RSS

Kategori arşivi: Genel Kültür

Suskunluğun ezgisi

12.01.2026- Roj YİĞİT

05.01.2026 tarihinde Van Haberlerinde Yayınlanan düşündürücü bir yazıyı sunuyoruz.

Bilal Mazlum ile Müzik, Tanıklık ve içsel sessizlik üzerine söyleşi “Bir ses, bazen bir şarkıyı aşar; bir ömrün yükünü taşır. Onu duymak için kulak değil, derin bir suskunluk gerekir.”

Müzik bazen bir itiraz, bazen de bir sığınaktır. Kimi zaman kalabalıkların içinden yükselir, kimi zaman tek bir odada, tek bir sesle kendine yol açar. Her ses bir hikâye taşımaya bilir belki ama kimi sesler vardır ki hafızaya dokunur; hem söyleyenin hem dinleyenin içinde yer değiştirir. Popüler olanın hızla tüketildiği, seslerin birbirine benzediği bu zamanda, Bilal Mazlum’un yorumu başka bir yerden çağırıyor dinleyeni! Daha içerden, daha sessiz, daha derin bir yerden.

Bu söyleşide müziği yalnızca bir estetik üretim olarak değil; hafıza, suskunluk, kırılganlık ve tanıklık ekseninde ele aldık. İlk dinlemeden kalan izlerden, sesin insana yüklediği sorumluluğa; sahneden çekildiğinde geriye kalan sessizlikten, müziğin iyileştirici gücünden ama aynı zamanda yoran notalarından konuştuk.

“Şarkı, her zaman söylenenle değil; sustuğu yerde bıraktığı izlerle anlaşılır.”

İlk kez birinin sizi gerçekten dinlediğini hissettiğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Bir oda mıydı, bir gece mi, bir yüz mü? O ilk dinletide sesiniz size mi aitti, yoksa çoktan sizden çıkmış mıydı?

__Aslında bir sessizlikti. Sessizliğin sesi. Geceydi belki ama karanlık yoktu; daha çok içe çöken bir duruluk vardı. Karşımdaki yüzü net seçemiyorum; göz müydü, gönül müydü bilmiyorum.

İlk kez sözüm kesilmedi… Aceleye getirilmedi… Düzeltilmedi. Avazım çıkarcasına fısıldadım aslında…

O an fark ettim: Ben konuşurken biri cevap hazırlamıyordu. Sadece duruyordu. Ve o duruş, beni anlattı.

Sesime gelince… O ses bana aitti ama benden çok içimdekilerin avazıydı.
Dilim konuşmadı, içim konuştu.

‘Kendi sesinle karşılaşmak, çoğu zaman bir başlangıç değil; yıllardır ertelenmiş bir iç konuşmanın kapısını aralamaktır.’’

Karşılaşmalar vardır ki insanda sessiz bir kırılma yaratır; bir şarkıyı ya da bir sesi ilk kez duyduğumuzda, henüz anlamı oluşmadan içimizde bir şey yerinden oynar. Siz kendi sesinizle ilk ne zaman karşılaştınız? O karşılaşma bir kabul müydü, yoksa bir yüzleşme mi?

__Kendi sesimle karşılaştığım an bir sahne değildi…
Bir alkış da yoktu. Daha çok, herkes dağıldıktan sonra kalan sandalyeler gibiydi; yerli yerinde ama sessiz.

İlk kez konuştuğumda değil, konuşmam gerektiği hâlde sustuğumda duydum onu.
O an anladım ki ses, çıkınca değil; çıkmadığında da var.

Bu bir kabul değildi önce. Çünkü kabul yumuşaktır. Bu daha çok bir yüzleşmeydi:
“Ben buyum” deme cesareti değil, “Ben buradayım” diyememenin utancı.

Şimdi dönüp baktığımda şunu söyleyebilirim: O karşılaşma bir kapıydı.
Önce yüzleştim, sonra hal kapısından girdim; hâlâ kendimden cevap beklerim. Yüzleştim ama kabul müyüm, bilmem…

‘‘Görünürlük çoğaldıkça, insanın kendisiyle kurduğu mesafe de değişir; kalabalığın ortasında bile içe doğru çekilen bir yalnızlık büyüyebilir.’’

Popülerlik çoğu zaman sesi yükseltir ama derinliği azaltır. Sizce bir müzisyen için görünür olmak mı daha risklidir, yoksa görünmeden kalmak mı? Sizi bugün olduğunuz yere asıl biçimlendiren hangisi oldu?

__Popülerlik sesi yükseltir, evet… Ama bazen ses yükseldikçe insan kendi iç uğultusunu duyamaz. Görünür olmanın riski burada başlar: Alkışın yönü, niyetin yönünü değiştirdiğinde.

İnsan, söylediği sözü değil; duyulacağını sandığı sözü söylemeye başlar.

Görünmeden kalmanın riski ise daha sessizdir ama daha derindir. İçinde büyüttüğün şeyin hiç sınanmadan kalması… Bir de şu var: Kimse duymuyorsa, bazen sen de kendini ciddiye almazsın.

Beni bugünkü yere getiren şey, bu ikisinin ortasında uzun süre durmak oldu. Biraz görünmeden piştim, biraz görünürken törpülendim. Ne tamamen saklandım ne de kendimi çoğalttıkça seyrelttim.

Asıl biçimlendiren şuydu: Duyulmak için değil, dayanmak için söylenen sözler.
Onlar popüler olmaz belki ama insanın omurgasını doğrultur.

O yüzden bugün şunu söyleyebiliyorum: Görünür olmak tehlikelidir, görünmeden kalmak eksiktir. Ama kendine sadık kalmak… O hem zor hem de görünenin arkasındaki asıl gerçeği hâsıl eder.

Beni olduğum yere konumlandıran, kendime sadık kalmak oldu.

‘‘Şarkı bittikten sonra oluşan duraklama, söylenenlerden çok, insanda yer edenlerin tartıldığı bir eşik hâline gelir.’’

Şarkı bittiğinde kalan sessizlik, sizin için bir rahatlama mı yoksa daha yoğun bir iç dinleme hâli midir? Suskunluk, sizde sesi dinlendiren bir alan mıdır, yoksa söyleyemediklerinizi büyüten bir boşluk mu?

__Şarkı bittiğinde kalan sessizlik, benim için bir rahatlama değil… Daha çok derinleşme. Sanki su çekiliyor ve dip görünmeye başlıyor. O an alkış varsa bile ben onu hemen duymam. Önce içimde bir uğultu durulur. Söz yerini bulmuş mu, ses kendine yakışmış mı diye bakarım. Yani dışarısı susarken içeri başlar.

Suskunluk bende sesi dinlendiren bir alan değil sadece; aynı zamanda sesin kendini tarttığı bir terazidir. Söylediklerim hafifse uçup gider, ağırsa orada kalır, oturur.

Söyleyemediklerime gelince… Onlar suskunlukta büyümez. Aksine, suskunluk onları yerlerine koyar. Her söz söylenmek zorunda değildir; bazıları olgunlaşmak ister.

O yüzden sessizlik, benim için bir boşluk değil. Bir eşik. Şarkıdan sonra geçilen, bir dahaki söze hazırlanılan yer. Ve en çok orada anlarım: Ben şarkıyı bitirmedim… Şarkı beni bir süreliğine susturdu.

‘‘Geçmiş deneyimler sesin içine gizlenmez; yaşanan her kırılma, her suskunluk orada kendine bir yer açar ve zamanla yoruma dönüşür.’’

Her yorum, farkında olunsun ya da olunmasın, söyleyenin ruh hâlinden izler taşır.
Kendi sesinizde geçmiş deneyimlerinizin, kırılmalarınızın ve suskunluklarınızın payını nasıl görüyorsunuz?

__Kendi sesimde geçmişim gizli değil… Saklanmıyor, süslenmiyor; olduğu gibi duruyor. Her kırılma bir titreşim bırakmış, her suskunluk bir boşluk açmış. Ses dediğin şey biraz da o boşluklardan geçerek yankılanıyor.

Yaşadıklarım sesi genişletti, kırıldıklarım derinleştirdi. En çok da sustuklarım şekillendirdi beni. Çünkü susmak, sesi öldürmez; ona yön verir.

Bugün söylediğim bir türkünün içinde sadece nota yok. Vazgeçtiğim cümleler var, yarım kalan vedalar var, zamanında yutulmuş sözler var. O yüzden her yorum bir hâl anlatır. Benim sesimde de hâllerim dolaşır.
Neşem gizli durur, hüznüm öne çıkar belki ama ikisi de gerçektir.

Kısacası şunu söyleyebilirim: Sesim beni anlatıyor ama ben sesime hükmetmiyorum. Önceki sorulardan birine cevaben demiştim; ses aslında sessizlikten ibaret. Ben bazen avazım çıkarcasına fısıldar, bazen de avazım çıkarcasına susarım.

‘‘Müziğin iyileştirici tarafı, her şeyi onarmasında değil; insanı kendi yarasının önünde durmaya mecbur bırakmasındadır.’’

Müzik çoğu zaman “iyileştirici” bir alan olarak görülür. Peki, sizin için müzik her zaman iyileştirir mi, yoksa zaman zaman yarayı açık tutan bir hatırlatma işlevi de görür mü?

__Müzik benim için her zaman iyileştirmez. Bazen tam tersine, iyileşmemiş yeri işaret eder. Ama bunu bir zarar gibi görmem; çünkü bazı yaralar kapanmak için değil, unutulmamak için vardır.

Bazı türküler var ki insanı teselli etmez, insanı yerine oturtur. “Burada canın yanmıştı” der. Kaçmadan bakmayı öğretir. İyileştiren müzik çoğu zaman sessizce çalışır; fark etmezsin. Ama yarayı açık tutan müzik, seni kendinle yalnız bırakır. O yalnızlık kıymetlidir. Çünkü orada yalan yoktur.

Ben müziği bir merhem gibi kullanmadım hiç. Daha çok bir ayna gibiydi. Bazen yüzümü gösterdi, bazen sırtımı.

Sonunda şunu anladım: İyileşmek, her zaman rahatlamak değildir. Bazen hatırlamaktır.
Ve müzik, bunu yapmaktan hiç çekinmez.

‘‘Hafıza, tamamlanan melodilerden çok, içte taşınan yarım hâllerle beslenir.’’

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi siz yapan şarkılar mı var, yoksa söyleyemediğiniz, yarım kalan melodiler mi? Bir müzisyenin hafızasında hangisi daha çok yer kaplar söylenenler mi, içte kalanlar mı?

__Geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Beni ben yapan, söylediğim şarkılar kadar söyleyemediklerim. Söylenenler hafızada durur; tarihleri vardır, kayıtları vardır, insanların eşlik ettiği anlar vardır. Onlar yol taşları gibidir: “Buradan geçtin” der. Ama içte kalanlar… Onlar pusula gibidir. Nereye ait olduğunu, neden bu sesi seçtiğini hatırlatır.

Bazı melodiler var ki hiç tamamlanmadı. Belki cesaret yetmedi, belki zaman uygun değildi,
belki de o hâl bir daha gelmedi. Ama en çok onlar çatışır içimde. Çünkü yarım kalan şey,
insanı diri tutar.

Bir müzisyenin hafızasında söylenenler yer kaplar, evet… Ama ağırlık, içte kalanlardadır.
Söylenenler paylaşılır, söylenemeyenler taşınır.

O yüzden bugün buradaysam, bu sadece söylediğim türküler sayesinde değil; vazgeçtiğim, ertelediğim, boğazımda düğüm kalan melodiler sayesinde.

Ses, unutmaya en çok direnen şeydir; çünkü önce insanın içine kaydolur.”

Bilal Mazlum’un müziği işitilen bir şey olmaktan çok, taşınan bir hâl gibi duruyor. Ses burada kulağa değil, hafızaya yerleşiyor; dinlendikçe değil, hatırlandıkça derinleşiyor. Bu söyleşi boyunca açığa çıkan şey şu; yüksekliğin değil, kalıcılığın peşinde olan bir sesle karşı karşıyayız. Alkışın değil, sessizliğin tamamladığı bir müzikal alan bu.

Bu müzik ne sahneye yaslanıyor ne de gösteriye. Daha çok bir tanıklık biçimi gibi; söylenenle birlikte söylenemeyeni de taşıyan, sustukça genişleyen bir ifade alanı. Bilal Mazlum’un sesinde yankılanan şey, acele etmeyen, kendini ispatlamaya çalışmayan ama dinleyeni içeriden yoklayan bir duruş.

Bu yüzden şarkılar geçip gitmiyor, insanda kalıyor. İnsan onları dinlemiyor yalnızca; onlarla birlikte duruyor, susuyor. Ve çoğu zaman en kalıcı ezgi, tam da o duruşun içinde, sessizce büyüyor.

“Şarkılar bittiğinde kalan şey, çoğu zaman müziğin asıl hafızasıdır.”

Hafızanın Tanıkları

BİLAL MAZLUM

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ocak 2026 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Parazit İkizle Dünyaya Gelen Adamın Tüyler Ürperten Hikayesi

24.11.2025- Metehan BOZKURT- Yaşam Editörü

Jean ve Jacques Libbera isimli yapışık ikizler 1900’lü yıllarda dikkat çeken isimlerden bir tanesi. Jean isimli adam, midesine ve göğsüne yapışık bir parazitik ikizle dünyaya geldi. Yıllarca ikiziyle birlikte gösterilerde ve sirklerde rol alan Jean Libbera, 50 yaşında İtalya‘da hayatını kaybetti. Jean ve Jacques Libbera’nın hikayesine gelin beraber bakalım.

Sizleri 1900’lü yıllarda yaşamış Jean ve Jacques Libbera ile tanıştıralım. Evet, yanlış duymadınız. Fotoğrafta da gördüğünüz üzere, iki kişi var!”Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyiz. Jean ve ikiz kardeşi Jacques, birbirlerine yapışık bir şekilde dünyaya geldiler. Fakat hikaye aslında göründüğünden biraz daha karışık.

İsterseniz her şeyi en baştan anlatalım… Jean Libbera, dünyaya geldiğinde göğsüne ve karnına yapışık parazit bir ikizle dünyaya geldi.

Parazit ikiz denmesinin sebebi, Jacques isimli ikizin Jean’in vücudundan beslenerek hayatta kalabilmesi. Bu nedenle Jean Libbera, ‘İki Vücutlu Adam’ olarak da biliniyor.

Fakat bu Jean için hiçbir şekilde sorun olmamış ve sağ salim 50 yaşına kadar yaşamış.

Evlenmiş ve 4 çocuk babası olmuş. Jean Liberra’nın gösteri reklamları dışındaki hayatı aslında son derece gizemli. Liberra’nın 13 kardeşi vardı ve kardeşleri arasında parazit ikizle dünyaya gelen ilk çocuk değildi. Diğer parazit ikizle dünyaya gelen kardeşi ise henüz bebekken hayatını kaybetti.

Jean’ın Jacques isimli ikizi aslında tam gelişmemiş olarak raporlara geçti. Bu durum, embriyonun kısmen ikiz olarak ayrılması ve iki tarafın da anne karnında asimetrik olarak gelişmesi, küçük ikizin büyük olana bağlanmasıyla ortaya çıkar.Cleveland Clinic’e göre yapışık ikizler son derece nadirdir. Dünya çapında 50 bin gebelikten sadece bir tanesinde görülür. Bu arada parazit ikizlerin, yapışık ikiz vakalarının yaklaşık yüzde 10’unu oluşturduğu ve dünya çapında milyonda bir doğumdan daha azını etkilediği bildiriliyor.

Günümüzde parazit ikiz vakası görüldüğünde tıbbi açıdan zararlı olduğu için doğumdan sonra alınıyor. Fakat 19. yüzyılda durum çok daha farklıydı.İnsanlar, parazit ikizleriyle birlikte sirklerde ve gösterilerde yer alıyordu. Jean Liberra’nın da ikiz kardeşi Jacques ile yaptığı tam olarak buydu. Genellikle ikili, gösterilerde birbirlerini tamamlayan takım elbiseler giyerlerdi.

İkizin iki küçük kolu, iki eli, iki bacağı ve iki ayağı vardı. Parazit ikizler normalde bilinçsiz olsa da bazı raporlara göre Jacques hayattaydı ve hareket edebiliyordu.Jean ve Hacques, dolaşım ve sinir sistemleri de dahil olmak üzere adeta her şeyi ortak olarak kullandılar. Jean, ikizini bir şekilde saklayarak yaşamına devam etse de 50’li yaşlarında İtalya‘ya döndü ve orada hayatını kaybetti.

Jean ve Jacques ikilisine eşlik eden başka çift ise Chang ve Eng Bunker ikilisiydi. Aynı sirkte şovlara çıkan yapışık ikizler, o dönemin en çok rağbet gören etkinliğinde boy gösteriyorlardı.

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Kasım 2025 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , ,

ANNESİNİ BEKLEYE BEKLEYE ÖLEN BAHE

28.08.2025- Adnan AVUKA / MARDİN

BU TOPRAKLARIN İNSAN HİKAYESİ BİTMEZ

Şehrin sembol isimlerinden biri olan ve 6 yaşında bırakıldığı Deyrul Zafaran Manastırı’nda 70 yıldır annesini bekleyen Cercis Kaptan (Bahe) 2014 yılında vefat etti. Bahe için hayatının anlatan bir belgesel dahi yapılmıştı.

Bahe’nin Mardin’deki hikayesi annesinin onu 70 yıl önce Deyrul Zafaran Manastırı’na bırakmasıyla başlamıştı. O günden bu yana manastırda yaşayıp bahçıvanlık yapan 76 yaşındaki Cercis Kaptan, ‘Bahe’ adıyla biliniyordu.Mardin Kırklar Kilisesi başpapazı Gabriel Akyüz:

’Bahe’nin Süryani camaatinin sembolü olduğunu belirterek, “Annesi 6 yaşında iken kendisini Delrulzafaran Manastırı’nda bırakıp gitti. Bugün yani 76 yaşına bastığı bugünlerde bile annesini bekliyordu” dedi.

Bahe, bir süre önce rahatsızlararak hastaneye kaldırılmıştı. Özel bir hastanede tedavi gören Kaptan, p yetmezliğinden yaşamını yitirdi.

Bahe’nin vefatı Süryaniler başta olmak üzere Mardin’de büyük üzüntü yarattı. Mardin Valisi Ahmet Cengiz, Bahe’nin Mardin’in sembolü olduğunu belirterek, ölümünden büyük üzüntü duyduğunu dile getirdi.

HAYATI BELGESEL OLMUŞTU

Mardinli yönetmen Haydar Demirbaş, geçen yıl Bahe’nin yaşamını anlatan ’Misafir’ adlı belgesel film çekmişti. Yönetmen Haydar Demirtaş, annesinin Bahe’yi 6 yaşındayken 70 yıl önce ekonomik sıkıntılardan dolayı manastıra bıraktığını belirterek şunları anlatmıştı:

“Annesi iki kız kardeşi ile birlikte Suriye’ye gitmek zorunda kalıyor. Ve ona ’Bu manastırda bekle seni almaya geleceğim’ dedikten sonra gidiyor. Belgesel, Bahe’nin o günden bugüne 70 yıl boyunca manastırda büyük bir özlem ve umutla annesini beklediği hayat hikayesini içeriyor. Belgesel filmimizi yaparken, Bahe üzerinden Süryani’lerin kültürünü, dilini, tarihini de anlattık. Bahe’nin çocukluktan bugüne manastıra emek verme sürecini anlattık.”

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2025 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , ,

“İPSİZ SAPSIZ”DEYİMİ NEREDEN GELİYOR?

22. 05.2025- Yazan-Dünya Gözüme Kaçtı

Zamanın ağır aktığı yıllardı… İstanbul, Anadolu’dan gelenler için bir ekmek kapısıydı; ama o kapı, çoğu zaman sırtla, sabırla ve sessizlikle açılırdı. Ne bir meslek diploması, ne de “bir tanıdıkla gelenler; sadece elinde gücü, dilinde duası olanlar vardı.

Şehre vardıklarında, yapabilecekleri ilk iş genellikle hamallıktı. Ancak bu iş bile bir donanım isterdi. Hamallığın bir ‘alet çantası’ vardı: İp ve sap. Sırtla yük arasında dengeyi sağlayan bu ip ve saplar, hem yükün düşmesini engellerdi hem de sırtı tahrişten korurdu. Bir hamalın ekmeği, bu basit ama hayati araçlara bağlıydı. Aynı şekilde inşaatlarda çalışan amelelerin de yanında mutlaka bir kazma, kürek veya balyoz bulunurdu.

Bu aletler, sadece bir iş değil, kimlik ve saygınlık da kazandırırdı. Peki ya hiçbir şeyi olmayan? İşte işte tam burada doğdu bu deyim: “İpsiz sapsız.”

Yani; ne işi, ne aracı, ne de düzenli bir hayatı olan kişi. Başta bu ifade, gerçekten elinde ekipmanı olmayan, hamallık veya amelelik bile yapamayacak kadar çaresiz insanlar için kullanıldı. Ama zamanla anlamı genişledi. Artık “ipsiz sapsız” dendiğinde sadece ekipmansız biri değil; düzensiz, güven vermeyen, tutarsız ve sahipsiz yaşayan insanlar kastedilir oldu. Halk arasında; işi gücü olmayan, ne yaptığı belli olmayan, toplumla sağlıklı bağ kuramayan kişilere yöneltilen hafif küçümseyici ama aynı zamanda merhametli bir niteleme hâline geldi.

Bugün o deyimi kullanırken çoğumuz farkında bile değiliz, ama arkasında göçlerin, yoksulluğun, taşra ile kent arasında sıkışıp kalmış binlerce insanın hikâyesi var. Belki de bir baba, sırtında ipiyle evladına ekmek götürmeye çalışırken; bir diğeri, o ipi bile alamayacak kadar yoksuldu… Ve işte o fark, dile bir deyim olarak yansıdı. “İpsiz sapsız” sadece bir söz değil; omzunda hayat taşıyamamış nice insanın sessiz ağıtıydı. Hazırlayan: Dünya Gözüme Kaçtı

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2025 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

HEY YEL DEĞİRMENLERİ!

10.05.2025- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Göçebeler, doğayla uyumlu yaşarken özgürdüler ve yaşamlarının patronuydular. Dünyada nüfus arttıkça, topraklar paylaşılamadı ve savaşlar çıktı. Yerleşik hayata erken geçenler, kurallara uyumlanma sürecini çabuk tamamladı. Göçebelikten en geç kurtulanların durumu ise başkaydı. Onlar, 1600 sonu 1700 başlarında yerleşik hayata geçenlerdi.

Doğal yaşamın inceliklerini özümsediklerinden, varlığın kıymetini bilenlerdi. Yerleştikleri alanlarda, her biri doğacıydı. Toprağı ekiyor biçiyor, doğa da onlara sunuyordu. Yaparak yaşayarak öğrendiklerinden, zengin kültüre sahiptiler. Sanayileşme, medya araçları, internet yaygınlaşınca bu pazara alıcı gerekti. Köylerde okul kalmadı ve göçebelikten kurtulanlar yeniden göçebe olmuşlardı. Boşalan, 10 hanesi kalan ve cemaati olmayan üç camili köye 3 imam atanırken, köy çocukları için öğretmen atanması imkansız oldu.

Bu göç mağdurları, büyük kentlerin, vasıfsız eleman ihtiyacını karşılamalıydı. Çok göçen olmalı ve pazara alıcı yaratılmalıydı. Öyle de oldu, üretenler artık tüketici oldu. Böylelikle kendisi olmayan, kentli de olamayan ara bir kültür doğdu.

Unutuldu nenelerin, dedelerin el sanatları. Unutuldu doğal ürünlerden yapılan yemekler. Unutuldu ana dilin doğal sözcükleri.

Sinop köylerinde tarım alanında inceleme ve araştırmaları yaparken söz varlığını da toplayan İsmail ERSOY, köylerde buğdayla yapılan sütlaç tatlısını derlemiş. Sitemize gönderdiği bilgiyi okurlarımızla paylaşıyoruz:

Ben İsmail ERSOY, Sinop yöresi söz varlığını toplarken 1968-1977 yıllarında köylerde buğdayla yapılan sütlaç ikram ettiler. Bu kültürü, gezdiğim Çankırı, Ankara, Kırşehir, Konya, Kayseri, Kahramanmaraş, Antep, Hatay köylerinde hiç görmedim. Sinop yöresi yemeklerinde değerlendirilmesi kültürümüze zenginlik kazandırır.

Teşekkürler İsmail ERSOY. Dövme buğdaydan sütlaç yapan başka illerin olduğunu internetten de görüyoruz. Buğday ve undan çok çeşitli yiyecekler üretirdi insanımız. Hazır yiyecek pazarının alıcısı oldu artık.

Yel değirmenleri dönüyor yine. Döndürülüyor dümen. Hafızalara format atılıyor, küresel sistemin istediği insan yaratılıyor. Geçmişi ve geleceği de getirinin kontrolünde.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

YARAMAZLIKLARI YÜZÜNDEN ÇOCUKLUĞU DAYAK YEMEKLE GEÇEN RESSAM

04.03.2025- Fikret OTYAM- alıntı

Bebeklerin ishal salgınından öldüğü 1926 yılında, Aksaray’da dünyaya gözlerini açtı.

Altı çocuklu ailenin beşincisiydi. Öleceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Aksaray’ın tek eczacısı olan babası gözünü karartıp aşırı dozda ilaç verdi oğluna. Kendi çocuğunu bu yolla kurtarınca, ilçenin öteki çocuklarını da ölümün pençesinden alıverdi!

Babasının yaşama bağladığı çocuk, yaramazlıklarıyla adamcağızı canından bezdirecekti!…

Aklı fikri “şeytanlığa” çalışıyordu boyuna.

Örneğin iki katlı kerpiç evlerinin nasıl yanacağını merak edip ateşe veriyordu!

Bir başka gün, eczane çalışanlarının yemeğine vazelin yağı katıyordu!

Ak saçlı eczacı kalfasının başına, uyuduğu sırada, mavi boyalı ilaç boca ediyordu…

Babasının, saygın konuklarına ikram ettiği konyak şişesinin içine keskin müshil ilacı koyuyordu…

Yine en etkili müshil ilacı olan İngiliz tuzunu havanda dövüp tuzluklara dolduruyordu…

Tabii yaptığı her yaramazlık beraberinde, öfkeli babasının dayağını getiriyordu!

Dayak yiye yiye büyüdü. Güzel Sanatlar Akademisi’ne öğrenci oldu. 1953 yılında Akademinin Resim Bölümünü bitirdi. Gazeteciliğe başladı. Anadolu insanının dertlerini kendine dert edindi. Edebi tadı olan birbirinden güzel sayısız röportaja imza attı. Dolaştığı yerlerden getirdiği çarpıcı fotoğraflarla iz bırakan sergiler açtı.

Emekli oluncaya kadar kitaplar dolusunca yazılar yazdı.

Aksaraylı o yaramaz çocuk, yetişkin çağında Babıali’nin yürekli kalemi sıfatıyla basın tarihindeki yerini aldı.

Emekli olduktan sonra kendini tümüyle resim yapmaya adadı.

Kimden söz ettiğimi elbette bildiniz:

Fikret Otyam.

(Önceleri, ailenin soyadı Otyam değil, Artur’du. General McArtur’u andırıyor diye babası soyadını değiştirmek istemişti. Bu nedenle, dönemin Sağlık Bakanı Refik Saydam, ona “Otyam” soyadını verdi. Otlardan ilaç yapan anlamına geliyordu.)

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mart 2025 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

O ESKİ RAMAZANLAR

03.03.2025-Ayşe EKŞİ ELMACI

Ahhh.!o eski ramazanlar dediğimizde içimiz duygusal sessizliğe bürünüyor. Doğduğum şehirde Ramazan ruhu vardı. Hazırlıklar günler öncesinden başlardı kesme hamuru imece usulü kesilir, yufkalar açılır, mukabeleler başlardı. Çarşı pazar canlanır .Akşamları fırınlardan pide kokuları yayılır ruhani bir huşu içerisinde geçerdi. İftardan sonra teravi namazına giderdi babalarımız . Çocuklarda tenekeden yaptıkları gemi maketini süslerler geminin ortasına mum dikerler helesaya çıkarlardı. Helesa memleketimin hikayesidir.

Helesa geleneği; Sinop’ta fırtına sebebiyle mahsur kalan geminin kumanyası tükendikten sonra, gemi mürettebatının filikalarını süsleyerek, ellerinde fenerlerle şehir merkezine gelerek mâni ve türküler eşliğinde dolaşarak yardım toplamaları hikâyesine dayanmaktadır. Eskisini bilmem ben bildim bileli bu ritüel sürüp gitmiştir. Sanırım bu günlerde bu ritüel ölümsüzleştirilmek adına şenliğe dönüştürülmüştür.

Bazı evler sahura kadar uyumaz börekler çörekler açılır tencere dolusu yemekler yapılırdı. Annem Mahallemizin hocası (hatta yaz aylarında mahallenin çocuklarına kuran öğretirdi).Hayriye hanım teyzeden iki hatim alırdı. Hem baba tarafına ,hem kendi tarafına. Fitreler zekatlar geçe bırakılmazdı ihtiyacını giderebilsinler diye. Pişirilenler komşularla paylaşılırdı. İhtiyaç sahipleri bilinirdi. Öyle ramazan kolileri yoktu, makarnanın çok olduğu. Şimdi ihtiyacı olanı muhtardan soruyoruz. Gel de deme, nerede o eski ramazanlar…

HAYIRLI BEREKETLİ SAHURLAR…!!@ayseceeeee

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Mart 2025 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ORHAN VELİ’DEN BABASI NE İSTEDİ?

02.01.2025- SERAY ŞAHİNLER, “Ağabeyim Orhan Veli”

Babam ağabeyime şiir yazdığı için kızmazdı. Fakat ,

“sen doğru dürüst bir memur ol. Gündüz çalış, akşam gel şiirini yaz” diye telkinlerde bulunurdu.

Babam muhafazakar bir insandı. Memuriyet ile şairliğin bağdaşmadığını pek kabul edemezdi. Hatta babama sorsanız,

‘”memur ol, şair olma” derdi.

Ağabeyim de hem kendi parasını kazanmak, hem de babamı memnun etmek için bir kez memuriyete girdi çıktı. Bir süre çalıştı ve istifa etti.

Babam uzun yıllar Mızıka-yı Hümayun’da görev yaptı. Anılarını yazmak istiyordu. Orhan Ağabeyime söyledi. O da yazalım dedi. Ama sonra bir araya gelemediler. Bir de ağabeyim babamın yanında sigara içemiyor tabii..

“Sigara yok, nasıl oturup yazayım” derdi, gülerdik.

O anılar yazılabilseydi eğer, bugün müzik tarihimiz açısından çok önemli bir kaynak olurdu.

Çok sevilen “İstanbul Türküsü” şiirinde,

“İstanbul’da Boğaziçi’nde

Bir fakir Orhan Veli’yim

Veli’nin oğluyum

Tarifsiz kederler içinde..” diyen Orhan Veli ile babası arasında, şiirin yayımlandığı günlerde, gülümseten şu diyalog yaşanıyor.

İstanbul Türküsü’nün yayımlandığı günlerdi… Babam şiirin konusunu bilmiyordu. Dostları ise babamı gördüklerinde şiirden bahsetmiş, şakalaşmışlar. Bu şakaların etkisiyle babam eve döndüğü zaman,

“Orhan nerede?” diye sordu. Ağabeyim hemen geldi.

“Oğlum sen neler yazmışsın, bir fakir Orhan Veli’yim, bir garip orhan Veli’yim, Veli’nin oğluyum demişsin. Fukaralığını gazetelerden herkese ilan ediyorsun, beni ne karıştırıyorsun, ben hayatımdan memnunum’ demişti.”

Mehmet Veli Kanık, Orhan Veli’nin vefatından üç yıl sonra, 1953’de hayatını kaybetti.

#OrhanVeli(13 Nisan 1914-14 Kasım 1950)

(SERAY ŞAHİNLER, “Ağabeyim Orhan Veli”, Doğan Kitap, 2021)

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

LADESİM LADES OLSUN MU VERMEYEN NE OLSUN MU?

31. 01.2025-şeylerin tarihi – Özcan SAPAN

LADES KEMİĞİ

Gizli dileklerde bulunan iki kişi bir tavuğun kurumuş, v şeklindeki köprücük kemiğinin iki ucundan kuvvetle çeker. Daha büyük parçayı kıranın dileği gerçek olur.

Hikayenin çıkış noktası: Şehir uygarlığı MÖ. 6. yüzyılda en yüksek noktasına ulaşmış oldukça kültürlü olan Etruryalılar , tavuk ve horozun kahin olduğuna inanırlardı. Tavuk cıyaklayarak yumurtlayacağını söylüyordu; horoz da yeni günün doğuşunu haber veriyordu.

Yere çizilen bir daire her biri Etrurya alfabesini temsil etmek üzere yaklaşık 20 parçaya bölünürdü. Her bir kısma mısır taneleri konur; dairenin orasındaki tavuğun mısırları yeme sırasına göre papazlar öngörülerde bulunurdu. Modern ruh çağırma seansı gibi.

Kutsal bir tavuk öldüğünde ;köprücük kemiği , güneşte kurumaya bırakılırdı. Kahinin gücünden yararlanmak isteyen bir Etruryalı’nın yapması gereken tek şey , bu kemiği alıp vurması ve dilekte bulunmasıydı; böylece kemiğin adı ‘ lades kemiği’ oldu.

Kaynak: şeylerin tarihi – özcan sapan

***

Lades oyununu ilk oynayanların Etrüskler olduğu, Romalılardan kalan yazılı belgelerden anlaşılıyor. –https://fisildayankalemler.org/lades-oyunu-ve-kokeni/

***

-Ladesim lades olsun mu?
-Olsun.
-Yerde ne var?
-Nohut.
-Gökte ne var?
-Bulut.
-Sen bunu kırk gün kırk gece unut.

***

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Ocak 2025 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ASLI HU, NESLİ HU, BİR BAHÇIVAN HİKAYESİ

23-01-2025- Alıntı

Bir gün sultan saraydaki bahçıvanının yanına uğrayıp kendisine hediye edilen tayı sorar;

“Bahçıvan efendi, nasıl bizim tay?”. Bahçıvan cevap verir;

“Asluhu nesluhu sultanım.”

“Nesi var ki ?” diye sorar sultan.

“Sultanım, asil bir tayın sırtına sinek böcek konduğunda bunları kuyruğu ile kovalar. Bizim tay adeta bir inek gibi kafasını çevirip ağzıyla sinekleri kovalıyor.”

Sultan bunun nedenini öğrenmek için tayı hediye eden adamı çağırtır. Tayın bu davranışının sebebi hakkında bilgi ister. Tayı hediye eden adam der ki;

“ Sultanım, bizim tay doğduktan hemen sonra annesi öldüğü için onu ineğe emzirttik.”

Böylece meselenin sırrı çözülmüş olur. Sultan adamlarına emreder;

” Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek!”.

Başka bir zaman sultana güzel görünüşlü, iri bir hindi hediye edilir. Bir müddet sonra sultan bahçıvanın yanına varır ve hindiyi sorar.

“Asluhu nesluhu sultanım.” der bahçıvan.

”Bahçıvan efendi bunun neyi var?” diye sorar sultan.

“ Sultanım asil olan bir hindi öteceği zaman kabarır, ibiği masmavi olunca ötmeye başlar. Bizim hindi iyice kabarıyor, ibiği masmavi olup tam öteceği zaman kafasını suya daldırıyor.

Sultan işin aslını öğrenmek için hindiyi hediye eden kişiyi çağırtır. O kişi, hindinin yumurtasını ördeğin altına koyduklarını ve hindinin ördek yavruları ile birlikte büyüdüğünü anlatır. Bu meselenin sırrı da çözülmüş olur. Padişah emreder;”

Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek.” Sultan güzel bir günün sabahında bahçede yalnız başına dolaşırken bahçıvan gözüne ilişir ve ona doğru yaklaşarak;

“ Bahçıvan efendi, bende de bir sıkıntı var mı?” der. Bahçıvan

“Asluhu nesluhu efendim” deyince, sultan

“ bende de mi?” diyerek son demlerini yaşayan annesine koşar.

“Anacığım, inan sana kırılıp küsmem, kızmam da. Bende bir sıkıntı var mı?” diye sorar.

Annesi durur, sıkıla sıkıla başlar anlatmaya; “Oğul babanla evlendiğimizde baban çok yaşlıydı, ben daha 15-16 yaşlarında genç, güzel bir kızdım. Gençliğimin duygularına kapılıp bir hata ettim. Sen bizim sarayın aşçısının oğlusun.”

Hakikati öğrenen sultan bahçıvana seslenir;

“ Ey olayların perde arkasından bizlere sırlar sunan değerli insan; Tay ve hindinin durumlarına vakıf oldun. Anladık da, benim durumumu nasıl anladın? Bu nasıl bilgeliktir? Söyle bakalım bana.” deyince;

Bahçıvan;

” Ey yüce sultan, Bunu anlamaktan daha kolay ne var? Benim bildiğim sultanlar ödül verirken “Verin bir kese altın” derler. Siz ise “Verin fazladan bir kap yemek” diyorsunuz.”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,