RSS

Kategori arşivi: Eğitim

VİCDAN

22.03.2025- Şafak Gündüz SARIKAYA

Gecenin 3’ü mü, yoksa 4’ü müydü bilemiyorum. Gürültülü çalan ev telefonu uykumu bölmüştü. Karşıdaki ses ablan ya da annenle görüşmek istiyorum diyordu. İçimden gecenin bu vakti aranır mı demek istiyordum, gözlerimden de uyku akarken annemi uyandırırdım

Annem uykusundan uyanan herkesin yapacağı gibi;

” niye arıyor bu kadın, ne istiyor gece gece” diye söylenip gelir, uzunca derdini döktükten sonra da telefon kapatılır, herkes uykusuna dalardı.

Ama bu bir rutine bağlanmıştı, zırrrrr diye çalan telefonla gecenin bir yarısı uyanır buldum kendimi yine, içimden,

“buyurun efendim Sarıkayalar Malikhanesi demek gelmedi değil. Söylem, aynıydı :“Ablan ya da annen lütfen.”

Bu ne böyle bir bilgisayar programı gibi, “for next” döngüsü içinde dönüyoruz diye düşünüyorsunuz bir an, ama yapacak bir şey yok, telefon yatağımın hemen yanımda, annem yine teselli eder, öğütler verir,

”sabırlar kızım, canını sıkma”, gibisinden sözlerle telefonu kapatırdı.

Kızmak kolaydı, belki ters söz söylemek, işin gücün yok mu senin, gecenin bu saatinde arıyorsun demek de gerekti.

Ama bir taraftan karşıda acısı olan bir insan vardı ve yırtık yelken ve kırık direklerle bir liman arıyorken, ne yapacaktık, git başka limana mı diyecektik.

Annem vicdan sahibiydi, bir de eğitim almamışken nasıl kendini yetiştirmişti, böyle duyarlı olmuştu? Varsın uykunuz gitsin ama karşıdaki insanın yarasına merhem olduysanız bu sizi değerli kılmaz mı?

Vicdan, merhamet insanın merkezinde ve odağında olmalı, insan adil olmalı, merhametli olmalı, bunu kendisi için istiyorken başkaları için de istemeli. Bizi farklı kılan, onurlu kılan bu değil mi?

Vicdan bu işin merkezinde olmasa, öfkeyle hareket edip bir çuval inciri berbat edebilirsiniz, ya da kurnaz hareket edip kendinize menfaat sağlayıp, karşınızdakini de incitebilirsiniz. Bizim örf ve geleneklerimizde zaten yardımcı olmak, dayanışma sağlamak yok mu, düşünün bir köye bir turist gelse köy yardım edeceğim diye seferber olur. Buna karşın trafikte birbirimize nazik davranmayı hala çözemediğimiz de bir gerçektir.

Yıllar öncesinin o zırıltılı telefonu yine kulaklarımda çınladı. Zamanla telefonlar azaldı, ama ben müsterihtim, keza annem de öyle. Vicdan önemlidir, hatta deriz ya vicdanın hiç sızlamadı mı diye. Vicdan aradan yıllar yıllar geçer, geçmiş gelir aklınıza, ama rahatsınızdır. Peki vicdanımıza ne oldu, nereye gitti, bir yerlere mi gizlendi?

Vicdan sahibi bir toplum gelecek nesillere de güvenli, ferah ve huzurlu bir emanet bırakır.

Yaşar Kemal’in sözleri ekleyerek bitirmek istiyorum:

Vicdan barındıran bir el,

İçinde merhamet olan bir yürek,

Ve gülüşünde samimiyet taşıyan

Bir yüzden güzeli yok!

Ve insan;

Evrende gövdesi kadar değil,

Yüreği kadar yer kaplar…

ŞGS

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

18 MART

18.03.2025- BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Mart 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

TABULAR VE GERÇEKLER

16.03.2025- Şadan Gökovalı

YAŞATILAN TÖRE

Memleketin birinde töre varmış .Her şey töreye uygun yapılırmış .

Buna göre elden ayaktan çekilip üretim dışı kalmış ihtiyarlar ücra bir köşede hayata veda etmeye bırakılıyormuş !..

Töreye uymayanlar ise ceza olarak canlarından oluyormuş!..

Uygulama çok katıymış karşı çıkmak kimsenin aklının ucundan bile geçmiyormuş.

Bu ülkede bilge bir adam ve onu çok seven bir oğlu varmış.

Adam belirli yaşı aşınca, oğlu onu sırtlayıp, ormanın derinliklerinde bir yere getirip bırakmış.

Tam dönecekken:

“Baba şimdi nasıl geri döneceğim, ormandan çıkışı nasıl bulacağım” diye sormuş.

Babası:

“Oğlum” demiş. “Sen beni sırtında taşırken, ağaçlardan kuru dalları koparıp, geçtiğimiz yerlere bıraktım. Onları izleyerek yolunu kolayca bulursun !..”

Oğul içinden,

“Bu adama kötülük yapılır mı” diye geçirerek kuru dallar sayesinde kolayca evine ulaşmış .

Babasının ormanda açlık ve susuzluktan ölmesine gönlü razı gelmediğinden, töreye, yasaya aldırmaksızın yiyecek içecek götürmeye başlamış !..

Günler günleri kovalarken, oğul her gidişinde, babasını ülkede olup bitenlerden haberdar ediyormuş.

Bir gün tellallar yollara dökülüp:

“Her kim tokmaksız davul çalmayı başarırsa, hükümdarımız onu vezir yapacak” diye bağırmaya başlamışlar.

Oğul bunu babasına iletince yaşlı adam:

“Bundan kolay ne var oğlum” demiş. “Davulun içine arı doldur, hükümdarın huzuruna çıkınca, davulu yuvarla, yeter!..”

Oğul da bunu yapmış ve vezirliği kapmış !..

Doğal olarak bunu babasından öğrendiğini de kimseye söyleyememiş !

Günler geçmiş, devran dönmüş, tellallar yine yollara koyulup

“Her kim külden urgan yapmayı becerirse, padişahımız ona sadrazamlık verecek” diye duyurmuşlar.

Tabii oğul yine babasına koşmuş.

Bilge, “Oğlum! Urganı taşa koyar üzerine gazyağı döküp tutuşturursun. Al sana külden urgan !..” demiş .

Böylece oğul sadrazamlık mührünü bu kez de kimseye kaptırmamış !..

Bir süre sonra yeni bir duyuru yapılmış

“Her kim kağıtta ateş taşırsa, hükümdarımız kızını ona verecek !..

Koca ülkede hiç kimse çözüm bulamayınca oğul, soluğu babasının yanında almış .

Bilge ona da çözüm bulmuş

“Çok kolay oğlum! Kağıttan bir fener yapar, içinde de mum yakarsın. Al sana kağıt içinde yanan ateş !..”

Oğul bu imtihanı da başarıyla geçince padişah

“Sen bunları kendi aklınla çözemezsin. Sırrını açıklarsan, hem kızımla evlendireceğim, hem de hiçbir ceza vermeyeceğim” demiş .

Babasını çok seven kadirbilir oğul da her şeyi açıkça anlatmış .

Padişah dikkatle dinledikten sonra

“Demek ki yaşlılarımızın beden güçlerinden değilse bile, akıl ve deneyimlerinden yararlanabilirmişiz” diyerek, töreyi kaldırmış !..

Değerli yazar Şadan Gökovalı’nın anlattığı masaldan çıkaracağımız payın açıklanması da, filozof Kant’tan gelsin

Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir …

Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır, ama GÖRÜŞ AÇINIZ GENİŞLER.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Mart 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

GERÇEK SEVGİYİ ARAYAN ADAM

14.03.2025- Suat ÖZGE

~AİLESİNE KAVUŞMAK İSTEYEN ADAMLA, GERÇEK SEVGİYİ ARAYAN ADAM’IN HİKAYESİ…~

Havaalanında ailesinin geldiği uçağın piste iniş yaptığını öğrendiğinde içi içine sığmıyordu artık. Dış hatlar tarafından yolcular birer birer görünmeye başladığında, dikkat kesildi. Ve bembeyaz elbiseleriyle eşi Luisa’yı görmüştü. İki eliyle tuttuğu çocukları hemen yanındaydı… Tam beş metre kadar kalmıştı ki kavuşmalarına, kollarını açtığı an, gözlerini de açmıştı o güzel rüyasından uyanıp… Gecenin üçünde kan ter içinde hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı sonrada…

Çalışmak için gittiği ülkede tanıştığı ve çok sevdiği Luisa ile evlenmişti Tamer.Luisa özü sözü bir, dürüst ve fazlasıyla iyi niyetli eşinin karakteri ve yaşam tarzından okadar etkilenmiştiki …Tamer birtürlü vatandaşlık alamadığı ve Luisa da hasta ve yolculuk yapamayan annesini bırakamadığı için, ülkeye giriş, çıkış yaparak defalarca vizesini yenilemek zorunda kalmıştı ailesinden ayrılmamak için. Ülkede vatandaş olma şartlatı çok ağur olduğu için birtürlü içi rahat etmiyordu genç adamın…

İlk çocuğu doğduğunda ne kadar Türkiye’ye gelmek isteseler de hasta annelerini bir başına bırakamamışlardı yine…İkinci çocukları doğduğunda ise Luisa’nın annesi hastalığına yenik düşmüştü. Ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönmeye karar verdikleri günlerde ise savaş patlak vermişti…Ülke vatandaşı olmayan herkes, sınır dışı edilirken, böyle bir sebepten eşi ve çocuğundan ayrı kalmak ciğerini yakmıştı Tamer’in… Her ülke kendi vatandaşları için uçaklar göndermişti. Ve tek bir vatandaşını bırakmamak için her ülke tarafından yoğun bir çaba harcanmıştı… Zorla havaalanına götürülürken, işgalci güçlerin de ailesini toplama kamplarına götürmesini içi yanarak ve gözyaşlarıyla izledi o gün Tamer…

Türkiye’ye geldiğinde ise günlerce süren yazışmalarda oradaki dostlarının bitirine ulaşmış, toplama kamplarında esir tutlan ailelerin çok yüksek para karşılığı serbest bırakılabileceği haberini öğrendiğinden beri her yolu denemişti para bulabilmek için… Ailesi her an ölümle burun burunayken, Tamer onlarda binlerce kilometre uzakta hergün ölüp ölüp diriliyordu sanki… Ve o bitmek bilmez rüyaları hergün görmeye devam ediyordu…

Tam beş sene geçsede ne bir haber alabilmişti ailesinden, nede yeterli miktarda para bulabilmişti. İşgal altındaki ülkeyi ele geçiren taliban kendi katı kurallarını halka diretmeye devam ediyordu… Eşinin ve çocuklarının esir edildiği ülkeyle tek bağlantısı, irtibat halinde olduğu arkadaşı Sanita’ydı artık…

Denemediği iş oynamadığı şans oyunu kalmamış yinede gerekli olan para şöyle dursun, geçineceği miktarda parayı dahi zor bulmuştu. Umutları tükenme noktasına gelmiş, parayı bulabilmek için boğazına kadar harama batmıştı artık.

Gecekondusunda ailesine kavuşabilme umutlarını tamamen yitirmiş şekilde günlerini geçirirken, birgün postacı bir zarf bırakmıştı kapısına. Zarfı açtığında,okuduklarıyla öyle şaşırmıştı ki…Çünkü zarftaki mektupta,

-“Bu belki hiç tanımadığım adreslere ve insanlara yazdığım bininci mektup.Tanımadığım insanlardan yardım istemek beni oldukça utandırıyor. Ama bu hayatta çok yalnızım. İhtiyar bir adamın hayatının son baharında,istediği yardıma kayıtsız kalmazsın umarım.Hastalıklarımla tek başıma uğraşmak okadar zorki… Belki sana çok garip gelecek ama bir aile sıcaklığı istiyorum…Belkide bir dost eli.Ücretsiz bir ihtiyara bakmak sana çok saçma gelebilir biliyorum. Ama çaresizliğimi anlamanı istiyorum. Başının gözünün sadakası olsun deyip yardım etmek istersen gözüm yollarda seni bekliyor olacağım… YILDIZLI SOKAK.. NO 22/B”-yazıyordu…

Tamer o gece uzun uzun ailesini düşünürken, hayatta gerçekten ne kadar da derdi olan insanlar olduğunu geçiriyordu aklından birtaraftan…

Gece boyu gözüne uyku girmedi.Çaresizliği okadar iyi biliyordu ki…Sabah erkenden hazırlandı. Ve şehrin bir ucundaki adrese gitti.Harabe, terkedilmiş yıkık dökük bir köşktü burası. Ve daha merdivenlere adımını attığında, derin derin öksüren bir adamın sesini işitti…İçeriye girdiğinde ise, duvaları yıkık küçük bir odada yatan ihtiyar adamı görmüştü… Benzi sapsarı ve oldukça halsiz bir adamdı. Tıpkı kendi üzerindeki elbiseler gibi,pejmürde bir haldeydi giyimi. Saçı sakalı oldukça uzamış, bıyıkları dudaklarını epeyce kapatmıştı bakımsızlıktan… Tamer kendini tanıttığında, yaşlı adam mektubuna ilk defa cevap veren ve ücretsiz bakımını üstlenen bu adama derin derin baktı yaşlı gözlerle… Sonrada,

-“Beni ne kadar bahtiyar ettin bilemezsin evlat-” demişti, gözyaşlarını görmemesi için bakışlarını Tamer’den kaçırarak…

Yaşlı adamı sırtına aldı tanışmaları bittikten sonra. Ve şehrin bir ucundaki gecekondusuna kadar taşıdı.Yaşlı adam okadar mutlu olmuştuki.Tamer ise kendi derdine çare bulamazken, yaşlı adamı mutlu etmenin huzurunu yaşıyordu bir anlık bile olsa.Saçını sakalını güzelce kesti, adının Muhsin olduğunu öğrendiği adamın.Sonrada aylardır yıkanmadığını anladığı yaşkı adamı yıkadı bir güzel .Belki yüzlerce defa kendisine teşekkür eden adamla öyle iyi bir dost, sırdaş olmuşlardı ki saatlet içinde… Tamer uzun uzun anlattı yaşadıklarını. O gözyaşı dökerken, Muhsin bey de derdine ortak oldu gözyaşlarıyla…

Ve bu garip tanışma, ikisinede sıkı bir dostluk kazandırmıştı.Hergün elleriyle yediriyordu yemeğini yaşlı dostuna.Birlikte çay içip sohbet ederlerken, tüm dertlerini unutuyorlardı biran için. Sonra Tamer ailesinin esir hayatından bahsediyor yine hüzünleniyor, ve birlikte ağlıyorlardı… Sanki kaybeytikleri ve bulamadıkları herşeyi birbirlerinde bulmuşlar, gerçek bir baba oğul olmuşlardı. Fakat Tamer ne zaman Muhsin beye hikayesini anlatmasını rica etse, suskunlaşıyordu adam. Ağlıyor, ağlıyordu… Tamer de fazla üzerine gitmiyordu daha fazla ağlamaması için…

Tam üç ay olmuşyu Muhsin bey’i evine getireli. Ve öyle içten davranmıştı ki ona. Arkadaşı Sanita ile yazışıp, ailesinden haber almaya çalıştığı hergün gözyaşlarıyla evine döndüğünde, Muhsin bey sakinleştirirdi Tamer’i…

Ve bir gün küçük bir inşaat işi için evden çıkmış, akşam üzeri eve döndüğünde gördükleriyle dizlerinin üzerine çöküp kalmıştı.. Muhsin bey cansız bir halde yatıyordu yatağında.Son günlerde pek iyi değildi ama böyle olacağını tahmin etmediği için öyle derin bir acı duymuştuki Tamer yüreğinde… Ailesinin yokluğunu biranlık dahi olsa unutturan yaşlı dostunu gözyaşlarıyla mahalle imamının bulduğu birkaç yardımseverle defnemişti o gün.

Ailesinin acısına bir acı daha ekleyip eve geldiğinde, hüzünle rahmetli Muhsin bey’in döşeğini kaldırırken, yastığının altında bir mektup bulduğunda öyle şaşırmıştı ki… Hayretle okuduğu mektupta şunlar yazıyordu…

-“Kalan üç aylık ömrümü menfaatsiz ve çıkarsız sevginle geçirmemi sağladığın için sana minnettarım evlat. Evlat diyorum çünkü öz oğlumun göstermediği sevgiyi gösterdin bana. Hep hikayemi sorardınya. Ailesi tarafından bile sadece parası için sevilen bir adamım ben.İflas ettiğimi düşünen eşim beni boşadı. Çocuklarım ise parası biten hasta babalarını sokaklara atacak kadar insafsızmışlar meğerse. Ama hiçbiri zor günler için sakladığım bankadaki kasamı bilmiyordu. Onların gerçek yüzünü gördükten sonra, hep gerçek sevgiyi aradım durdum. Bu sevgiyi sende buldum evlat. Aşağıda yazdığım bankaya git. Ve müdür Esat beye göster bu mektubu. Tüm param artık senindir. Ailene kavuşacak, ve seni bir ömür boyu rahatça yaşayabilecek o para gösterdiğin sevginin karşılığı değil, bir babanın evladına bıraktığı mirasıdır… Bu dünyadan çıkarsız sevgiyi gören bir Muhsin geçti çok şükür-“

Tüyleri diken diken olmuştu Tamer’in. Titreyerek ellerini açtı ve sonrada ağlaya ağlaya dua etti Muhsin bey için..

Tam üç gün sonra heyecandan içi içine sığmıyordu. Eşinin ve çocuklarının olduğu uçak alana iniş yaptığında dış hatlara çevrilmişti gözü… Luisa bembeyaz elbisesiyle iki eliyle çocuklarını tutmuş halde öylesine mutlu bir halde koşuyordu ki eşine. Beş metre kaldığında gözlerini açtı Tamer. Rüya değildi işte…Rüya değildi. Doyasıya sarıldı senelerce hasretini çektiği ve ayrı kaldığı ailesine… Gözyaşlarıyla hepsini öperken kokluyordu da biryandan. Ve içten içe Muhsin bey’e teşekkürler ediyordu defalarca…

#Yazar#Suat#Özge

 
Yorum yapın

Yazan: 14 Mart 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ŞERİFE 16 YAŞINDA EVLENDİRİLİR

10.03.2025- Hayat Ve Farkındalık

UNUTULMAZ KADINLARIMIZDAN BİRİ

Şerife 16 yaşında evlendirilir.

Düğünden 2 ay sonra savaş çıkar eşi Çanakkale’de şehit düşer.

21 yaşına geldiğinde köylü onun yalnız kalmasını doğru bulmaz,ve Topal Yusuf’la evlendirilir. Yusuf savaşta sol bacağını ve bir gözünü kaybetmistir. Kulakları da günden güne az işitmektedir.

3 yıl sonra bir kız çocukları olur, adını Elif koyarlar.

Ankara’dan talimat gelir,İnebolu ‘dan kağnılarla #Kastamonu‘ya cephane taşınacaktır.Her evden bir kağnı yola çıkacaktır.

Erkek varsa erkek yoksa kadın bu VATAN GÖREVİNİ yapacaktir.

Şerife Bacı Elif’ini bırakacak kimse bulamaz.Bebesi hala annesini emiyordur.

1921 yılının son günlerinde (Aralık sonları )Şerife baci Elif’iyle yola çıkar.

Bebesi için top mermilerinin arasında bir yer ayarlar.Uzerine yün yorgan örter. Bu halde uzun bir yol alır. Bir süre sonra kagnisi durur çünkü öküzünün biri olduğu yere yığılır.

Kendi de açtır bebesi de açtır.

Hava şartları çok çetindir.

Kar ve soğuk dermanını keser.

Son bir gayret Kastamonu Kışlası’na yaklastiginda top mermileri ıslanmasın diye gocuğunu mermilerin üstüne örter.

Yorgun ve aç Serife Baci Elif’i ölmesin diye de üzerine abanır…

Vücut sıcaklığını yavrusuna verir. Şerife Bacı keskin ve dondurucu soğuğa daha fazla dayanamaz.

24 yaşında donarak şehit olur…😥

Allah ona ve tüm şehitlerimize rahmet eylesin mekanları cennet inşallah 🤲

Biz bu Vatan’ı işgalcilerden böyle kurtardık

Biz Cumhuriyeti böyle kurduk …🇹🇷🇹🇷🇹🇷

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Mart 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

GÜLÇİÇEK VE TEMİZLENEN NAMUS

01.03.2025- Yazar Suat ÖZGE

~GÜLÇİÇEK TİYATROSU~

İncir ağacının altında iki kardeş gülüşüp sohbet ederlerken, sinirli sinirli evden çıkan, anne babaları, amcaları ve yengeleri Bünyamin’i yanlarına çağırdılar. Gülçiçek o an ters giden birşeyler olduğunu anlamıştı…

-“O gardaşın olacak kız sözlediğimiz amcaoğluna ihanet etmiş.Değirmencinin Nizyazi’nin oğluna yazdığı mektubu bulmuş anan yastığının altında.Topkandık.Hükmünü verdik. Gardaşın namusumuzu kirletmiştir. Ve temizlemek sana düşer Bünyamin… -” dediklerinde yüzü bembeyaz kesilmişti.Ne dediyae kabuk ettiremedi. Eline tutuşturulan silah ile ilk defa tanıştığı okadar belliydiki… Binbir şey söyleyip aklını bulandıran ve kardeşini infaz etmesi için kulaklarına sürekli birşeyler fısıldayan ailesine karşı koyamadı en sonunda…. Gülçiçek’i kolundan kavrayıp kaldırdığında zavallı kız çoktan anlamıştı neler olduğunu… Önüne doğru itekledi sonra kardeşini. Gündoğan şelalesine yürümesini söyledi bağırarak….İlk defa ona sesini yükseltirken canı yanıyordu.

-“Abi ne olur yapma. Uyma o cahillere. Sadece sevdim. Namusuma halel getirmedim. Zorla evlendirmek istedikleri amca oğulumu kardeş bellemiştim ben… Nolur kıyma… Ne istersen vereyim. Kölen olayım yapma abi… İnsan gardaşına kıyar mı? -” derken sözlerini hıçkırıkları bölüyordu…

Human couple relationship problems and difficulties. Colorful watercolor art. Jealousy, breakup and freedom

Gündoğan şelalesine geldiklerinde, ikiside hüngür güngür ağlıyorlardı birazdan ayrılacakları için…

Sonra Bünyamin daha fazla uzatmadan iki el ateş etti. Bir parça kumaş yırttı sonra Gülçiçek’in elbisesinden. Elinde tuttuğu kumaş kanlanmıştı….Ve kanla kirlenen gömlek namuslarının temizlendiğinin işareti olacaktı… Gülçiçek daha on sekizinde ölmüştü oracıkta…Ölüm denen şey geröekten bu kadwr basit birşeymiydi?

Kardeşinin cesedini Gündoğan şelalesine iteklerken hiçbir delil kalmaması için, yüreğinin ağrığını hissetti… Bir saat kadar sonra Bünyamin ölü gibi girdi evlerinin avlusuna… Kardeşinin kanlı gömleğini ailesine verdiğinde, evden ölü çıkmamış, sanki bayram havası gelmişti evlerine…Nedendi bu şenlik?

Ve sonra kahraman ilan edildi Bünyamin. Omuzlara alınırken amcaları tarafından gözleri kıpkırmızı olmuş hüngür hüngür ağlıyordu acısından….Gitmişti. Biricik kardeşini artık dönüşü olmayacak bir yola göndermişti. Tam bir erkek mi olmuştu artık. Ailesi, kardşini öldürdüğünde öyle olacağını söylemişti de.

Dert ortağı, herşeyi biricik kardeşi yoktu artık. Ve hayat zindan olmuştu o günden Bünyamin’e.

Günahı yüreğini dağlıyordu.Ailesiyle konuşup bu günahın bedelini nasıl ödeyebileceğini sorğunda, yoksula el uzatmasını, fakiri doyurmasını, düşküne yardım etmesini söylediler alay eder gibi.Sanki infaz emrini veren o gaddar insanlar kendileri değillerdi…

İlçeden beş kimsesiz, sokakta yaşayan çocuk buldu ertesi gün. Onları bir kuruma yerleştirip, ölen kardeşinin yerine koydu hepsini. Elinden geleni yapıyor, okul masraflarını ve yurt paralarını eksiksiz ödemeye çalışıyordu… Böyle böyle teselli etti kendini…

Bir hayali vardı bu hayatta kardeşi Gülçiçek ile birlikte kurduğu.Yaşadıkları kasabaya kendilerininde oynayacağı bir tiyatro kurmak.Babaları, onlar küçükken hastalıkları sebebiyle büyük şehire götürdüğünde görmüşlerdi ilk defa tiyatro oyununu. Ama paraları olmadığı için giremedikkeri için ise bu durum içlerinde ukte kalmıştı.Koyunlarına çobanlık yaparlarken merada, hep türlü oyunculuklar sergilerlerdi.Ama yoktu artık Gülçiçek. Ve kardeşiyle kurduğu hayalin gerçek olması için elinden gelen herşeyi yapmalıydı…Ancaj bmyle rahat edebilirdi içi.

Uzun uğraşlar verip bir oyunculuk kursuna katıldı.Ve boş vakitlerinde kayıldığı kursta küçük tiyatro oyunları oynarken yaşadığı vicdan azabınıda bir nebze unutuyordu…

Hayatı tiyatro ve bakımını üstlendiği çocuklardan ibaretti artık… Var gücüylrie gece gündüz çalışıp sürüsünü genişletti hayallerine ulaşabilmek için. Kasabadaki en büyük sürü ise Bünyamin’in sürüsü olmuştu artık… Koyunlarını başında hak ağlayıp, kah gülerek çalıştığı tiyatro oyunlarını gören komşuları,

-“Çoban bünyamin delirmiş zaar-” deyip dalga geçerlerdi onunla…Ve onca sene hep ailesine soğuk durdu. Kardeşine kıymasına izin verdikleri için öyle öfkeliydiki hepsine…Nasıl bir töreydi bu? İnsanların akıllarını kemiren ve olmaz işler yaptıran töre denen şey ne cahillikti böyle.

Ve böylece tam on yedi sene geçti aradan.Geçen onca senede hayalini gerçekleştirebilmek için çalışıp didinip öyle çok uğraş vermişti ki. Ama herşey tamamdı artık. Kasabada tiyatroyu kuracağı mekanı bile bulmuştu.İçi biraz olsun huzur bulmuştu ama, tamda o günlerde birdenbire vücudunda halsizlikler hissetmeye ve olduğu yerde bayılıp kalmaya başlamıştı…

Doktora gittiklerinde ise küçükten beri peşini bırakmayan rahatsızlığın artık son raddesine geldiğini anlattı doktor. Beynindeki tümörden artık ameliyattan başka kurtuluşu yoktu…Risk büyüktü.Hemde çok büyüktü…

Fakat ne ameliyat olacak kadar parası , nede ameliyatı yapabilecek cesaretli ve donanımlı doktor bulamamışlardı…

O günlerde postacı kapısını çalıp bir mektup bırakmıştı Bünyamin’e. Mektupta ise,

-“Borçlar bir gün ödenmeli. Binyamin ağabey bir zamanlar okul ve yurt masraflarını karşıladığın beş öğrenciden biriyim.İhtisasımı yurt dışında tamamladım.Hastalığını yardım ettiğin okul masrafkarını karşıladığın diğer arkadaşlarımdan öğrendim. En yakın zamanda Türkiye’ye dönüp ameliyatını yapacağım…. Sana minnettar olan NAZENDE.. “yazıyordu mektupta…

Bir hafta sonra ameliyat masasına yattı Bünyamin. Ve çıkamaz dedikleri o riskli ameliyattan Nazende hanımın olağan üstü çabasıyla çıktı… O günlerde aile efradından en son kalan töre aşığı gaddar babası ise yatağa düşmüştü artık… Günleri sayılıydı…

Hastahaneden çıkar çıkmaz gözyaşlarıyla bir tabela yaptırdı. Kasabada açtığı tiyatro salonunun kapısının üzerine asmıştı tabelayı gözyaşlarıyla. Tiyatro salonunun adı”GÜLÇİÇEK TİYATROSU” olmuştu…

Sokak sokak solaşıp herkesi ilk gösterisine çağırırken içi öyle garip olmuştuki. Tam bin kişi gelmişti salona….Oyunu oynarken yüreği titredi Bünyamin’in. Çünkü kendi hayat hikayesini konu edinmişti ilk tiyatro oyununda…

Son sahneye geldiğinde ise Gündoğan şelalesinin başına gözyaşlarıyla gelip,

-“Sevgi can almaz kardeşim… Sevgi yaşatır… Nolur dön ağabeyine Ceylan gözlüm… dediğinde bira önce doktor rolünde oynayan Nazende hanım boşluktan elini uzatıp elini tutmuştu Bünyamin’in… Sonra binlerce kişinin önünde hıçkıra hıçkıra ağlayıp, sarıldılar…. Dakikalarca öyle hasretle sarılmaya devam ettiler birbirlerine. Peki ölen bir insan geri gelebilirmiydi? Hayalindekini mi canlandırmıştı oyununda Bünyamin?

Gözleri kıpkırmızı olmuş halde elini tuttu Nazende hanım’ın. Ve sahnenin tam ortasına gelip, defalarca aynı cahilliğin yapıldığı şehrininin insanlarının gözlerinin içine bakıp,

-“Öldürmedim kardeşimi… Ben katil değilim. Oda bir adamı sevdiği için suçlu değil. Artık ona kimse dokunamaz. Ailemizden son kalan yöreyi benimsemiş babam şimdi ölüm döşeğinde.Kimse peşine düşemez kardeşimin. Kimse artık ona birşey yapamaz. Ve ben herşeyi açıklayabilirim…Evet o şelalesinin başında Gülçiçek öldü. Ama kurşunla değil…Yeni bir hayata doğdu o gün kardeşim.Onu herkesten gizli okutabilmek için öyle eziyet çektimki.Koskoca bir doktor artık. Ve ağabeyinin hayatını kurtardı benim ceylan gözlüm… Ağalar, teyzeler bu oyun gerçekti… Gülçiçek ölmedi…Ölen böyle sapkınlıkları isteyebilme cüretini gösteren kirli beyinlerimizdi. Kanlı gömlekle namus temizlenmez.İnsan insanın ölüm hükmünü veremez-“dediğinde dizlerinin üzerine çöktü Gülçiçek… Ağabeyinin ayaklarına sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlarken, binlerce insan gözyaşlarıyla ayağa kalkıp iki kardeşin hikayesini avuçları acıyıncaya kadar alkışladılar…

Gülçiçek ölmedi… Ama töreler ölsün.Nice sapkın zihniyetler nice çiçekleri solduruyor. Kanla namus temizlenmez. Kimse kimsenin namusunu ölçüp ölüm hükmünü veremez…

#Yazar#Suat#Özge

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Mart 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

KARINCA İŞİ KOTARAN YİNE DE İŞTEN ATILAN

27.02.2024- DÜNYA HALİ

Küçük bir Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı… Çok çalışır… Çok üretir… Ve bunları keyif içinde yapardı. Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı.

Bir gün karlılığı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi. Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı. Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı. Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı. Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı. Bu nedenle; hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı. Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi.

Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti. Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu. Artık artan ekipmanlar için de bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı. Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu. Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü.

Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı. Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu. Tabii ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı. Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü. Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti. Bunun üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti.

Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı. Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı. Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”. Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi. Ve, elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı. DÜNYA HALİ

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Şubat 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

YENGEÇ SEPETİ SENDROMU VE İNSANLARDAKİ ETKİLERİ

25.02.2025- ALINTI

Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür. Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur. Bu durum onu şaşırtır, çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya sorduğunda,

“Evet, tek bir yengeç olsaydı, kesinlikle kaçardı. Ancak, pek çok yengeç varsa, biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar, kaçamayacağından emin olur, geri kalanlar da aynı kaderi yaşarlar.” yanıtını alır.

Tek yengeç kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken, sayı arttıkça kaçış imkansızlaşır. Çünkü birbirlerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler. Sonunda kimse kazanamaz. Bu durum, Yengeç Sepeti Sendromu’nun çıkış noktasıdır Filipinliler arasında popüler olan kavram, ilk olarak aktivist yazar Ninotchka Rosca tarafından kullanılıyor.

“Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”,

“Ben başaramıyorsam, sen de başaramazsın.” anlayışını ifade eder. Bazı insanlar, bencilce davranarak hırslarını ön plana alarak başarmanın yolunun başkalarını geride tutmak olduğunu düşünürler. Kendileri ulaşamıyorsa, sizin de hayalleriniz, hedefleriniz uzak olmalıdır. İstekleri budur. Rekabetçi duygularla, hasetlik ve kıskançlıkla çabalarınızı sabote etmeye çalışırlar.

Yengeç Sepeti Sendromu, her alanda yaşanabilir. Örneğin, kurumsal hayattaki tam zamanlı işinizden ayrılıp yolunuza girişimci olarak devam etmek istiyorsunuz. İş çıkışlarında kendinizi geliştirecek kurslara katılmayı planlıyorsunuz. Kilo vermeyi düşünüyorsunuz. Daha farklı, daha iyi şartlara yöneldiğinizde, değişim yapmaya henüz hazır olmayan, korkan kişilerin eleştirilerine maruz kalabilirsiniz.

Kendi başarısızlık korkularıyla, sizin başarılarınıza, gelişim olanaklarınıza ket vurmaya çalışanlar; yeni bir şey denemek istediğinizde baltalamaya, caydırmaya niyetlenenler olabilir.

“Ne gerek var?”,

”Boşver.”,

”Zaten beceremezsin, hiç uğraşma.”,

“Bu saatten sonra meslek değiştirilir mi?” sözlerini duyabilirsiniz.

Ofis tavsiyesi kisvesi altında size kendinizden şüphelendirecek önerilerde bulunabilirler, iş stresini artırabilirler. Yengeç zihniyetine sahip kişiler, gruplarında diğerlerini aşarak başarılı üyelerin önemini azaltmayı hedeflerler. Onlar başarısızken başkalarının başarısını izlemek yerine, çökmelerini beklerler. Mutlu anlarda bile eleştirecek noktalar bulabilirler, ama eleştiri duymak istemezler. Empati ve merhametten yoksundurlar.

Başkasına yardımcı olmak, kendimize yardımcı olmaktır aslında.

“Love your neighbour as thyself.” sözü aklınızda bulunsun.

Paylaştıkça çoğalır insan. Kurbana dönüşmemek için: Zamanınızın çoğunu birlikte geçirdiğiniz insanlara dikkat edin. Jim Rohn;

“İnsan, en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır.”

Aile üyeleriniz, çalışma arkadaşlarınız, yakınlarınız size yengeç sepeti sendromu yaşatan kişiler olabilirler. Zorunlu nedenlerle ilişkimizi tamamıyla koparmamızın mümkün olmayacağı durumlar varsa da hayatınıza yön verecek olan kişi sizsiniz. Kiminle, ne kadar vakit geçireceğinizi iyi belirleyin. Benzer hedeflerinizin olduğu kişilerle bir aradaysanız, başarınız katlanır. Durumun farkına varmak gerekiyor. Olumsuz düşüncelerle dolu ortamda kalmak yerine, enerjinizi yardımlaşabileceğiniz, birbirinize ilham verebileceğiniz kişilere yönlendirin. Yengeçlerin sizi hedeflerinizden ve hayallerinizden uzaklaştırmalarına, üretkenliğinizi azaltmalarına izin vermeyin. Bizim hayatımız, bizim seçimlerimiz. Kovadaysak da çıkmayı başarmak bizim elimizde… Birlikte gelişebilmek dileğiyle… Alıntıdır

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Şubat 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ÇALANLARIN ORTAK ÖZELLİĞİ VE SÜRÜLEN DÜRÜST MÜDÜR

19.02.2025- Muş Bulanık Yetiştirme Yurdu Müdürü Oğlu- Alıntı

BÖYLE MÜDÜRLERDE VARDI… ..

Aradığımız peşine düştüğümüz devasa boyutlu mutlulukları elde etmek isterken, küçük mutlulukların da aslında çok önemli olduklarını es geçtiğimiz toprak zeminli bir sokakta kısacık bir yolculukmuş meğer, hayat…

Hayatın her aşaması kendi duygu ve deneyimlerini yaşatıyor. Pötikare gömlek giyinmiş, kısa pantolonlu şu çocuğu çok iyi hatırlıyorum. Unutmam da mümkün değil zaten, çünkü bir pötikare gömleği hayatımda ilk ve son kez o gün giyinmiştim.

Beş yaşımdaydım. Tuhaf! O yıllarıma dair pötikare gömlek giymiş olmaktan gayri hiç bir şey hatırlayamıyorum. Aslında hafızamdakiler gömleği giyinmiş olmam değil, onu giyinmiş olmamdan ötürü yaşadıklarım…

O gün, Muş Bulanık Yetiştirme Yurdu’nda, yurt müdavimi çocuklara yeni tek tip kılıkları dağıtılıyordu. Yurdun canlı bir organizmaya büründüğü nadir görüntülerden birisiydi yaşanan; hiç kimse somurtmuyor, hiç kimse itişip kakışmıyordu. Her çocuğun mutlu olması için üzerine düşeni titizlikle yerine getirmekte olan, kollarına siyah dirseklik takmış, şu uzun beyaz önlüklü kel adam, yurdun müdürüydü. Aynı zamanda benim de babam olurlardı kendileri! Ben henüz beş yaşındaydım. Beş yaşındaki o çocuk, dağıtılan kılıklara özenerek, yurt müdürünün kuyruğundan hiç ayrılmıyordu; adam, al çocuğum, bu pötikare gömlek de senin olsun, diyerek onu da mutlu ederdi belki!

Ne var ki, az sonra önlüğünden çekiştirip durmasından sıkılarak, müdür babası onu ite kaka eve yollayacaktı. Ev, yurdun bahçesindeki bir lojmandı. O yaşta anlayamadığım şey, meslek onurunu her şeyin üzerinde tutan müdürün, ‘oğluna, yurt çocuklarına ait bir gömleği giydirmiş,’ dedirtmeyeceğiydi; bu görevi kötüye kullanmak olurdu. Annem, yurt müdürü kocasına kinlenerek, onun vermeyi esirgediği mutluluğu bana yaşatmak isteyecekti. Bunun için de elimden tuttuğu gibi bir manifaturacı dükkânına götürmüş, yurt çocuklarına giydirilen pötikare kumaşın aynından alarak gene yakınlardaki terzide bir gömlek diktirip, hemen oracıkta giydirmişti. Eve nasıl da mutlu dönmüştük!

“Bak baba, benim de gömleğim var!”

Koşarak yanına gelmekte olduğumu görür görmez, babamın suratı mosmor kesilmişti. Sinirliliğini sahte mimiklerle perdeleyerek, elimden tutup eve götürdükten sonra beni, adeta savurarak kapıdan içeri atmıştı. Annemin sabrı taşmış; kocasına evlilikleri süresince ilk kez kafa tutmaya başlamıştı.

‘Oğlun yurt çocuklarıyla aynı kılığı giyinirse kendini aşağılanmış mı hissediyorsun?’

Babam, asıl kızdığı konuyu unutmuş, bu defa da yurttaki çocuklarını aşağıladığını iddia eden karısına bu yüzden kızmaya başlamıştı.

‘Böyle bir şeyi nasıl sorabilirsin bana? Benim böyle bir kompleks içinde olmayacağımı senden daha iyi kim bilebilir? Yazıklar olsun!’

Kırgın, işine dönmüştü. Döndüğünde ise canını iyice sıkan bir sürprizle buluşmuştu. Yurt çocuklarının kılıklarının dağıtılmasıyla ilgili mesai tamamlandığında bir gömlek eksik çıkmıştı! Sanki her şey bir kurguymuşçasına, ard arda geliyordu. Yurt müdürü, yurdun mubayaa memuruna,

‘neden saymadan teslim aldın gömlekleri!’ diye çıkışmaya başladığında, adam,

‘ben sayarak teslim aldım müdür bey, ama yenge hanımın oğlunuza giydirdiği gömlek eksik çıkıyor işte!’ deyivermişti. Böyle bir şey olamaz! Zavallı babam, bu kadarcık bir yanlış isnadın altında öylesine büyük bir çaresizlikle ezilmişti ki! Bu nedenle, bana diktirilen gömleğin götürülerek, gömleği verilememiş olan çocuğa giydirilmesinden dolayı hiç üzülmemiştim. Mubayaa memuruna manifaturacı ve terzi şahit gösterilerek gerçeğin ispat edilmesi gerekmişti. Babamın maruz kaldığı o eziklikten sonra, soğuyuvermiştim pötikare gömleklerden.

Annem kocasının karşılaştığı ithamdan dolayı kendini sorumlu tutarak kahırlanıyordu. Bir gün mahallede bir ahbabı ziyaretten dönerken, yurdun mübayaa memurunun oturduğu evin önünden geçmesi icap etmişti. Sokakta oynayan altı yaşlarındaki bir çocuğun sırtındaki pötikare gömlek dikkatini çekince çocuğun mübayaa memurunun oğlu olduğunu fark etmişti.

Gerçek hırsızı yakalamıştı işte! Oyalanmadan uzaklaştı oradan; hızla yurda ulaştı. Hışımla müdür odasına çıktı.

“Kalk Ali! Acele et! Önemli bir şey göstereceğim…”

“Hayırdır? Nedir bu telaş?”

“Lütfen soru sormadan benimle gel! Mübayaa memurun burada mı?”

“Burada.” “Çağır, o da gelsin!”

Merdivenlerden adeta koşarak indiler. Müdür bey, malzeme ambarı bürosuna girerek, yanında mübayaa memuruyla geri geldi.

“Hayırdır yenge? Bir sorun mu var?”

“Hayır, hayır! Hem de çok hayırlı bir iş için benimle gelmelisin. Acele edin!”

İki adam şaşkın, uygun adım Hanımeli’nin peşi sıra yürüyüp gittiler. Gittikleri yer mübayaa memurunun oturduğu sokak olunca, adam bir şeylerden işkillenir gibi oldu. Evinin önünde oynayan çocuklar arasındaki oğlunu gördüğü anda da her şeyi anladı. Hanımeli, doğruca çocukların arasına dalıp mübayaa memurunun oğlunu çekiştire çekiştire adamların önüne getirdi. Kocasına,

“işte, bu adamcağızın oğluma giydirdiğimi iddia ettiği gömlek! Meğersem o, kendi oğluna giydirmiş!” Adamın yüzündeki bütün kan çekilivermişti. Dili damağı kurumuş bir halde konuşamaz hallere düşmüştü. “Şey… Efendim… Ben…”

Müdür bey, ona sadece,

“değer miydi, Sedat efendi? Değer miydi?” diye sormakla yetinmişti.

Değer miydi? Müdür bey kişisel yetkisini kullanarak adamı mübayaa memurluğundan alarak bürodaki bir masaya oturtmuş, bürodaki başka bir memuru da mübayaa işleriyle görevlendirmişti. Gene kendi yetkisini kullanarak adama verdiği ’kınama cezasını’ tebellüğ ettirerek sicil dosyasına takmıştı. Mübaya memurunun mensup olduğu aşiret içinde birbirleriyle hısım olan çarşı esnafları, hemen o gece mübaya memurunun evinde bir toplantı yaptılar.

Ana konu, bundan böyle yetiştirme yurdunun ihtiyaçlarının kendilerinden satın alınmayacağıydı; oysa mübayaa memuru yurdun her ihtiyacını onlardan temin eder, onlar da ona bir miktar rüşvet aktarır, böylece geçinip giderlerdi. Her birinin ortak derdi, “yurt alışverişi keserse iflas edecekleriydi.” Aralarından seçtikleri iki kişiyi, çok önemli bir milletvekili olan aşiret reisleriyle görüşmek üzere Ankara’ya yollamaya karar verdiler. Milletvekilinden, mübayaa memurunun görevine iade edilmesi için yardım isteyeceklerdi. Babam aslında eğitimini ilkokul öğretmenliği için yapmış, fakat bir ilkokulda görevlendirilmek yerine yetiştirme yurdunda görevlendirilince, bu görevde yirmi yıl çalışmış, yurt müdürlüğüne kadar da terfi etmişti.

Bu olayın yaşanmasından sonra, çok değil, daha bir ay geçmişti ki, gelen resmi bir yazıyla kendisine, kadrosunun Milli Eğitim Bakanlığına devredildiği bildirilivermişti. Milli Eğitim Bakanlığı onu Kütahya ilinde merkez köylerinden birinin okuluna tayin ederek, madem öyle işte böyle, mantığıyla bir şekilde cezalandırmıştı. Babamın yirmi yılını geçirdiği yetiştirme yurdu görevlerinden sürgün ile ilkokul öğretmenliğine geçişi hepimiz için sürpriz olmuştu. Babam için ise, yıkım! Yöneticilikten yönetilmeye, lojmandan kiralık eve, tazminatlarla birlikte iyi sayılabilecek bir maaştan daha düşük bir sınıf öğretmenliği maaşına dönüşüm hepimizin katlandığı bir ceza olmuştu.

O gün babam bana Bir pötikare desenli gömlek gördüğün zaman, hep bu anını anımsayacaksın ve babanın meslek onuruna verdiği değer, senin de memuriyetin süresince düsturun olacak. Dik durmayı ve doğru bildiklerini yapmayı hiç bırakmayacaksın. Yaşadığın her şeyin ardından başını yastığa huzur içinde koyacaksın. Birçok kez bunun bedelini mutlaka ödetecek hayat, ama her şart altında “omurgasız” olmaktan iyidir. İlkeler ve değerler olmadan yaşanacak hayatın, elde edilecek gelirin ya da mevkiinin senin gözünde hiçbir değeri olmayacak demişti…

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Şubat 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

GÜVENMEK SEVMEKTEN DEĞERLİDİR

17.02.2025- Yazar Suat ÖZGE

~SEN BENİ HAKETMİYORSUN~

Sabaha karşı yatağın sallandığını hissedince deprem korkusuyla uyanmış, ama eşi Halim’in sanki bir kriz geçirirmişcesine titrediğini görünce eli ayağına dolaşmış, zorlukla arabilmişti sonrasında ambulansı. Ve gün doğarken vardıkları hastahanede, canından çok sevdiği eşinin beyin felci geçirdiğini öğrendiğinde içi titremişti. Zorlu bir süreç olacaktı doktorun dediğine göre. Çok uzun bir süre konuşamayacak, hastahanede gözetim altında tutulacak, iyi bakılacak ve morali yüksek tutulacaktı Halim beyin. Yoksa hiç istenmeyen durumlarla karlılaşılabilirdi…

Kendi ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan eşine ağlamaklı bir halde baktı. Canını verirdi onun için…Ağabeyini birkaç saat eşine rafakatçi olması için hastahaneye çağırıp, evden lazım olan eşyaları almaya gittiğinde, kapının altında bir zarf, birde kapıya asılmış bir demet gül gördü. Zarfı açtığında ise beyninden vurulmuşa dönmüştü Zarife hanım.

“Eşinden benim için boşanma kararın beni ne kadar mutlu etti bilemezsin Halim’im. Yurt dışından sana sevincimi belli etmenin en güzel yolu bu çiçekleri göndermek olacaktı. O güzel başlangıca bir gün kaldı demek?” yazıyordu o zarfta. Çöküp kalmıştı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Sonra gözyaşları ıslattı yanaklarını. Ellerini duvarlara vura vura ağladı. Neden belki beş saat sonra kendine gelebilmişti… İç çamaşırı ve bir kaç çift pijama takımını bavula koyup, sanki bir ölü gibi hastahaneye doğru yola çıktı. Eşinin kaldığı odaya girdiğinde abisine birşey belli etmek istemedi. Aldatılmak çok zor gelmişti Zarife hanıma. O gece yüzüne bile bakmadı eşinin. Ama yüreğine ağır geliyordu bu durum. Bir hafta gitmekle kalmak arasında karar vermezken, sadece eşine doktorun verdiği mama tarzı yemeğini yedirip ihtiyaçlarını gidermede yardım etmiş, tek bir sevgi sözcüğü söylememişti bile…

Bir hafta sonra, tekrar eve temiz eşya almaya gittiğinde kapıya asılmış hafif solmuş güller ve kapının altından atılmış yeni bir mektup daha bulmuştu.

“Bir haftadır senden haber alamıyorum bitanem. Yeni yuvamızı istediğin gibi hazırladım bana gönderdiğin parayla. Sadece senin gelmeni bekliyorum.Şimdi bu gülleri ben sana gönderiyorum. Ama defalarca yaptığın gibi, koca bir buket çiçeği geldiğinde kucağıma koyacağından adım kadar eminim Halim’im… “yazıyordu mektupta. Öyle kötü olmuştu ki.Senerlece gözlerine sevgiyle baktığı adamın bir sahtekar olduğunu, yalancı olduğunu kabul edemiyordu. Saatlerce ağladı. Yine kimseye birşey diyememişti ama, kafasına da koymuştu. Terkedecekti Halim beyi. Ne durumda olursa olsun. Aldatılmayı ve yalanı kabul edemezdi.

Yüzü bembeyaz bir halde hastahaneye gitti. Odaya girdiğinde sadece gözleriyle kendisiyle iletişim kuran eşine bağırdı çağırdı. “Sen beni haketmiyorsun Halim. Sen benim gibi bir kadını haketmiyorsun. Saçımı sana süpürge ettim bunca yıl. Bir evlat veremediysem rabbimin takdiri buydu. Ama sen beni canevimden vurdun. Gidiyorum. Çok sevdiğin, kucak dolusu güller götürdüğün kadın sana benden iyi bakacaktır eminim”dediğinde sesi titremiş, ağlamamak için zor tutmuştu kendini.

Baba evine döndüğünde belki üç gün doğru düzgün lokma girmemişti ağzına. Kimseye birşey anlatmadı. Gururlu kadındı Zarife hanım. Sadece ağladı ağladı.

Tam bir hafta sonra eşinin ölüm haberi geldiğinde, bir garip olmuştu içi. Demek ölmüştü. Sevinmeli mi? Üzülmelimiydi?Karar veremiyorum. Ama cenazesine bile gitmedi. Kayınvalidesi ve kayın babası yıllar önce öldüğü için ve kendisinden başka kimsesi olmadığı için ortada kalan cenazesini bile ortak dostları defnetmişti.

Cenazeden bir ay sonra yıllarca çabalayıp yaptıkları ve çok mutlu günler geçirdiklerini sandığı eve tekrar gittiğinde eşyalarını toplamak için, kapının altından atılmış,çiçek ulaştırma şirketi tarafından gönderilen bir özür mektubu bulmuştu. Ve bir kaç zarf daha.

-“Gönderici ve alıcı kısımlarında ki isim benzerliği bulunan Halim Gülçiçek isimli müşterimizin mektuplarının karıştığını bildirip sizden yaptığımız hatadan dolayı özür dileriz. Eleman değişikliğine gittiğimiz sırada acemice yapılmış bir hatadır. Şirketimiz bu hatadan dolayı, göndermiş olduğunuz dört gönderinin ücretini özür mahiyetinde size bu zarfın içinde iade etmektedir. Tarafımızdan yapılan hata yüzünden tekrar özür dileriz”yazan mektubu okuyunca, yüreğinin hızlı hızlı çarptığını hissetmişti. Sonra sırasıyla açtığı zarflarda,

“Zarifem bilirsin ben öyle duygularımı yüzüne diyemem.Öyle yetişmişim napayım. Bir arkadaşım da benim huyumdaymış. Böyle bir yolla diyormuş eşine diyeceklerini. En güzel çiçekleri hakediyorsun gül Kokulum. Bu güller sana”

“Benim kendi güzel gönlü güzel eşim. Çok sevdiğin ve yapmamı istediğin Şarkışla daki köyde o dağ evin hazır. Seni cuma günü öğleden sonra orada bekliyor olacağım . Canımı bile veririm senin için. Seni çok seviyorum. HALİM” yazıyordu. Çöktü kaldı olduğu yere. O an sicim gibi gözyaşları ıslattı yanaklarını. Pişmanlık ne demek iliklerine kadar hissetti.

Güvenmek sevmekten değerlidir…

#Yazar#Suat#Özge

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Şubat 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,