Hafıza, hacimsiz ve ağırlığı olmayan yapısıyla duygularımıza ne kadar da yön veriyor. Yine HAFIZADA KALANLAR PROGRAMI ve konuğumuz değerli eğitimci Fehmi AYDIN.
O, Sinop Kız Yetiştirme Yurdunda öğretmenlik yaparken müdürümüzdü. Çocuklar Müdür Baba derdi, biz öğretmenlerin de Müdür Babasıydı. Öğretmenler değişti, Fehmi AYDIN hep Yetiştirme Yurdunda kaldı. Kahvaltısını çocuklarla beraber yapar, onların masasında sırayla gezerdi. O’nu, elinde süpürge ile de görebilirdiniz, toz bezi ile de. Çocuklarla ip atlarken de, top oynarken de. Biz çok şanslı öğretmenlerdik. Köy Enstitüsü eğitimini almış bir eğitimci ile çalışmıştık.
Hafızada Kalanlar Programı için derneğimize geldi. Bu gün İstiklal İlkokulu ve İl Genel Meclisi olan iki binanın nasıl yapıldığını anlattı. Sinoplu olup da o binalarda anısı olmayan yoktur. Gelin videoyu birlikte izleyelim. İyi seyirler…
Teşekkürler Müdür Baba. Bir başka programda buluşmak dileğiyle.
Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür.
O kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider.
Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.
Bütün Ortadoğu’nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz.
BUNLARI BILIYOR MUYDUNUZ ? CAHİT SITKI Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde hep “ölüm” temasını işlemiştir.
NAZIM HİKMET Nazım Hikmet’in en değişik özelliği devamlı beyaz pantolon giymesiydi. İlham geldiğinde aklındaki sözleri hemen beyaz pantolonuna not alıyormuş. Tüm dünyanın tanıdığı bir şair olmak, böyle değişik özelliklere sahip olmaya bağlıdır belki de. Bursa cezaevinde ıslak ıslak çok dayak yediği için onun en büyük korkusu su olmuştur.
ÖZDEMİR ASAF “R” leri söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?” Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.
YAHYA KEMAL Hiç evi olmamıştır. Ölene kadar otelde yaşamıştır. Nazım Hikmet’in annesine aşık olmuştur. TEVFİK FİKRET Aynı zamanda iyi bir ressamdır. Evinin planını da kendisi çizmiş ve evine isim veren ilk şairimiz olmuştur. En büyük takıntısı: Sol tarafında kimseyi yürütmemek.
AHMET HAŞİM Hastalık derecesindeki takıntısı ise: Toprak yemesidir. Haşim’in şiirlerinde hep gün batımı, gece, ay ışığı, hüzün olmasının sebebi çirkin olmasından derler.
TOMRİS UYAR Üç büyük şairi ( Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever) kendisine tutsak eden kadın… Bahsi geçen güzel.
CEMAL SÜREYA Sevgili Cemal soyismindeki iki y’den birini bir iddia sonucu kaybetmiştir. Evet, soyismi tek “y” ile yazılıyor.
ORHAN VELİ Ölümü belediyenin açtırdığı bir çukur yüzündendir. Çukura düşmesi sonucu başından yara almış ve ölüm sebebi bu olmuştur.
CEMİL MERİÇ En ünlü sözleri kitap okumak üzerine olan Cemil Meriç gözlerinde oluşan bir rahatsızlık nedeni ile yazıları okumayacak duruma gelmiştir. Gözleri göremez duruma geldiğinde ise yakınlarının yardımı ile yazmaya devam etmiş hatta en verimli eserlerini gözlerinin görmediği dönemlerde kaleme almıştır.
SABAHATTİN ALİ Sabahattin Ali su gibi Türkçesi ile kitaplarını kaleme almıştır. Kısacık ömründe hayata her daim pozitif düşüncelerle bakan Ali diksiyon takıntısına sahipmiş. Yanlış telaffuz edilen bir söz duyduğunda hemen bunu düzeltme girişiminde bulunurmuş. Hatta bu durumundan eşi Aliye Hanım oldukça rahatsız olur, bunu da kendisine söylermiş. Sabahattin Ali bu olayı arkadaşlarına “ Aliye hanım bana bu yüzden fena içerliyor. Karı koca ağız tadı ile kavga edemiyoruz. Kavganın ortasında tutup diksiyon yanlışlarını düzeltiyorum” diye anlatırmış.
AHMET ARİF Türkçeyi en iyi kullanan şairlerimizden Ahmed Arif aynı zamanda Zazaca, Arapça ve Kürtçe dillerini de biliyordu. Ata binmeyi daha küçük yaşlarda öğrenen Arif şahlanmayan ata binmezdi. Yaşamının büyük bir bölümünde günde 4 paket sigara içen Ahmed Arif tam bir sigara tiryakisiydi.
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR Kulağa sevimli gelen bir alışkanlık! Unutulmaz filmlerden olan Gulyabani filminin esinlenildiği aynı ismi taşıyan kitabın yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar temizlik hastasıymış. Öyle ki, bu özelliğinden dolayı hiç evlenmemiş ve devamlı eldivenleri ile gezmiş. Kendini sosyal ortamlardan soyutlayan büyük yazar evde örgü örmekten çok hoşlanır. Yurtdışından yeni örgü modelleri getirtirmiş. Aynı zamanda örmediği ve yazmadığı zamanlarda mutfağına kapanır ve ev reçelleri yaparmış.
YAŞAR KEMAL Yaşamı boyunca Türk edebiyatına sayısız eser bırakan usta kalem Yaşar Kemal çocukluğunda pek bir talihsiz olaylar yaşamış. Babası Van’dan göç ettiği sırada yanına aldığı Yusuf isimli bir çocuğu kendi çocukları ile birlikte büyütmüş. Yusuf’un camide namaz kılarken babasını kalbinden bıçaklayarak öldürülmesine tanık olan Büyük yazar 12 yaşına kadar kekeleyerek konuşmuş. Sağ gözündeki durum ise daha küçük yaşlarda eniştesinin kurban kesmesini izlerken bıçağın bir anda fırlayarak Yaşar Kemal’in gözüne gelmesi ile kör olmasına neden olmuş.
ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN Söylenenler göre Ümit Yaşar yirmi üç kez, kendi sözlerine göre de üç kez intihara kalkışmıştı. 1973 yılında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın on yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’nden aşağı atlayarak intihar eder. Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!” Alıntı
05.07.2024-Murat Yurdakök -Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Profesörü
M.Ö. 3100-1800 yılları arasında yaşamış olan Sümerlerin dilinde, Türkçe kökenli 168 sözcük vardır. Bu sayı azımsanamayacak kadar fazladır. Çünkü iki Hint-Avrupa dili arasındaki ortak sözcüklerin sayısı da bu kadardır. Her şeyden önce Sümerlerin dilleri kesinlikle Türkçe değildir, Türkçe ile akraba da değildir; tamamen başka bir dildir. Ayrıca Sümerlerin Orta Asya’dan geldiklerini gösteren herhangi bir kanıt da yoktur. Sümerler dillerindeki Türkçe sözcükleri büyük bir olasılıkla aynı dönemde, hemen kuzeylerinde, bugünkü Irak’ın kuzey yarısında yaşamış olan Subarlardan almışlardır. Subar Türkçe olup “su eri”, “su adamı”, “ırmak adamı” anlamına gelir. Subar ve Sümer sözcükleri arasında da benzerlik vardır. Sümerler kendilerine Kenger; onların batısında yaşayan Sami asıllı Akadlar Kengerlere, Sumar derlerdi. Sümercedeki Türkçe sözcüklerin Ural-Altay dilleriyle aynı özellikler taşıyan doğularındaki komşuları Elamlardan aldıkları da ileri sürülmüştür.
Türklerin anavatanı denilince belki de çocukluğumuzdan beri okuduklarımız nedeniyle aklımıza hemen Altaylar gelir. Bu esasında romantik bir düşüncedir ve Türkçe’nin Altay Dillerinden (Türkçe, Moğolca, Mançuca-Tunguzca) biri olmasına dayandırılmaya çalışılır. Ancak beklenenin tersine Altay dilleri tarihte geriye gidildikçe diller birbirlerinden uzaklaşır; günümüze yaklaştıkça birbirlerine yaklaşırlar. Bunun nedeni M.Ö. 2000’de Güneyden (Orta Doğudan) gelen Türklerin Kafkas Dağlarını aştıktan sonra Hazar Denizinin kuzeyinden doğuya, Altay Dağlarına ve ötesine yayılmaları; Türklerin bu göçlerine de Karpatlar’dan Orta Asya’ya yayılan Hint-Avrupa kökenli Arîler’in baskısı olabilir. Bu görüş doğru ise Türklerin anayurdu Orta Doğu’dur(1,2). Sümerce ile ilgisi kurulan tek dil Türkçe değildir. Ural-Altay Dilleri grubundan Ural Dillerinden (Fince ve Macarca) Macarda ile de benzerlikler vardır. Daha da ilginci HintAvrupa dillerinde, örneğin Latincede (örn. “akua”, “akmak”; “primus”, “birinci”) ve İngilizcede (örn. “highly”, “hayli”; “body”, “budun”; “true”, “doğru”; “war”, “vur”) çok sayıda Türkçe kökenli sözcük olmasıdır(3). Sümercedeki Türkçe sözcüklerin varlığına dayanarak, Türkçenin, halen yaşayan diller arasında kaydı bulunan en eski dil olduğunu ve Türkçenin yaşının 5000 yıldan az olamayacağını kabul edebiliriz. Aşağıda sağlıkla ilgili Sümerce ve Türkçe sözcükler sunulmuştur(4,5): Sümerce Türkçe ab-ba aba, apa; aga, baba ab-zu su adapa adam ad-da ata ama ana, emcik (meme) anna ana arku arka ba, bel (iç) bel bilga bilge biz göz bulug bulug bulug-gal aga-bey bun burun dıl dul
dib yip (ip) dingir tingir, tengri, tanrı diri diri, iri dirig irig (toplamak) dod dayı duru duru e ev e-gir geri e-me em(mek), meme es üç gal göbek galga bilge gen, gil gel gid sidik gig ig (hastalık, hasta) gir gir gis (penis) gur gür hala hala he-gal bol ia, ia-nun yağ inim inlemek izi ekşi izim isig (ıscak, sıcak) kar kol ki-sikil-tur kız ku koy kur kuru (yer) lil yil (yel) mud kan nin nine, hanım nummun meni numun tohum nurma nar sa, ur ur-ek (yürek)
sag sağ (lam) sag çag-a (yenidoğmuş) sag-ga sağ-kal sag-ki, sag-kal sakal sahar seher, tan sig sıkı su-su su ta-sar sür, sar tin tin tukur tükür u, tu uyu, uyku u, un on udi uyumak um ana ur er ur ur ura, ur uruk (kabile) uzu kuzu zibin cibin (sinek) zu us (akıl) KAYNAKLAR
Karatay O. İran ile Turan: Hayali Milletler Çağında Avrasya ve Ortadoğu. Ankara: KaraM Yayınları, 2003.
Gardner L. Realm of the Ring Lords. London: Element, HarperCollins Pub. Lt., 2003: 64-68.
Diker S. Türk Dili’nin Beş Bin Yılı. İzmir: Oral Matbaası, 2000.
03.06.2024- Dr. Sevda Özen Eratalay- Öğretim Görevlisi
Alet Adları 1.1.2. Temen: DLT’de” temen yingne” ve “timne” sözcükleri çuvaldız(11) anlamına gelmektedir. Sözcük bugün “temene” olarak Kırgız Türkçesinde, “temen” biçimiyle Türkmen Türkçesinde ve “teben” olarak da Kazak Türkçesinde yaşamaktadır. 1.1.3. Tümen: DLT’de aynı zamanda “temen yingne” ve “temen yigne” biçimlerinde büyük iğne, çuvaldız olarak tanımlanmaktadır. (12) Sözcük “juvaldız” ve“teben” biçimiyle Kazak Türkçesinde, cōbaldız”/“temene” olarak Kırgız Türkçesinde, “temen” olarak Türkmen Türkçesinde ve “çuvalduz” ve “tömünä” biçiminde de Uygur Türkçesinde yaşamaktadır.(13) 1.1.4. Bıçgu: Bıçkı, bıçak anlamına gelen(14) sözcük Eski Uygur metinlerinde de karşımıza çıkmaktadır. (15) Göktürk metinlerinde bıç- eylemi kesmek anlamına gelmektedir. “Bıçgu” sözcüğü Türkçenin hemen her döneminde aynı anlam ve yapıda karşımıza çıkan ve değişmeyen sözcükler arasındadır. Bugün ölçünlü Türkçede “bıçkı” olarak karşımıza çıkan sözcüğün Türk lehçelerinde “pıçkı” (Tatar), “bıçğı” (Türkmen), “bıskı” (Başkurt), “bıçgı” (Azerbaycan) biçimli kullanımlarıyla karşılaşmaktayız.(16) 1.1.5. Bıçguç: Divan-ü Lûgat-it-Türk’te makas, sındı anlamında verilen sözcük(17) Türk lehçelerinde daha çok “gayçı”, “kaysı”, “kayşı”….biçimlerinde görülmektedir. 18 Eski Türkçede eylemden ad türeten eklerden olan -gUçI eki(19 )burada da kesen, biçen anlamında alet ismi yapar. 1.1.6. Sındu: Karahanlı Türkçesi döneminde sözcüğün “makas” anlamına geldiği görülmektedir. Eski Türkçede karşımıza çıkan sı- eylemi kırmak, bozmak, yenmek ve galebe etmek anlamına gelmektedir. Divan-ü Lügat-it-Türk’te de makas(20) olarak kullanılan sözcük sı- kırmak, kesmek eyleminden, türeyen alet adlarındandır. 1.1.7. Kezlik: DLT’te “küçük kadın bıçağı” olarak tanımlanan sözcük(21) o dönem özellikle kadınların üst elbiselerine taktıkları bıçak olarak bilinmektedir. Türkiye Türkçesi ağızlarında kezlik sözcüğü “bıçak”, “çakı” anlamında kullanılmaktadır.(22) Kezlik/gezlik sözcüğünün kökeni, anlamı ve kullanım biçimleri bağlamında Hasan Eren oldukça geniş bilgi vermektedir.(23) 1.1.8. Kıftu: Sözcük DLT’de “makas”, “kırkı” (24) anlamına gelmektedir. Sözcüğün Türkiye Türkçesi ağızlarında ve Türk lehçelerinde ufak biçim değişiklikleri ile aynı anlamda kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca sözcük Tokat ve Yalova çevresinde kıptı biçimiyle makas ve makas ucu anlamlarında kullanılmaktadır.(25) Kuman Lehçesinde “kıptı” sözcüğünün makas anlamına geldiği belirtilmektedir. (26 )Ayrıca Memlük-Kıpçak Türkçesi eserlerinden olan İrşâdü’l-Mülûk Ve’s-Selâtîn’de de sözcüğün “kıptu” olarak aynı anlamı taşıdığı görülmektedir.(27) Ayrıca XIII. ve XIV. yüzyılda yazılmış olduğu tahmin edilen İbnü- Mühennâ Lûgatı adlı eserde de sözcük “kıftı” biçiminde verilir. 1.1.9. Yigne28: Eski Türkçeden günümüze varlığını sürdüren sözcüklerden biri de iğne sözcüğüdür ki Uygur Türkçesi metinlerinde “yignä” biçimiyle sıkça kullanılır. (29) Kelime Türkiye Türkçesi ağızlarında “inne”(30) olarak karşımıza çıkan sözcük Türk lehçelerinde de farklı biçimlerde kendini gösterir. “İynä” (Azerbaycan), “inä” (Başkurt, Tatar), “iyne” (Kazak, Kırgız), “ignä” (Özbek), “iŋŋe” (Türkmen) ve “jiŋnä”/ “ignä” (Uygur) Türkçelerinde sözcüğün farklı biçimlere büründüğü görülmektedir.(31) 1.1.10. Tügme: “Düğme” anlamını ifade eden sözcük(32) hem çağdaş hem de tarihi Türk lehçelerinde tespit edilmiştir. Kelimenin etimolojisini “tüg-” “bağlamak, düğümlemek” fiiline dayandırılabilir. DLT’ de geçen bu fiil(33) “- ma” eki ile isim yapma eki ile birleşerek sözcüğü oluşturmuştur. Çağatayca’ da “tügme” şeklinde geçen (Seng. 183r 12) sözcüğün Eski Kıpçakçada da “düğme” olarak kullanıldığı bilinmektedir. Türkçenin farklı dönemlerine ait metinlerinde “tügme” sözcüğü ile karşılaşmak mümkündür. (34) Sözcüğün Türk lehçelerinde de “düymä” (Azerbaycan), “töymä/hizäp” (Başkurt), “tüyme” (Kazak), “topçu/tüymö” (Kırgız), “tügmä” (Özbek), “töymä/sädäf” (Tatar), “ilik/sadap” (Türkmen), “tügmä” (Uygur) gibi farklı biçimlerde kullanıldığı bilinmektedir.
KAYNAĞIN TAMAMI: Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2019, 6(3), s: 1769- 1785
BİLKE YORUM: Halk Kültürleri karşılaştırılırken, nedense hemen yarıştırılır. Yarıştırma yerine, meslek gruplarında, sanayide, bilişimde, eğlence alanlarında yol kat eden, evrim geçiren toplulukların kültür özellikleri öne çıkar. Ticaretle uğraşanların ticaret zekası, tarımla uğraşanların çiftçilik zekası gelişir.
Öncül kültürler konusu tartışmalıdır. Eldeki yazılı kaynaklara göre, sözcüklere aidiyet elbisesi giydirilmektedir. Halkın, hafızada taşıdıklarına ısrarla değer vermeyenler olduğunu görüyoruz. Sözlüğü olmasa da, Anadolu halkının dil kültürünü binlerce, yüz yıllarca günümüze taşıma örneğidir bu çalışma. Kaşgarlı’nın sözlüğünden bu güne köylerde ve yaşlıların dilinde yaşayan bu sözcükleri karşılaştırabilirsiniz.
Toplumumuzun kültür seviyesini görüyoruz. Eline geçeni yere atanlar, konteynır dururken çöpleri sağa sola fırlatanlar çok. Sadakatle iş çevirip, başkalarının hakkını yiyenle ve sonra da hava atanlarla birlikte yaşıyoruz. Ortaçağ seviyesindeki yaşama özen duyan ve basamak atlamayanların, basamak atlayanlarla tezatlarına tanıklık ediyoruz. 50 yıl sonrasında ulaşılacak yaşam biçimini benimseyenlerin, yerinde sayanlar anlasın diye ısrarla direttiklerini görüyoruz.
Kaynamamış suyla çay demlenmez, 2 aylık ceninden bebek doğmaz. Tohum toprakla buluşsa da yetmez yağmur ister; toprağa atıldı mı da hemen ürün vermez. Aristotales, “bir taşı on bin defada havaya atsan uçmayı öğretemezsin o yüzden enerjinizi doğru işlere harcayın, doğru insanlara vakit ayırın çünkü taştan kuş, kuştan da taş olmaz” der.
Siyaset ve siyasetçi, doğal akışın tersine kendine bağımlılık ister. Yönetmek ve yönlendirmek ister. Siyasete tabiiyetin yerini, özgürlüğe açılan bir siyaset almalı. Olmayanı oldurmak, yapılmayanı yapmak durumundayız. Halkı küçümseyerek gözden çıkarmakla, fırınlarda Yahudi halkı yakan Hitler’den ne farkımız kalır. Beğenmediğini gözden çıkar, yok et mantığı bu çağda hiç anlaşılır değildir.
Özgürlüğü öğretmek ve yaşatmak adına çalışanlar, halkı muhatap alanlar öncüdür topluma. İhtiyacımız var bu alanda herkese. Yazan, çizen, konuşan, anlatan yani halkı muhatap alan insanlara. En tepedekilerin yaptığı gibi ayrıştırmaya değil, iki ayrı ucu birleştirmeye ihtiyacımız var. Gönlü duyanlara, yüreğinde hissedenlere SELAM olsun.
30.06.2024-Doç. Dr. Sibel Onursoy- Öğretim Gör. Erdem Alper Turan- Öğretim Gör. Segâh Yeşilyurt ve Doktora Öğrencisi- Fatma Kübra Astam
“Yalan Habere Karşı Tutum ve Davranışlar: Üç Üniversite Örneğinde Durum Araştırması” başlıklı çalışmanın sonucunda varılan noktaya yer vereceğiz. Deneysel çalışmalar, doğru sonuçlara götürür. Kimya, Fizik gibi fen bilimlerinin deney malzemesi madde, Sosyal Bilimlerin ise insandır. Halk deneylerin bir parçasıdır, unutulmamalıdır. BİLKE
Sonuç İçinde yaşadığımız toplumsal gerçekliği anlamlandırmak karşılaştığımız bilgi ve haberlerle ilişkilidir. Sosyal medya ortamlarının hızı, yaygınlığı bireyin analizini, anlamlandırmasını, anlamlandırma hızını ve değerlendirmelerini kısıtlayabilmektedir. Haberi ya da bilgiyi çıkarları yönünde kullananların ya da ticari kar kaygısıyla hareket edenlerin aldatmalarına hizmet edebilir. İktidar güçlerinin düşüncelerinin kamuda yayılması ve benimsenmesinde yani bir uylaşımın sağlanmasında sosyal medya önemli bir kanaldır. Sosyal medyada çok hızlı ve algoritmalar sayesinde nokta atışı olarak yayılabilecek, okuyuculara dayatılabilecek olan yalan haberlerin ve bilgilerin olumlu ya da olumsuz etkileri, doğruluk kontrolü ve bu yöndeki tutumların geliştirilmesiyle mümkün olacaktır.
Basılı yayımların önem taşıdığı dönemlerden dijital içeriklerin yaygınlık kazandığı günümüze kadar iletişim ekolojisinde daima varlığını sürdüren yalan haberler, her dönemde okurun/izleyicinin ya da kullanıcının maruz kaldığı bir içerik türü olmuştur. Dijitalleşmenin etkisi haberin/bilginin üretimi, dağıtımı ve yaygınlaştırılması kolaylaşmış, sayısal olarak artmış, buna bağlı olarak haber doğruluğu çevrimiçi etkenler boyutunda belirsizleşmiştir. Küçük bir örneklem perspektifinde gerçekleştirilen bu çalışmada üç üniversite öğrencilerinin haber ve bilgi yayılımındaki davranış örüntüleri, katılımcı genç izleyici kitlesinin yalan haber odağında karar süreçleri, maruz kaldıkları haber ve bilgilerin etki boyutu, tutum ve davranışları değerlendirilmektedir. Üç üniversitenin öğrencileri örnekleminde yapılan analizlerin sonucunda gereksiniminin çoğunlukla sosyal medyadan karşıladığı görülmektedir. Bu gereksinimi haber karşılamada ilk sırada Instagram yer alırken, ardından YouTube, Facebook ve Twitter onu izlemektedir. Yazılı ve görsel içerikli haberler ve bilgiler (yazı, fotoğraf, video) yalan haber odağında değerlendirildiğinde, fotoğraflı ve video gibi görsel nitelikli içeriklerin, (sadece) yazılı metne göre daha çok doğru kabul gördüğü ortaya çıkmıştır. Bu durumda araştırılan kitle üzerinde görselliğin, yalan habere katalizör oluşturabildiği ortaya çıkmaktadır. Araştırmadaki genç haber okurları örnekleminde, magazin, siyaset ve ekonomi konulu yalan haberlerle daha sık karşılaştıkları, maruz kaldıkları bu haberlerin çoğunlukla propaganda ve yönlendirici (manipülatif) özellikte olduğu, reklam amaçlı yalan haberlerin bu özellikleri izlediği tespit edilmiştir. Kasıtlı amaç içeren, kışkırtıcı ve alaycılık yalan haber özellikleri içinde çok da az olmayan boyutlarda karşılaşılmaktadır. Eğlenceli/mizah türü içeriklerin daha inanılır bulunması risk oluşturmaktadır. Mizahî ya da eğlendirici içeriklerden şüphe duyulmaması, yalan habere mizahın bir katalizör oluşturabileceği ortaya çıkmaktadır. Kişi, kurum, muhabir, site gibi haberin kaynakları, örneklemdeki okurların güven duygusunu etkilemekte ilk sırada gelmektedir. Haberin gündemde oluşu, içeriğinin zenginliği, kişinin ilgi alanında oluşu habere güveni etkilemektedir. Öte yandan etkileşim (yorumlar), paylaşım ve beğeni sayılarının etkisi bulgularda biraz daha geri planda değerlendirilse de etkisi sürmektedir. Araştırma sonucunda haberin doğruluk kontrolüne hiç niyetlenmemiş bir azınlık olduğu görülmüştür. Sayıca az olsa bile bu durum sosyal medyanın hızı özelliği ile ilişkili olarak yalan haberin yayılımında önemli bir rol oynayacaktır. Katılımcı gençler doğruluk kontrolü konusunda yüksek özgüvene sahiptir ve doğrulatma yöntemi olarak çoğunluk bir haberi birçok alternatif kaynaktan okuyarak gerçekleştirmektedir. Ayrıca haber teyit kaynaklarını yetersiz bulmaları ve haberin doğruluğundan şüphe duymamaları da doğruluk kontrolü eğilimlerini sınırlamaktadır. Bu noktada, hemen olmasa da doğruluk kontrolü davranışının gelişmesinin yalan haberlerin artışıyla paralellik göstereceğini belirtmek yerinde olur. Doğruluk kontrolü konusunda sosyal medya kullanıcısının bilinçlendirilmesine gereksinim olduğu bu küçük örneklem kitlesinde gerçekleştirilen araştırmanın bir sonucudur. Ayrıca aynı kitlenin sosyal medyada maruz kaldıkları yalan haberlerden dolayı medyaya duydukları güvenin azalması bu araştırmanın bir başka sonucudur. Hatta ilgilendikleri haber konusu kaygılarını arttırabilmektedir. Küçük bir örneklemden elde edilen bu sonuçlar, haber ve gazetecilik konusunda özelliklede sosyal medyanın ağırlık kazandığı son zamanlarda haber ve bilginin zararlı etkilerini bertaraf etmede etkili ve yeni çalışmalara rehber olacaktır.
Kaynak: Türk Kütüphaneciliği, 34, 3 (2020), 485-508 Doi: 10.24146/tk.759014
29.06.2024-Doç. Dr. Elif ÖKSÜZ GÜNEŞ Karadeniz Teknik Üniversitesi Gülnazik Anlatısı Hakkında “Gülnazik”, Milli Mücadele yıllarında Yunanlıların Ege bölgesini işgali sırasında Gülnazik/ Nazik adlı genç bir kadının yaşadıklarını anlatan Batı Anadolu’da varyantları bulunan; Gülnazik, Nazik, Nazik Gelin, Atina’nın Urganı, Atina gibi adlarla derlenen bir anlatıdır. Varyantların her birinde olay birimlerindeki farklılığa bağlı olarak metin içerisinde başkişinin söylediği türküler değişiklik gösterir. “Manisa Simav, Konya-Ilgın, Kayseri-Gesi, Edirne-Uzunköprü, Balıkesir-Dursunbey, KütahyaTavşanlı, Çorum-Ankara, Sivas-Zara, Denizli-Çal, Kütahya-Gediz, EskişehirSivrihisar gibi yerlerde bu ağıt-türkünün” (İvgin, 2018, s. 643) farklı türevleri tespit edilir.
Ferya Çalış’ın Eskişehir Dumluca’da Yunan ordusu, yaşadıkları köye geldiğinde altı-yedi yaşlarında olan Şerife Ebe adlı kaynak kişiden derlediği metinde Batı Anadolu’daki durum; Yunan ordusunun arpa yığınlarını, evleri, buğdayları, tarlaları, insanları yakışı; güzel kadınlara tecavüz edişi; insani boyutları aşan zulümleri “‘Zengin bir herif vardı, Ziybek (Zeybek) diyi. Aman yavrum adamı dövmüşler de evin içine atıp diri diri yakagomuşlar’, ‘Yonan Gara Mustafa’nın bacaklarını kesmiş, eziyet idmiş, öldüregomuş. Gaynanasını da goyun yüzer gibi memelerini yüzmüşlerde sırtından aşıragomuşlar. Köye cenazeleri geldi., bütün Dumluca yandı, gavruldu. Tek dumluca değil, bütün gomşu köyler yandı’ ‘Yonan gitti emme guzum yedi yıl gıtlık oldu; fakirleştik, irezil oldu bütün köyler. Allah bi daa yaşatmasın’” (Çalış, 2002, s. 134) şeklinde özetlenir.
Eskişehir ve çevresinden yapılan söz konusu derlemede hem maddi hem de manevi bakımdan zarar veren Yunan işgali esnasında zor durumda kalan Gülnazik adındaki genç kadının yaşadıkları yer alır. “Gülnazik” anlatısının bu varyantında başkişi ile amcasının oğlunun düğünü yapılırken Yunanlılar Eskişehir ili Sivrihisar ilçesi Elekli köyüne girer. Yunan kuvvetlerinin lideri Gülnazik’i görünce “Bu güzel kızı verirseniz köyü yakıp yıkmayız” dediği Elekli köyü muhtarı Gülnazik’i Yunan askerlerine teslim eder. Atina’ya götürülürken yardım istediği erkek kardeşi Tahir, Gülnazik’i kurtarmak isterken bir Yunan askeri tarafından öldürülür.
Gülnazik Şu bayır güllü bayır Gülünü de dikenden ayır Kardaşım adın Tayır Beni Yonandan ayır Durnam durnam Ben Yonanda durmam Yunan Otomobile binmedin Gözyaşını silmedin Ne çok ağlan Gülnazik Tayır gardaşın olduğunu bilmedim Nazik Nazik Gençliğine yazık Gülnazik Otomobile bindirin İncitmeden indirin Beni geri döndürün Ben Yonan malı olmam Durnam durnam Ben Yonanda durmam Fasille vursam pişer mi? Yere düşsü şişer mi? Sen Yonansın ben Müslüman Bize nikâh düşer mi? Durnam durnam Ben Yonanda durmam” (Çalış, 2002, s.136 ) Anlatının bu varyantında Gülnazik’in Atina’da yaşadıkları ve orada ne kadar kaldığı, nasıl kaçtığı anlatılmaz; ancak köyüne gelişi ve annesine seslenişi yer alır: Gülnazik Annem beni kaçırdılar Yollarımı şaşırdılar On beşime değmeden Bir Yonan’a düşürdüler Durnam durnam Ben Yonanda durmam
Atina’dan tuz geldi Allah’tan izin geldi Aç anam aç kapını
Yonan’dan kızın geldi Durnam durnam Ben Yonanda durmam
Ailesinden ayrı kalan Gülnazik, bu süreçte kendisini bekleyen nişanlısının o gün bir başkası ile düğünü olduğunu öğrenir. Tanınmamak için siyah kıyafetler giyerek düğüne gitse de nişanlısı Gülnazik’i tanır; düğünden vazgeçmek istediğini belirtir. Gülnazik ise “Bunca yıl Yonan kahrı çektim de gumalık kahrı mı cekemeyecem? Guman olurum senin” (Çalış, 2002, s. 138 ) diyerek hem ailesine hem de nişanlısına kavuşur. Her türkü arka planda bir hikâye barındırır. Farklı varyantları bulunan türkünün hikâyeleri de değişkenlik gösterir. Gülnazik türküsünün Denizli Çal varyantı “Batı Anadolu’nun Yunanlılar tarafından işgali sırasında yaşanan olayların sonucunda teşekkül eder. Bir Yunan komutanı, beğendiği Gülnazik’le zorla evlenir ve onu Yunanistan’a götürür. Gülnazik’in burada üç çocuğu olur. Yedi sene sonra Gülnazik, bir yolunu bularak Yunanistan’dan kaçar ve yolda çocuklarını denize atar” (Gültekin, 2013, s. 18). Yaşanan bu olay üzerine de Gülnazik türküsü şekillenir.
Bu türkü ile ilgili İzmir’in Ödemiş ilçesinden derlenen varyantta Kurtuluş Savaşı sırasında Ödemiş, Yunan işgaline uğradığında Yunan subay Gülnazik’e âşık olur, babasından istetir; ancak babası: “Bir Yunana kesinlikle kızımı vermem.” diye onları reddedince ailesine zarar vermelerinden korkan kız, kendisini onlara vermesi için babasına yalvarır. Ailesi ve milleti için kendini feda eder, Yunanlar Anadolu’dan çıkarılınca subayla beraber Yunanistan’a gider, iki çocukları olur. Aradan sekiz on yıl geçince subaya savaşın bittiğini, anne ve babasını özlediğini, onları görmek istediğini söyler. Çocuklarıyla beraber Türkiye’ye gitmek üzere gemiye binerler. Denizin ortasında “Siz Yunan’ın çocuklarısınız” diyerek onları suya atar, kendisi de intihar seçer. Bunu duyan ailesi ve çevresi “Ben Atina’da durmam” diye bir türkü yakar. Manisa/Turgutlu varyantında Türk gelinini isteyen Yunanlı subay, imamla işbirliği yapar.
Balıkesir varyantında ise, Yunan subayın Türk kızını zorla alması gibi bir durum söz konusu değildir. Anlatılan hikâyede o, gönül rızasıyla evlenir, daha sonra Atina’ya gider (Şahin, 2004, s. 83). “Gülnazik” anlatısında başkişinin Yunan askerle evlenme biçimi, yakınlarını kaybetmesi, Atina’da kaldığı süre, çocuklarının sayısı, Atina’dan döndükten sonraki hayatı ya da ölme biçimi gibi unsurların/hususların farklı yörelerde değişkenlik göstermesinde metnin halk anlatısı olmasının ve sözlü geleneğin etkisi vardır. Masal çalışmaları ve derlemeleriyle ilgilenen Naki Tezel bu anlatıyı hikâye türünün imkânlarından yararlanarak yeni bir biçimde yazar.
Yaşanan Gerçeklikten Kurguya, Türküden Öyküye: Naki Tezel’in “Gülnazik” Adlı Öyküsü:
Naki TEZEL-Sonuç: Folklor araştırmalarında önemli bir kimlik olan Naki Tezel, Türk halk masallarının derlenmesi ve yayımlanması ile ilgili çalışmalarıyla tanınır. Derlediği masal ve halk hikâyelerinde kaynak kişilerin anlattıklarının yanı sıra metinlerin ana motiflerini bozmadan kurguyu yeniden şekillendirir. Naki Tezel’in, olay örgüsünü çoğunlukla Millî Mücadele yıllarında cephede ve cephe gerisinde yaşananların konu edinildiği hikâye türü formunda yazılan Yılan Köprü adındaki kitabının son metni olan “Gülnazik” adlı öyküde, Batı Anadolu’nun işgali sırasında Gülnazik’in Yunan bir zabit tarafından tecavüze uğraması, vatanından ve ailesinden ayrılmak zorunda kalması; bu süreçte yalnızlaşması, millî benliğinden uzaklaşmadan bireysel ben’ine ve çocuğuna yabancılaşması trajik ve dramatik biçimde anlatılır. Naki Tezel, başkişinin Yunan askerle evlenme biçimi, yakınlarını kaybetme, Atina’da kaldığı süre, çocuklarının sayısı, Atina’dan döndükten sonraki hayatı ya da ölme biçimi gibi konularda Batı Anadolu’nun farklı yörelerinde değişkenlik gösteren Gülnazik’in öyküsüne, anlatının ana duygusuna sadık kalarak yeni bir form kazandırır.
Naki Tezel’in “Gülnazik” hikâyesinde Millî Mücadele yıllarında Yunan askerlerinin sivil halka zulmü; kendi küçük çıkarları için işgalcilerle işbirliği yaparak güçlü olmayı hayal eden, kendi benliğinden ve millî kimliğinden uzaklaşan kişilerin onlara destek olması bağlamında tarihsel gerçeklik kurgusal gerçekliğe kaynaklık eder. Toplumun önder kabul edip güvendiği imamın bireysel menfaatleri için yanlış yönlendirmelerine rağmen, Yunan ordusunun Anadolu’daki fiziksel ve psikolojik yıkımlarına karşı koymak amacıyla vatan savunmasına giden halk, kendi askeri gücünü kendi yaratmaya, millî bir kuvvet kurmaya çabalar. Başkişinin yaşadıklarından sorumlu olan ve “gavur imam”, “Atina’nın imamı” olarak nitelenen imam ise düşmanla birlik sağlayarak Atina’da kadılıkla eşdeğer mevki kazanmayı düşler. Bunun için de vatanın namusunun yanı sıra kadınların namusunu da onların istismarına açık hale getirir. İmam, hem işgal edilen topraklardaki erkini biyolojik erkekliği ile somutlaştırma hem de cinsel arzularını doyurma niyeti ile kendisinden bir kadın getirmesini isteyen Yunan zabite karşı çıkmak yerine, tecavüzün gerçekleşmesine yardımcı olur. Köyün güzel kızlarından Gülnazik’i kızın anne ve babasının öldürülmesi pahasına Yunan zabite sunar. Gülnazik’in hem dramatik hem de trajik hayatının başlamasına sorumlusu yozlaşmış kimlik imam, hikâyede öteki/ düşman ile aynı düzlemde yer alır. Tecavüze uğradıktan sonra kendisine aşk duyguları ile yaklaşmaya başlayan Yunan zabit tarafından Atina’ya götürülmesi, orada eziyet görüp değersizleştirilmesi Gülnazik’in kendini yabancı hissetmesini hızlandıran unsurlardır. İçinde bulunduğu yeni çevrenin/ Atina’nın fiziksel, sosyal ve kültürel yabancılığı başkişi özelinde kadınların savaşlardaki mağduriyetini derinleştirmesi bakımından önem arz eder. Atina’da daima ötekiliği hatırlatılarak muamele edilen Gülnazik anne olduğunda kısmen/bedensel varlığı ile kabul görse de kültürel bakımdan hâlâ yabancıdır. Türklerin Yunan ordusu karşısındaki zaferi kendisinden saklanarak düşman unsurun bir parçası olduğu unutulmaz. Gülnazik de Yunanları hem düşman hem de yabancı değerlendirmekten vazgeçmez. Çocuğunun babasının Yunan oluşunu kabullenmediğinden kendi çocuğuna yabancılaşır ve Atina’dan kaçışı sırasında Türklerin denize döktüğü Yunan ordusunun bir uzantısı/ devamı gördüğü çocuğunu kendi rızasıyla denize atar. Onun bu tutumu hikâyede millî bilincin yansımalarının yanı sıra hayatının bir döneminde maruz kaldığı yabancılıktan, ötekilikten, düşmanla aynı mekânı paylaşmak zorunda kalıştan, bireysel ve toplumsal ben’in taciz edilmesinin belleğinde bıraktığı olumsuz imgelerin somut göstergesinden, derin yaralarından kurtulma çabasıdır.
28.06.2024-Ferhat BÜLBÜL … GİRİŞ: Maddenin halleri genel olarak ilköğretimde ve hatta ortaöğretimde katı, sıvı ve gaz olmak üzere hala üç halde anlatılmaktadır. Fizik, kimya ve mühendislik alanlarında yükseköğretim yapan öğrencilere dahi, maddenin dördüncü hali olan plazma kavramından nerdeyse hiç değinilmemekte, değinilse dahi bu kavramı anlatmada güçlükler yaşanmaktadır. Bu çalışmada, davranışsal yaklaşıma göre, bilhassa yükseköğretim öğrencilerine; bilişsel yaklaşıma göre de özellikle ilköğretim öğrencilerine maddenin halleri ve plazma kavramını en basit ve en etkili anlatmaya yönelik bazı görüşler sunulmuştur. Bu görüşlerin yüksek öğrenimle olan bölümleri, mühendislik öğrencilerine (kimya ve makine mühendisliği) uygulanmış ve yazılı ve sözlü sınavlarda yüksek başarı elde edilmiştir.
–Katı hal: Katıda atomların sıkı bir şekilde dizildikleri, düzenli bir şekilde yani yapı içerisinde 3 boyutlu bir geometrik düzen oluşturarak istifleniyorlarsa bunlara “kristal katılar” denildiği ve bu kristal yapıların çoğunu genellikle metallerin içerdiği belirtilecek. Bu kristal yapıya oda sıcaklığında HMK (hacim merkezli kübik) kristal düzenindeki demir metali verilecek. Atomların düzenli bir şekilde dizilmediği ve gelişigüzel bir şekilde dağıldığı yapılara da düzensiz (amorf) katılar olarak tanımlandığı ifade edilecek. Bu yapıya örnek olarak da polimer malzemelerden naylon verilecek. Katı dendiği zaman kristal ve amorf kavramlarının akla gelmesi gerektiği özellikle vurgulanacak.
—Sıvı hal: Katının almış olduğu enerji ile sıkı dizilen atomlarının birbirlerinden uzaklaştıkları ve maddede oluşan bu hale de “sıvı hal” dendiği ve bu süreçle ilgili olarak buzun eriyerek su haline geçmesi verilecek. Yine bu bilgi demir-karbon diyagramında düşük karbonlu çeliğin yaklaşık 1500ºC’nin üzerinde sıvı hale geçtiği gösterilecek ve sıcaklığın bu değere gelinceye kadar demirde farklı kristal yapıların ve fazların (α-hacim merkezli kübik, γ-yüzey merkezli kübik, δ-hacim merkezli kübik, sıvı) oluştuğuna dikkat çekilecek. Dolayısıyla ısı enerjisinin hallerin dönüşümünde ne kadar etkili olduğu bir kez daha dile getirilmiş olacak. Sıvı dendiği zaman önce moleküler yapı kavramının akla gelmesi gerektiği özellikle vurgulanacak. —Gaz hali: Sıvı halde bulunan bir sıvının enerji alması ile atomlarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasının söz konusu olduğu ve bu olayın sonucunda ortaya çıkan hale de “gaz hali” dendiği ifade edilecek. Gaz haline kaplama sisteminde kullanılan argon gazı verilecek. Gaz dendiği zaman önce atomik yapı kavramının akla gelmesi gerektiği özellikle vurgulanacak.
–Plazma hali: Atomik halde bulunan gaza biraz daha enerji alması ile mevcut gaz atomlarının son yörüngesindeki elektronları bıraktıkları, elektronlarını kaybetme olayına da (+) iyon haline geçme olduğu, oluşan bu hale de “plazma” dendiği ifade edilecek. Kısaca plazmanın iyonize olmuş gaz olduğu belirtilecek. Plazma ortamı içersinde (+) yüklü iyonların, (-) yüklü elektronların, nötr gaz atomlarının, fotonların ve bilinmeyen kozmik parçacıkların var olduğu bir fiziksel karışım olduğu ifade edilerek, bir örnek çalışma yapılarak öğrencilerin plazma halini görmesi sağlanacak. Bunun için bir kaplama sistemi kullanılacak. Plazmanın oluşturulması için 3. halden yani gaz halinden başlanacağı belirtilerek, kaplama sistemi vakumlanıp içerisine argon gazı gönderilecek. Kaplama sisteminde anot ve katot kutupları arasından bir elektrik enerjisi geçirilerek nötr haldeki argon gazı iyonize edilecek ve bu esnada öğrenciler plazmanın varlığını oluşan mor renkli atmosferden anlayacaklar. Plazmanın iletken olduğunu ve bu iletken sayesinde de katı malzeme yüzeylerine atomik seviyede kaplama yapmamızı sağladığı belirtilecek ve gösterilecek. Yine plazmaya örnek olarak güneş, yıldırım ve ateş örnekleri verilecek.
BİLKE YORUM: Fikirlerin anlaşılması veya anlaşılmaması, iletilmesi veya iletilememesi olayı ile ilişkilendirebilir miyiz? İradenin çalışması, karşıya nasıl ulaşır? Kulak duyar, göz görür, dil söyler de, farkına vararak bilincine ermek zordur. İnsanlar arasındaki uyum sorunu buradan kaynaklanıyor olmalı. Bilgi, somutlaştırıldığında katı madde gibi görünür olur. Kavrayan bilinç, anlatılan bilgi veya fikrin, tez- teori- sonuç evrelerini ayırt eder. 1. evrede 4. evre gibi davranışlar, insan ilişkilerinde uyumsuzluğa neden olur.
İnsan hafızası, yıllar geçse de anıları içinde saklıyor. Hafıza, nokta kadar hacimsiz, elastiki bir torba gibi de genişleyen bir alan. Bir saniyede anımsadığımız geçmiş, anları ard arda ekleyerek bellekte film rulosu oluşturarak bize seyir zevki yaşatıyor. Acısı ve tatlısıyla. Verileri hafızadan çağırdıkça, geçmiş belleğimizde canlanıveriyor.
Nedir zaman, bilim insanlarını ve felsefecileri yıllar yılı meşgul eden zaman nedir? Bire bir içinde yaşadığımız an+an+ anların toplamı ve gelecek+ geçmişi içine alan GENİŞ ZAMAN. Bir de tümünün toplamı DEHR, evrenin ya da evren+ evren ötesi hafızası. Derinlere dalmadan anıma geçeyim:
50 yıl önce, çiçeği burnunda 19 yaşında genç bir köy öğretmeniyim. Ordu ili Fatsa ilçesi Yeniköy-Sarıyakup Mahallesi okulunda görevliyim. İki derslikli okulda mevcut 90, yeni öğretmen atanana kadar tek öğretmenim. Öğrencileri sabahçı öğlenci yaptım. 1-2-3 sabah, 4-5 öğleden sonra eğitime devam ediyoruz. Sabah 8.30 başlıyor, akşam 17.00′ de bitiriyoruz. Öğle arası da bayram için koro, halkoyunları çalışmaları yapıyoruz. Çocuklarla, çocuklar kadar şen yakan top oynuyor, ip atlıyor, koşuyoruz. Gençlik işte, beden bu tempoyu kaldırıyor. Gel de bu gün yap bakalım.
Gönlümde yanan öğretme aşkı ışığı ve görev sorumluluğumu omuzlarımda taşıyor, çalışıyor, çabalıyorum. Ev sahibimin kızı Gülsüm evlenecek. O zamanlar köylerde gelinlik adeti yok. Nasıl cesaret ettiğimi bilmiyorum ama ona gelinlik diktim. Maaş günü ayda bir Fatsa’ya iniyorum. ÇAMAŞ henüz nahiye, yürüyerek Çamaş’a oradan da jeep ile Fatsa’ya gidiyorum. O zaman bu günün yolcu minibüsleri nerede, 5 kişilik jeepe 9- 10 kişi biniyor, virajlı yollardan tekerin biri uçuruma ha gitti ha gidiyor korkusuyla yol alıyoruz.
Gelinlik dikmek için Manifaturacıdan kumaş ve diğer gerekli malzemeleri aldım. Dikiş makinesi buldum, teyel, prova derken gelinliği diktim gerçekten. Köyde ilk defa bir kız, düğününde gelinlik giymiş oldu. İlçeden etamin de almıştım, genç kızlara etamin üzerine kanava işlemesini de öğrettim. Sabahtan akşama kadar okulda çalışıyor, akşamı da boş geçirmiyordum. Okulda tiyatro, koro, halk oyunları çalışmaları da sürüyor bir taraftan. 23 Nisan Bayram kutlaması, çocuklarla beraber ettiğimiz emeğe değdi.
Hazırladığımız Antep Ekibi, okul bahçesinde coşkulu anlar yaşattı. Öğrenciler çok başarılıydı. Gübre torbasını kasnağa geçirerek yaptığımız davul da işimizi görmüştü. SÜTÇÜ İMAM tiyatrosunu sergiledik, köy halkının duygulanışı ve alkışları muhteşemdi. Öğrenciler, Maraş’ın işgalini ve halkın direnişini tiyatro öğrencileri gibi canlandırdılar.
Öğretirken öğreniyor, insan karakterleri üzerinde coğrafya ve tabuların etkisini anlamaya çalışıyordum. 4. sınıfta gözleri şimşek gibi pırıl, pırıl parlayan Ali ve tatlı kız kardeşi Ayşe vardı. Anneleri 27 yaşında, genç ve becerikli bir Karadeniz kadınıydı. Kadınlarla çok anı paylaşmıştım. Yurdumun kadınları çilekeşti, tarlada, dağda bayırda ormanda birer kahramandı hepsi. Bu günün köyden kente göçen kadınları ise asla onların eline su dökemezdi. Ayşe’ye bayram için prenses giysisi dikmiştim. Ali, sobaların yanmasında, odunların kesilmesinde, okul nöbetlerinde, bir yerden alınması gereken ihtiyaçlarda en yakın yardımcımdı.
Bir gün sınıfta ders yaparken, dışarıdan sesler geldi. Dışarı çıktım ve baktım. Köyün adamları, hep beraber sal ile hasta taşıyorlardı. Ali ve Ayşe’nin annesi fındık bahçelerken kaza geçirdi dediler. Dere tarafında bir tarlada fındık diplerini kazıyormuş, tepeden üstüne kocaman bir kaya yuvarlanmış. Tarladan alıp önce dereye, sonra da köye gelene kadar aradan 2 saat geçmiş. Acil ilçeye götürülecekti, köyün ileri gelenleri ” sen de bizimle gel” dediler. Çocukları evlerine yolladık, bindik cipe gidiyoruz. Fatsa hastanesine gidene kadar tam 1 saat geçti, yani 3 saat zaman kaybettik. Hastada hareket yok, sadece nefes alıp veriyor. Çocuklar gözümün önüne geliyor, ne yapmalıyım, kime gitmeliyim diye düşünüyorum. Hastaneye geldik, atladım arabadan, hemen acilde çalışanları “zaman kaybettik” diyerek harekete geçirdim. Sedye geldi, hastayı içeri aldılar. Hastayı röntgene, gerekli tahlillere hazırladım. Hayatımın ilk deneyimlerini yaşıyordum. Sonra doktor, ameliyata alacağız, üstündekileri çıkar ameliyat giysisini giydir dedi. Ameliyata hazırlarken hastanın yarasını çok yakından gördüm. Yanakta, göz altından çeneye kadar ay gibi kavisli bir yarık vardı. Giysisini çıkarırken yarık açıldı ve tüm dişlerini gördüm. Bu kareyi hayatım boyu unutmadım, çok etkilenmiştim. Daha çok genç ve deneyimsizdim. O kadar çok İyi olmasını istiyordum ki. Hastayı hazırladım. Hastanın eşi, annesi ve ev sahibimle birlikte sonucu bekliyorduk. 15-20 dakika sonra çıkardılar. Bize tam teşekküllü bir hastaneye götürün dediler. Artık anlaşılmıştı, hasta beyin kanaması geçiriyordu. Hastayı tekrar giydirdim ve hazırladım.
Eşi hastayı doktorun tavsiyesi üzerine Samsun Hastanesine götürdü, ben akşam köye döndüm. Ali ve Ayşe’ye ne diyecektim. İçim sızlıyor, yüreğim dayanmıyordu. Onlar benden iyi haber bekliyorlardı. Eve içim kan ağlayarak gittim, çocuklar gözlerimin içine bakıyordu.
Hayatımın en zor anıydı. Sanıyorum hepsi 6 kardeşti. Çocuklarla göz göze geldiğim anın acısını şimdi de yaşıyorum.
Ertesi günü köye cenaze geldi……….
Ali şimdi İstanbul’da iyi bir işte çalışıyor. Telefonla bana ulaştı, eski günleri andık. O beni unutmamış, ben de onu unutmamıştım. Öğretmenim sizi unutmadım dediğinde sesinde, eski günleri anımsıyordum.