RSS

Kategori arşivi: ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

BERDUŞ- Şafak SARIKAYA

BERDUŞ 

Rüzgar hafifçe esiyordu, Murat Abi’nin kahvesinin önünde, Cemal ile Suat tavla oynuyorlardı. Pulların sesi ileriden çok rahat duyuluyordu. Birden, Suat yüksek sesle güldü ve Murat Abi’yi hafifçe dürttü.

-Bak, Berduş geliyor dedi.

Berduş Rıza her zamanki gibi zil zurna sarhoştu. Yalpalaya yalpalaya geldi, gözlerini hizalamakta güçlük çekiyor, gözleri kayıp gidiyordu. Kirli saçları, hırpani kılığı ile korkunç görünüyordu. Ama o muhitte herkes onu tanır ve zararsız olduğunu bilirdi, bir zararı varsa kendineydi.

-Gençler, ne yapıyorsunuz, dedi.

Cemal gülerek ona seslendi:

-Gel Berduş, otur şöyle.

Suat düşmesin diye kolundan tutup oturmasına yardımcı oldu. Cemal, bağırarak:

-Murat Abi, Berduş’a bir orta kahve diye seslendi.

Murat Abi, sessiz sessiz kafasını salladı. Kahvesi her zaman hazırdı ama Berduş gururluydu, bedava kahve içmezdi hele bir de inadı tutarsa, kalkıp giderdi. Ama bu üçlü istisnaydı. Emekli Öğretmen Hakkı Amca da, Berduş’a sürekli yiyecek verirdi, bazen para verdiği de olurdu. Hakan Abi ile çocukluğu beraber geçmiş çok iyi arkadaştılar ama son 5 yıldır görüşmüyorlardı, küsmüşlerdi.

Mahalleli onu severdi. Berduş da bunun farkındaydı ve suistimal etmek istemezdi. Hem Cemal hem de Suat, Berduş’u çocukluklarından beri tanırdı. Cemal, Berduş’un omzuna dokundu ve sordu:

-“ Abi, nasılsın, bir ihtiyacın var mı?”

-“Yok, dün bir rüya gördüm, rüya mıydı, gerçek miydi anlayamadım” , dedi.

Suat sordu:

-“Hayrola?’”

Berduş devam etti, “Rüyamda ölmüştüm ve kendi cenaze namazımda saftaydım. Kiminin elinde cep telefonu mesajlaşıyor, kimi başka birisi ile sohbet ediyor, cenazede olduğunu unutup gülüşenler bile vardı. Bir köşede Hakan’ı gördüm, görüşmüyoruz biliyorsunuz. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, Hakkı Amca da, çok üzgündü. Hakan’a başın sağ olsun dedim, dostlar sağ olsun dedi, beni tanıyamadı. Cenaze namazını kılarken hoca sordu nasıl bilirsiniz diye, bir an düşündüm kendimi nasıl bilip bilmediğimi fark ettim.

Cemal gözlerini açmış Berduş’u şaşkınlıkla dinliyordu. Murat Abi kahveyi getirdi:

“Düşünme bunları Berduş”, dedi.

Berduş işte böyleydi, pis kokar, ağzı içki kokar ama o ağızdan şaşırtıcı sözler dökülürdü. Kimin aklına kendi cenaze namazına katılmak gelirdi.

Cemal, Berduş gittikten sonra, Suat’a döndü:

-“2 gün önce Berduş’u bir turist sandala bindirmiş gezdiriyordu. O kadar mutluydu ki, görmeliydin” dedi heyecanla. “Gözlerinin içi gülüyordu, sandaldan inince yanıma geldi, güzel bakan insan güzel görür” dedi ve denize bakarak “bu Hollandalı benim gibi birini sandala alıp, hiçbir menfaat gözetmeden gezdiriyorsa o kişi benim için dünyanın en kıymetlisidir”sözleri döküldü ağzından. Hafif ağlamaklı, dudakları titreyerek:

-“Güzel gören, üstündeki kıyafeti görmez, o kıyafetin, o tenin çirkin kokusunu duymaz, ağızdan çıkan telaffuzlara, çirkin sözlere çok takılmaz.” dedi ve ağır ağır yürüdü, gitti.

Suat:

“Berduş bize her zamanki gibi insanlık dersi verdi, elin Hollandalısı bu garibi böyle sevindirmişse, ne sevaba girmiştir,”  dedi.

Birkaç yıl sonra bir köşede alkol komasında iken ölü bulundu Berduş. Cenaze namazı kılındı nasıl bilirsiniz diye soruldu, Suat, Cemal, Murat Abi, Hakkı Amca hep beraber “iyi biliriz”, dediler. Suat ile Cemal sessizce bakıştılar. Hakan Abi cenazeye bile gelmemişti.

.

Hayat böyle bir şeydi zaten.

Kendi gitmiş kala kala akılda sözleri kalmıştı:

“İnsan güzel bakarsa karşıdakinin ne kılığını ne de kıyafetini görür, insan güzel bakarsa ne pis kokusunu duyar, insan güzel bakarsa ağzından çıkan kelimeleri değil anlamını fark eder ve değer verir” demişti.

Önemli olan güzel bakmak, görmek.

Berduş, kendi gitti, sözleri kaldı yadigar.

 

ŞGS

 
 

Etiketler: , , ,

17 AĞUSTOS

17 Ağustos 2019- Şafak Gündüz SARIKAYA

 

Sıcak bir Ağustos günüydü.

Bir bilardo salonu…

Kimse yok içeride, masanın üstünde toplar duruyor, hiç kımıldamadan.

Hemen biraz ileride sakin, kendi halinde bir ev…

Nem kokuyor, rutubet kokuyor, öyle tuhaf kokuyor ki, burun deliklerinden giren koku genzi yakıyor. Evden bir siyah beyaz fotoğraf düşmüş, rüzgarla bir o yana bir bu yana savruluyor.

Sıcak bir Ağustos günüydü.

İnsanlar sağa sola koşturuyordu. Bir sis perdesi arasında duyulan siren sesleri, acele acele yürüyen, koşturan insanlar.

Hafif bir toz bulutu, beyaz önlüklü doktorlar, sağlık görevlileri, hepsi telaş içerisinde.

Babamla beraber yürüyoruz. Bize maske veriyorlar, “takın bunları”, diye. Elimizde kumanya dar bir yokuşu tırmanıyoruz, ağzımızda bir maske. Önümüze bir çadır çıkıyor ve bizi misafir ediyorlar, ayran veriyorlar.

Sıcak bir Ağustos günüydü………

Gölcük, perişan, Gölcük mahvolmuş.

Binalar kağıt gibi yıkılmış, denizin içine bile kaymış. Bilardo masası sağlam ama binası yana kaymış, gitti gidecek. Biraz ilerisindeki başka bir bina tamamen yıkılmış, moloz yığını ve tuğlaların arasında elbiseler var, rutubet kokuyor, insan kokuyor insan. Bir siyah beyaz fotoğraf savruluyor duruyor. Kim bilir kimler vardı, kimler yaşadı o binada diyorsunuz.

Babamla şaşkın şaşkın bakışıyoruz. Çadıra giriyoruz bir yokuşu çıkarak. Çadırdakiler Güneydoğu’dan terörden kaçıp, iş için Gölcük’e gelmişler. Adam bir haftadır uykusuz, “çıkardığım ceset sayısını bilmiyorum” diyor. Ama o yorgunluklarını bırakıp bize ayran ikram ediyorlar. Babamla yine şaşkın şaşkın bakışıyoruz.

Gölcük yaralı, Gölcük üzgün. Yüreğimizde sızı ve acı. Babamla sessiz sessiz İstanbul’a geri dönüyoruz. Burada tahminimizden çok fazla yardıma ihtiyaç var, diyoruz. Çadırdaki aileyi 1 ay sonra ablam arıyor yardım göndermek için. Terörden kaçan ailenin bu sefer depremden kaçtığını ve Güneydoğu’ya geri gittiğini öğreniyoruz.

Sıcak bir ağustos günüydü………

Babama bu anıları yeniden hatırlatmak isterdim ama artık bu mümkün değil. O da, “Sen ne güzeldin komşumuzdun Fahriye Abla” dizeleri ile meşhur Ahmet Muhip Dıranas’ın mezarına komşu artık.

Depremler yıkıcıdır, yok edicidir. Acıları da zamanla unutulmaz. İçimizdeki depremler de unutulmuyor.  Bu yıl 17 Ağustos ilk defa babamsız geçiyor. Kimileri doğuyor, kimileri ölüyor. Hayatın dengesi, gizemi, dualitesi, sırrı da burada gizli bir anlamda.

Ölüm sessiz, ölüm teessür edici,ölüm deprem gibi çok acı.

İnsan hayatı, yaşam döngüsü olarak algılanır; bu döngünün sınırları vardır. Ölümün bizdeki şaşırtıcılığı, anlaşılmazlığı bu döngünün dışında gerçekleşiyor.  Algılarımız iflas ediyor, hayat anlamsızlaşıyor ve basit gelmeye başlıyor. Bu aslında yaşam döngüsünün yalın gerçekliği.

Geride kalanlar anılara, değer vermeye başlıyor. Babam, iyi ve güzel anılmak isterdi. 50’li yılların ortasında başladığı Sinop Türk-Amerikan Üssü’ndeki başarıları, anıları, toprağa ve hayvanlara düşkünlüğü, hayata pozitif bakışıyla, iyi anılmak isterdi. ve saygıyla, iyi anılmak isterdi. Biz onu hep tatlı gülümsemesi ve hoşgörüsü ile hatırlayacağız.

Ölüm çok acı, ölümün ardından iyi yad ediliyor olmak, sevilmek, saygı ile anılmak, çok önemli. Herkes öldüğünde, böyle anılmak  ister.

Deprem vurdu ve üzerinden 20 yıl geçti, 17 Ağustos’u ve ölenleri unutmayalım.

Sıcak bir Ağustos günüydü……….

Ama bunda Ağustos’un da bir suçu yoktu.

17 Ağustos’ta ölenlere ve depremlerle yitirdiklerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhları şad olsun.

 

ŞGS

 

 

Not: Bu yazıya, babam hayatta iken başlamıştım, onu kaybettik. 17 Ağustos depremini anarken, bizim  içimizde de deprem var.

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Ağustos 2019 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , ,

SOKAĞIN SESLERİ

Şafak Gündüz SARIKAYA- 30 HAZİRAN 2019

Ne güzel insanlar geçerdi kapımızın önünden

Kimi elinde davulu,

Kimi akordeonu.

Yanından eksik olmazdı köpeği kiminin,

Kiminin de gülümsemesi yüzünden.

Tarzan Kemal’den önce,

Davulunun sesi gelirdi kulaklarımıza,

Sonra adımlarını duyardık.

Köpekler de ardı ardına

Yürürlerdi hep birlikte yeşile doğru dostça….

Deli Emin küçük davuluyla gelirdi sokağa. Sessiz, sessiz gelip sessiz, sessiz giderdi. Önce utanarak boğazını hafifçe temizler, sonra aynı hafiflikle başını kaldırırdı. Etrafına mahcupça bir bakış fırlatır, sonra başını öne eğerdi. Hele bir de karnını doyurdu mu? Sevine sevine, geldiği gibi sessizce giderdi.

Rahmetli teyzem, her geçişlerinde onlarla sessiz bir iletişim kurardı. Teyzem sezgileri çok güçlü, sadece mecbur kaldığın zaman çok az konuşan, insanlarla iletişim kurmayan biriydi. Etrafında olan biten hiçbir ayrıntıyı kaçırmadığını görürdük. O, bizim için çok değerliydi. Bu insanların her geçişinde yüzünde hafif bir tebessüm belirir ve için, için sevgisini gülümsemesine yansıtırdı.

Neydi bu insanların sırrı? Kaygısız, içten, menfaatten uzak, hakiki, dingin bir gülümsemenin bedeli. İnsanlara, imbikten süzülmüşçesine bir rahatlık bırakan; dersle, terbiyeyle öğretilmesi zor, doğal hal ve tavırlardı.

Tarzan Kemal’in, Deli Emin’in davul sesi, iç dünyalarının bir yansıması gibiydi. Hayata bakışlarını, davulun ritmi ile anlatıyorlardı. Dinlediğim zaman, o ses sanki bir kitabın sayfalarını teker teker aralıyor, okumak da insanı hiç yormuyordu.   Tarzan ve Deli Emin’in giyimleri kendilerine hastı. Deli Emin, camilere gider namaz vakitlerini kaçırmazdı. Tarzan, sadece kışın giyinir, yaz ve baharlarda doğanın güneşinden faydalanırdı. Biz onları unutamıyoruz, çünkü üst giysilerinden çok, içlerinde sakladıkları güzellikler aklımızdan çıkmıyordu. Tarzan’da kıyafet yoktu, ama kifayet çoktu.

Bir de her daim gülen ama aynı zamanda şık olan Şenol belirirdi sokakta. Şenol, sürekli iyi giyinirdi. Takım elbisesini bazen bir papyonla ya da kravatla tamamlar, elleri arkaya bağlar, mahalleyi teftişe gelmiş edasıyla hacıyatmaz gibi ağır ağır yürürdü. Başında bir kasketi olur havalı olsun diye onu biraz yan takar ve ağır ağır konuşurdu. Çocuklar onunla dalga geçmeye çalışırlar, muzip ve çokbilmiş bir tavırla ironi yaparak cevaplar verir çocukların kafasını karıştırırdı. Şenol bir anlamda biz kaçın kurasıyız der gibi bir kaşını hafifçe yukarı kaldırır, bu birkaç saniye sürerdi, siz kiminle dans ediyorsunuz der gibi yüzünde bir mimik belirirdi. Ama bir yandan da sabrın, tevazunun güçlü bir örneğiydi. Mutlu ve gülen Sinop’un o zamanlar kuvvetli bir timsaliydi, yüzünden gülümseme hiç eksik olmazdı. Demek ki, şehrin havasında, suyunda tılsımlı bir etki vardı. Bu da havayı kapsıyor insanları etkiliyor, mutlu ve güler yüzlü Sinop oluyordu.

20190701_092659

foto, Eczacı Seyhun ÜSTÜN’den alınmıştır, üst köşedeki küçük foto, Sinoplu Kore Gazi’sine aittir

Ramazanları ellerinde süslenmiş kayıkları ile helesa (1) manileri söyleyen çocuklar gelirdi sokağa. Seslerini sokağın ötesinden duyardık. “Heyamola”, diyerek mani başlar, çok sevdiğim “ayva varsa taşlama” kısmı gelirdi. sonra maninin içinde bana çok komik gelen “dan dili dandan kuyruğu yandan” mısralarına sıra gelirdi. Sanıyorum bu ifadeyle anlatılmak istenen fareydi. Helesa kelimesi Yunanca deniz anlamında kullanılıyordu.  Kelimenin kökeninin deniz sözcüğünden gelmiş olması, Helesa’nın gemici ezgisi olarak Trabzon Rize illerinde de söylenmesi, kültürlerin nasıl da yayıldığını ve her ilde farklı yerel motiflerle doldurulduğunu gösteriyordu.

Gerek Ramazan gerekse Kurban Bayramında Davuli, sokağımıza konuk olurdu. Kendinden emin ifadesi ile ve eşsiz tekerlemeleri ile sesi, sokağımızda yankılanırdı. Yanında yardımcısı olur, elinde uzunca bir sopa ve ucunda bir bayrak bulunurdu. Bu sopa rengarenk süslenmiş bir flamaya benziyordu. Davuli, ritmik çalan davulcusu ile birlikte maniler söyler, ciddiyetini asla yitirmezdi. Tiyatral yeteneğini de ustaca konuşturan Davuli her geldiğinde, babam bu eşsiz gösteriyi hiçbir zaman karşılıksız bırakmaz bahşişi çıkarır  bana verir, ben de Davuli!nin yanındaki asistanına uzatırdım. Davuli, mani sonunda “bahşişi aldım, giderim” der, giderdi. Ne güzeldi eski bayramlar.

not: fotoğraf Zeynel.Z.ÖZCAN’IN fotoğraf sergisinden fotoğraflanmıştır

Bunun yanı sıra, üzülen suratlar da vardı. Sokaktan her geçen mutlu değildi. Herkesin dalga geçtiği, down sendromlu olduğunu tahmin ettiğim bir genç vardı. Genç olmasına karşın minyondu, tipi nedeniyle çocuk zannedilirdi. Kimi zaman bariton sesiyle irkilip ne dediğini anlamaya çalışırdık, o buna gülerdi, peşinden biz de gülerdik. Bu sebeple çocuklar kendisiyle dalga geçerler, özellikle kızdırır, ergenliğe adım atan bariton sesini duymak isterlerdi. Bir gün hastaneden geldiğini ve annesine başını yasladığını gördüm, çok hastaydı, gülen halinden eser yoktu. Annesi için zor olmalıydı ama acı içinde annesine sarıldığını ve kadıncağızın çaresizliğini, ümitsizliğini yüzünde görmüştüm. Daha sonra annesiyle birlikte, kömür zehirlenmesinden hayatlarını kaybettiklerini öğrendim. Annesi ona o kadar çok şefkatliydi ki, kader onu annesinin arkasına bırakmadı.

Evet, ne güzel insanlar geçerdi ama ne çaresiz insanlar da geçerdi sokaktan. Hemen bir aşağı sokakta, ağzından köpükler saçan ufak bir çocuk aniden karşınıza çıkardı. Zeka yaşı ne kadardı bilmiyorum ama giyimi, kuşamı hali hareketi insanları kaçırırdı.  Bir gün annesi ile beraber sokakta görüldü. Anne çocuğuna ne güzel ilgi gösteriyordu. İnsanlar ona ve çocuğuna garip ve utançla bakarken o, çocuğuna daha fazla, daha da fazla sevgi sunarak eksiği tamamlamaya çalışıyordu. Hayat ne garipti, herkes kendi penceresinden bakıp duruyor, kimse birbirini anlamıyordu.

Ne güzel insanlar geldi ve geçti bu sokaktan.  Şimdi bu sokaklarda ne davullarının sesi, ne de onların sesleri kalmadı ve tebessümleri de.

Ama o bilgelik, o tevazu, o güler yüzlülük asla unutulmadı. O sabır, o annelik o şefkat unutulmadı. Tılsım devam ettiği sürece yeni Tarzan’lar, yeni Şenol’lar, yeni Emin’ler, yeni Davuli’ler, yeni anneler gelmiştir belki.

Kibirden uzak, güler yüzlü Sinop’un yüz gülümseten müşfik insanlarına saygı ve rahmetle.

 

ŞGS

 

1-Helesa, Ramazan ayında iftardan sonra çocukların ev ev dolaşıp maniler söyleyerek ve bahşiş toplayarak yaptıkları tören. Sinop’un yanı sıra, İnebolu’da da benzer törenler yapılmakta.

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Haziran 2019 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , ,

OYA İP ATLA

Şafak Gündüz SARIKAYA 28 Mayıs 2019

Aamir Khan’ı tanır mısınız bilmiyorum? O, Hindistan ve dünyada tanınan Hint bir oyuncu, yapımcı ve yönetmendir. İstanbul’a geldiğinde sevenleri karşılamış, büyük izdiham olmuştu. Sanatçı, çok sayıda başarılı filme imza atmıştır. “Yerdeki Yıldızlar”, “Her Çocuk Özeldir “(Taare Zamaen) filmleri bunlara örnektir. Eğer Bu filmleri izlemediyseniz, izlemelisiniz.

Ben, Taare Zamaen filmi sayesinde, son birkaç yıl gündemde olan disleksi rahatsızlığını öğrendim. Disleksi, en sık rastlanan öğrenme bozukluklarından biridir. Sorun, hafıza ve dil ile ilgilidir. Disleksi olan kişiler her şeyi unutur ve dil ile ilgili öğrenmelerde sıkıntı çekerler. Bunun yanı sıra disgrafi (el yazısı), diskalkuli (sayı saymada sorun ve rakamları yanlış okuma), dispraksia (Beden hareketlerini planlarken ve koordine ederken güçlük çekme) gibi farklı öğrenim bozuklukları da vardır.

İstiklal İlk Okulu birinci sınıfa gidiyordum.  Öğretmenimiz okuma yazmada geciken 3 öğrenciyi bir kenara ayırmıştı. Tecrit edilen o üç kişiden biri de bendim. Aradan geçen o kadar seneye rağmen, bu zaman dilimi hafızamda tazeliğini korudu. Çünkü insan, yaşanmışlıkların tadını, acısını, hüznünü, sevincini aynı derece, aynı ağırlık, aynı renk ve kokuda belleğinde saklıyordu.

Biz okuma yazmayı öğrenirken, cümle eğitimi vardı, bütünden parçaya gidilirdi.  O günlerden aklımda kalan, “Oya ip atla” cümlesini hiç unutamam. Ben cümleyi “Oya pi totla” olarak yazıyordum. Doğru yazdım diye de ısrarla inatlaşıyordum. Abim o zaman benimle dalga geçer ve gülerdi. O, zamanlı zamansız Oya pi totla der ve beni kızdırırdı. Ben de hayır sen yanlış okuyorsun, ben Oya ip atla yazdım derdim.

İlkokulu bitirdiğimde 1. Sınıf defterimi buldum. Babam, anılara değer verir ve defterlerimizi saklardı. Defterimde cümleyi” Oya pi totla” diye yazdığımı gördüm ve güldüm. O zaman, defter sayfaları kırışmasın diye kenarlarına mandal tuttururduk. Çünkü dirseklerimiz, sayfaları kırıştırırdı. Kalem tutuşumuza öğretmen çok müdahale ederdi.  Bu da öğrenme isteğimizi olumsuz etkilerdi. İşin garibi öğretmenim beğenmese de ben kalemi yine aynı şekilde tutuyorum ve öyle rahat yazıyorum. Okumaya geçince ilk Çizmeli Kedi hikâyesini okudum.  O nedenle bu karakteri çok severim.

Okuma- yazma öğrenirken yaşadığım güçlüğü, resim dersinde de yaşadım. Ortaokulda tüm derslerde başarılı iyi bir öğrenciydim. Ama resim çalışması dersinden bütünlemeye kalmaktan kıl payı kurtulmuştum. Babam ve ablam resme yetenekliydiler, ama ben değildim. Daha sonraları, çok başarılı olduğum farklı alanları keşfettim ve o alanlarda yoluma devam ettim.

Aamir Khan’ın “Her Çocuk Özeldir” filmini izleyince bu anılar gözümün önünde canlanıverdi. Mohammed Aamir Hussain Khan,  usta dokunuşları olan bir sanatçıdır.  Başarılı sanat kariyeri boyunca, Hint sinema tarihinin en etkileyici ve popüler aktörü olmuştur. Her Çocuk Özeldir filminde, fantastik bir öğretmenin öğrencisine yön veren özel dokunuşlarını anlatıyor. Her çocuğun olduğu gibi, aslında her bireyin de özel dokunuşlara ihtiyacı vardır. Keşke herkesin hayatında, karşısına böyle öğretmenler çıkabilse. Disleksi özel öğrenme bozukluğu gibi daha nice güçlükler, tıp dünyası tarafından keşfedilse ve çözülse.

Bir eğiticinin size, sadece okulda değil normal yaşamda da kılavuzluk yaptığını düşünün. Öğrenmek sadece kara tahtaya bağımlı olmamalı. Hayatın içinde okunacak çok motif, sayısız karakter, o kadar olay var ki, anlatmakla, yazmakla bitmez.

Bunları ifade ederken gözümde yine bir anı canlandı. Ablam, uzun yıllar uzak köylerde öğretmenlik yaptı ve hayatı boyunca çok sayıda öğrencisi oldu. Onun öğretmenlik hayatının kesitleri ailemiz içine de yansıyordu. Bir tatilde eve geldi, elleri dikkatimi çekti. Parmaklarının ucu patlak patlaktı. Nedenini sordum, o da “köyde dikiş makinesi yoktu ev sahibinin kızına, ellerimle gelinlik, öğrencilerime ront kıyafeti diktim, iğne elimi parçaladı” dedi. Anladım ki okul dışında da öğretmenlik yapıyordu.

Bir hafta sonu da, köyden bir öğrencisini gezmek için Sinop’a getirmişti.  O gün hava soğuktu. Kuzinede pişen yemeğin kokusu mis gibi etrafa dağılıyor, kavrulan gürgen fıstıkları da ye beni diyordu. Ablam o zaman hafta sonu Sinop’a geliyor, otobüse ulaşmak için 8 km yolu, orman içinden kestirme yürüyordu. Ormandan topladığı gürgen fıstıklarını da bize getiriyordu.

Misafir öğrenci ilkokulda idi ben de ortaokulu bitirmek üzereydim.  Farklı kültürlerde yetişmiş iki ayrı insandık. O bana sessiz sakin biri gibi gelmişti. Oysa kent ortamında bir aile yapısını ilk gördüğünü düşünememiştim galiba. Akşam yemeğini yedikten sonra, sıra gürgen fıstıklarına geldi. Rengi, şekli ve kokusu ilginç fıstıkları afiyetle yedik. Küçüklerdi, kırılması da zaman alıyordu ama çok lezzetliydi.

Ablam ertesi günü, misafirimize denizi göstermemi istedi. Denizi göstermek olayını anlayamamıştım. Ben, 3 tarafı denizle çevrilmiş Sinop’ta doğup, büyüdüğüm için “denizi göstermek” bana garip gelmişti. Sonra birlikte iskeleye gittik. İskeleye kadar sessiz, sessiz yürüdük. İskeleden denizi seyrederken öyle bir tepki verdi ki, sanki annesini yıllardır arayıp bulamayan ve en sonunda kavuşan bir çocuğun hasreti gibiydi. Gözlerini elleriyle kapatıyor, bağırma, haykırma sesleri çıkarıyordu. Çocuğun tepkilerine o kadar şaşırmıştım ki, ne yapacağımı bilemedim, şaşkın şaşkın onu izledim. Nasıl yani hiç deniz görmedi mi, köyde televizyon var, televizyonda da mı görmedi derken, çocuğun ritüeli devam ediyordu. Elleriyle gözünü kapatıyor, Gerze istikametindeki dağlara bakıp, hayır olamaz dercesine şaşkınlık ifadelerini haykırıyordu. Bir iki adım atıyor geri çekiliyor, yüzünü kapatıyor, tekrar bakıyor, olmaz ya olamaz der gibisinden kendi kendine gülümsüyordu. Ben de bu davranışı başkası görüyor mu diye çaktırmadan etrafı kolaçan ediyordum.

Biz onlara, onlar da bize kilometrelerin ötesinde, çok uzaktık belki de. Belki de yakınlık için, zamanı ve yaşamı paylaşmalıydık. Birbirimizi anlamak için onların denizi bizim de dağları yaşamamız gerekiyordu. Toplumda, birbirimizi anlayamama sorununun en dibiydi bu galiba.  Empati kurmalıydık, yaşamımıza girmeliydi küçümsemeden insanca. Herkesin ilgisinin, önceliklerinin, sevdiklerinin ve sevmediklerinin farklı oluşu hayatın gerçeği değil midir?  Birbirimizi anlamak, egoların ördüğü surlarla, duvarlarla mümkün olabilir mi?

Birbirimizden uzaklaşıyoruz zamanla, kendi egomuza hapsolduğumuz gibi mevcut değerleri de yitiriyoruz galiba. Anlamak için topraktan, tarımdan, köyden başlamalı. Yoksa köyler denize biz toprağa hasret kalır gideriz. Kalkınmak için, bu noktalara değmek lazım belki de. Ablam, köylerde yaşadıklarından etkilenmiş olacak ki,  BİLKE 4K (Köy Kent Kültür Köprüsü ) Projesini bu nedenlerle başlattı sanırım.

Yapboz tahtası gibi bir eğitim sistemi mi? Ya da eskiden olduğu gibi köy enstitüleri kurmak mı? Bilmiyorum ama bir öneri de benden gelsin. Telekomünikasyon firmalarının sponsor olduğu bir proje ve bilgisayarsız ya da notebook olmayan köy kalmasın gibi, uzaktan erişimli bir proje neden olmasın. Eğiticiler de atanamayan öğretmenlerden, işsizlerden oluşan gönüllü ya da ücretli bir kadroyla çok da güzel yapılabilir. Sadece çocuklar değil, gençler, yetişkinler, okuma yazma öğrenmek isteyen yaşlılar da bu projeye dahil edilebilir. Olur mu demeyin, neden olmasın?

Belki biraz daha fazla anlasaydık birbirimizi, denizin toprağı, toprağın da denizi anladığı gibi. Belki de duvarlar örülmezdi arada o zaman. Oradaki köy, uzak ta olsa bizim köyümüz ve onlar da bizim köylümüzdür.

Yaşanılır, sevgi ve saygı çerçevesinde üreten güzel bir dünya için.

 

ŞGS

 
 

Etiketler: , , , , ,

ALİ PAŞA VE 24 NİSAN

 24 NİSAN 2018- Şafak Gündüz SARIKAYA

ALİ PAŞA AĞITI

Bir gün İstanbul’da bir kitapçıdan “Modern Folk Müziği” şarkılarının olduğu “40 Yılın Öyküsü1” isimli  CD satın aldım. Dinlerken,  müzik kalitesi, çok sesli yorumu ile dinleniyordum. CD’nin ilk şarkısı Ali Paşa Ağıtını dinledim.

“Arpa ektim biçemedim,

Bir düş gördüm seçemedim,

Alışmıştım soğuk suya,

Issız sular içemedim…”  diye devam ediyordu.

Şarkı beni, çocukluk yıllarımın geçtiği memleketim Sinop’a götürdü.Ağıtta adı geçen Ali Paşa Sinop’ta gömülüydü. Bir şekilde yolu oraya düşmüş ve 111 yıldır zorunlu olarak Sinop’u mesken edinmişti.

Rüzgar çok şiddetli esiyordu. Biz  4 arkadaş, Sinop’u keşfetmeye devam ediyor, mahalle ve sokaklarda gülerek koşuyorduk. Birden rüzgarın şiddeti fazlalaştı ve pat diye kapanan kapı sesi ile irkildik, korkuyorduk. Arkadaşımın dikkatini bir mezar taşı çekti. Üstünde” Van İlbayı Ali Paşa, Ermeni Komitacılar tarafından öldürüldü” yazıyordu. Ölüm tarihi 1908’di. Seyit Bilal Türbesi ve Cezayirli Ali Paşa Cami’nin avlusunda başka mezarlar da vardı. Koşarak yokuş aşağı Balatlar Kilisesi tarafına doğru yol aldık. Rüzgar sert esiyor, biz Sinop sokaklarında rüzgarla yarışıyorduk.

Ali Paşa’nın ismini ben, ilk defa o zaman duymuştum. Ama Van Valisi niye Sinop’ta gömülmüştü bilmiyordum. Aradan  yılla geçince, araştırıp öğrendim.

Ali Paşa Osmanlı Devleti‘nin Van İlbayı (valisi) idi. Van havalisinde yaşayan Ermenilerin, Fransız, Rus ve İngiliz siyasetine kanarak giriştikleri kanlı ayrıştırıcı hareketlerin bölgeyi tehdit ettiği sıralarda, Ermeni meselesine vakıf olan Hakkari Mutasarrıfı Ali Rıza Paşa,  kendi talebiyle 18 Mart 1907’de Van vilayetine vali olarak atanmış. Van vilayetinde bitme noktasına gelen devlet hizmetlerini yoluna koyarak, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki ihtilafları sulh yoluyla çözmeye başlamış. Van’da özlenen barış ortamını sağlayan Ali Rıza Paşa’nın faaliyetleri, hedefleri Türk-Ermeni çatışması çıkarmak isteyen Rus destekli Ermeni komitacıların hoşuna gitmeyecek;  Van ve kazalarında Müslümanlara karşı katliamlarını artırarak devam ettireceklerdir. Bu arada Ermeni komitacıların istediklerini yapmayan Ermeni vatandaşlar da, Ermeni Komitacıların hedefi haline gelirler. (1)

Ali Rıza Paşa Van’da Ermeni Komitacılara karşı büyük başarılar sağlar. Ali Rıza Paşa’nın faaliyetleri Avrupa devletlerinin hoşuna gitmez ve İstanbul Hükümeti yapılan baskı sonucu Ali Rıza Paşa’yı görevden alır. Yaklaşık bir buçuk yıl canla başla çalışarak hizmet verdiği Van halkıyla vedalaşır. Bu manzarayı hatırlayan yaşlılar bütün Van halkının gözyaşlarını tutamadığını söylerler. 1908’de Ermeni komitacılardan Alev Başyan tarafından Batum iskelesinde öldürülür. Amacı vapurla İstanbul’a geçmektir fakat katledilir. Cenazesi ancak 15 gün sonra Sinop’ta defnedilir. Zira ceset çürümeye başlamıştır. Bu bilgilerden haberdar olanlarımız var mıdır bilmiyorum. Zaman zaman resmi anma törenleri yapıldığını basından izleriz.

Sinop’ta kabir komşusu Seyit Bilal Hazretleri olan Ali Paşa’nın arkasından, Van halkı ağıt yakmıştır. Bu ağıtla yüzyıllardır unutulmamak müthiş bir şey diye düşünüyorum. Demek Van Halkı onu o kadar çok sevmiş ve bu ağıtı yakmışlar.

Türküler, ağıtlar yüzyıllar geçse de, öyle bir tılsımı vardır ki, tınısının etkisini nesilden nesile aktarırlar. Yemen Türküsü, Çanakkale Türküsü gibi…

Kimin yaktığı bilinmez anonim denilir geçilir. Bugün 24 Nisan, ben de bugüne özel Ali Paşa’yı anmak ve hatırlamak istedim. Tanımıyorsanız tanıyın ve Ali Paşa Ağıtı’nı da, bir dinleyin istedim.

 

Ali Paşa Türküsü

Arpa ektim biçemedim

Bir düş gördüm seçemedim

Alışmıştım soğuk suya

Issı sular içemedim

Allı gelin pullu gelin
Bir su ver içeyim gelin
Bu güzellik sende varken
Beşi birlik takan gelin

Ali Paşa geyer kürkü
Yarı sansar yarı tilki
Ali Paşa burdan gitti
Yığılsın Van’ın mülkü

Allı gelin pullu gelin
Bir su ver içeyim gelin
Bu güzellik sende varken
Beşi birlik takan gelin

Üç atım var biri yedek
Arkadaşlar binin gidek
Ali Paşayı vurmuşlar
Yavrusuna haber verek

Allı gelin pullu gelin
Bir su ver içeyim gelin
Bu güzellik sende varken
Beşi birlik takan gelin

Türkünün diğer varyantı

Ali Paşa geyer kürkü
Yarı sansar yarı tilki
Ali Paşayı vurmuşlar
Haram olsun Van mülkü

Üç atım var biri binek
Binin arkadaşlar gidek
Ali Paşayı vurdular
Yavrusuna haber verek

Arpa ektim biçemedim
Bir düş gördüm seçemedim
Alışmıştım soğuk suya
Issız sular içemedim

ŞGS

Şafak Gündüz SARIKAYA

 

1-http://blog.milliyet.com.tr/van-valisi-sehit-ali-riza-pasa-/Blog/?BlogNo=406090

 
 

Etiketler: , , ,

KIŞ GÜNEŞİ

20.04.2019 Şafak Gündüz SARIKAYA

Elindeki kremalı bisküviyi yerken, birden duyduğu sesle irkildi. Tarkan’ın “Kış Güneşi” şarkısı çalıyordu. Türkiye’nin en soğuk yerlerinden birinde, hem de alayın içinde idi. Bu güzel melodiyi duyduğuna şaşırtmıştı. Acemilik döneminde, kulağı sadece askeri marşlar duymaya alışmıştı. Amasya’dan sonra, bu müzik çavuşa farklı duygular hissettirmişti. TRT FM radyosunda KIŞ GÜNEŞİ şarkısı yankılanıyordu. Köşeye geçip, şarkıyı tek başına bitinceye kadar dinledi. Ayaz, iliklerine kadar işliyor, zaman ise geçmek bilmiyordu. Kendini mutlu edecek, basit şeyler arıyordu. Yavaş yavaş yedi bisküvisini. Kremalı bisküvi almak ve yemek ortama göre bir lükstü.  Müzik bitti, bisküvi bitti o da bölüğün yolunu tuttu.

Sarıkamış, bazı anlar ibrenin -40 derece soğuğu gösterdiği bir yerdi. Saçaklardan sarkan buzlar, çok tehlikeliydi. Tümen içinde uzakta, sarıçam ormanında 1896 yılında inşa edilen 2. Katerina’nın Köşkü bile vardı. Çavuş tarihi bir yerde askerdi. Yavaş yavaş yürüdü ve birden sivil hayatta felsefe öğretmeni olan, kendisi gibi kısa dönem olan arkadaşını gördü. Aylardır onu göremiyordu. Alayda konuşulacak ender sayıda insanlardan birisi diye düşündü. Kucaklamak istedi ve hamle yaptı. Arkadaşı, eliyle dur işareti yaptı.

“Bitlendim, önce temizlenelim”, dedi.

Bütün askerler, komutla banyoya girdiler ve kıyafetlerin çıkarılması akabinde yine kıyafetler, komutla yakıldı. Olsun, onu görmek bile yeterliydi,  “daha sonra konuşuruz”, dedi, içinden. İlerledi ve lahmacun fırınının önünden geçerken, Onbaşı Ahmet, fırına vücuduna dayamış duruyordu,

“Ahmet, ne yapıyorsun, ne oldu” dedi.

Onbaşı cevap vermedi, acı çektiği belliydi. Sarıkamış çok soğuktu, “üşümüş belli ama yaptığı çılgınlık” diye düşündü. Bölüğe giderken yolda kendi kendine:

“Acaba hata mı yaptım, ben çavuşum ona nedenini sormalıydım”

Düşünceler beynini kemirmeye başlamıştı, zira Ahmet, onun ranza komşusuydu. Birkaç gün önce gece uyurken inlediğini duymuş, sinirlenmiş ve ses yapma herkes uyuyor diye onu terslemişti. Ama onbaşı her sabah çarşaf, battaniye katlanmasında çavuşa yardım ederdi. Bazen yan ranzadaki futbolcu da onlara katılırdı, üçü battaniyeleri bir uçtan tutup, karşılıklı katlarlardı. O an ne çavuşluk, ne onbaşılık ne de erlik kalırdı. Üstelik çavuşun saçlarını da, yine Ahmet kesiyordu. Futbolcunun ailesi İstanbul Bayrampaşa’daydı ama aslen Karslıydı, yani bir nev’i memleketinde askerdi.

Çavuş, Ahmet’in durumu üzerinde çok durmadı. Zaten kafası karmakarışıktı. Ertesi sabah, güne kahvaltı sonrası sabah sporu ile başlanılmıştı, kocaman göbekli bir subay,  Ahmet’e yüklenirdi.

“Koş Ahmet, o göbeğini eritmesini bilirim, ben” derdi.

Olimpiyat Şampiyonu Yaşar Doğu’nun hemşerisi Ahmet, ailesinin tek çocuğu olarak askere gelmişti. Ufak tefek, vücudu ile elinden geleni yapıyor, minyon vücudundan olsa gerek, ona bölükte herkes “Porti” diyordu. Yapamamasına rağmen, asla koşuyu bırakmıyordu, ama zorlana zorlana bitiriyordu. Askerlik önemliydi, bitirdikten sonra köyüne dönecek belki de evlenecekti.

Birkaç gün sonra çavuş, fırının yanından geçerken Ahmet’i, yine sıcak fırına vücuduna yaslamış gördü, bir yandan da titriyordu. Bu sefer dayanamadı gitti “Ahmet, yarın hemen revire gidiyorsun”, dedi. Ertesi gün içtima (1) alanında takım komutanı Ahmet’e tokat indirdi ve “ben size, benden izinsiz revire gidilmeyecek demedim mi? “ dedi ve sesi alanda yankılandı. Çavuş, hayır dedi isyanla, yerinden fırlamaya çalıştı ama arkadaşları ona engel oldular. Yoksa o da dayak yiyecekti. Kendi kendine:

“Ahmet çok acı çekiyordu, ona revire gitmesini ben söyledim.”, dedi.

Başka bir subay tekrar Ahmet’e yükleniyordu. Çavuş subayın talimatını unutmuştu ama bir yandan ne kadar çok, “ben demedim miler” , “ben bilirimler” havada uçuşuyor diye düşünüyordu. Bir koğuş içinde ağrılar, sızılardan zerre kadar haberiniz yok, hep yıkılmayan otoritelerinizin kazara sekteye uğrayacağı endişesiyle, fillerin çimene basması gibi karar veriyorsunuz diye tepkiliydi. Çimenler eziliyor, günden güne yok olup, gidiyorlardı.

Yanlış anlaşılmasın diye belirtmekte fayda var, çavuşun otoriteyle ilgili düşündükleri askeri kişiliklere ait değildi, zaten göbekli subay da yedek subaydı. Pırıl pırıl nice insanlar vardı askeriyede. Sarıkamış’ta buz üstünde bir atın arkasından kayak yapan yüzbaşı gibi. Çavuş ne zaman görse onu gülümser, yüzbaşı da karşılık verirdi, sempati, saygı, sevgi her zaman sözle, uzun uzun konuşmadan da oluyordu. Ne bir örseleme, küçümseme, öfke belirtisi yoktu. Onun yüzünü görmek bile insanın kalbini rahatlatırdı. Ama toplumun her kesiminde, çalışma hayatında, bürokraside, siyasette, eğitimde normal hayatta görebileceğiniz her alanda otoriteler mevcuttu. Otoritenin, kişisel korku ve kaygılardan ördüğü bir anlayış hakimdi. Yetkilerin, psikoz ve hezeyan içinde kullanabilmesi mümkündü. Toplumsal erozyon ve dejenerasyon ise ayrı bir konuydu.

Bilimsel açıklamak gerekirse; “Weber iktidarı, insanları itaat etmeye ve arzu etmedikleri şeyleri yapmaya zorlayabilme olarak tanımlar. İktidar bir kişinin ya da grubun, diğerlerinin davranışlarını kontrol etmesini ifade eden toplumsal bir ilişkidir diyebiliriz. Buna karşın otorite, kurumsallaşmış ve yönetilenler tarafından benimsenen meşru iktidardır. Sennet, ise, otoriteye hem gereksinim duyduğumuza, hem de ondan korktuğumuza dikkat çeker.”

Ahmet’in yanağına inen tokat ya da kıçına vurulan tekme vücudu bir müddet incitirdi. Peki ya  ömür boyu kıvranan vicdan ve ruhun derinliklerine inen acılar ne olacaktı. Yüze inen bir tokat çok acı vermese de; ruhlarda bıraktığı üzüntü, kalplerdeki acının yıllar boyunca unutulması ve hepsinden de önemlisi aileleri nezdindeki teessürü karşısında umursamazlıklar, ben yaptım oldu demeleri düşündürücü değil mi sizce?

Bana göre yönetmek, liderlik bambaşka bir şeydi. İnsanlar korkularıyla yönetilmemeliydi. Korkunun esir aldığı iradeler, yönettikleri insanların çok uzağında karar alabiliyor ve uygulamaya çalışıyorlardı. Bu kararlar da sistemin ve toplumsal hayatın iyileştirilmesi yerine,  otoritenin başarısına özgülenmiş, kişisel egolarla da çerçevelenmişti. Bu yüzden otorite, kendini hapsettiği fildişi kuleden çıkarak, halkın arasına girmeliydi.  Belki o zaman karşısındakini anlayacak, korku yerine sevgiyle yaklaşacaktı. Toplumun en ince sorunlarından biriydi bu.  Çavuş böyle bir çıkarım yapmıştı kendince.

O gün Ahmet’i son görüşleriydi. Yalpalaya, yalpalaya gitti. Kafası bir yana yıkıktı. Aylar sonra bir mektup geldi ondan. Böbrek yetmezliği teşhisi konmuştu, mektubu durumunun kötüleşmesine neden olanlara sitem doluydu. Çavuş, çok zaman geçse de, vicdanen rahat değildi. Ahmet için üst ranza komşusu için bir şeyler yapabilir miydim diye hep düşünür olmuştu. Ona mektup gönderdiler ve neredeyse tüm bölük mektuba imzalarını attı, ellerinden sadece bu geliyordu.

Yıllar sonra İstanbul’da çavuş ve göbekli subay Tophane’nin meşhur çay bahçelerinde tesadüfen karşılaştılar. İkisi de, birbirini görmezden geldi. Ahmet’in göbeğini eritmekle meşgul subay –ama kendi göbeğini eritmekten aciz- sivil hayatta avukat olmuştu, üstelik çavuşun çalıştığı eski şirkete. Çavuşun elinde değildi, emin de değildi ama Ahmet’e çektirdikleri yüzünden bu adamı hiç affetmiyordu. Bir gün Ahmet’in öldüğü haberini İstanbul Ayazağa’da başka bir asker arkadaşından öğrendi. Üzüntüsü yine depreşmişti. Öfkesi ona askerde iken yaşadıklarını bir kez daha hatırlattı. “Ailesi bin bir ihtimamla askere gönderdikleri tek çocuklarının itilip, kakıldığını ve ağrı içinde kıvranırken en normal hakkı olan sağlık hizmetinden yararlanma hakkının bile engellendiğini  görse ne derdi acaba?” diye düşündü, öfkeliydi.

Yine Ayazağa’da başka bir gün bir televizyon haberiyle irkildi. Tunceli kırsalında çıkan çatışmada 2 er hayatın kaybetti. Ekrana bir fotoğraf yansıdı. Aman Allah’ım bu futbolcuydu. Şoför olarak operasyona gitmiş ve ilk kurşunla hayatını yitirmişti.( Mekanı Cennet olsun, keza Ahmet’in de öyle.) Çavuşun battaniyelerini beraber katladıkları arkadaşlarının ikisini de kaybetmişti. Üst yanı boştu, sağ yanı da yoktu artık.

Çavuş bir sabah uyandığında Sarıkamış’ın -40’lara varan soğuğunu hissediyordu, sobada yanan odunların sesini duyuyordu. Koğuşun camları soğuktan buz tutmuş, sarkıtlar oluşmuştu. Rüya mı bu diyordu. Battaniyesini katlamak istiyordu, bir yanında Ahmet yoktu, öbür yana dönüyordu futbolcu da gitmişti. Kış Güneşi şarkısı silinip gitmiş, çok uzaklarda, soğuk diyarlarda kalmıştı. Artık kremalı bisküvi de tat vermiyordu.

 

ŞGS

Şafak Gündüz SARIKAYA

1-İçtima:Askerlerin silahlı ve donatılmış olarak toplanmaları.(TDK)

 
 

Etiketler: , , ,

BİR GARİP YOLCU

Sinop yazlık sineması, çocukluk günlerimin unutulmazları arasındadır. Sinop Kalesi surlarını sıkıca sarmış olan sarmaşıklardan aşağıya, sinemanın yanlarına iniyorduk. İnanılması güçtü ama biz, çok yüksek olan bu surlardan aşağıya gerçekten de iniyorduk. Annemi ve arkadaşlarımın annelerini, o sarmaşıklardan aşağıya inerken bizi gördüğünü düşünmek bile istemiyorum.

Sinop’ta, bir zamanlar Nermin ve Melek sinemaları vardı. Yazlık sinema, Sinop Kalesi’nin duvarına yansıtılan dev bir ekranda izlenirdi. Seyirciler ahşap sandalyelere oturur, gazozcudan alınan gazozlar keyifle içilirdi.  Yazın açık havada sinema izlemek ise ayrı bir zevkti. Nermin Sineması için, ellerinde megafon “dikkat, dikkat bu akşam Nermin Sineması’nda şu film var” anonsunu yapan çocukları da, gün gibi hatırlıyorum.

Bu mekana ilişkin, hafızamın derinliklerinde sadece tek bir film kaldı.  O da, “Bir Garip Yolcu” isimli filimdi. Ailece gittiğimiz sinemada biletlerimiz aile bölümünden alınır, heyecanla yerimize otururduk.  Unutamadığım bu filimde Cüneyt Gökçer ve Emel Sayın başrolü paylaşıyordu. Cüneyt Gökçer, filmin sonunda elinde bir kemanla,  yağmurdan ıslanmamak için uğraşırken, gözlerinden hafifçe yaş boşanıyor,  Emel Sayın ise o esnada sahnede “Bir Garip Yolcuyum” şarkısını seslendiriyordu. Tipik hüzünlü bir Yeşilçam filmiydi işte.

Şimdi bile zaman zaman  “Bir garip yolcuyum, hayat yolunda” şarkısı dilime dolanır ve beni o eski günlere götürür.  Şarkının sözlerinden ziyade, acı veren üzüntülü ezgisini içimde hisseder, çok duygulanırım.  Her defasında da, şarkının beni neden etkilediğini düşünür dururum.

Nedenini araştırırken, Sinop’un eski yazlık Nermin Sineması olduğunu anımsadım. Sinop Kalesi olarak adlandırılan bu yer, aslında Sinop şehrini kuşatan kalenin güney burcudur. Kale surları da neredeyse şehrin dört tarafını kuşatır, İstanbul ve Anadolu’da ve hatta Avrupa’da bulunan eski şehirler (old town) gibi. Gerek kale, gerek ilerisindeki Saat Kulesi, bizim gibi çocukların sürekli gittiği uğrak yeriydi ve kalenin iskeleyi gören tarafı açıktı. Yani mazgallar henüz yapılmamıştı. Aşağıya korka korka bakardınız ve kalenin önünde deniz vardı, iskele ve sahil tarafı henüz doldurulmamıştı o yıllarda. Biz, Sinop Kalesi benim, Saat Kulesi senin, yürür, koşar, sarmaşıklardan Nermin Sineması’na inip dururduk. Askeri Gazino’nun arkasındaki Kadınlar Cezaevi’nde kalan birkaç kadın mahkumu bile kaleden seçiyorduk.

Maceracı çocuklarla, bunlarla yetinmeyip bir gün, balıkçıların arka deniz tarafında gördüğü iddia edilen Canavar Kaya’yı bulmaya karar verdik. O zamanlar sadece çok büyük kayaların bulunduğu şimdiki Karakum Tatil Köyü üzerinden, Sis Düdüğü’nü geçip, Canavar Kaya’yı saatlerce aradık ama bulamadık.  Sinop’ta 1950’li ve 1990’lı yıllar arasında faaliyet gösteren Amerikan Üssü’nün yanından karanlıkta geçerken, askerlerin ve havlayan köpeklerin sesi duyulur.  Sülük Gölü’nün balçıklı zemininden koşar adım gidip, neredeyse 10 saatlik bir yürümenin ardından nihayet eve varırdık. Maceracı bu arkadaş grubumuzla, hep anılarımızı yazalım der dururduk. Ama bu düşüncemize hayat koşturmacasından bir türlü fırsat bulamadık. Yaramaz değildik, fakat maceracıydık ve diğer çocuklardan farklıydık.

Daha ilkokulda iken, özellikle gruptan üç kişi Sinop’taki tüm kitapçıları dolaşır,  kitap satın alırdık. Bu kitapçılardan en gözde olanında, Roman bir satıcı çalışırdı. Bu üç kişiyi yani “bizi”, çok iyi tanır ve çocuk olmamıza rağmen bizlere bir yetişkin gibi davranır, daima kibar ve asil bir şekilde karşılardı. Kimi zaman yaşça bizden büyük çocuklara masal, hikaye önerirdi ama çaktırmadan göz kırpar ve kulağımıza müşteriler gidince onlar sizin klasmanınızda değil, bu kitaplar size hafif gelir, derdi. Bizi, bir nev’i teşvik ederdi. Onun varlığı ile sürekli o kitapçıdan kitap almaya giderdik. Kitapları uzun uzun anlatır, tanıtırdı. İyi bir satıçıydı. Bu üç arkadaştan en büyüğümüz ise, işi iyice abartmış evinin bir köşesini kütüphaneye çevirmişti bile. Ben ve diğer arkadaşım, bir kütüphaneci gibi ona yardım eder, kitapları fihristler, numaralandırır, arşivlerdik. O tarihlerde aldığımız kitapların bir kısmı hala bende durur, Alphonse Daudet’in yazdığı, “Hayaletler Sonatı”, Sabahat Emir’in “Büyük Eserleri ” gibi kitaplar. Şimdi bakınca bizim yaşlardaki çocuklar için ağır sayılabilecek tarzda kitaplardı. Kitapçıda çalışan yaşlı adam eğitimsizdi ama ruhunun içinde bir yerlerde saklı kalan ve onu bizim çocuk gözümüzde ulvi bir şahsiyet haline getiren özellikleri yine çocuk gözümüzde nice eğitimli kişilerden üstündü. Benim ilgi alanım zamanla internetin ve cep telefonunun aktif olmadığı bir zaman diliminde, biraz ansiklopedi tarafına kayacak, gazetelerden biriktirdiğim kuponlarla birçok ansiklopedi alıp, bir müddet kitap dünyasından uzaklaşacaktım.

Roman satıcıyı, yıllar sonra Adliye Sarayı’nın karşısında ayakkabı boyarken gördüm, o mu dedim, bir an şaşırdım, o da beni fark etti. Ona doğru yürüyüp konuşmak isterken yüzünü çevirdi, yüzü ağlamaklı oldu. Baktım inciniyor, gururu kırılıyor diye yolumu değiştirdim.

O adamcağız okuma, araştırma konusunda bize hep destek verdi, ayakkabıları fırçalayan ve parlatan her fırça darbesi onu çok üzüyordu besbelli. Gözünün biri bozuktu ve koyu siyah saçları iyice beyazlaşmış, avurtları çökmüştü, biraz kamburlaşmıştı ve esmer teni ile etrafa bakıyor ve geçenlere sesleniyordu, “Parlatalım abiler.”

Ayaklarım zoraki beni Atatürk Caddesi tarafına yöneltti. Kafamda deli sorular ve yine aynı bilindik şarkı takıldı zihnime.

“Bir garip yolcuyum, hayat yolunda. Yolumu kaybetmiş perişanım ben.”

Belki de çocukluğumun asil kahramanı, onu o halde gördüğümden üzüntü duyuyordu belki de kendine kızıyordu bilmiyorum.

Ama ayakkabıların derisine sürdüğü her parlaklıkla kendi üzüntüsünü içine atıyordu,  aslında bizim yüreğimize çocukken sürdüğü parlaklık öyle etkiliydi ki; hala sıcaklığını korumakta ve adını bile bilmediğim yolcu, senin parlattığın bu yolda; bizler, sana hep minnettar olacağız.

 

ŞGS

Şafak Gündüz SARIKAYA- 13.03.2019

 
3 Yorum

Yazan: 13 Mart 2019 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , ,

SİNOP, YAŞAYANLAR BİR HAYAL YAŞANANLAR BİR MASAL GİBİ

O ZAMANLAR HAMSİ GÜRCİSTAN’A KAÇMAZDI

Pazar yeri denince, aklıma hep eski Sinop pazarı gelir. Çocukluk günlerinden, hafızama kazınan anılar arasındadır.  Büyük Cami’nin hemen yanı başında kurulan pazar yeri, hayvan pazarına kadar uzanırdı. Pazara, annemle her gidişimde aldığımız sebze ve meyveyi taşımak değil de, pazarda harcadığımız zaman canımı sıkardı. Annem, hamamın yan tarafında köylülerin getirdiği ürünlerden alırdı.  Yoğurt, özellikle Naciye Teyze’den alınırdı. Uzun boylu zayıf biriydi yoğurtçu teyze, güldüğünde kocaman dişleri görünürdü.  Köyünden sebze, meyve getirir ve birkaç kuruş kazanmak için uğraşırdı. Annem bu insanlara yakın ve aileden biri gibi davranırdı hep. Naciye Teyze anneme hep “balcan da verelim mi?” diye sorardı. Ben bu sözcüğü ilk duyduğumda  anneme “balcan ne” diye sormuştum. Öğrendim ki bildiğimiz patlıcanmış. Hamamın iki tarafında, öbek öbek oturan pazarda konuşan insanların uğultulu sesleri birbirine karışırdı. Şimdi düşünüyorum da; o zamanın meyvesi, sebzesi, balığı daha mı lezzetliydi?

Sinop’ta pazar kurulan sokak

Naciye Teyze’nin yanından ayrılınca sakalı bembeyaz oyuncakçı dede gelir başımı okşar, “ne kadar büyümüş”, derdi. Bir elinde baston diğer elinde ahşaptan oyuncakları, o yaşlı hali ile satmak için uğraşırdı.

O zamanlar komşuların kapıları açıktı. O kadar açıktı ki, ben daha yürümeye başlamadan kimseye görünmeden evimizin yan tarafındaki komşumuzun evine  sürünerek gitmişim. Sinop Cezaevi’nde gardiyan olan kocasının yemeğini afiyetle yemişim. Kim bilir, bu gün yeni yerler keşfetmek, görmek hevesim o zamanlardan geliyordur belki de.

Aile büyüklerinin anlattığına göre, -zira ben hiçbir şey hatırlamıyorum- Genciye Mama diye adlandırdığım yemeğin, patates yemeği olduğunu, tercümesinin de tencere mama olduğunu varsayıyoruz. Kendi başıma bir iş başarmanın mutluluğu ile patates yemeği çok tatlı gelmiş olmalı. Firdevs Yenge de, hakkını helal etsin, rahmetli eşine hazırladığı yemeğe ortak olmuşum. (Bebek firarda filmi gibi) Şimdi ise yan komşumuzu bile tanımıyoruz.

Pazar yerinde insanlar daha samimi, daha gösterişsizdi. Doğaldılar, yapay rollere bürünmüyorlardı.

Daha az egoisttiler, insanı kör edecek hırsları yoktu.

Balıkların tadı bile o zamanlar daha güzeldi. O zamanlar hamsi, Gürcistan’a da kaçmazdı.

Domates, biber, patlıcanın tadını yediğimizde alabiliyorduk. Ne ilaçlı, ne de hormonluydu.

Kalkan diye bir balık vardı, şimdiki jenerasyon kılıç, kalkanı halk oyunu zannedebilirler sanırım(!).

Pazarın mı, yoksa meyve-sebzenin mi tadı kaçtı, yoksa seneler mi bizi etkiledi insanı düşündürüyor.

Zaten Naciye Teyze hala hayatta mı onu da bilmiyorum Oyuncakçı dede ise Yüksek Kaldırım’da (Sinop) bir yangında vefat etti (Allah rahmet eylesin.) . O eski Pazar yeri artık yok, pazar yeni yerinde kuruluyor.

Sanki tüm YAŞAYANLAR bir hayal, YAŞANANLAR da bir masal gibi..

ŞGS

 
 

Etiketler: , , ,

BURSA’DA ZAMAN- Şafak SARIKAYA

 

Zaman dediğimizde, aklımıza çok şey gelir. Mesela , “Sen iyi olursan, zaman da iyidir, eğer sen kötü olursan, zaman da kötüdür.” gibi. Bursa’da bir zamanlar karşılaştığım ve sizlere aktarmak istediğim iki karakterden bahsedeceğim.

Bir gün, Bursa’da çok tanınmış bir İskender Kebapçısı’nın önündeki bir banka iki arkadaş oturmuş sohbet ediyorduk. Birden hemen karşımızdaki banka, kirli, hırpani kılıklı, saçı, sakalı birbirine karışmış bir adam elinde bir şey tutarak oturdu. Hafiften sallandığını da fark ettiğim adamın ürkütücü görüntüsü yüzünden hemen yanındaki bankta oturan kadın bir çırpıda oturduğu yerden kalkıp uzaklaştı Adamın eli hafiften titriyordu, bu titreme hareketi nedeniyle İstanbul Salıpazarı’nda, Beyoğlu’nda rastladığım alkoliklerden biridir diye düşündüm. Ama bir diğer yandan, sokakta kendinden bihaber dolaşan, iletişime kapalı bu tarz insanların da, ayrı bir hikayesi olduğu, yanlarından umarsız, küçümseyerek geçip gittiğimizi de, düşünmeden edemedim.

Ben arkadaşımla konuşmaya devam ediyordum ama bir göz ucuyla adamı takip ediyordum. Adam elindeki plastik yoğurt kabından bir kaşık daldırdı, bir kez denedi, ağzına götüremedi, tekrar bir kez daha denedi, olmadı, bir kez daha denedi yine olmadı. Dayanamadım, arkadaşımın gitme demesine rağmen, alkolik, ayyaş görüntülü bu adamın hemen yanına oturdum. Oturur oturmaz burnumun direği kırıldı pis kokudan desem yalan olmaz, kim bilir aylardır yıkanmamış adama sordum, yardım ister misin diye. “Hayır”, dedi, pasaklı adam. Bir müddet sustuk. İstememesine rağmen ona yardım etmeye kararlıydım ve o esnada kolunun sakat olduğunu fark ettim. Bu sefer hep bu insanlara sormayı düşündüğüm ama bir türlü o güne kadar cesaret edemediğim soruyu sordum Çevredekiler de, merakla bizi takip ediyorlardı. Aksiyoner olmak yerine izlemeyi tercih ediyorlardı. Soruya cevap vermedi istememesine rağmen, yoğurdu yemesine yardım ettim ve tekrar sordum:

“Neden sokaklardasın?”

Sanırım yoğurdu yemesine yardımcı olduğum için hafiften bir samimiyeti kurmuştuk ve adının Yavuz olduğunu öğrendim. Hikayesi de, çok ilginçti.
Yavuz Abi, bir zamanlar öğretmenmiş ve kısa bir öğretmenlik yaptıktan sonra, yaklaşık 30 kişinin çalıştığı bir işyerinin sahibi olarak iş hayatına devam etmiş ve o zamanlar iyi de bir kazancı varmış ama bir gün işleri aniden kötü gitmeye başlamış ve akabinde felç geçirmiş ve karısı ve 2 çocuğu olmasına rağmen sokaklarda yaşamaya başlamış. İçimden gerçekten de ilginç dedim ve şaşkınlığımı belli etmemeye çalıştım. Zaman o an benim için durmuştu. Karşımda pasaklı bir insan eğitimli ve hali vakti yerinde (şimdi olmasa bile zamanında) bir iş adamı çıkmıştı. Gayet normal olabilecek bu durumu, o an beynimiz daha önceki tecrübelerimizle mukayese ettiğinden nedense kabullenmekte zorlanıyoruz.
Bu esnada, arkadaşım da yanımıza geldi. Yavuz Hoca, Bursa’da Emir Sultan civarındaki bankları mesken edinmiş hep orada kalıyor ve uyuyordu.

O gün kendisine asla kabul etmemesine rağmen biraz para verdik ve ne istersen getiririz dedik. Bir şey istemez dedi, sağ olsun arkadaşlar, yardım ediyor, bir de cep telefonu vardı, oğlu da zaman zaman ona yardımcı oluyormuş. Daha sonra Yavuz Hoca ile Emir Sultan’da birkaç kez buluştuk, onunla konuşmamızı, gülüşmelerimizi yanımızdan geçen insanlar şaşkınlıkla izliyorlardı. Zaman sanki yine durmuş, ne biz onları görüyorduk, ne de ben onun pis kokusunu duymuyordum artık. Yavuz Hoca içtenliğiyle, esprileri ile karşımdaydı. Bu samimiyetten sonra yine ne istersin diye sordum durdu ve benden kurtulamayacağını anlayarak, şöyle dedi:
“Ne para, ne yiyecek, ne giysi, ne de başka bir şey istemiyorum. Kitap getir sadece bana.”
Gittim ve dünya klasiklerinden istediği kitapları Yavuz Abi’nin mekanına, yani Emir Sultan Park’ındaki banklara götürdüm. Çok mutlu olmuştu.

Yanından ayrıldıktan sonra, Bursa’nın Altıparmak Caddesi’ne doğru yürümeye başladım ve cadde üstünde bir kızın aya doğru baktığını gördüm, gülümsüyor, kafasını sağa sola doğru büküyordu. Bu güzel kızcağızın tuhaf hareketlerine bir anlam veremeden yola koyuldum ertesi gün yine aynı yerde ve sonrasında birkaç kez daha kımıldamadan yukarı bakar halde bu sefer arkadaşımla beraber gördük aynı kızı ve bu işte bir gariplik var diye düşündük. Başka bir gün Altıparmak’ta bir taksi şoförü ile sohbet ederken kız yine aynı yerde gökyüzüne bakıyor, gözlerini kırpıştırıyordu. Taksi şoförüne, “Şu kızı tanıyor musun, niye sabit bir yere bakıyor?” diye sorduk. Keşke sormaz olaydık, kızın çok acı bir hikayesi vardı. Aya bakan kız, üniversite öğrencisiyken bir yandan da fotomodellik yapıyormuş, okulu bitirmeden arka arkaya anne ve babasını talihsiz bir şekilde kaybetmiş. Amcasının oğlu ile zorla evlendirmişler ve bir çocuğu dünyaya gelmiş ve çocuğunu elinden zorla alıp ona göstermediklerini öğrendik. Bu travma, ne acıdır ki, onu bu genç yaşında kişilik bozukluğu yaşayan biri haline getirmişti.
Bursa’dan iki karakter aradan geçen onca zamana rağmen unutamadığım kişiler arasında kaldı. Ama insanları hep kıyafetlerine, görünüşlerine göre değerlendirme alışkanlığımız yok mu, Yavuz Hoca o berbat görüntüsü ve kötü kokusuna rağmen beni çok şaşırtmıştı. Aya baka kızsa, o güzel görüntüsüne rağmen, içinde yaşadıklarıyla bizden başka bir boyutta yaşıyor gibiydi. Moliere’in “Siz zamanınızı kaybetmiyorsunuz, zaman sizi kaybediyor.” sözündeki gibi. Biri pasaklı, diğeri güzel iki kişiden zaman birçok şeyi alıp götürmüş gibiydi. Eğer hala Bursa’da iseler, kesinlikle ikisinin de iyi olmalarını dilerim.

Aslında zamanın bizden alıp götürdüklerinin aksine, zamanın bize kattıkları, ya da bizim zamana kattığımız değerle yaşadığımız hayat mücadelesi anlam kazanıyor. Evrenin genişlemesi, kuantum fiziği gibi derinliklere ise hiç girmeyelim isterseniz.

Zaman, Yavuz Hoca’dan ve bu genç bayandan birçok şey alıp götürmüştü. Yavuz Hoca’dan sağlığını, işini, sosyal statüsünü götürmüş, genç bayandan hayallerini, umutlarını almış, belki de en önemlisi dengesini yitirmişti.
Ama zamanla yapılan bu mücadelede, ayakta kalmayı sağlayacak şey, kişisel kazanımlarla (üretmek, bilmek, anlamak gibi) kendine yetebilmeyi sağlayabilmektir. Zamana fazla yüklenmeyin, o akıp gider. Bir yer mevcutsa, zamanı da, zaten vardır, bir şey olacaksa zaten zamanı gelince olur.
Kim bilir, belki de atalarımızın söylediği gibidir:

“Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik. Bir de dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz.”

ŞGS

 
 

Etiketler: , , ,

AKASYALAR AÇARKEN

Şafak Gündüz SARIKAYA-SİNOP VE BEN

Bir okul hayal edin.

Bahçesinde top oynayan çocuklar,

Ve yine o bahçede akasya ağaçları olan,

Ve bu ağaçlar baharda, mis gibi kokusunu salsın havaya,

Burnunuzu, havada uçuşan polenler bir güzel kaşındırsın.

 

İşte benim okulum tam böyle bir okuldu. Yalnız polenler, hapşırtırdı hep beni. Okulun bahçesinde deli gibi bir topun peşinde bir o yana bir bu yana koşturur dururduk, top akasya ağaçlarının arasına kaçtığı zaman, o müthiş kokusunu hissederdiniz ve akasya ağaçları tüm ihtişamları ile rüzgarla beraber salınarak uğuldardı.

Tam o ağaçların karşısında, dörtlü beşli gruplar halinde kız çocukları çeşitli oyunlar oynardı. Biz top peşinde koşarken, akasyanın kokusu, kızların sesi bizimkine karışır, biz de birbirimize bağırır gol, penaltı, faul derdik ve o esnada kızlardan da;

O sallar bebek, o sallar bebek,

Bebekler hep fır döner.

Diye tekerlemeler duyulurdu. Top onların tarafına gidince bizden çekilsene be, git buradan gibi çıkışmalar olur ama daha sonra tatlıya bağlanır herkes oyununa devam ederdi. Ama kızlar kendi evlerinin önünde oynuyorlardı aslında evet burası Kız Yetiştirme Yurdu idi ve bu kızlar da bu yurdun öğrencileriydi. Burası onların eviydi.

Okulun büyük bahçesinin diğer tarafında bir öğretmenin sesi yankılanırdı, bağıra, bağıra:

“Ulan Hasan’a Ulan Hasan’a,

Danalar girmiş bostana, kovalasana.”

Yine öfkeyle “n’apıyonuz ben size ne dedim? “ Okulun bando takımına o yıllar başlamıştım ve trampet çalıyordum aslında eğlenceli gibi gözükse de; yetişkinler için hazırlanmış bu trampetleri taşımak küçük bir çocuk için oldukça yorucuydu. Öğretmen bir gün annemi görmek istedi, evimiz okula çok yakındı, koştum, gittim annem de yemek yaptığı için gelemeyeceğim dedi. Bu sinirli öğretmene nasıl anlatacağım derken imdadıma okulun bahçesindeki bir kız yetişti, “ablası Yurt’ta öğretmen, onu çağıralım” dedi, o günden sonra o yurda girip çıkarken bir sürü ablam olmuştu.Ellerimden tutup beni küçük kardeşleri gibi gezdirirlerdi. Burası çok kalabalık bir aileydi aslında. Yetiştirme Yurdu, Rumlardan kalma eski bir binaydı, tarihi çok eskiydi. Kızlar, Müdür Baba’larını çok severlerdi. Düşünsenize yüzlerce kız ve tek bir babaları var. Bir çocuk gözü ile; Müdür Baba, bence bu sevgiyi ve saygıyı hak ediyordu. Onlarca öğretmenleri, Müdür Babaları ile beraber kalabalık bir aileydiler ama 18 yaşına gelince Yurt’tan ayrılmak zorunda kalıyorlardı.

Yurt’ta, Ayşe isminde bir kız vardı,saçları kısaydı. 14-15 yaşlarında idi, kulakları işitmesine rağmen ancak bir iki kelime konuşuyordu.  Melekelerini normal kullanabilen biri değildi.  Bazen, diğer kızlar bana yardım ediyor diye, beni zaman zaman da kıskanırdı. Aradan yıllar geçti, İstanbul’da  E-5’in kenarındaki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne gitmiş ve hayatı burada sona ermişti Zaman zaman İstanbul’un metropol hayatı içinde, kalabalık ve boğucu havasının aksine, sakin ve huzurlu bir ortam sunan Hastanenin de içinde bulunduğu geniş alana, gelip, ağaçların arasında oturur ve yürürken, Ayşe kim bilir nerede yatmıştır ve hayatı nerede son bulmuştur diye düşünmüşümdür, zira burada nice hikayeler vardır, ve neler yaşanmıştır.

Kız Yetiştirme Yurdu, yanılmıyorsam, 1984’te kapatılmış ve oradaki kızlar Rize’ye gönderilmiş. Zaman zaman Sinop’ta bir araya geldiklerini, eski öğretmenleri ve Müdür Babaları ile buluştuklarını da biliyorum. O tarihi bina restore edilmiş, tıpkı yan tarafındaki okul gibi. Binalar değişmiş, akasyalar kesilmiş ama ağaçların, eski binaların ve seslerin ve her santimetrekaresini ezbere bildiğim oyun alanı tamamen değişmişse de; hafızama kazındığı kesin.

Sinop’ta, okul bahçesinin önünden geçerken kulağıma bir ses gelir ve kızlar hep beraber seslenirler;

“Mor mor menekşeler,

Bizden size kim düşer?”

Sizi bilmem ama benim yüzüme, hafif bir tebessüm düşer.

 

ŞGS

 

 
 

Etiketler: , , ,