RSS

EMİRDAĞLI DELİ BATTAL

25.06.2024- Sevil OKUR

1919 yılı Haziran ayında Emirdağ’da halk arasında “Yunan gavuru Emirdağ’a geliyor.” söylentisi yayılınca eli silah tutan tüm erkekler Askerlik şubesine giderek başvururlar, gönüllü olarak silah altına alınırlar ve Kuvva-i Milliye Harekatını başlatırlar. Geride sadece yaşlılar, bedensel engelliler, çocuklar ve Deli Battal isimli bir meczup kalmıştır.    

Deli Battal, herkesin kızdırdığı bir delidir, kendisini kızdıran kişileri yakalayınca paçasından tutarak havaya kaldırır, yere çarpar ve herkesi güldürür. Acıkınca bir eve giderek yağlı katmer ve üzüm hoşafı isteyerek karnını doyurur. Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı zaten yoksul olan milletimizi daha da yoksullaştırmıştır. Emirdağlı Kadınlar, yün eğirir ve yünden çorap yaparak Kuvva-i Milliye’ye gönderirler.        Bir gün Deli Battal, İncili Mahallesinde bulunan bir eve giderek bir kalıp sabun ister, sabunu alınca evin karşısındaki çeşmede ayağından çıkardığı topuğu yırtık çorabını ve öküz derisinden yapılmış çarığını köpürterek iyice bir yıkar, çorap ve çarığını elline alarak yalın ayak doğru Askerlik Şubesi binasına gider. Yolda bir ayağı dizinden aşağı kesilmiş bir Balkan Savaşı gazisi: “Deli Battal, senin yalın ayakla gezmen bizim şerefimize dokunur, yanıma gel de sana bir çift çarık vereyim.” der ama Deli Battal cevap bile vermeden yoluna devam eder.    

Askerlik Şubesi Binasına girerek kapalı bir kapıyı çalarak içeri girer, o esnada Şube Reisi, Kaymakam, Jandarma Komutanı ve Kuvva-i Milliye reisi gizli bir toplantı yapmaktadır, Deli Battal, esas duruşa geçerek tekmil verir: “Kuvva-i Milliye Karargahına Deli Battal’dan selam olsun, Kuvva’cılar var olsun, Deli Battal hepinize kurban olsun.. Duydum ki Mustafa Kemal’in askeri yalın ayakmış, çarığı da delikmiş, Kuvva’cılara yardım için herkes bir şeyler yapıyor. Allah şahidimdir ki benim malım mülküm yok. Size çoraplarımı getirdim, şimdi yıkadım, vallahi temizdir, çorabımın topuğu azıcık deliktir ama çarığım sapa sağlamdır.”   

Deli battal, çorap ve çarığını teslim ederken ağlamaktadır, göz yaşlarına hakim olamaz ve konuşmasına devam eder: “Eskere alın desem, beni yazmayacağınızı biliyorum, Deli Battal’dan Mustafa Kemal Paşa’ya selam olsun, gazanız mübarek olsun. Haydi bana eyvallah.” Deli Battal, odadan asker selamı vererek çıkar ve yalın ayak sokaklarda dolaşmaya başlar. Yunan Ordusu Emirdağ’ı işgal edince Yunan kuvvetlerini takip ederek öğrendiklerini ve gördüklerini gizlice Milli Kuvvetlere bildirerek istihbarat elemanı olarak faaliyet gösterir. Türk Ordusu 1922 yılı Eylül ayının ilk günlerine Emirdağ’a girdiğinde Yunan Ordusunun gizli silah depolarını komutanlara bildirir, Yunanlılar kaçarken Deli Battal’ı yakalarlar ve kurşuna dizilerek şehit ederler.    Emirdağ’da dikilen heykelinde bir elinde çorabı diğer elinde ise çarığı vardır. Saygıyla Ve Rahmetle Anıyorum.

BİLKE YORUM: DELİ BATTAL gözlerimizi yaşarttı, biz o günlerden bu duyarsız günlere nasıl geldik?

Duyarsız olamıyoruz; dünyanın başka ülkelerine değil de Türkiye’ye kaçak giren mülteci akınına,

Bu kadar çok üniversite açılıp da donanımlı öğrenci yetiştirilmemesine,

KPSS barajının öğrencileri intihara sürüklemesine,

Akademik TİTRİN, sadakat ile karşılık bulmasına,

DLT’den sonra devlet tarafından kapsamlı bir TÜRKÇE SÖZLÜK yapılmamasına,

Rüzgar ve Güneş enerjisi yerine NÜKLEER ENERJİ ısrarına,

Enflasyonun belimizi bükmesine,

Eğitimde rahatça alan bulan dini yapılanmaların işgaline………duyarsız olamıyoruz.

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Haziran 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

PLATON VE BEDENDEKİ 4 SIVI HILTLAR

24.06.2024- Doç. Dr. Cevdet KILIÇ

Hıltlar: Antikçağ ve ortaçağ tıp anlayışlarında dört çeşit hılttan bahsedilir. Bunların çeşitli özellikleri vardır. Bedeni dolaşan kan akıcı ve sıcak, beyinde saklanan balgam akıcı ve soğuk, dalak ve midede bulunan kara safra kuru ve soğuk, karaciğerde saklanan sarı safra kuru ve sıcaktır.92

Her biri kendi rengine göre tanımlanır. Platon’a göre bu hıltlar kandan gelen tatlı bir lenfadır. Bunlar da dört çeşittir.

1. Siyah ve ekşi ödden gelen sıcaklığın tesiriyle tuzlu bir nitelikle karıştığı zaman acılaşır. O zaman ekşi hıltın adını alır.

2. Taze ve gevrek bir etin havanın yardımıyla bozulmasından meydana gelen bir hılt daha vardır.

3. Hava ile şişmiş olan bu hılt akıtla çevrilidir. Bundan ötürü çok küçük olduklarından teker teker görülmeyen fakat bir araya geldikleri zaman çıkardıkları köpüklerle bir renk alarak gözle görünür
kütle halini alan kabarcıklar vücuda getirir.

4. Gevrek bir etin hava ile karışan bütün bu bozulmasına beyaz sümük diyoruz. Vücuttaki sümüğün artan
kısımları ter, gözyaşı ve vücudun her gün kendini temizlediği bütün öteki salgıları yaratır.93


Platon’dan sonra formüle edilen dört hılt, aslında Platon’un ortaya attığı hıltlarla benzerlik arz etmektedir. Çünkü Platon’un da değindiği dört hılt şekli vardır. Ancak bunların çıkış ve oluşum noktaları daha sonraki
dönemlerde ortaya atılan “ahlat-ı erbaa” karışımlarından farklı olukları anlaşılmaktadır.

***

92 Erdemir, A. Demirhan, “Ahlat-ı Erbaa,” TDVİA., İstanbul 1989, C. II, s. 24.

93 Platon, Timaios, 83d.

BİLKE YORUM: Hılt nedir diye araştırdık.

Ahlât-ı erbaa, antikçağ ve ortaçağda insanın biyolojik, ahlâkî ve psikolojik fonksiyonlarını etkilediği kabul edilen, insan bedenindeki dört sıvı maddeye verilen addır. Bu dört sıvı(kan, safrâ, sevdâ, balgam)nın dengede olmasıyla sağlık, bozulmasıyla da hastalık ortaya çıkmaktadır.

Fuzûlî’nin Sıhhat u Maraz’ında Ahlât-ı Erbaanın İşlenişi ve Bir Tıp Eseri çıktı karşımıza.

Bir başka açıklama şöyle: “HILT, yüksek yoğunluklu lazer ışınları kullanarak dokuların iyileşmesini hızlandıran bir tedavi yöntemidir. Bu yöntemin fizik tedavide kullanılan geleneksel lazerlerden farkı çıkış gücünün çok yüksek olması ve çok daha derine nüfuz edebilmesidir.”

Platon’un icadı nedir diye aradık: Yazının düşünceyi belirli bir kodlama yoluyla kaydetme işlevi, üzerine yazıldığı malzemeye bağlı olarak etkinlik kazandı: Kil tabletler, papirüsler ve en nihayetinde kâğıt yazının doğal ortamı olarak vücut buldu.

Bilmediğimiz ve öğreneceğimiz çok şey var. Bilim insanlarına saygıyla…

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Haziran 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

YAPAY ZEKA! YANGINLAR BİTMİYOR GAZZE’NİN ÇIĞLIĞI DA

232.06.2024- A. Yaşar SARIKAYA

Son günlerde basın ve yayın organları ile sosyal medyanın gündemini YAPAY ZEKA konusu dolduruyor. Bu gelişmelere sevinirken, yaz sıcağında çıkan yangınlar çok üzücü. Dünyanın, İsrail ve ABD’nin el birliği ile yaptığı soykırımı görüp eli kolu bağlı hiç bir şey yapamaması da.

Yapay zeka, yangın- sel- deprem gibi afetler ve sömürge sistemi için önlem almalı diye düşünüyor insan. Toplumda gelir dağılımı dengesini kurma yollarını bulmalı, doğayı korumayı öncelikleri arasına almalı.

Bu denklem tarih boyu hiç kurulmadı, kurmak da gittikçe zorlaşıyor. Denklemler, hep kar hesabı, gelir artırımı, güçlüyü daha güçlü yapma üzerine kurulmuş. Bir kısım bu sisteme karşı çıkarken, bir kısım da küçük çıkar hesapları güderek güçlüye tabi oluyor, sistemin ekmeğine yağ sürüyor.

Binanın temelinde zayıf olan direkler güçlendirilir. Halkın her katmanı ülkeyi oluşturmaz mı? Halkın bilinç potansiyelini artırma çalışmaları önemlidir. Bunu gerçekleştirmek, işleyen sistemin gündeminde olmalıydı. Oysa sistem güçlüyü güçlü, zengini zengin, zayıfı daha zayıf yapmaktadır.

Siyasette, kendinden olmayanı gözden çıkarmak, yok saymak alışkanlığı yıkılmalı. Sosyal sınıflar arasında açılan makas, gittikçe artmaktadır. İletişimin bir yolu olmalı, halk birbirinden kopmamalı. Eskiden yaşanan komşuluklar, imeceler, sokak oyunları ve daha çok örnek verebileceğimiz değerlerimiz anımsanmalı. Bu topraklarda, tarih boyu Müslim- gayri Müslim bir arada kardeşçe yaşamıştır. Mübadelede, Sinop’tan ağlayarak ağlayan Rumlar Türklerle kucaklaşarak anılarını gittikleri yere taşımıştır.

Uygarlık için herkese görev düşüyor. Birbirimizden kopmamalı, çıkarcıların kurduğu denklemi tersine çevirmeliyiz.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

BİTKİLERİN DUYGUSAL TEPKİ DENEYLERİ

22.06.2024- Peter Tompkins/Christopher Bird- Çev: Sulhi Dölek.

Backster Etkisi …

1966 yılında, Amerika’nın tanınmış yalan makinesi uzmanı Cleve Backster, güvenlik görevlilerine poligraf aygıtının kullanımı eğitimini verdiği okulunda uykusuz bir gece daha geçirdi. Sonra sırf eğlence olsun diye, yalan makinesinin elektrotlarını kocaman yapraklı tropikal bitkisinin üzerine yerleştirdi. Yalan makinesi çeşitli korku, sevinç, şaşkınlık gibi durumların elektriksel değişimlerini ölçtüğüne göre, belki bitki de su dökünce seviniyordur diye alaylı alaylı güldü.

Bitkiyi suladığında galvanometre zikzaklar çizerek aşağı doğru indi. Oysa yukarı doğru bir hareket bekliyordu Backster. Yaprağını sıcak kahveye soktuğunda da beklediği tepkiyi görmedi. Sonunda kibriti alıp bitkiyi yakmayı düşündüğünde her şey değişti. Bitki çılgınca galvanometrenin ibresini tavan yaptırdı. İnanamadı Backster. “Nasıl yani?” dedi kendi kendine, “Bitki düşüncelerimi mi okudu?”. İnsanlık tarihinin önünde yeni bir dünya açılıyordu artık.

Deneyler deneyleri kovaladı. Bitkilerin sadece düşünceleri okumakla kalmayıp çevrelerindeki her şeyi hissettikleri de çıktı ortaya. Kaynar suya atılan karideslerin ölümlerini, eline iğne battığında duyulan acıyı da hissediyordu bitkiler. Hatta kilometrelerce ötede olunsa bile yaşanan sevinç ve üzüntüleri de hissediyordu. Hatta korkudan baygınlık bile geçiriyordu. Bir gün şehir dışından gelen bir botanikçi bayan içeri girdiğinde bütün bitkiler sessizleşti. Hiç birinden tepki gelmiyordu. Sanki hepsi birden sessizliğe bürünmüştü. Taaa ki o bayan havaalanından uçağa binip gittikten 45 dakika sonra yeniden tepki vermeye başladılar. Bayan botanikçinin bitkileri kurutup ölçümler yaptığını öğrendiği zaman anladı Backster, bayanı görünce bitkilerin korkudan bayıldıklarını. Bir deney tasarladı. 6 yardımcısına aynı gece aynı saatlerde yapmak üzere farklı görevler verdi. Görevlerden biri gece yarısı gelip laboratuvardaki bitkilerden birini söküp parçalamaktı.

Ertesi gün o gece bitkiyi parçalayan yardımcı içeri girdiğinde bütün bitkiler çılgınlar gibi haykırmaya başladı galvanometrelerin ibrelerinin tavan yapmasını böyle adlandırıyor Backster. Bu deneyden anlaşıldı ki bitkiler sadece hissetmiyor, aynı zamanda hafızaları da var. Ve Amerika’da bazı adlî vakalarda bitkilerin şahitliğine başvurulmaya başlandı. Bitkiler asla yanlış sonuç vermiyordu çünkü yalan nedir bilmiyorlardı. Bu çalışmalar makale olarak yayınlanmaya başlayınca dünyanın dört bir yanından bilim adamları konu üzerinde çalışmalara başladılar. Sonuçlar akıl almaz. Koparılmış bir yaprak, kendisine güzel sözler söylenmesi durumunda normal yapraktan aylarca daha uzun süre canlı kalabiliyor. 120 km mesafedeki bir acıyı, sevinci hissedebiliyor. İnsanların düşüncelerini okuyabiliyor, kötülük yapanları hafızasına kaydedebiliyor. Aynı zamanda bu bilgileri diğer bitkilerle de paylaşıyor. Kendisine kötü davranılan bitki üzüntüsünden intihar bile ediyor. Yanındaki bitkinin susuz kalması durumunda kendi suyunu onunla paylaşıyor.

Bitkiler, bütün canlılarla iletişim kurma konusunda bizim hayallerimizin ötesinde bir hassasiyete sahip. Her biri doğanın bir parçası. Belki bir gün onları daha iyi anlama imkânımız olursa bize tarihin bütün yaşanmışlıklarını bile anlatabilirler. Avatar filminin esin kaynağı da bu çalışmalar ve elde edilen sonuçları. Bilelim ki dünyanın herhangi bir yerinde bir bitkiye kötü davranılırsa, bütün bitkiler bunu hissediyor. Hani “Kirazlı Kaz Dağı değil” diyorlar ya, emin olun Kirazlı’da kesilen bir ağacın acısını sadece Kaz Dağlarında değil, Munzur’daki, Kuzey Ormanlarındaki, Salda’daki, Toroslardaki ağaçlar da hissediyor. Bir gün biz de hissedeceğiz…

Kaynak: Bitkilerin Gizli Yaşamı, Peter Tompkins/Christopher Bird, 1973, Sungur Yayınları, Çev: Sulhi Dölek. Derleyen: Osman Kutlu. Çağdaş durmaz.

BİLKE YORUM: İnsan, en gelişmiş canlıdır; diğer tüm canlılar gibi dünyaya gelir yaşar ve ölür. Gelişmiş canlı olmanın getirisi, dünyayı geliştirmeye, toplulukların insanca yaşamını sağlamaya, canlıların ve tüm varlığın maddesel ve duygusal dünyasının gerekleri doğrultusunda çalışmaya yönelmezliği düşündürüyor.

Bitkilerin duygularının varlığı konusunda 1939 yılında Kırlian çalışma yapmış. Kirlian fotoğrafçılığı, yüksek voltajlı, yüksek frekanslı, düşük amperli elektrik alanına dayalı aygıtlarla nesnelerden yayılan birtakım ışınımları fotoğrafik olarak saptamayı amaçlayan elektrografik fotoğrafçılık tekniğinin adı. Bu çalışmalar devam ede dursun, insan maddesel yapıları da hor kullanıyor. Dağları, taşları, kumları yok ediyor. Eko zincir etkileniyor, herkes her şey etkileniyor.

Ne zaman ki bilinç seviyemiz normal insan seviyesine ulaşır ve işte o zaman tüm varlık huzur bulur dileklerimizle…

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Haziran 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

MELİH CEVDET ANDAY’IN YOKSULLUK GÜNLERİ

20.06.2024- M. Cevdet ANDAY

13 yaşındaydım.

Ortaokula gidiyordum.

Babam öleli 2 yıl olmuştu.

Yoksul düşmüştük.

Annem terzilik yapıyordu, zar zor geçiniyorduk.

Büyük bir evin iki odasında oturuyorduk.

Kitaplarımın çoğu noksandı, okul çantam bile yoktu…

Bayram geldi.

Annem ne yaptı etti, bana bir ayakkabı aldı.

Bir pantolonla bir gömlek dikti.

Sabah erkenden kalkıp giyindim.

Bir gün önceden sözleşmiştik.

İki arkadaşım beni evden alacaklar, birlikte bayram yerine gidecektik.

Atlıkarıncaya, kiralık bisikletlere binecek, tatlıcıda tatlı yiyecektik.

Belki sinemaya da gidecektik…

Annemden para istedim.

“Paramız yok oğlum,” dedi.

Çılgına dönmüştüm, arkadaşlarım neredeyse geleceklerdi.

Onlara ne diyebilirdim?

Parasız olduğumuzu,

Bu yüzden bayram yerine gidemeyeceğimi söyleyemezdim ya…

Hırçınlaşmıştım, üstümdekileri çıkarıp duvarlara atmaya başladım.

Beni üzgün üzgün seyreden annem, o zaman dolaptan çantasını çıkardı, para aradı.

Bula bula bir lira buldu.

Kadıncağızın bir lirası kalmıştı yalnız, bütün parası oydu.

O bir lirayı bana uzattı:

“Haydi giyin,” dedi,

“Bir lira yetmez mi?”

Bir lira o zaman büyük paraydı.

Oraya buraya attığım elbiselerimi ayakkabılarımı topladım.

Yeniden giyindim.

Paramı cebime koyup arkadaşlarımı beklemeye başladım…

Geldiler.

Biraz oturdular.

Annem onlara şeker ikram etti, ikisini de okşadı, öptü.

Sonra: “Haydi artık gidin!” dedi.

“Güzel güzel eğlenin!”

Sokağa çıktık.

Çok neşeliydim, kabıma sığamıyordum.

Fakat köşeyi dönerken evimize baktım.

Annem pencereden uzanmış, gülümseyerek bana el sallıyordu.

O zaman içimden bir ağlamadır geldi, gözlerim dolu dolu oldu.

Tıkanıyordum.

Ağladığımı belli etmemeye çalışarak arkadaşlarıma:

“Ben gelmeyeceğim” dedim.

Neden olduğunu anlamadılar.

Biri: “Paran yok ondan gelmiyorsun.” dedi, alay ederek.

Elimi cebime attım ve bir lirayı çıkarıp gösterdim:

“İşte para!” dedim.

Beni orada bırakıp gittiler…

Bir süre sokaklarda sersem sersem dolaştım.

Kimseye göstermeden hıçkıra hıçkıra ağladım.

Sonra gözlerimi sildim.

Elimden geldiği kadar neşeli olmaya çalışarak eve döndüm.

Annem beni görünce:

“Neden döndün?” diye sordu.

“Canım istemedi” dedim ve cebimden bir lirayı çıkarıp anneme uzattım…

Zavallı kadıncağız, çok şaşırdı.

Parayı elimden alıp masanın üstüne koydu.

Sonra beni kucakladı, göğsüne bastırdı.

O da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Ben ağlamıyordum artık.

Annemin yüzünü öptüm ağlamamasını söyledim.

Artık üzüntülü değildim…

Bayram yerine gidemediği için üzülmek;

Benim gibi koca bir çocuğa,

Bir ortaokul öğrencisine yakışmazdı…

Olgun bir adam olmuştum birdenbire 🙏🙏💖💖

Melih Cevdet ANDAY

GÜLÜMSE BLOG- ALINTI

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Haziran 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ERİK DALI TÜRKÜSÜ VE GERÇEK SAHİBİ

19.06.2024- Fethiye TV HABER

Orİjinal “Erik Dalı” Türküsü ve Gerçek Sahibi Kadir Türen VİDEOSU:

Türkiye’de olduğu gibi dünyaya nam salan ‘Ankara oyun havası’ olarak milyonlarca kez izlenen, düğünlerin vazgeçilmez şarkısı olan ‘Erik Dalı’ türküsünün gerçek sahibi Burdur Altınyaylalı (Dirmilli) Kadir Türen’in kendi sesinden orijinal “Erik Dalı” türküsü…

TRT Repertuar Kurulu 2019 yılında, Burdur türküsü olan ‘Erik Dalı’nın Kadir Türen’e ait olduğunu tescilledi. Kadir Türen 1919 yılında Dirmil’de dünyaya gözlerini açmış, 28 Haziran 1998 yılında yine Dirmil’de vefat etmiştir.

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Haziran 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , ,

İNSANIN ESKİMİŞLİĞİ

18.06.2024-Günther Anders

1956’da filozof Günther Anders şu kehanet meditasyonunu yazdı:

Herhangi bir isyanı bastırmak için zorla hareket etmeye gerek yok. Hitler’inkine benzer yöntemler modası geçmiş durumda.

O kadar güçlü bir kolektif koşullanma yaratılmalıdır ki, isyan fikrinin kendisi artık insanların zihninde görünmesin. İdeal olan, doğuştan gelen biyolojik becerilerini sınırlayarak insanları doğumdan itibaren şekillendirmek olacaktır. Bundan sonra, eğitimi keskin bir şekilde azaltarak, mesleki becerilerin öğrenilmesine indirgeyerek şartlandırmaya devam ederdik. Eğitimsiz bir insanın sınırlı bir bakış açısı vardır ve düşüncesi vasat mesleklerle ne kadar sınırlı olursa, o kadar az isyan edebilir. Bilime erişimin giderek daha zor ve elitist hale gelmesini, insanlarla bilim arasında bir kopukluğun olmasını ve genel halk için bilgilerin yıkıcı bir içerikten yoksun olmasını sağlamalıyız.

Asıl mesele felsefe olmadan. Burada da doğrudan şiddetten ziyade ikna gücünü kullanmalıyız: Televizyonda yalnızca duygulara veya içgüdülere hitap eden eğlence programlarını toplu halde yayınlayacağız. Zihinler işe yaramaz ve oyunculuklarla meşgul olacak. Sürekli konuşma ve müzikle zihni düşünmekten alıkoyabilirsiniz. Cinselliği bir kişinin ilgi alanları listesinin en üstüne koyacağız. Daha iyi bir sosyal sakinleştirici yoktur. Genel olarak, bunu varoluşun ciddi bir bölümünü ortadan kaldıracak, değerli olan her şeyle alay edecek, sürekli olarak anlamsızlığı koruyacak şekilde yapacağız, böylece tanıtım coşkusu insan mutluluğunun standardı ve özgürlük modeli haline gelecektir. Bu nedenle koşullandırma öyle bir entegrasyona yol açacaktır ki, sürdürmemiz gereken tek korku sistemden dışlanmak ve dolayısıyla mutluluk için gerekli koşullara erişememek olacaktır.

Bu şekilde şekillenen kitlesel insana, kim olduğu gibi davranılmalı: bir inek gibi davranılmalı ve bir sürü gibi izlenmelidir. Onun açıklığının ilgisizliğine yol açan her şey kamu yararıdır ve onu uyandırabilecek her şeyin alay konusu olması, bastırılması, onunla savaşılması gerekir. Sistemi sorgulayan herhangi bir doktrin yıkıcı ve terörist olarak etiketlenmeli ve onu destekleyenlere daha sonra terörist muamelesi yapılacaktır.

KİTAP TANITIM-AMAZON: “Günlük hayatımıza iyice giren teknolojik başarılar karşısında nasıl bir tavır takınacağız sorusu üzerine kafa yoranlar, Anders’in eleştirilerini güncel gelişmelere uyarlamakta zorluk çekmeyecekler. Endüstri Çağında, Yaşamın Tahribatı Üzerine” altbaşlıklı bu ikinci ciltle tamamlanıyor. Anders bu ciltte de teknik gelişmeleri sözünü sakınmayan bir üslupla ele alırken, gerçek bir umuda gidecek tek yolun eleştiriden geçeceğini gösteriyor.

Ne önünüzde giden at gözlüğü takmış olanlar tarafından biçimlendirilin ne de tekerlek izlerini koklayın. Atların arkasında oturan, ama onlara hükmeden arabacı olun. Arabanın üzerinde kalın, atları da gözden yitirmeyin; dahası onlar tarafından çekilirken her dönemeçte tehlikeyi yaşayın ki sorumluluğunu da taşıyın. Ödevimiz budur. Hem kuramsal, bu demektir ki görerek, hem hareket halinde, bu demektir ki felsefi ve güncel olabilmekse derdimiz…”

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Haziran 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

KARAR MASASINDA ÜRETEN DE OLMALI

17.06.2024- Ramazan KIVRAK

TEK TAŞ DUVAR OLMAZ, BİRLİKTE KARAR ALALIM.

Köylüye, çiftçiye, çobana sormadan, uygulanamayacak kararlar alıyorlar.

Ömründe; bir dönüm çift sürmemiş, bir evlek ekin biçmemiş, keçiye eyyç, tavuğa kişş dememiş, ayazda donmamış, sıcakta kavrulmamış, Yokluk, gıtlık çekmemiş,

Milletin verdiğini devletten almış, kışın sıcak ,yazın serin üfüren klimalı odalarda, elin üç oğlaklı beş keçisine karışan,

Önünde hesap makinesi, hesap kitap yapan, TV ,lerde gördüğü koyunu yün sanıp, arıyı bal sanıp, duman tüten evde aşmı pişiyor, taşmı pişiyor girip görmeden, bilmeden,

Bağda emeği olmadan, ağzını şapırdatarak pekmezi yada şarabı bekleyen,

Guşluk vakti daireye gelip, ikindi vakti evine giden,

Giydiği cicili bicili , yada takım elbisenin ipini üreten, yediği yemeğin sütünü, etini sebzesini, meyvesini üreten köylüyü tanımayan, bilmeyen; atanmışlar, yada köylüye sorulmadan sıraya konup seçilmişler karar alınca,

Ankara’nın; umdunla buldu şaşıyor. işler karışıyor. Emek ve zaman kaybı oluyor.

Güneşte gararmamış, değirmende ağarmamış, ovada; ekip, dikip, biçmeyen, üretip, çalışmayan, dağda daşta keçinin koyunun arkasında yörümeyen,

Şu anda aktif çiftçilik, çobanlık yapmayan, derdi çareyi bilmeyenler karar alırsa,

Yemek yiyene danışan, emek verene danışmayan karar alırsa,

İleçberin karnındaki kırk sene bitmez, Eme boşa olur.

Hatice’ye değil, neticeye bakacak olursak,

Çiftçiyle ilgili kararda; Çiftçi,

Çobanla ilgili kararda; çoban,

Balıkçıyla ilgili kararda; balıkçı,

Üretenle ilgili kararda; üreten,

Çalışanla ilgili kararda; çalışanla

Masaya oturup birlikte karar alınmalı,

Atanmış, seçilmiş ve Ekmeğin içindeki vitaminleri ezberlemiş okumuşun yanında;

Ekini ekmiş, biçmiş, deste, gümül, yığın, harman etmiş, değirmene gitmiş, buğdayı öğütmüş, unu elemiş, hamur yoğurmuş, ekmek pişirmiş. şehirliyi doyurmuş, asker yetiştirmiş; kadın, erkek üreten çiftçi, köylü de olsun,

KARAR MASASINDA. ithalatçı firmalar ile yemesini bilip, üretmesini bilmeyenlerin yanında onları doyuran da, üreten de olsun.

Evin temelinde tek taş ile duvar olmaz. yükü çekenle ipi çeken bilir bunları,

Köşe taşı, yüz taşı, ellik taşı hepsine, yani herkese ihtiyaç vardır. Ev temeli üzerinde, ağaç kökü üzerinde büyür.

Allah’ın dediği gibi, farklı yaratıldık, tanışalım kaynaşalım.

Parmaklar bile farklıdır, ancak; parmak ele, el kola, kol vücuda bağlıdır. Tırnak kopsa, parmak yaralansa acıyı bütün vücut hisseder.

Bir elin nesi var? iki elin sesi var. Parmakları yumruk yaparsak, daha güçlü oluruz.

Allah’ın herkese verdiği. aklı hepimiz kullanalım, Hakta, hukukta, paylaşımda anlaşalım.

HER ŞEY BİRLİKTE GÜZELDİR. NİMET KÜLFET ADALETLİ PAYLAŞILIRSA DAHADA GÜZEL OLUR.

Ramazan Kıvrak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Haziran 2024 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ARKA TAŞI VE ARKADAŞ

17.06.2024- ERGUVAN AĞACI

Arka-taşınız çok sağlam olsun İnşallah 💙

Evet yanlış duymadınız ARKATAŞI Hatta arka taşlarınız çok olsun…

Eski Türklerde gençler savaşırken arkalarından hançerlenmemek, oklanmamak için sırtlarını bir ağaca, kayaya, taşa dayayarak savaşırlarmış. (En sağlam ve en güvenilir yer)

Tabi bozkur hayatı yaşandığı için de, doğal olarak savaş anında büyükçe bir kaya (düz bir mermer gibi) sırta sarılırmış. Yılar içinde bu taşın adı ARKA-TAŞI olmuş.

Zaman içinde de “Arkadaş” şeklinde dilimize yerleşmiş. Ve bugün bizi arkadan vurmayacak, en samimiyetle güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isim olmuş. #Arkataşı – #Arkadaş

kaynak erguvan ağacı

BİLKE YORUM: Arkadaşlık, bireyler arasındadır. Bir kişinin, arkasını dayayacak dostu varsa ne mutlu ona. Akrabalık bağlarından da yakın olur arka taşı olmak.

Ülkeler arası düşünebiliriz. Amerika İsrail, birbirine arka taşı olurlar. Mülteciler konusunda, Avrupa ülkeleri birbirine arka taşıdır. Türkiye’yi ise mülteci akınına açık devlet haline getirerek, kendilerini korurlar. Bu konuda kim arka taşı olmuştur Türkiye’ye?

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Haziran 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

İNSAN KURBAN ETMEDEN HAYVAN KURBANINA GEÇİŞ

16.06.2024-A. Yaşar SARIKAYA

Tarih boyu insan, ne ilkel dönemler yaşamış ve ne çok aşamalardan geçmiştir. Birbirini öldürmüş, vahşi hayvanlar gibi yaşam sürmüştür. Hayatta kalmak uğruna geçen binlerce yılda, aile olma, barınma, avlanma, toprağı ekme biçme ve toplu yaşamanın bilincine varmıştır.

Çözemediği doğa olaylarından korkmuş; fırtına tanrısı, rüzgar tanrısı, güneş tanrısı gibi bir çok inanca sığınmıştır. Genç kızları ve erkek çocukları tanrılara kurban ederek, tanrıların kendilerini koruduğuna inanmıştır. Dünyanın her yerinde geleneğe dönüşen tanrılara insan kurban edilmesi ritüeli, İBRAHİM Peygamberin gördüğü rüya ve kıssa ile insanlığa yeni bir kapı aralamıştır.

İnsan, genellikle örneklenen olayın özüne bakmak yerine, hikayeyi yüceleştirmeyi seçer. Bu, MÖ. 2000-3000 yıllarında, insan kurban etmenin yanlışlığını anlatan ve de örnekleyen İbrahim Peygamber’in, insanlığa idraki bir armağanıdır. Olay, tüm semavi kaynaklarda olduğu gibi, kil tabletlerde de değişik adlandırmalarla yer almaktadır.

Günümüzden beş bin yıl önce, “insanları tanrılara kurban etmeyin” uyarısıdır bu. Hac Suresi 37. ayette” kestiğiniz kurbanların kanı bize ulaşmaz, ancak takvanız ulaşır” der Kuran. Kan mı öne geçer takva mı ne dersiniz?

İnsan, ayakları yere sağlam bastığında, kendi donanımının farkında olduğunda, dünyadaki yerini bildiğinde kuvvetli olmaz mı? (Kavi- kuvve- takva) Kendini bilmeden dünyadaki bütün hayvanları kurban etsin, fayda sağlar mı? Kıssaların hisselerinin ortak paydası hep bilinçlenmektir.

İnsanlık, bilinçlenme yolunda daha çok yol kat edecek gerçekten. Yapay zekayı geliştirirken, kendi egosu ve doymayan hırsını büyütüp beslemesin ve dünya herkesin eşit koşullarda yaşadığı alan olsun dileyelim.

Dr. Faruk ÇOLAK, akademik araştırmasında konuya yer veriyor:

Genel anlamda kurbanı, yani insan dışı bir varlığın kurbanını bir kenara bırakıp, insan kurban etmeye bakarsak karşımıza oldukça karmaşık ritüeller ve anlatmalar silsilesi çıkmaktadır. Kitab-ı Mukaddeste, insan
kurban etmeyle ilgili olarak Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmek istemesiyle ilgili hadise anlatılır (Green 2001).

Kur’an’da ise Kitab-ı Mukaddes’teki vak’anın benzeri yer alır. Ancak, Kitab-ı Mukaddes’te kurban
edilmek istenen İshak’ın yerine Kur’an’da Hz. İbrahim’in hangi oğlunu kurban etmek istendiği belirtilmez. Hatta olayın rüya merkezli anlatılması, insan kurban etmenin gerçekliğini bile tartışmalı bir duruma getirmektedir. (Kur’an-ı Kerim 1983: 448,449)2.

Bu bilgilerden semavî dinlerin ortaya çıktığı dönemlerde insan kurban etme geleneğinin varlığını sürdürdüğü sonucu çıkarılabilir. Semavî dinlerin merkezi sayılan Arap yarım adası sakinleri arasında, yani Araplarda insan kurban etme geleneklerinin
(Susa 2005: 148) olduğunu biliyoruz. Ancak Susa, Arap toplumlarında insan kurban etmenin kanlı mı, yoksa kansız mı -diri diri gömme- yapıldığı konusunda yeterli bilgi vermemektedir. Kur’an’ın indirildiği dönemde Arap topluluklarında insan kurban etme geleneklerinin kız çocuklarının diri diri gömülmesi şeklinde uygulandığı çeşitli dinî konuşmalarda günümüzde bile anlatılmaktadır.

Tarih boyunca semavî dinlere bağlı anlatmaların haricinde Maya, İnka ve Azteklerde insan kurban etme geleneğine bağlı olarak genellikle esirlerin kurban edildiği (Leon-Portilla 1963; Erginer 1997: 79) ve Hititlerde yaygın olmamakla birlikte insan kurban etme ritüelinin varlığı bilinmektedir (Kınal 1987: 222). Keltlerde insan kurbanı çeşitli biçimlerde olmakla birlikte ağırlıklı olarak kılıç darbesiyle öldürme (Eliade 2003: 172)3 ve Cermenlerde ise, insanı öldürmekten çok ona benzeyen bir varlığın parçalanması (Eliade 2003: 177)4 şeklinde uygulamalar vardır”(https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/156862)

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Haziran 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , ,