler keşfetmek, görmek hevesim o zamanlardan geliyordur belki de.

Aile büyüklerinin anlattığına göre, -zira ben hiçbir şey hatırlamıyorum- Genciye Mama diye adlandırdığım yemeğin, patates yemeği olduğunu, tercümesinin de tencere mama olduğunu varsayıyoruz. Kendi başıma bir iş başarmanın mutluluğu ile patates yemeği çok tatlı gelmiş olmalı. Firdevs Yenge de, hakkını helal etsin, rahmetli eşine hazırladığı yemeğe ortak olmuşum. (Bebek firarda filmi gibi) Şimdi ise yan komşumuzu bile tanımıyoruz.

Pazar yerinde insanlar daha samimi, daha gösterişsizdi. Doğaldılar, yapay rollere bürünmüyorlardı.

Daha az egoisttiler, insanı kör edecek hırsları yoktu.

Balıkların tadı bile o zamanlar daha güzeldi. O zamanlar hamsi, Gürcistan’a da kaçmazdı.

Domates, biber, patlıcanın tadını yediğimizde alabiliyorduk. Ne ilaçlı, ne de hormonluydu.

Kalkan diye bir balık vardı, şimdiki jenerasyon kılıç, kalkanı halk oyunu zannedebilirler sanırım(!).

Pazarın mı, yoksa meyve-sebzenin mi tadı kaçtı, yoksa seneler mi bizi etkiledi insanı düşündürüyor.

Zaten Naciye Teyze hala hayatta mı onu da bilmiyorum Oyuncakçı dede ise Yüksek Kaldırım’da (Sinop) bir yangında vefat etti (Allah rahmet eylesin.) . O eski Pazar yeri artık yok, pazar yeni yerinde kuruluyor.

Sanki tüm YAŞAYANLAR bir hayal, YAŞANANLAR da bir masal gibi..

ŞGS

 
 

Etiketler: , , ,

GENÇLERLE BİRLİKTE

Projelerimiz devam ederken, gençlerle görüşmelerimiz sürüyor. Genç fikirler, projelerimize yeni ufuklar açıyor. Onların farklı birikimleri ve hayat görüşleri bizlere  yön veriyor.

Türkülerimizi yaşatmak ve sevdirmek amacıyla, yeni çalışmalara hazırlanıyoruz. Bu konuda gençlerimizin görüşlerini aldık ve almaya devam edeceğiz. Genç nüfusun, köy ve kent ortamında  müzik konusuna eğilimleri nelerdir? Unutulan türküler gençler için ne ifade ediyor?  Geçici müzik zevki ve kalıcı olan müzikler nelerdir?

Görüşmelerimizde bu sorulara cevap arıyoruz.

Her gencin bakış açısı toplumun aynasıdır. Kimi zaman bağlama, kimi zaman gitar ile görüşmelerimizi sürdüreceğiz. Kaybolan kültürlerimizi korumak ve yaşatmak hedefiyle.   BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Şubat 2019 in Eğitim

 

Etiketler: , , ,

BURSA’DA ZAMAN- Şafak SARIKAYA

 

Zaman dediğimizde, aklımıza çok şey gelir. Mesela , “Sen iyi olursan, zaman da iyidir, eğer sen kötü olursan, zaman da kötüdür.” gibi. Bursa’da bir zamanlar karşılaştığım ve sizlere aktarmak istediğim iki karakterden bahsedeceğim.

Bir gün, Bursa’da çok tanınmış bir İskender Kebapçısı’nın önündeki bir banka iki arkadaş oturmuş sohbet ediyorduk. Birden hemen karşımızdaki banka, kirli, hırpani kılıklı, saçı, sakalı birbirine karışmış bir adam elinde bir şey tutarak oturdu. Hafiften sallandığını da fark ettiğim adamın ürkütücü görüntüsü yüzünden hemen yanındaki bankta oturan kadın bir çırpıda oturduğu yerden kalkıp uzaklaştı Adamın eli hafiften titriyordu, bu titreme hareketi nedeniyle İstanbul Salıpazarı’nda, Beyoğlu’nda rastladığım alkoliklerden biridir diye düşündüm. Ama bir diğer yandan, sokakta kendinden bihaber dolaşan, iletişime kapalı bu tarz insanların da, ayrı bir hikayesi olduğu, yanlarından umarsız, küçümseyerek geçip gittiğimizi de, düşünmeden edemedim.

Ben arkadaşımla konuşmaya devam ediyordum ama bir göz ucuyla adamı takip ediyordum. Adam elindeki plastik yoğurt kabından bir kaşık daldırdı, bir kez denedi, ağzına götüremedi, tekrar bir kez daha denedi, olmadı, bir kez daha denedi yine olmadı. Dayanamadım, arkadaşımın gitme demesine rağmen, alkolik, ayyaş görüntülü bu adamın hemen yanına oturdum. Oturur oturmaz burnumun direği kırıldı pis kokudan desem yalan olmaz, kim bilir aylardır yıkanmamış adama sordum, yardım ister misin diye. “Hayır”, dedi, pasaklı adam. Bir müddet sustuk. İstememesine rağmen ona yardım etmeye kararlıydım ve o esnada kolunun sakat olduğunu fark ettim. Bu sefer hep bu insanlara sormayı düşündüğüm ama bir türlü o güne kadar cesaret edemediğim soruyu sordum Çevredekiler de, merakla bizi takip ediyorlardı. Aksiyoner olmak yerine izlemeyi tercih ediyorlardı. Soruya cevap vermedi istememesine rağmen, yoğurdu yemesine yardım ettim ve tekrar sordum:

“Neden sokaklardasın?”

Sanırım yoğurdu yemesine yardımcı olduğum için hafiften bir samimiyeti kurmuştuk ve adının Yavuz olduğunu öğrendim. Hikayesi de, çok ilginçti.
Yavuz Abi, bir zamanlar öğretmenmiş ve kısa bir öğretmenlik yaptıktan sonra, yaklaşık 30 kişinin çalıştığı bir işyerinin sahibi olarak iş hayatına devam etmiş ve o zamanlar iyi de bir kazancı varmış ama bir gün işleri aniden kötü gitmeye başlamış ve akabinde felç geçirmiş ve karısı ve 2 çocuğu olmasına rağmen sokaklarda yaşamaya başlamış. İçimden gerçekten de ilginç dedim ve şaşkınlığımı belli etmemeye çalıştım. Zaman o an benim için durmuştu. Karşımda pasaklı bir insan eğitimli ve hali vakti yerinde (şimdi olmasa bile zamanında) bir iş adamı çıkmıştı. Gayet normal olabilecek bu durumu, o an beynimiz daha önceki tecrübelerimizle mukayese ettiğinden nedense kabullenmekte zorlanıyoruz.
Bu esnada, arkadaşım da yanımıza geldi. Yavuz Hoca, Bursa’da Emir Sultan civarındaki bankları mesken edinmiş hep orada kalıyor ve uyuyordu.

O gün kendisine asla kabul etmemesine rağmen biraz para verdik ve ne istersen getiririz dedik. Bir şey istemez dedi, sağ olsun arkadaşlar, yardım ediyor, bir de cep telefonu vardı, oğlu da zaman zaman ona yardımcı oluyormuş. Daha sonra Yavuz Hoca ile Emir Sultan’da birkaç kez buluştuk, onunla konuşmamızı, gülüşmelerimizi yanımızdan geçen insanlar şaşkınlıkla izliyorlardı. Zaman sanki yine durmuş, ne biz onları görüyorduk, ne de ben onun pis kokusunu duymuyordum artık. Yavuz Hoca içtenliğiyle, esprileri ile karşımdaydı. Bu samimiyetten sonra yine ne istersin diye sordum durdu ve benden kurtulamayacağını anlayarak, şöyle dedi:
“Ne para, ne yiyecek, ne giysi, ne de başka bir şey istemiyorum. Kitap getir sadece bana.”
Gittim ve dünya klasiklerinden istediği kitapları Yavuz Abi’nin mekanına, yani Emir Sultan Park’ındaki banklara götürdüm. Çok mutlu olmuştu.

Yanından ayrıldıktan sonra, Bursa’nın Altıparmak Caddesi’ne doğru yürümeye başladım ve cadde üstünde bir kızın aya doğru baktığını gördüm, gülümsüyor, kafasını sağa sola doğru büküyordu. Bu güzel kızcağızın tuhaf hareketlerine bir anlam veremeden yola koyuldum ertesi gün yine aynı yerde ve sonrasında birkaç kez daha kımıldamadan yukarı bakar halde bu sefer arkadaşımla beraber gördük aynı kızı ve bu işte bir gariplik var diye düşündük. Başka bir gün Altıparmak’ta bir taksi şoförü ile sohbet ederken kız yine aynı yerde gökyüzüne bakıyor, gözlerini kırpıştırıyordu. Taksi şoförüne, “Şu kızı tanıyor musun, niye sabit bir yere bakıyor?” diye sorduk. Keşke sormaz olaydık, kızın çok acı bir hikayesi vardı. Aya bakan kız, üniversite öğrencisiyken bir yandan da fotomodellik yapıyormuş, okulu bitirmeden arka arkaya anne ve babasını talihsiz bir şekilde kaybetmiş. Amcasının oğlu ile zorla evlendirmişler ve bir çocuğu dünyaya gelmiş ve çocuğunu elinden zorla alıp ona göstermediklerini öğrendik. Bu travma, ne acıdır ki, onu bu genç yaşında kişilik bozukluğu yaşayan biri haline getirmişti.
Bursa’dan iki karakter aradan geçen onca zamana rağmen unutamadığım kişiler arasında kaldı. Ama insanları hep kıyafetlerine, görünüşlerine göre değerlendirme alışkanlığımız yok mu, Yavuz Hoca o berbat görüntüsü ve kötü kokusuna rağmen beni çok şaşırtmıştı. Aya baka kızsa, o güzel görüntüsüne rağmen, içinde yaşadıklarıyla bizden başka bir boyutta yaşıyor gibiydi. Moliere’in “Siz zamanınızı kaybetmiyorsunuz, zaman sizi kaybediyor.” sözündeki gibi. Biri pasaklı, diğeri güzel iki kişiden zaman birçok şeyi alıp götürmüş gibiydi. Eğer hala Bursa’da iseler, kesinlikle ikisinin de iyi olmalarını dilerim.

Aslında zamanın bizden alıp götürdüklerinin aksine, zamanın bize kattıkları, ya da bizim zamana kattığımız değerle yaşadığımız hayat mücadelesi anlam kazanıyor. Evrenin genişlemesi, kuantum fiziği gibi derinliklere ise hiç girmeyelim isterseniz.

Zaman, Yavuz Hoca’dan ve bu genç bayandan birçok şey alıp götürmüştü. Yavuz Hoca’dan sağlığını, işini, sosyal statüsünü götürmüş, genç bayandan hayallerini, umutlarını almış, belki de en önemlisi dengesini yitirmişti.
Ama zamanla yapılan bu mücadelede, ayakta kalmayı sağlayacak şey, kişisel kazanımlarla (üretmek, bilmek, anlamak gibi) kendine yetebilmeyi sağlayabilmektir. Zamana fazla yüklenmeyin, o akıp gider. Bir yer mevcutsa, zamanı da, zaten vardır, bir şey olacaksa zaten zamanı gelince olur.
Kim bilir, belki de atalarımızın söylediği gibidir:

“Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik. Bir de dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz.”

ŞGS

 
 

Etiketler: , , ,

FATSA SARIYAKUP’TAN SİNOP’A GELEN MISIR SAPLARI

Mısır saplarını değerlendiren kadınlarımızı izlemek,fazlaca ilgimi çekmişti.  1975-76 Eğitim Öğretim yılıydı. Mesleğimin 2. yılında 5 sınıflı bir okulda tek öğretmendim. Fatsa SARIYAKUP köyünde,kadınlar ve genç kızlar ile birbirimize bildiklerimizi öğretiyorduk. Ben onlara etamin işleme, örgü öğretirken; onlar da bana mısır saplarından sepet örmeyi öğrettiler.

Onlardan öğrendiğim örgü tekniği ile yaratıcılığımı kullanarak çanta ördüm. Fotoğrafta, rengi koyulaşmış olan bu çanta, Sarıyakup köyünün mısır saplarındandır. 43 yıllık bu çantayı elime aldığımda,  onca yılın anılarını belleğimde hissediyorum.

Bu sepetler de, Sinop mısır saplarından. İsteğe bağlı olarak, tencere altlığı gibi kullanıma dönük şeyler yapabileceğimiz gibi, çeşitli ürünler yaratabiliriz.  Otururken, film seyrederken, sohbet ederken elimizde kolayca yapabileceğimiz bir malzeme. El alışana kadar biraz zorlanabilirsiniz. Ama sonrası çok kolaydır.

BİLKE ile bireyin zamanını iyi kullanması, yerel ürünlerin değerlendirilmesi, yaratıcı çalışmalar yapılmasını vurgulamak istiyoruz. Bu nedenle önemli başlıkların  altını çiziyor ve örneklemeler yapıyoruz. İşte köy- kent arasında kuracağımız bir kültür köprüsü daha.

Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , ,

“BİLKE 4K PROJESİ” KÖY-KENT GENÇLİK BULUŞMASI

BİLKE 4K PROJESİ (KÖY KENT KÜLTÜR KÖPRÜSÜ),  2 Şubat 2019 Cumartesi günü KÖY-KENT GENÇLİK BULUŞMASI gerçekleştirdi.

Dernek Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu üyeleri, 4K Projesi nasıl başladı, hangi aşamaları geçirdi ve bu gün nereye geldi konusunda söz aldı.

Buluşmaya köy ve kentten gençler katıldı.Birlikte “SOSYAL SORUMLULUK PROJELERİ” çalışmalarının üniversite öğrencilerine ve herkese sağlayacağı katkılar anlatıldı.

Hep birlikte, MANTICI MELAHAT’İN YERİNDE  Sinop yerel yemeği olan MANTI yendi. 2019 yazında Proje kapsamında yapılacak çalışmalar belirlendi. Farklı üniversitelerden toplantıya katılan başarılı öğrenciler, birbirleri ile eğitim yolculuklarını paylaştılar.

Buluşma, dernekte TÜRKÜ DİNLETİSİ ile devam etti.

 

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 02 Şubat 2019 in PROJELER

 

Etiketler: , ,

ŞAFAK GÜNDÜZ SARIKAYA SİNOP VE BEN

Yazıda anlatılan yer Kuruçeşme Sokak köşe başı, şimdi yerinde apartman var 

KİRAZ AĞACI

Yağmur damlaları cama değerken,

-Toprağın kokusunu duyuyor musun dedi arkadaşı?

– Evet, yağmurdan sonra topraktan yayılan bu kokuya bayılıyorum. Bana dinginlik ve ferahlık veriyor.

İki arkadaş ne zaman böyle konuşsa, konu geçmişe giderdi. Yağan yağmur şiddetini azaltmıştı ama, toprak kokusu etrafa yayılırken onlar yıllar öncesine yolculuk yapmıştı.

“Yıllar önce Sinop’ta, evimizin önünde bir kavak ağacı vardı. Yaprakları rüzgarla hışırdar, üç katlı evin çatısını aşan uzun boyu ile nazlı nazlı sallanırdı. Ağacın hemen karşısında eski bir Rum evinin kalıntıları vardı. Evin sağlam kalan taş merdivenleri, çocukların oyun alanı haline gelmişti. Çocuklar oynarken, buraların bir zamanlar başka birilerinin yaşam alanı olduğunu düşünmeden bir o yana bir bu yana merdivende koştururlardı. Yakın civarda ağaçlar da vardı; incir, erik, yenidünya, portakal, sarmaşıklar ve otlar arasında kalan bu yıkıntılar çocukların şen kahkahaları ile dolardı.  Çocukların oynadığı merdivenin hemen kenarında köşede kalmış, bodur bir töngel ağacı vardı. (Töngel adı, Karadeniz civarında yaygın bir isimdir. Bazı yerlerde ise döngel veya muşmula ismiyle bilinir.)

Bu çifte merdivenli kalıntı ve biraz ilerisinde eski ahşap evlerin yan yana sıralandığı muhite, Muhacir Mahallesi denirdi.1923’te s mübadele ile Selanik’ten gelen göçmen Türkler, giden Rumların yerine bu mahalleye gelmiş ve buraya yerleşmişlerdi. Mahallenin otantik dokusu zamanla doğal bir film platosu halini almıştı. Rustik bir stille yapılandırılmış gibi, sıra sıra dizilmiş evler, tarihin esintilerini ve gizemini, belki de sitemini bu sessiz sokakta saklıyordu. İlginç ahşap evlerin olduğu bu yer, bazı filmlere set olmuştu. Kıvrıla kıvırıla devam eden bu sokak, Tarzan Kemal’in evinin önüne gelmeden son bulurdu.

Tarzan Kemal’in evinin sırasında olan taş basamaklı bir merdiven, Ada Mahalesi’ne çıkar ve yolun devamında salaç olan bir alana ulaşırdı. O salacın kenarında bir bahçe ve içinde tek katlı bir ev vardı. Evin bahçesi özenle çitlerle çevrilmişti. Evin sahibi, emekliydi sabah akşam toprakla uğraşır, uğraşmak ne kelime toprakla dertleşirdi sanki. İnsanlarla konuşamadığını toprağa anlatır gibiydi. Dostu toprak da, iyi bir dinleyici, iyi bir arkadaştı. Hep yardımseverdi toprak, onca eşelenmesine, dürtülmesine ses çıkarmadığı gibi hep karşılıksız ödüller verirdi ona. Havasından mıdır, suyundan mı, yoksa toprağından mıdır, bu civardaki insanlar toprağı çok severlerdi. Yani toprağın çok arkadaşı vardı.

Bahçeye ahşap küçük bir kapıdan girilirdi. İki adet Kanada kavağı heybeti ile sizi karşılar ve evin balkonunu gören daracık bir yolu, rengarenk çiçekler çevrelerdi. Evin sahibi, o çiçeklere çocuğu gibi bakar, konuşur, sevgisini esirgemezdi. Tıpkı “Kemal Abi”diye seslendiği Tarzan Kemal, gibi. Kanada kavaklarının arkasına gizlenmiş hanımeli, sardunya, kasımpatı, gül, lale gibi rengarenk çiçekler bahçeyi şenlendirirdi. Kahramanımız, kendini bir konçertoyu yöneten maestro gibi hissederdi. Meyve ağaçları da birer enstrüman virtüözüydüler ve orkestrası çok değerliydi onun gözünde. Bu halet-i ruhiyeyi sadece yaşayan anlayacak, diğerleri duymayacak ve hissedemeyecekti.

Bahçedeki tek katlı evin ön tarafa bakan kısımda ise meyve ağaçları vardı. Benim en çok sevdiğim kısım burasıydı. İki dut ağacı yan yana, şeftali tam onların karşısında, hemen yan taraftaki arsaya kaymış ekşimsi bir erik ağacı bulunurdu. Şeftalinin komşusu, Ordu’dan fidesi getirilmiş ve büyümüş fındık ağacıydı. Meyveyi dalından yemek inanılmazdı. Kirazı, dutu, eriği, şeftaliyi ağacında yemek ayrı bir keyif veriyordu insana. Ben, bu bahçeye senelerce gidip geldim ve bu meyvelerden sürekli tattım. Her gidişim bir seremoni olur, ağaçları teker teker ziyaret ederdim. Aralarında en sevdiğim ağaç, kiraz ağacıydı. Dallarından yandaki evin terasına çıkmak mümkündü. Orada zaman dururdu sanki. Aynı hissi, İsviçre’de Lugano gölünü gören San Salvatore Tepesi’nde de hissedersiniz. Kiraz ağacı sizi alıp bugünün gürültüsünden, karmaşasından, stresinden uzaklaştırır farklı bir yere çekerdi ve dallarından yan taraftaki binanın üstüne kolayca çıkılır, zift gibi kapkara çatısından iskeleyi, denizi görmek mümkün olurdu.

Aslında ne manzara ne de ağaçlardı farklı kılan burayı. Buradaki huzurdu belki de farklı gelen ve bana hissettirdikleriydi. Bu görüntüyü sol taraftaki zeytin ağaçları süslerdi. Kiraz ağacının kirazları da lezzetliydi, ne tam kırmızı ne de beyazdı ve bir yerde okumuştum, Gerze’nin adı da kiraz ağaçlarının çokluğundan gelmekteydi.

Ev sahibi, tüm zamanını sabahtan akşama kadar toprakla geçirirdi. Eker, diker, sular hiç boş durmazdı. Diğer emekliler gibi kahveye gitmek, oyun oynamak ona göre değildi. Toprak, evet toprak, iyi bir dinleyiciydi, her daim insanın ihtiyaç duyduğu mineralleri ve organik maddeleri barındırır ve insana güç verirdi, sabırsızlığı törpüler, duygu karmaşasını kontrol ederdi ve bunları karşılıksız ama karşılıksız yapardı. Aşık Veysel’in dediği gibi tam bir sadık yardı kara toprak.

Tarzan Kemal ile iki toprak dostu bir gün beraber bir ağaç dikme töreni için Karakum Tatil Köyü’ne gitmişler ve daha sonra gölet halini alacak o alanda ağaç dikmeye başlamışlardı. Tören bitince herkes alanı koşarcasına terk ederken, Tarzan her zamanki hicvini kullanmış ve ağaç dikerken birdenbire alanı terk edenleri eleştirip:

“ Ağaç dikmeye geldiler,

Hepsi kaçıp gittiler”, demişti.

İnsanlar gitmiş ama onlar kalmış ve beraber ağaç dikmeye devam etmişlerdi. Öyle ya, amaç ağaç dikmekse, sadece ağaç dikmiş gibi görünmek ve şov yapmak için oraya gelinmemeliydi. Protokoller, törenler Tarzan’a göre değildi. O gösterişten hiç hoşlanmazdı. İkisi de her bir fide ile küçük bir bebek gibi ilgilendiler.

Daha sonra Tarzan, orada kaldı ve işine her zamanki gibi titiz ve itina ile devam etti.  Oradan ayrılan en son kişi olmuştu. Göletin civarındaki ağaçların büyümesinde Tarzan Kemal’in imzası vardı. (Sinop’un birçok farklı köşesinde de) Tarzan, her zaman bizi şaşırtırdı. Bir gün yaptığı Fransızca çeviriye bizzat şahit olmuştum. Aniden, Panait Istrati romanından fırlayan bir Mihail karakteri gibi beni çok şaşırtmıştı. Şaşırtmak onun işiydi.

Toprakla uğraşanlar diri kalırlar, enerjik olurlar tıpkı bu iki kişi gibi. Şimdi bakıyorum da ne eski binalar kalmış, ne zeytin ağaçları, geçmişe dair değerler yok olmuş gitmiş. Geçmişe ait kalanların yerinde soğuk, estetiksiz, bahçesiz ruhsuz bina yığınları dolmuş. Belki de insanlar buna duyarsız kalmışlar…

İşte öyle sevgili dostum, galiba çok konuştum arkadaşım dedi ve pencereden baktı:

Yağmur her cama vurduğunda

Kavak ağacı konuşur hışır hışır.

Çocukların sesi yükselir taş merdivenden

Kiraz ağacı hayalimde canlanır.

Ve

Toprak kokusu yayılır havaya

İnsandan toprağa, topraktan insana özlemle

Ne meyveler, ne de eski binalar yok artık.

Ama toprak,

Değmeyin bari toprak kalsın.”

 

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Ocak 2019 in İz Bırakanlar

 

Etiketler: , , , ,

GÖLKÖY KÖY ENSTİTÜSÜ- 3.BÖLÜM

 
 

Etiketler: , , ,