Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg da yaşayan bir iş adamını ziyarete gitti. İş adamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.
Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü. Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Mosesi çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık bu güzel kıza bir soru sordu…
“Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız?” dedi.
“Elbette” diyerek yanıtladı güzel kız,, ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu:
“Peki ya siz?” dedi. “Siz inanır mısınız buna?”
Moses bir an bile duraksamadı:
“Evet,ben de inanırım” dedi ve ekledi:
“Biliyor musunuz ? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı, onun evleneceği kızı belirlermiş… Benim doğumumda da, benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana Senin karın kambur olacak demiş. O zaman ben bir istekte bulunmuşum. Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur… ”Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap”
Moses in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatıp, Moses in elini tuttu. Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu…
Bu anlatılanlar bir “peri masalı” değil,, ünlü Alman besteci Mendelssohn ‘ın büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin gerçek öyküsüdür..
Mezopotamya’nın Müzisyen ve Göçebe Halkı Domlar, Mıtırp ya da Karaçiler olarak da bilinen Domlar, yani bölgenin çingeneleri, Mardin’in haklarında en az bilgi sahibi olunan topluluğudur. Kendilerini Sazbend olarak tanımlayan Domlar, bölgenin müzisyenleridir.
Kendileri ile yapılan görüşmelerde, Hindistan’dan Dom, Rom ve Lom olmak üzere üç kavim halinde çıkmış olduklarını dile getirirler. Yine bu söyleşilerde, Romların batıya, Lomların kuzeye ve Domların da bu bölgeye, yani güneye geldiklerini aktarmaktadırlar. Kendilerine has Domani dilini konuşan bu halkın bu dili halen koruyor ve konuşuyor olması bizce sosyal bir mucizedir. Zira tahminlerimize göre yaklaşık 2000 yıldır bu coğrafyada olan Domlar, bölgedeki baskın diller olan Kürtçe, Arapça ve Türkçeyi öğrenmelerine rağmen kendi dillerinden vazgeçmemişlerdir.
Domların asimile olmamalarının belki de en temel nedeni, göçebe yaşam tarzlarıdır. Günümüzde en çok Nusaybin, Dargeçit ve Midyat ilçelerinde yaşayan Domlar, yakın zamana kadar konar-göçer bir topluluk olarak varlıklarını sürdürmüşler ve ancak son dönemde kentlerin varoşlarında yerleşik hayata geçmişlerdir.
Rıbab adlı üç telli müzik aletini çalmaktaki ustalıklarıyla bilinen Domlar, bu sanatı kuşaktan kuşağa aktarırlar. Bu enstrüman literatürde Kürt Rıbabı olarak da geçmektedir. Bize göre Domlar, bölgenin yaşayan canlı belleği olan dengbêjlik, yani ozanlık geleneğini yaşatan temel unsurdur. Onlar sayesinde yüzlerce hikaye, destan ve yaşanmışlık ezgilere işlenerek günümüze kadar gelebilmiştir.
Anadolu’nun kayıp ve bilinmeyen halklarından biri olan Domların halen Mardin şehrinde varlık gösteriyor olmasını büyük bir şans ve zenginlik olarak görüyoruz. Her halkın kendisini kattığı kadar aldığı, söylediği kadar duyduğu bir şehrin kısa bir kimlik tanımıdır bu saydığımız halklar. Kaynak Sevdamız Mardin Sayfası
Kadınlar hayatlarının pek çok döneminde erkek zulmüne karşı savaştılar. Hayatta kalabilmek için öldürmeyi tercih etmek zorunda kalanlar oldu. Özellikle 17. Yüzyılda, boşanmak gibi bir tercihin söz konusu bile olmadığı dönemlerde.
O zamanlar aşk evliliklerine denk gelmek pek de mümkün olmuyordu. Yapılan evliliklerin hemen hepsi ailelerin çıkarları göz önüne alınarak ayarlanıyor, kadınlar ise rızası alınmadan ölene kadar mutsuzluğa mahkûm ediliyordu.
İşte bu yüzden kocasını zehirlemek isteyen kadın sayısı azımsanacak gibi değildi.
İşte Giulia Tofana burada devreye girdi.
17. Yüzyıl İtalya’sında yaşamış olan Giulia Tofana, tarihte zehir uzmanı olmasıyla ünlüdür. Kötü niyetli evliliklerden bir çıkış yolu arayan eşleri destekleyici olarak biliniyordu. Kadınlara 600 erkeği zehirlemede yardım ettiğini açıkladıktan sonra 1659’da idam edildi.
Giulia Tofana para ya da güç için seri katil olmadı. Niyeti, istismara uğramış kadınlara yardım etmek, Arsenikle zehirlemek ve kocalarını öldürmekti.
Arsenik arkasında delil bırakmayan bir zehir olduğu için dönemin popüler zehirlerdendi.
Kadınların arsenik için çaldığı kapı, iş tanımında “profesyonel zehir satıcısı” yazan Giulia Tofana’ydı. Tofana kadınların “kurtarıcısı” olarak görünüyordu.
Müşterileri genelde görücü usulü olarak çıkar ilişkileri için evlenmeye zorlanan kadınlardı.
Boşanma seçeneği olmayan kadınlar Tofana’ya geliyordu.
Geçmişi hakkında çok fazla bilgi bulunmayan Giulia Tofana “Aqua Tofana” yani “Tofana suyu” adını verdiği zehrinin tarifini annesinden aldığı söylenmektedir.
Arsenik, kurşun ve güzelavrat otunun karışımından oluşan bu zehirle kendine bir imparatorluk kurdu. Tofana.
Yakalanmamak için seçtiği yöntemse “kozmetik ürün” pazarlama yöntemiydi. Aqua Tofana’yı toz haline getirilmiş bir makyaj olarak gizliyordu.
Bu taktik başarılı oldu uzun süre yakalanmadı. Yıllarca kadınlara zehir satan Tofana tarihteki en başarılı seri katillerden biri oldu. 600 belki de çok daha fazla kişi Giulia’nın zehrinden nasibini aldı. 1791’de Amadeus Mozart’ın Giulia Tofana’nın icadıyla zehirlendiği iddia edenler oldu.
Zehir o kadar etkiliydi ki birkaç damlası bile kurbanı öldürmeye yetiyordu. Fakat zehri alan kadınlar şüphe çekmemek için zehri haftalara yayıyorlardı.
“Zehir Kraliçesi” Giulia’nın kimliği, her nasılsa gizli kalmayı başarmıştı Zehri iki farklı şekilde satıyordu. Biri pudra diğeri de Aziz Nicholas resimleri olan küçük şişelerdi. Her iki şişede diğer losyonlar parfümlerin arasına kolayca karışıyordu.
Böylelikle kimse de şüphe uyandırmıyordu. Uygulaması ise çok kolaydı: herhangi bir yemek veya içkinin içine iki damla.
Dört doz uygulanan zehir yavaş yavaş kurbanı öldürüyor, otopsi yapılsa dahi kanda zehre dair hiçbir iz bulunmuyordu. Kocasının ölüm döşeğinde bekleyen kederli kadınlar yakalanmaktan kurtuluyordu.
Ta ki “soğuk bir kâse çorba ‘ya kadar.
1950’lerde kocasını öldürmek için içtiği çorbaya Giulia’nın zehrinden döken bir kadın pişman olup çorbayı içmemesi için kocasına yalvarında işler tersine döndü. Kadın her şeyi itiraf edince kocası onu yetkililere teslim etti. Giulia’nın zehir imparatorluğu o günden itibaren yıkıldı.
Kadının itirafından sonra, Giulia’nın başına gelenlerle ilgili çeşitli iddialar var en yaygını ise işkenceyle her şeyi itiraf etmesi ardından Roma’nın Campo de Fiori meydanında kız kardeşi Girolama Spera ve 3 yardımcısıyla birlikte idam edilmesidir.
Giulia’nın müşterilerinden bazıları da cezalandırıldı.
Giulia’nın itirafından sonra, birkaç Aqua Tofana alıcısı işlemden haberdar olduğunu reddetti. Tozlarının veya şişelerinin sadece kozmetik amaçlı olduğunu iddia ettiler. Aqua Tofana’larının sadece makyaj yapıldığına ikna edemeyenler hapse atıldı veya idam edildi.
Tofana’nın bazı suç ortakları da Palazzo Pucci zindanlarına gömüldü.
Ama zehir bu insanların ölümünden sonra bile yaşamaya devam etti.
1878’de James Murray adında bir dilbilimci Oxford sözlüğünü hazırlamak üzere işe başladı. İngiltere’nin her tarafına haber yollandı. Milli bir seferberlik ilan edilerek gönüllülerin bildiği kelimeleri mânâlarıyla beraber ve o mânâya geldiğini gösteren bir cümle içinde kullanılmış olarak göndermeleri istendi.
Köyler, kasabalar şehirler bir araya gelip günlük hayatta kullandıkları kelimeleri tek tek yazıp ve o kelimeleri cümle içinde de kullanıp gönderiyorlardı. Ancak bu uzun sürmedi. Bir kaç yıl sonra kimse kelime göndermemeye başladı ve etkisi azaldı, bir kişi hariç. Bu kişi 20 yıl boyunca mektuplar gönderdi ve 10 binlerce İngilizce kelimenin kökü ve ne anlamda kullanıldığı ve hatta İngiliz Edebiyatında tarihte bu kelimeyi kullanmış yazarlardan alıntılar yaparak gönderiyordu.
Sözlüğün hazırlanması için görevlendirilen James Murray köşeye her sıkıştığında bu kişiye mektup gönderiyor ve onun fikrini almadan geçmiyordu. Bu mektup arkadaşlığı 20 yıl sürdü ve sözlük yayınlandı ve James Murray 9 üniversiteden fahri doktora ünvanı aldı. Kraliyet ise ona “Sir” unvanını verdi. Sir James Murray sözlüğün hazırlanmasında ve on binlerce kelimenin sözlüğe kazandırılmasında büyük emeği olan, işlerini kolaylaştıran ve kendisinin 9 üniversiteden fahri doktora ünvanı almasına yardımcı olan bu gizemli mektup arkadaşını ziyarete gidip teşekkür etmeye karar verdi ve İngiltere’nin Berkshire şehrinin yolunu tuttu.
Murray elindeki adrese ulaştığında şok geçirdi. Aradığı kişinin kimliğini duyunca daha da dehşete düştü. Çünkü gittiği yer bir akıl hastanesi ve aradığı kişi de oranın en azılı delisi, şizofren, ruh hastası, kendi cinsel organını bile kesmiş ve Londra’da bir kişiyi öldürmüş katil bir insandı.
Bugün Oxford İngilizce Sözlükte gördüğümüz bir çok kelime ve edebi eserlerden alıntılar tamamen bu adamın eseri. Adı ise William C. Minor. William C. Minor, Ceylon adasında yani bugünkü Sri Lanka’da halkı Hristiyanlaştırmak için misyonerlik yapan Amerikalı bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. 12 Yaşında Amerika’ya gönderildi ve Yale Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirip doktor oldu. İç savaş yıllarında Amerikan ordusunda çalıştı. Orduda İrlanda asıllı bir askeri cezalandırma görevi verildi. Bu ceza herkesin gözü önünde askerin yüzünü yakmaktı. Dr. Minor bu olaydan sonra halüsinasyonlar görmeye başladı ve kafayı üşüttü.
Sivil savaş bitince New York’ta görevlendirildi. Mesai bitince New York’un garip mahallelerinde hayat kadınlarıyla takılmaya ve olaylar çıkarmaya başladı. Askeri birimler bunu haber alınca Washington’da bir hastaneye kaldırıldı ve 18 ay boyunca tedavi gördü lakin bir gelişme göstermeyince serbest bırakıldı. Dr. Minor bir müddet sonra İngiltereye taşındı ve orda yaşamaya başladı. Fakat hastalığı devam ediyordu. Derken Londra’da evli ve 6 çocuk babası George Merrett isimli bir adamı odasına izinsiz girdi düşüncesiyle vurarak öldürdü. Merret’in eşi Liza ise 7. Çocuğuna hamileydi. Dr. Minor bu olaydan ceza almadı ancak akıl hastanesine gönderildi. Orda da ilginç olaylar yaşayan Minor’a hastane yönetimi kitap alıp okuması için izin verdi ve 37 yıl akıl hastanesinde kaldı. Bu sürede öldürdüğü adamın karısı Liza kendisini ziyarete geldi ve bir çok kitap getirdi. Dr. Minor bu öldürdüğü adamın karısına aşık oldu.
37 yılın sonunda Amerika’daki bir hastaneye transfer edildi, erken bunama tedavisi gördü ve 1920’de öldü. İşin daha da ilginci bu iki adam (James Murray ve William C. Minor) birbirlerine ikiz kardeş kadar benziyorlardı. James Murray durumu öğrendikten sonra da bu akıl hastası adamın Oxford İngilizce Sözlüğüne katkılarını sorgulamadı ve doğru kabul etti. Bugün Oxford İngilizce Sözlüğündeki edebi alıntılar akıl hastası Minor’a ait. Bu hikaye “Professor and the Madman” ismiyle bir kitapta yayınlandı ve şu an Mel Gibson ve Sean Penn bu olayın filmini çekiyorlar… Ahmet Yılmaz ‘ın sayfasından alındı. ” DÂHİ ve DELİ ” seyre değer bir film.
“Kaç paralık adam ki” Sanki adamlığın ölçü birimi paraymış gibi. Parası olana beyefendi denir. Parası olmayan adam bile değildir. Yaşlılar daha iyi bilir. Eskiden öğrenciler de parayla değerlendirildi. “40 paralık adamlar” denilirdi. Eylem yapan, hakkını arayan öğrencinin genel adıydı bu. “40 paralık adamlar” Peki, neden 10, 20, 30 değil de, 40 paralık adamdı öğrenciler?
Tarih; Teşrinisani 1924’tü. Yani 1924 yılının Kasım ayı. Bundan tam 100 yıl önce. İstanbul’da tramvay şehir ulaşımı Konstantinopol isimli bir Belçika şirketine aitti. Cumhuriyet kurulduktan sonra yabancı şirketlerle masaya oturulmuş ve sözleşmeye bazı şartlar konmuştu. Bu şartlardan birine göre öğrenciler kimliklerini göstermek şartıyla yarı fiyatına tramvaya binecekti. Belçika şirketi Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm şartlarını kabul etti..
Tramvayda tam bilet 80 para, öğrenci 40 paraydı. Ancak Osmanlı döneminde her istediği yapılan Belçika şirketi sorun çıkarıyordu. Öğrencilerden de tam bilet parası, yani 80 para istiyordu. 15 Kasım 1924’te Tıp Fakültesi öğrencileri örgütlendi. İstanbul’un tüm duraklarında tramvaya binecekler ve 40 para ödeyeceklerdi. Harbiye durağından binen bir grup öğrenci 40 para verince biletçi kabul etmedi ve tramvayda olaylar çıktı. Kavganın büyümesi üzerine vatman tramvayı durdurdu. Olay yerine yetişen şirket işçileri ile öğrenciler arasında arbade yaşandı. Yoldan geçen bazı vatandaşlar da hakkını arayan öğrencilere tepki gösteriyordu. “Ne olacak, bunlar 40 paralık adamlar” Bir anda iki el silah sesi duyuldu ve iki öğrenci vurularak yaralandı. Silahı ateşleyen polis Harbiye karakoluna sığınarak linçten zor kurtuldu.
Ertesi gün İstanbul’daki tüm üniversite öğrencileri ayaklanmıştı. Belçika şirketinin Beyoğlu’ndaki Metrohan’da bulunan merkezini basıp her şeyi talan ettiler. Şirket yetkilileri canlarını zor kurtarıp Sirkeci’de bulunan Sansaryanhan’daki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne sığındı. Polisin ve şirket yetkililerinin tüm girişimlerine ve sözlerine rağmen olaylar 3-4 gün yatışmadı. Sonunda 21 Kasım 1924’te, yani 100 yıl önce bugün Konstantinopol şirketi pes etti. Artık öğrenciler her yerde tramvaya 40 paraya binecekti.
Bu, Cumhuriyetin ilk toplu öğrenci eylemiydi ve başarıyla sonuçlanmıştı. İki öğrenciyi yaralayan polis memuru Hüseyin Efendi ise, “Silahım kendiliğinden ateş aldı” deyince, hapisten kurtuldu ama meslekten el çektirildi.
Bugün öğrenciler toplu ulaşım araçlarına yarım biletle biniyorsa, bu 1924 yılındaki o “40 Paralık adamlar”ın sayesindedir.. Eskilerin öğrencilere “40 paralık adamlar” demesinin nedeni de budur….
Tülütabak, Milli Mücadele dönemi (1919-1922) Balıkesir’de ellerinde yeterli silah olmadığı için koyun ve keçi postu giyip, at kuyruğu takıp, el, kol ve yüzlerini soba isiyle siyaha boyayarak çan ve değneklerle Yunan askerlerini korkutup kaçırmak için ürkütücü bir görünüme bürünen yerel kahramanlara verilmiş bir addır.
Özünde Tülütabaklar, 1900’lerde Balıkesir’in en yaygın mesleklerinden biri olan “debbağ”lardır. Yani deri ustalarıdır. Millî Mücadele yıllarında Balıkesir, diğer işgal edilen yerlerden farklı bir görünüm sergilemiştir. İşgâle 14 ay direnen Balıkesir halkı, kendisi için tarihe mâl olacak farklı direniş yöntemleri geliştirmiştir. Balıkesir halkının bu direnişinde öne çıkan kesim ise, debbağlar olmuştur. Balıkesir’de bulunan debbağlar, silahları olmamasına karşın düşman askerlerine karşı mücadele edebilmek için en iyi bildikleri işe, dericiliğe sığındılar ve çokça kullandıkları keçi postlarını üstlerine, tıpkı hayvan kürkü giyen ilk insanlar gibi geçirdiler. Debbağlar bununla da kalmayıp deri işlerken yakılan ateşten kalan isi de sulandırarak tüm vücutlarına sürdüler ve başlarına da yine keçi postundan yapılma bir başlık takarak kendilerini insandan çok, insan ile hayvan arasında bir görüntüye sahip olan fantastik bir yaratığa benzetmeye çalıştılar.
Tülütabaklar’ın asıl amaçları hedef şaşırtmaktır. Millî Mücadele yıllarında Balıkesir bölgesinde yapılan direniş yanlısı toplantılar Yunan garnizon komutanının dikkatini çekmiştir ve bunları engellemek için gece devriyelerini arttırmıştır. Tülütabaklar da bu toplantıları engellemek için devriyeye çıkan Yunan askerlerinin dikkatini dağıtmak için ve ellerine çan ve değnekler geçirip geceleri şehirde devriye gezen Yunan askerlerinin karşılarına çıkıp geri kaybolarak onları korkutmaya çalışmıştır. Nitekim bu planları da tutmuştu. Geceleri korkunç yaratıklar gördüğünü söyleyen yaratıklar tarafından saldırıya uğrayan, geceleri dışarıda rahatça dolaşamayan askerler, Yunan ordusu için büyük bir sorun hâline gelmeye başlamıştı. Bu kendine has yöntem işe yaramış ve Millî Mücadele’nin devamlılığı sağlanmıştır.
O günden sonra Kuvayi Milliye şehri Balıkesir ve ilçelerinin düşman işgalinden kurtuluş günleri “Tülütabak” gösterisi yapılmaktadır. UNESCO’nun Balıkesir’in somut olmayan kültürel miras listesinde yer alan Tülütabaklar, Balıkesir’e özgü bir gelenek olarak yıllardır sürdürülmektedir.
Derleyen: Sinan Acartürk
Kaynak: (Balıkesir İl Milli Eğitim Müdürlüğü), Prof. Dr. Hikmet Turhan Dağlıoğlu ‘Balıkesir’in Tarihi Hikayesi: Tülütabak’ Kaynak Dergisi 1936)
Beyaz Perdeye aktarılması düşünülen tüllütabaklar kutlamaları
Bu fotoğraf, 1900′lü yılların başında, Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika’daki sömürgelerinden biri olan Kongo’da, bir din adamı tarafından gizlice çekildi. Fotoğraftaki adam, kendisi gibi köle olan ve yeterince kauçuk toplayamadığı için cezalandırılan 5 yaşındaki kızının kesilen sol eli ve sağ ayağına bakıyor.
Bu korkunç fotoğraf 1885 ve 1908 yılları arasında Kral Leopold’un Afrika’daki hâkimiyeti süresince işlenen 5 milyon cinayet ve sayısız işkenceden sadece birisinin tanığı ve Kral Leopold’un, Afrika’da sahip olduğu topraklardan elini çekmesi ile sonuçlanan medya tepkisini başlatan belgelerden birisi. Belçika’nın 1835 ile 1909 seneleri arasında yaşayan kralı İkinci Leopold bir “sömürge” imparatorluğu kurma hayaline kapılıp adamlarına Kongo’yu işgal ettirmiş ve bu hevesi yüzünden en az on milyon Afrikalı işkence ve kötü muamelelerden dolayı hayatını kaybetmişti.
YORUM: Dünyanın gidişini etkileyen güçler, önlerine arkalarına, sağlarına, sollarına bakmazlar. Yalnızca kendilerini düşünürler. Güçlendikçe de, zulümler artar. Ortadoğu’da olduğu gibi. Yapılanların kötülüğü can yakıyor, bunlara seyirci kalmak da daha çok acı veriyor. Dünya insanları sömürgecilere, çıkar siyasetine, getiriye kurban ediliyor.
Osmanlı döneminde deri tekeli bir yer vardı; orası da Safranbolu.. Safranbolu’da tabaklanmayan deriyi satanlardan, o dönemin tüccarları alış veriş yapmazlardı. O dönem çok para kazanan Safranbolulu iş adamları Köşkler, konaklar ve 99 odalı evler yaptırmış, bazı evlerin içine çeşme dahi getirilmiştir…Safranbolu’yu ziyaret ederseniz bu şahane konakları müze gibi gezebilirsiniz, pansiyon olarak günlük ziyaretçisi de olabilirsiniz.
Safranbolu’da taze köpek dışkısı için tabak hanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği “sama” (incelik kazandırmak) safhasında, taze köpek dışkısı enzimlerine ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke ve maşrapalarla, köpek dışkısı toplarlar, “sama” işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı ile yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş, çünkü bayatlarsa para etmezmiş. Sonraları İstanbul Kazlı çeşme semtinde kurulan deri fabrikaları da aynı yöntemi yıllarca kullanmış.
Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek bokunda bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen… yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş… Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi kurulmuş.. Bugün bu tür dericilik tamamen yok olmuş olup, yapay olarak yani kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıp yetiştirenlerin de pabucu dama atılıvermiş.
O zamanlar hızlı koşanlara, bugün ise deli gibi araba sürenlere “Tabakhaneye bok yetiştiriyor” denmesi yeni kuşakların nereden geldiğini bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş.. -belki de içinde b.k kelimesi geçtiğinden, günümüze kadar gelebilmiş. Safranbolu’da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına;
“Dabbak mısın; it bokuna muhtaçsın” denirmiş..
Artik kimyasallar ile it bokuna gerek yok ama tabakhaneye bok yetiştirenler çooook..
Bizler! Kırımlı Mülazım Veli, Tulumlu Mehmet Çavuş!
İki hemşeri! Yozgat’ın kuş uçmaz, kervan geçmez iki köyünden! İki Türk, biri Alevi biri Sünni! … İkimiz Bıyığımız bile terlemeden doğru dürüst, dediler; “Vatan tehlikede!” Balkan, Kafkas derken, ölemedik bir türlü İçemedik şehitlik şerbetini! Ve sonunda Çanakkale! …
Bizler! Kırımlı Mülazım Veli, Tulumlu Mehmet Çavuş! İki hemşeri! Yozgat’ın kuş uçmaz, kervan geçmez iki köyünden! İki Türk, biri Alevi biri Sünni! … Dikildik karşısına Mağara devrinden beri güce tapan vahşilerin Karşımızda dağ gibi gemiler, Üstümüze ölüm kusan dev toplar. Her gün bin kerre ölümün üstüne gittik. Ölüm kaçtı, biz koştuk. Defolup gittiler sonunda. Arkalarında ölülerini, şehitlerimizi ve konserve kutularını, bira şişelerini bırakarak. …
Bizler! Kırımlı Mülazım Veli, Tulumlu Mehmet Çavuş! İki hemşeri! Yozgat’ın kuş uçmaz, kervan geçmez iki köyünden! İki Türk, biri Alevi biri Sünni! … Şehitlik nasip etmedi koca Tanrı. Ne Çanakkale’de, ne Sakarya’da, ne Dumlupınar’da. Ve zaman geldi, yine de girdik kara toprağa. Toprak altında da buluştuk. Toprak üstündekilerin ahvaline bakıp bir mektup yazdık oğullarımıza, kızlarımıza. Kızanlarımıza, torunlarımıza.
Evlatlar! Önce siz bilmelisiniz! Bizler! Kırımlı Mülazım Veli, Tulumlu Mehmet Çavuş! İki hemşeri! Yozgat’ın kuş uçmaz, kervan geçmez iki köyünden! İki Türk, biri Alevi biri Sünni! Çanakkale’de, bin kerre birbirimizi ölümden kurtardık.
Atların pisliğinden seçtiğimiz arpa danelerini paylaştık. Yaralarımızı sardık birbirimizin. Sizler, bugünküler, yarınkiler ve dahi diğer gelecekten torunlarımız. Sizler ki gelirseniz düşmanın oyununa. Bir an için kardeş olduğunuzu unutursanız. Bir an için aptallık eder bölünürseniz. Hakkımız helâl değildir size. Bunu böyle bilesiniz. Bizim yanımıza gelmeyin, Kalın gayya kuyusunda zebanilerle yoldaş ..
Bizler! Kırımlı Mülazım Veli, Tulumlu Mehmet Çavuş! İki hemşeri! Yozgat’ın kuş uçmaz, kervan geçmez iki köyünden! İki Türk, biri Alevi biri Sünni!
Yaşanmış olayı dramatize eden: Ertuğrul KAPUSUZOĞLU
Kaynak Kişi: Olay ve fotoğraf Maarif Müfettişi Özger Akçadağ. Aynen öyle olmuş, iki eli öpülesi büyüğümüz, Çanakkale’den nadir dönenlerden. Yıllar geçmiş, ailelerini toplamışlar.
Demişler ki: – Öyle bir zaman gelir ve sizler, Alevilik-Sünnilik davası güder birbirinize yan bakar-sanız, biz bu vatanı at boklarından arpa danesi toplayıp yiyerek kurtardık. O zaman hakkımız size haramdır.
ÖZ: “Neden ve nasıl yaratıldık?, Dünyaya nasıl geldik?” gibi sorular, insanlık tarihinin belki de en eski merak konularından olmuştur. Mitoloji, din ve felsefe çağlar boyunca bu ve benzer mistik soruların tatmin edici yanıtlarını bulmaya çalışmıştır. Mit ve din, felsefeden farklı olarak kutsal olan ile bağlantılı bir şekilde durumu izah eder. Yapılan açıklamalar dikkate alındığında birbirine çok uzak kültür coğrafyalarında yaşayan toplumların metinlerinde benzer sahnelerin yer aldığı göze çarpmaktadır.
“Yapılan bir hata sonucu altın çağdan uzaklaştırılma” bu konuyla ilgili dikkat çeken en mühim noktayı oluşturmaktadır. Her metinde farklı sembollerle karşımıza çıkan bu nokta, aslında söz konusu bütün metinlerin iskeletini meydana getirmektedir. Bu çalışmada semavi dinlerden Hristiyanlık ve İslamiyet ile bazı mitik metinlerde göze çarpan ortak motiflerden “cennetten kovulma”, karşılaştırmalı inceleme yöntemi ile ele alınacaktır. Çalışma giriş, metinlerin karşılaştırılması ve incelemede kullanılan metinler olmak üzere üç kısımdan oluşmaktadır.
…………………………
SÜMER, TÜRK VE YUNAN MİTOLOJİSİNDE YASAK MEYVE
Kuran-ı Kerim’de tek bir ayette (Taha/120) “ebedilik ağacı”olarak adı geçen bu ağacın meyvesi hakkında bilgi verilmez. Çeşitli İslami anlatılarda ise bu meyvenin elma (Ergun, 2004: 102), buğday, incir, üzüm, sünbüle, zeytin, hurma, kâfur, şarap gibi farklı türleri dikkat çekmektedir (Aydemir 1979: 256-257). Tevrat’ta ise yasaklanan nesne “iyilik ve kötülüğü bilme ağacı” (Tekvin Bab2/9, 17) olarak anılmaktadır. Burada da ağacın meyvesinin ne olduğu hakkında bilgi verilmez. Tevrat’ın bazı yorumlarında bu meyvenin, cinsi münasebet olduğu hakkında bir bilgi varsa da Tevrat’ta bulunmadığı için incelemeye dâhil edilmeyecektir. Sümer mitolojisinde yenmemesi gereken sekiz bitkiden söz edilir. Bunu tanrıça Ninhursag, Dilmun’da filizlendirmiştir. Bu metinde bitkiler ağaç-bitkisi, bal-bitkisi, yabani yol otu, su bitkisi, diken bitkisi, kebere otu, hıyarşember’dir. Bunlara ek olarak bir bitki daha olduğundan bahsedilmekle birlikte adı yazıtlarda okunamamıştır. Altay mitolojisinde ise dokuz dallı ağacın yalnızca güneşe doğru olan beş dalındaki meyvelerin yenilebileceği(2), diğer yanındaki dört dalın meyvesinin yasaklanmış olduğu bilgisi yer alır. Ancak bu ağaç ve meyvelerinin ne olduğu hakkında ayrıntı bulunmaz. Tanrı, bu dört dalın yenmesini önleyebilmek için de başına yılan ve köpeği bekçilik yapsınlar diye görevlendirmiştir. Yunan mitolojisinde ise yasak meyveyi temsilen Pandora’ya verilen kutu yer almaktadır. İçi her türlü kötülüklerle dolu olan bu kutunun açılması Zeus tarafından yasaklanmıştır.
Semavi dinler ve mitlerde ilk insanların uyması gereken yasağın ne olduğu çeşitlilik göstermektedir. Yasaklanan maddenin/bitkinin ne olduğuyla ilgili açıklama her zaman yer almamaktadır. Bazı metinlerde ise bu soyut bir nesnedir. Yasak nesne, yukarıdaki tüm metinlerin ortak motiflerinden biri olmakla birlikte bunun ne olduğu ile ilgili bir fikir birliği bulunmamaktadır. Ancak yasaklanan şey her ne olursa olsun insanoğlunun ilk sınaması ve ilk başarısızlığı/iradesizliğiydi. Konuyla ilgili yapılacak diğer bir yorumlama da yasak nesnenin kötüyü, çirkini, utancı, ayıp olanı göstermede bir araç olarak kullanılmış olmasıdır. Zira yasak meyve ile birlikte altın çağ sona erer ve madalyonun diğer yüzü ortaya çıkar. Yani insanoğlu cennetten veya altın çağdan uzaklaştırılır.