RSS

CENNETTEN KOVULMA MOTİFİNİN SEMAVÎ DİNLERLE BAZI MİTOLOJİLERDEKİ GÖRÜNÜMÜ. Nihangül DAŞTAN

23.07.2024-Nihangül DANIŞTAN- MAKALE

ÖZ: “Neden ve nasıl yaratıldık?, Dünyaya nasıl geldik?” gibi sorular, insanlık tarihinin belki de en eski merak konularından olmuştur.
Mitoloji, din ve felsefe çağlar boyunca bu ve benzer mistik soruların tatmin edici yanıtlarını bulmaya çalışmıştır. Mit ve din, felsefeden farklı olarak kutsal olan ile bağlantılı bir şekilde durumu izah eder. Yapılan
açıklamalar dikkate alındığında birbirine çok uzak kültür coğrafyalarında yaşayan toplumların metinlerinde benzer sahnelerin yer aldığı göze çarpmaktadır.

“Yapılan bir hata sonucu altın çağdan uzaklaştırılma” bu konuyla ilgili dikkat çeken en mühim noktayı oluşturmaktadır. Her metinde farklı sembollerle karşımıza çıkan bu nokta, aslında söz konusu
bütün metinlerin iskeletini meydana getirmektedir. Bu çalışmada semavi dinlerden Hristiyanlık ve İslamiyet ile bazı mitik metinlerde göze çarpan ortak motiflerden “cennetten kovulma”,
karşılaştırmalı inceleme yöntemi ile ele alınacaktır. Çalışma giriş, metinlerin karşılaştırılması ve incelemede kullanılan metinler olmak üzere üç kısımdan oluşmaktadır.

…………………………

SÜMER, TÜRK VE YUNAN MİTOLOJİSİNDE YASAK MEYVE

Kuran-ı Kerim’de tek bir ayette (Taha/120) “ebedilik ağacı”olarak adı geçen bu ağacın meyvesi hakkında bilgi verilmez. Çeşitli İslami anlatılarda ise bu meyvenin elma (Ergun, 2004: 102), buğday,
incir, üzüm, sünbüle, zeytin, hurma, kâfur, şarap gibi farklı türleri dikkat
çekmektedir (Aydemir 1979: 256-257).
Tevrat’ta ise yasaklanan nesne “iyilik ve kötülüğü bilme ağacı” (Tekvin Bab2/9, 17) olarak anılmaktadır. Burada da ağacın meyvesinin ne olduğu hakkında bilgi verilmez. Tevrat’ın bazı yorumlarında bu
meyvenin, cinsi münasebet olduğu hakkında bir bilgi varsa da Tevrat’ta bulunmadığı için incelemeye dâhil edilmeyecektir.
Sümer mitolojisinde yenmemesi gereken sekiz bitkiden söz edilir. Bunu tanrıça Ninhursag, Dilmun’da filizlendirmiştir. Bu metinde bitkiler ağaç-bitkisi, bal-bitkisi, yabani yol otu, su bitkisi, diken bitkisi, kebere
otu, hıyarşember’dir. Bunlara ek olarak bir bitki daha olduğundan bahsedilmekle birlikte adı yazıtlarda okunamamıştır.
Altay mitolojisinde ise dokuz dallı ağacın yalnızca güneşe doğru olan beş dalındaki meyvelerin yenilebileceği(2), diğer yanındaki dört dalın meyvesinin yasaklanmış olduğu bilgisi yer alır. Ancak bu ağaç ve meyvelerinin ne olduğu hakkında ayrıntı bulunmaz. Tanrı, bu dört dalın yenmesini önleyebilmek için de başına yılan ve köpeği bekçilik yapsınlar diye görevlendirmiştir.
Yunan mitolojisinde ise yasak meyveyi temsilen Pandora’ya verilen kutu yer almaktadır. İçi her türlü kötülüklerle dolu olan bu kutunun açılması Zeus tarafından yasaklanmıştır.

Semavi dinler ve mitlerde ilk insanların uyması gereken yasağın ne olduğu çeşitlilik göstermektedir. Yasaklanan maddenin/bitkinin ne olduğuyla ilgili açıklama her zaman yer almamaktadır. Bazı metinlerde
ise bu soyut bir nesnedir. Yasak nesne, yukarıdaki tüm metinlerin ortak motiflerinden biri olmakla birlikte bunun ne olduğu ile ilgili bir fikir birliği bulunmamaktadır. Ancak yasaklanan şey her ne olursa olsun
insanoğlunun ilk sınaması ve ilk başarısızlığı/iradesizliğiydi. Konuyla ilgili yapılacak diğer bir yorumlama da yasak nesnenin kötüyü, çirkini, utancı, ayıp olanı göstermede bir araç olarak kullanılmış olmasıdır. Zira
yasak meyve ile birlikte altın çağ sona erer ve madalyonun diğer yüzü ortaya çıkar. Yani insanoğlu cennetten veya altın çağdan uzaklaştırılır.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/157189

2-Türklerde güneş doğunun sembolüdür ve son derece önemlidir.

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Temmuz 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

MAĞUSA LİMANI

22.07.2024- Türkü hikayeleri

“Mağusa Limanı” ya da diğer adıyla “Arap Ali Ağıtı” bir Türk halk destanıdır. Bir çok sanatçımız tarafından seslendirilen Mağusa Limanı’nın aslı Arap Ali Ağıtı’dır. 1943’te meyhanede dayak attığı İngiliz askerleri tarafından süngülenerek öldürülen Arap Ali’nin hikâyesini anlatır.

Bu türkünün hikâyesi o dönem İngiliz baskısı altında olan insanların çektiği zulmün de bir temsilcisidir. Arap Ali, aslen Limasollu olup babası Arap kökenli zenci Mahmut efendi ile beyaz Hatice hanımın dört çocuğunun en büyüğüdür. Kendinden başka bir erkek ve iki kız kardeşi vardır. Arap Ali olayın geçtiği gün Mağusa Limanında çalıştığı gümrükte işini bitirerek biraz eğlenmek için meyhaneye uğramıştır. Meyhane’de bulunan İngiliz askerleri Arap Ali’ye sözlü tacizde bulunarak kışkırtmış ve kavga çıkmasına sebep olmuşlardır. Kavgada Arap Ali İngiliz askerlerinden aldığı süngü darbeleri ile oracıkta vefat etmiş ve daha sonra cenazesi memleketi Limasol’da Türk kabristanına defnedilmiştir.

Çevresinde çok sevilen Arap Ali ile ilgili olarak bu ağıt 4 farklı versiyon ile halk arasında söylenegelmiştir. Mağusa limanı limandır liman aman aman…

Mağusa limanı limandır liman..

Beni öldürende yoktur din iman..

Beni öldürende yoktur din iman..

Uyan Alim uyan, uyanmaz oldun..

Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun..

Uyan Alim uyan, uyanmaz oldun..

Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun..

İskeleden çıktım yan basa basa aman aman..

İskeleden çıktım yan basa basa…

Mağusaya vardım kan kusa kusa.. Mağusaya vardım kan kusa kusa..

Uyan Alim uyan, uyanmaz oldun..

Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun…

Uyan Alim uyan, uyanmaz oldun..

Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun…..

YORUM: Bitmiyor doymayanlar… Hırsları bitmiyor, gözleri doymuyor. Ne işin var Kıbrıs’ta, İngiltere nere Kıbrıs nere. Barış için gelen insan öldürür mü?

Yıl ne olursa olsun, nerede zayıf var çöküyorlar tepelerine. Dünya siyaseti güçlünün yanında. Ülke siyaseti milletin yanında olmalıdır.

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Temmuz 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , ,

BİR İNSANA İŞTE BU KADAR TOPRAK YETER !

20.07.2024- Tolstoy’un “İnsan Ne ile Yaşar” adlı kitabından ALINTI

Tolstoy’un “İnsan Ne ile Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü.

Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.

Fotoğrafta Tolstoy ve kardeşi Rahibe Maria Nikolaevna

” Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz… Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler.

Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “BİR İNSANA İŞTE BU KADAR TOPRAK YETER !” Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük… Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından… Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın-mülkün, arkadaşın, dostun, yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir… Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz. Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız? Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar aslında fakiriz hepimiz. ALINTI

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Temmuz 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

ENDÜSTRİYEL CASUSLUK HİKAYESİ

18.07.2024- Kültür Merak Grubu

Bir Endüstriyel Casusluk Hikayesi ”Edirne Kırmızısı” ”Uğrunda çok emek ve paranın harcandığı, sırrını çözene ödüllerin verildiği tarihsel bir renk” Edirne’de 15. yüzyılda kök boya olarak üretilen kırmızı rengin bir tonu.

Edirne kırmızısının öyküsü Dünya tekstil sanayisinde önemli bir yere sahip olan “Edirne kırmızısı”, 15. yüzyılda şehirde kök boya olarak üretildi. Tuğla kırmızısının daha parlağı olarak nitelenen rengi elde eden ve adına “Edirne kırmızısı” diyen iki boya ustası, formülünü bir süre sonra Fransa’ya götürerek, bu rengin Avrupa’daki tekstil sanayinde yaygınlaştırılmasını sağladı. Fransa’da 1740’lı yıllarda üretildikten sonra “Rouge d’Adrinople” (Edirne kırmızısı) adıyla sektörde yer edinen renk, özellikle tekstil alanında önemli yer buldu.

Edirne’de de elde edildikten sonra tarihi yapıların süslemelerinde ve şehrin geleneksel el sanatlarında kullanılan renk, aradan geçen süreçte unutulmaya yüz tuttu. Yeniden doğduğu topraklara getirilen renk için seferber olan kent, Edirne kırmızısının popülerliğini artırmak için çaba gösteriyor.

Fransa’da yayımlanan Histoire D’entreprises dergisi, Edirne Kırmızısı: Bir Endüstriyel Casusluk Hikayesi başlığını kullanarak yayınladığı bir makalede şu önemli cümleleri kullanıyor: 18’inci yüzyılda Türk pamuklu ürünleri son derece ünlü olup ve Doğu tekstil sanayi için önde gelmekteydi. O yıllarda pamukla olan uyumu ve göz alıcı rengi nedeniyle epey tercih edilen bir renk olan Edirne Kırmızısı tekstilcilerin de bir hayli dikkatini çekiyor. Kaliteli kumaşlara kolaylıkla ulaşabilen firmalar, onca uğraşa rağmen bu rengi bir türlü elde edemiyor. Dokumada kaliteyi ve en güzel renkleri yakalayabilme amacıyla Edirne Kırmızısı’nın sırrı büyük bir titizlikle saklanıyor. Ta ki Fransızlar İzmir’deki kuru temizlemeci Rumları parayla tutana kadar… Ve her şey gibi satılıyor!!!

YORUM: Doğadan her şeyi kopyalıyoruz, yine de değersizleştirip doğayı ellerimizle tahrip ediyoruz. Yerel kaynakları kullanan insanları kentlerde sanayi işçisi olarak istihdam ediyor, tarımı ve hayvancılığı öldürüyoruz. Her şey çıkarcıların elinde olsun, insanlar bir lokma ekmeğe, bir yudum suya muhtaç olsunlar mantığı da tutuyor da tutuyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Temmuz 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

REFİKA’NIN ÖYKÜSÜ

16.07.2024- GÜLÜMSE- ALINTI

Adatepe Köyünde 19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başında ‘Refika’ takma adıyla bir Rum güzeli yaşarmış.

Köyün Rum ve Türk cemaati arasında çok sevilen Refika hem güzel hem de çok neş’eli bir kızmış.

Düğünlerde şarkılar söyler, çok da güzel dans edermiş.

Refika’nın güzelliği ve iyilikseverliği Adatepe köyünün yanısıra çevre köylerde de dillere destan olmuş. Özellikle zeytin zamanı Refika’nın çalıştığı tarlalarda köylüler hem zeytin toplar hem de Refika’nın şarkılarını dinlermiş.

Düğünlerde mutlaka Refika baş misafir olarak çağrılır ve kendisine şarkı söyletilip, dans ettirilirmiş. Birinci Dünya savaşına kadar iki cemaat Adatepe köyünde barış içinde birlikte yaşarmış. Ancak Savaş Tüm Anadolu’da olduğu gibi Adatepe köyüne de felaketler getirmiş.

Savaşla birlikte Köyün Rum ve Türk cemaatleri arasında önceleri soğukluk daha sonra karşılıklı çatışmalar baş göstermiş. Tüm bu kargaşaya rağmen Refika yine de Türkler arasında sevilmeye devam etmiş ancak ne var ki savaş sonunda Türk ve Yunan hükümetleri arasındaki anlaşma sonucunda Refika da diğer Rumlarla birlikte köyü terk edip, Yunanistan’a yerleşmek zorunda kalmış.

Refika’nın köyden ayrılışı Türkler arasında büyük bir üzüntüye yol açmış. O gittikten sonra bile onun adına türküler yakılmış ve her fırsatta, özellikle düğünlerde onun türküsü okunup, onun adına danslar edilirmiş.

Bu gelenek Adatepe köyünde hala devam etmektedir. Refika’nın efsanevi öyküsünü biz köyün en yaşlısı olup üç sene önce vefat etmiş olan Abdi Amca’dan dinledik.

Daha sonra Yunanistan’ın Sakız adasına yerleşmiş olduğu ve Yunanistan’ın ilk güzellik kraliçesi seçildiği yönünde efsaneler anlatılan Refika’nın izini bulabilmek için Sakız adasına yaptığımız bir seyahatte kendisine ait herhangi bir ipucu bulamadık.

Ne var ki, tesadüfen bir antikacıda bulduğumuz bir resimdeki kızın güzelliği ve yüzündeki ifade bizi derinden etkiledi.

‘Bu kesinlikle Refika olmalı’ diyerek resmi alıp köye getirdik.

Adatepe’nin yaşlılarına resmin Refika’ya ait olabileceğini söylediğimizde, göz yaşlarını tutamayıp heyecanla ‘ Evet! Bu o’ dediler.

Biz de çağlar boyunca insanlar güzellik ve sağlık veren saf ve doğal Adatepe zeytinyağlarının alamet-i farikası olarak Refika’nın resmini etiketimizde ölümsüzleştirmeye karar verdik.

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu kasabası Adatepe köyünde Zeytinyağı Müzesini kurup ” Adatepe ” markası ile zeytin, zeytinyağı ve sabun üretip bu ürünleri Japonya’ya kadar ihraç eden ”Ada Çiftlik Gıda Ürünleri ve Çiftlik Turizmi A.Ş.” şirketi ürünlerini Refika’nın bu resmini koyarak satmaktadır.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Temmuz 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ

15.07.2024- Bülent DÜNDAR

Evliya Çelebi, Seyahatname’de bu gasbet yeri şöyle anlatıyordu;

“Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır.

Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Allah korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”

Sene hicri 1341’di. Miladi 1922. Rize’nin Haldoz (Portakallık) köyünde bir adam yaşardı. Sandıkçı Şükrü derlerdi ona.

Kendi halinde, sakin, iyiliksever kişiliğiyle tanınırdı. Zenginleri sevmezdi. Ağalarla beylerle görüşmezdi. Fakirlere ise mısır dağıtırdı.

Bir gece vakti Sandıkçı Şükrü’ye acı haber geldi. Düğünde köy ağasının en sadık adamı kardeşini bıçaklamıştı.

O sakin adam bir anda şahin oldu. Ağanın hanını bastı. Mermileri üstüne boşalttı.

Hemen yakaladılar. Sinop Cezaevi’ne koydular. Ama tutamadılar. Sandıkçı Şükrü kuş uçurtulmaz denilen duvarları aştı, kaçmayı başardı.

Kısa sürede bölgede nam saldı. Adını Haldoz’un dağlarına yazdırdı. O artık ağaların beylerin düşmanı, fakire yardım eli uzatandı. Zenginlerin korkulu rüyası, halkın kahramanıydı.

Dönemin Trabzon Valisi Kadir Paşa 500 atlı müfrezeyi Sandıkçı Şükrü’nün peşine taktı.

Müfrezenin yanında bir de Sandıkçı’nın yakın arkadaşı Varilcioğlu Sadık vardı. Varilcioğlu teslim olması için Sandıkçı Şükrü’yü ikna etti. Teslim oldu.

Ama devletin otoritesini iki paralık etmişti. Müfrezeye teslim Rize’ye dönerken, sırtından vuruldu. Son nefesinde sanki dudaklarından şu mısralar savruldu;

“Göklerde kartal gibiydim.

Kanatlarımdan vuruldum

Mor çiçekli dal gibiydim,

Bahar vaktinde kırıldım.”

Sinop Cezaevi Osmanlı döneminde azılı katillerin son durağıydı. Cumhuriyet döneminde muhalif yazar ve şairlerin adresi oldu.

Refik Halit Karay, Mustafa Hilmi, Burhan Felek, Kerim Korcan, Zekeriya Sertel, Osman Deniz burada yattılar.

Bir rivayete göre Nazım Hikmet de kısa bir süre cezasını burada çekti. Yıl 1932’ydi. Yeni bir mahkum getirdiler Sinop Cezaevi’ne. Adı, Sabahattin Ali.

Suçu yazmaktı. Atatürk’e hakaretten aylarca içerde kaldı. Paslı demir parmaklıklar, nemli duvarlar arasında dolaşıp dururdu.

Geceleri sürekli okurdu. Havalandırma saatlerinde diğer mahkumlarla konuşurdu. Sonra o paslı ranzada oturup yazardı. Rizeli Sandıkçı Şükrü’nün hikayesini cezaevinde duymuştu.

Destanını da orada yazdı. ‘Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’ dillere dolandı.

“Sene 1341 mevsime uydum

Sebep oldu şeytan bir cana kıydım

Katil defterine adımı koydum

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

Sen üzülme anam dertlerim çoktur

Çektiğim çilenin hesabı yoktur

Yiğitlik yolunda üstüme yoktur

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

Çok zamanlar çektim kahrı zindanı

Bize de mesken oldu Sinop’un hanı

Firar etmeyilen buldum amanı

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

Bir yanımı sardı müfreze kolu

Bir yanımı sardı Varilcioğlu

Beşyüz atlıyılan kestiler yolu

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.“

O cezaevinde “Aldırma Gönül”ü yazdı. Mazlumların, mahkumların şarkısı oldu.

Yine orada “Leylim Ley”i yazdı. Meydanları sarstı.

Sabahattin Ali 41 yıllık yaşamında hep yazdı. Ezileni, yoksulu, mazlumu yazdı.

Yazdıkları nedeniyle hep dışlandı. Sorgulandı, tartaklandı, tutuklandı.

Geride onlarca roman, öykü ve şiir bıraktı.

En önemlileri Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan’dı.

1948 yılında derin devlet tarafından katledildi. Katili bir emniyet görevlisiydi. Yakalandı, kısa sürede bırakıldı. Sabahattin Ali yıllarca devletin yasaklılar listesinde yer aldı.

Eserleri ancak 2005 yılından sonra ders kitaplarına girebildi. Şu sözleri hiç unutulmadı.

“Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.”

Anısına saygıyla.

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Temmuz 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

SEVGİNİN BAŞARISI

14.07.2024- A. Yaşar SARIKAYA

Küçücük çocuğun, öğretmenine sevgisini göstermek için çantasındaki 2 elmadan birini vermesini tanımlamak kolay değil. İçinde büyüttüğü sevgiyi, kendisi için kıymetli olan elmayı vererek gösterir. Çocuklar, duygu dünyalarının sınırsızlığını küçücük şeylere sığdırıverirler.

Annesine gülümseyen 2 günlük bebek, aralarındaki yakınlığın ve sevgi akışının nasıl da farkındadır. Sevgi, yaşamımıza armağan edilen değerli duyguların en başındadır. Sevgi maya tutarsa neler olur değil mi? Dünyadan sevgi mayasının tuttuğu bir araştırmayı sizlerle paylaşıyoruz:

BEN O ÇOCUKLARI ÇOK SEVDİM-Erkan ÖzkanEdebiyat, Kültür, Sanat ve Farkındalık

Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti. Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.

Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.

Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176’sinin olağanüstü bir başarı gösterip, avukat, doktor ya da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar. Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için, her biriyle buluşma şansı oldu. “O koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdikleri cevap hep aynıydı : “Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde.”

Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, başarılı birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu. Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi :

“Çok basit” dedi, “Ben o çocukları çok sevdim…”

Alıntı

 
Yorum yapın

Yazan: 14 Temmuz 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

SİNOP’TA OTURUR ŞEKİLDE GÖMÜLEN PİSKOPOSLARIN SIRRI

13.07.2024- 2010 yılında, Profesör Doktor Gülgün KÖROĞLU tarafından yürütülen kazı çalışmaları hala devam etmektedir. Balatlar Kilisesi, bundan 1364 sene önce yapılmış planlı bir bazilika olarak sapasağlam ayakta durmaya çalışmaktadır.

Depremlerde yıkılan binalar, rezidanslar, deniz kumu ile yapılan yapıların can kaybına sebebiyet verdiği olayları ibretle izliyoruz. İçi tahrip olsa da duvarlarının kalınlığına ve MS 660 yılının işçiliğine dikkat çekmek istiyoruz.

Sanayi ve teknoloji gelişti, bilişim dünyası yapay zeka çalışmalarıyla çok yol kat etti. Bizim binalarımız hala depreme dayanıklı olmadı. Balatlar yapısının duvarları sisi de düşündürmüyor mu? Dünyada, bilimsel gelişmeler olsa da sınıfsal farklılıklar kapatılmadı. İnsan yaşam seviyesi, üst sınıfın daha çok kazanç amaçlı hedefinin gölgesinde, ortalamayı tutturamadı.

Balatlar Kilisesi ya da Sinope Koimesis Kilisesi[1]  Sinop‘un Ada mahallesinde Yusufoğlu Aralığı’nda Bizans döneminden kalma bir kilisedir. 3.062 m²’lik alanı kapsayan kilise MS 660 yılında yapılmış dikdörtgen planlı bir bazilikadır. Roma dönemindeki ilk inşasında bir hamam olarak hizmet ettiği düşünülen bu yapı kompleksi 6.-7. yüzyıllarda kilise, 11-13. yüzyıllar arasında tahıl deposu, Anadolu Selçukluları ya da kentin Osmanlılarının eline geçmesinden sonra yerli Hristiyan halka bırakılarak Meryem ve Baş Melek Mikail’in birlikte anıldığı bir manastıra dönüştürülmüştür. 1920’lere gelindiğinde ibadetin yanı sıra mezarlık olarak da kullanılmıştır.[2](Vikipedia)”

Başlığımızı aldığımız “VİTRİN HABER GÜNCEL” linkini paylaşıyoruz. Detaylı bilgiyi bulacaksınız.

https://www.vitrinhaber.com/sinopta-oturarak-gomulen-piskoposlarin-sirri?fbclid=IwZXh0bgNhZW0CMTAAAR1u4Csu-2uWhEddaGIhzkRxi_SHYYmbIB-LoUzhpNPYZ50ShzPx6bNU4K4_aem_i9r_1-XZ1a7rwqmR7THDmw

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Temmuz 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , ,

DOĞRU İNSANLARLA KARŞILAŞTI DÜNYA ŞAMPİYONASINA HAZIRLANIYOR

12.07.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Düşün yolculuğu ile başlayan öykümüzün ürünlerini birer, birer topluyoruz. Bilke öğrencilerimizden Selma KALANÇ BOCCE Spor Dalında Türkiye birincisi olduktan sonra, şimdi de Dünya Şampiyonasına hazırlanıyor.

2008 yılında kurulan Bilke, küçük dernek binamızdaki atölye çalışmalarında verilen gitar- bağlama- org ve ut kursları geliri ile EĞİTİME DESTEK PROJESİNE başladı. Küçük ölçekli başlayan kurslarımız, etkinliklerle EĞİTİME DESTEK TANITIMI programlarında sesini duyurdu. Bu süreçte, doğru insanlarla yolumuz kesişti.

Dikmen ilçemizden olan ve Alaçamda bir bankada yönetici olarak görev yapan Şeyda ÖZDEMİR onlardan biriydi. Memleketi ile bağını koparmamış Şeyma Hanım ile Dikmen İlkokuluna yardım organize ederken tanıştık. Bilke olarak biz de yardım kampanyasına katıldık.

Alaçamlı olan Selma’yı onun aracılığı ile tanıdık. Tıp Fakültesi öğrencisi olan Selma, Bilke’den burs alan öğrencilerimizden. Selma’nın başarısını tebrik ediyor ve 4 tıp öğrencimize ayda iki bin TL vererek destek olan EĞİTİM ANNEMİZE de ayrıca teşekkür ediyoruz.

Selma, yüreğindeki ışık zorluklara karşı nasıl da direniyor. Başarılı kızımızın ulusal basındaki haberini paylaşıyorum:

Bocce sporunun alt kategorileri olan raffa ve volo ile de ilgilenen 21 yaşındaki milli sporcu, ulusal ve uluslararası organizasyonlarda 43 madalya kazandı.

Günlük yoğun programına rağmen antrenmanlarını aksatmayan Selma Kalanç, disiplinli şekilde hem spor kariyerini hem de Amasya Üniversitesi Tıp Fakültesindeki eğitimini sürdürüyor. Bu yıl üçüncü sınıfa geçen Selma Kalanç, AA muhabirine, bocce sporunun gerektirdiği stratejik düşünme ve konsantrasyon yeteneklerinin tıp eğitiminde olumlu etkisi olduğunu söyledi. Bocce ile lisede beden eğitimi öğretmeni Gökhan Bozdemir sayesinde tanıştığını belirten Selma, 2014’te Kamboçya, 2021’de de İspanya’da Türkiye’yi temsil ettiğini anlattı.

Tıp eğitiminin yanında sporla uğraşmanın hayatına disiplini soktuğunu dile getiren genç sporcu, “Amasya’dayım, hafta sonu antrenman için Alaçam’a geliyorum. Hem mental hem yol olarak yoruyor, kendinize çok fazla vakit ayıramıyorsunuz ama kazandıktan sonraki sevinci ayrı oluyor.” ifadelerini kullandı.

Önlerinde Dünya Raffa Şampiyonası için milli takım seçmesi bulunduğuna işaret eden Selma Kalanç, ay-yıldızlı ekibe seçilip Türkiye’yi en iyi şekilde temsil etmeyi hedeflediğini vurguladı.Tıp fakültesini kazandığında çevresindekilerin sporu bırakmasını, eğitimle sporu birlikte yürütemeyeceğini söylediklerine dikkati çeken Selma, şunları kaydetti:

“İnsan istedikten sonra başaramayacağı bir şey yok. İnsanlardan istediğim, sadece destek olsunlar. Bunların beraber de yürüyebileceğini bilsinler. Özellikle sporculara derslerinde zayıf gözüyle bakılıyor ama öyle değil. Bunun en büyük örneği benim. Tıp okuyup futbolla uğraşan arkadaşlarım da var. Spor sayesinde ilk defa uçağa bindim, köyde büyüdüm, küçük bir çerçeveden büyük bir ufka bakma fırsatı buldum. Spor, birçok şeyin önünü açıyor. Spor olmasaydı hayatımda, belki de akademik olarak başarılı olamazdım. Boş vaktimi bir şeyle doldurduğum zaman kalan vaktimde ders çalışmak için kendimi planlıyorum. Daha disiplinli olmayı sağlıyor.”

“Selma Kalanç, küçük yaş gruplarına rol model oluyor”

Bocce Milli Takımı Antrenörü ve Alaçam Şadiye Muzaffer Turhan Anadolu Lisesi beden eğitimi öğretmeni Gökhan Bozdemir ise sporla eğitimin bir arada yürüyebileceğinin en büyük örneğinin Selma Kalanç olduğunu söyledi.

Küçük bir ilçeden 17 milli sporcu çıkarttıklarının altını çizen Bozdemir, “17 sporcunun liseyi bitirenlerinin hepsi üniversiteli. Amacımız hem sporu hem eğitimi bir arada yürütmek. Onun için sporcularımızın eğitim durumlarını da takip ediyoruz. İlçemizi, ilimizi, ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek için çaba sarf ediyoruz.” dedi.

“Selma Kalanç, küçük yaş gruplarına rol model oluyor.” diyen Bozdemir, “Bir öğrencinin tıp kazanması bizim için çok güzel bir şey. ‘Bitirdiğim zaman takımın doktoru olacağım.’ dedi. O bizi daha da gururlandırdı.” ifadelerini kullandı.

Selma kızımıza Dünya Şampiyonasında başarılar diliyoruz.

 

Etiketler: , ,

ÖRNEK SÖZCÜĞÜ TÜRKÇE Mİ ERMENİCE Mİ?

10.07.2024-Nermin YILDIRIM- Yüksek Lisans Tezi

Çalışmadan bazı paragraflar:

Örnek kelimesi hakkında Turkish Language Reform: A Catastrophic Success isimli eserde örnek, örneğin maddesinde örnek kelimesinin yüzyıllardır dilde var olduğu ve örneğin kelimesinin yapısının +in’enstrümantal eki’ ile N. Ataç tarafından kullanıldığı ‘meselâ’ anlamında olduğu bilgisi vermiştir. G. Lewis’e göre kelime kesinlikle Ermeniceden alınmamıştır

450 .- 450 Lewis, a.g.e., s. 120.

“Orinag, Örnek ve Örneğin Hikâyesi” isimli makalede örnek kelimesinin Ermeniceye Farsçadan geçmiş olabileceği düşüncesi ile âreng sözü incelenmiştir. Tetkikler sonucunda Pehlevi dilinde awdénak kelimesinin Osmanlı Türkçesinde örnek biçiminde olduğu Ermenice köken bilimi sözlüğünde açıklandığı bilgisi verilmiştir. Fakat Vambery’nin Çağatay Lûgati’nde kelimenin aslının körnek ve gör- kökünden türetildiği belirtilmiştir or-‘ölçüp biçmek’ anlamında olduğu düşünüldüğünde örnek < or-an-(a)k biçiminde gelişmiş olabilir ancak burada da belirsiz noktalar olduğu ifade edilmiştir451

451 H. Ediskun, “Orinag, Örnek ve Örneğin Hikâyesi”, Türk Dili, c.XVI, S. 183, Ankara, AnkaraÜniversitesi Basımevi, 1 Aralık 1966, s. 186-191.

Hasan Eren’in “Örnekten Örneğe” isimli makalesinde örnek kelimesi Karakalpak Türkçesinde kullanılan körnek sözü göz önüne alarak Türkçe körmek (>görmek) kökünden geldiğini izah edilmiş ve Ermeniceden alınmış olmasının imkânsız olduğunu belirtilmiştir454 .

454 H. Eren, “Örnekten Örneğe”, Türk Dili Dergisi, c. XXXIX, S. 273, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1 Haziran 1974, s.701-707.

Ahmet Ünal’ın, “Örnek Sözcüğü Üzerine (Okur Mektupları)”, isimli yazısında örnek kelimesinin Türkçe olduğu ifade edilmiştir. A. Ünal, kelimenin etimolojik olarak yöresel bir kanaviçe anlamına gelen görenek kelimesinden geldiğini ileri sürmüş ve kelime şu şekilde izah edilmiştir: “görmek > “görenek” “örenek” > örnek455 .

455 A. Ünal, “Örnek Sözcüğü Üzerine (Okur Mektupları)”, Türk Dili Dergisi, c.XXX, S. 277, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1 Ekim 1974, s. 820.

Vecihe Hatipoğlu’nun “Örnek ve Ödül” isimli makalesinde örnek kelimesinin anlam bakımından örmek eylemiyle kolayca bağdaştırılamayacağı açıklanmıştır. Ona göre ög- kökünden -anak/enek ekiyle örnek sözü türetilmiş olabilir. Kelimenin geçirdiği evreler şu şekilde açıklanmıştır: öğrenek >öğrenek > örenek >örnek456

456 V. Hatipoğlu, “Örnek ve Ödül”, Türk Dili Dergisi, c.XXXI, S.284, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1 Mayıs 1975, s.329-332.

Çağdaş Türk lehçelerinde ise Azerbaycan Türkçesinde ‘bir bütünü temsil eden, onun hakkında fikir veren küçük parça, numune, misal’, Türkmen Türkçesinde ise ‘nüsha’ anlamı ile örnek biçimindedir458 .

Gagavuz Türkçesi, Kumuk Türkçesi, Uygur Türkçesi ve Kırım Tatar Türkçesi’nde örnek biçimindedir. Karay Türkçesinde ise örnäk biçimindedir. örnek kelimesinin Kırgız Türkçesinde örnök biçimini alması Kırgız Türkçesinin vokallerle ilgili karakteristik özelliği olan ilk hecede yer alan geniş yuvarlak vokallerin sonraki hecelerdeki /a, e/ vokallerini de kendilerine benzeterek /o, ö/ yapmasından ötürüdür. Tatar ve Başkurt Türkçelerinde ‘örnek, misal’ anlamlarıyla ürnek biçimindedir.

Türkiye Türkçesindeki geniş yuvarlak /ö/ vokali Tatar ve Başkurt Türkçelerinde daralmaya uğrayarak /ü/ vokaline değişir. Örnek kelimesi üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde kelimenin kökeni hakkında uzlaşılan bir görüş olmadığı tespit edilmiştir. örnek kelime hakkındaki görüşler, ilk olarak kelimenin Türkçe kökenli olduğu ve ör- fiilinden geldiği, yine Türkçe kökenli olduğu ve kör- fiilinden geldiği ve son olarak Ermenice kökenli orinag kelimesinden geldiği şeklindedir.

Tezin tamamına linkten ulaşılabilir:

ET002135.pdf erişimi için tıklayın

 
1 Yorum

Yazan: 10 Temmuz 2024 in Bilim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,