RSS

Etiket arşivi: Eğitim

740 POLONYALI ÇOCUK

07.01.2026- Hayat ve Farkındalık

740 çocuk denizde ölmek üzereyken ve her ülke birer birer “hayır” derken, sessiz kalmak için her türlü gerekçesi olan bir adam “evet” dedi.

Yıl 1942’ydi. Gemi, Arap Denizi’nde yüzen bir tabut gibi sürükleniyordu. İçinde 740 Polonyalı çocuk vardı. Yetimlerdi. Anne babaları, Sovyet çalışma kamplarında gripten ya da açlıktan ölmüştü. İran üzerinden kaçmayı başarmışlardı ama onları daha da acımasız bir sınav bekliyordu. Kimse onları istemiyordu. Zamanın en büyük gücü olan Britanya İmparatorluğu, Hindistan kıyıları boyunca limanları bir bir kapattı. “Bu bizim sorumluluğumuz değil. Bildirin.”

Hayat tükeniyordu. İlaç yoktu. Zaman kalmamıştı. On iki yaşındaki Maria, altı yaşındaki kardeşinin elini sıkı sıkı tutuyordu. Ölmek üzere olan annesine onu koruyacağına söz vermişti. Ama bütün dünya sırtını dönmüşken birini nasıl koruyabilirdin?

Sonra haber, Gujarat’taki küçük bir saraya ulaştı. Nawanagar Maharajası Jam Sahib Digvijay Singhji’ye… İmparatorluk düzeninde o, yalnızca “küçük” bir prensti. Limanları, ticareti, orduyu İngilizler kontrol ediyordu. Boyun eğmek için her türlü nedeni vardı. Ve susmak için de… Danışmanları, İngilizlerin çocukları hiçbir Hint limanına kabul etmediğini, 740 çocuğun denizde mahsur kaldığını anlattığında tek bir soru sordu:

— “Kaç çocuk?”

— “Yedi yüz kırk, Majesteleri.”

Bir an durdu. Sonra sakin ama kesin bir sesle konuştu:

— “Limanlarımı İngilizler kontrol edebilir. Ama vicdanımı asla. Bu çocuklar Nawanagar’a inecek.” Danışmanlar uyardı:

— “İngilizlere meydan okursanız—”

— “O hâlde burada dururum.” Gemiye mesaj gönderildi:

“Gelin.” İngiliz yetkililer protesto ettiğinde Maharaja geri adım atmadı: “Güçlü olan çocukları kurtarmayı reddediyorsa,” dedi, “ben, zayıf olan, senin yapamadığını yaparım.” Ağustos 1942’de gemi, kavurucu güneşin altında Nawanagar limanına ağır ağır yanaştı. Çocuklar hayalet gibiydi. Bitkin, gözleri boş, yürümekte zorlanıyorlardı. Umut etmeyi bırakmışlardı; çünkü umut, çoktan tehlikeli bir şeye dönüşmüştü. Maharaja limanda onları bekliyordu. Beyazlar içindeydi. Onlarla aynı hizaya gelebilmek için diz çöktü. Tercümanlar aracılığıyla, anne babaları öldüğünden beri ilk kez duydukları sözleri söyledi:

“Artık yetim değilsiniz. Artık benim çocuklarımsınız. Ben sizin Bapu’nuzum — babanız.”

Maria, kardeşinin elini tuttuğunu hissetti. Aylar süren reddedilmeden sonra bu sözler gerçek dışı geliyordu. Ama Maharaja ciddiydi. Bir mülteci kampı kurmadı. Bir yuva kurdu. Balachadi’de olağanüstü bir yer inşa etti: Hindistan’da küçük bir Polonya. Polonyalı öğretmenler ders verdi. Polonya yemekleri pişti. Hint bahçelerinde Polonya şarkıları yankılandı. Tropik gökyüzünün altında Noel ağaçları süslendi.

“Acı sizi yok etmeye çalışır,” dedi. “Ama diliniz, kültürünüz, gelenekleriniz kutsaldır. Onları burada yaşatalım.” “Dünyada yeriniz yok” denilen çocuklar sonunda bir eve kavuştu. Yeniden gülmeye başladılar. Yeniden yaşamaya… Okula döndüler. Maria, kardeşinin saray bahçesinde bir tavuskuşunun peşinden koşmasını izlerken, bedeni ilk kez güvenin ne demek olduğunu hatırladı. Maharaja onları sık sık ziyaret etti. İsimlerini ezberledi. Doğum günlerini kutladı. Okul gösterilerine katıldı. Bir daha geri dönmeyecek anne babaların yasını tutan çocukları teselli etti.

Doktorlara, öğretmenlere, kıyafetlere ve yiyeceğe kendi servetinden ödedi. Dört yıl boyunca, dünya savaşla parçalanırken, 740 çocuk mülteci olarak değil; bir aile olarak yaşadı. Savaş bittiğinde ayrılma vakti geldi. Çoğu ağladı. Balachadi, bildikleri tek gerçek ev olmuştu. Bu çocuklar büyüdü. Dünyanın dört bir yanına dağıldılar: doktor oldular, öğretmen, mühendis, anne, baba, büyükanne, büyükbaba… Ve asla unutmadılar. Varşova’da bir meydana onun adı verildi. Okullar ona adandı. Polonya’nın en yüksek nişanıyla onurlandırıldı. Ama asıl anıt taş değildi. Asıl anıt, kurtarılan 740 hayattı. Aradan 80 yıl geçti. Bugün yeniden bir araya geldiler. Torunlarına, merhameti siyasi hesaba dönüştürmeyi reddeden Hintli bir kralın hikâyesini anlatıyorlar. 1942’de krallıklar kapılarını kapattığında, bir adam

—mecburiyeti olmadığı hâlde, susmak için her türlü sebebi varken— acıya baktı ve dedi ki:

“Onlar artık benim çocuklarım.” Ve dünya böyle değişti: sessizce, sonsuza dek ve geri dönülmez biçimde. #Hayatvefarkındalık —

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Ocak 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

BENİM GÖZÜMLE CUMHURİYET

26.10.2025-Ayşe EKŞİ ELMACI

Cumhuriyet Benim Gözümle, Cumhuriyete günler kala kalemimden…

Cumhuriyet benim için sadece tarih kitaplarının satırlarında duran bir kelime değil…

O, çocukluğumun bayraklarla süslü sokaklarında, okul bahçelerinde yankılanan marşlarda, kalbime kazınan o tarifsiz coşkuda saklı bir değer.

Yıllar geçti, mevsimler değişti ama o ilk heyecanın yeri hiç değişmedi.

Benim kuşağım Cumhuriyet’i, bir tören gününden çok daha fazlası olarak gördü.

Biz onu büyüklerimizin gözlerindeki ışıkta, anlatırken seslerine karışan gururda tanıdık.

Cumhuriyet, bizim elimizde büyüyen bir emanetti — bazen sessizce, bazen coşkuyla ama hep kalbimizin tam ortasında taşıdık onu.

Zaman akıp gitti. Çocuklukta anlamını bilmeden sevdiğimiz o kelimenin ağırlığını, yıllar geçtikçe yüreğimizde hissettik.

Ben büyüdüm, Cumhuriyet de benimle birlikte büyüdü…

Artık o, sadece bir rejim değil; bir duruş, bir irade, bir nefes kadar yakın bir değer.

Hatırlıyorum…

İlk 29 Ekim törenine beyaz çoraplar, kırmızı kurdeleyle katılmıştım.

Elimde küçük bir bayrak vardı, yüreğimde ise kocaman bir heyecan.

O gün farkında değildim belki ama, o bayrak sadece elimde değil, kalbimde de dalgalanıyordu.

Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki, Cumhuriyet bir günde kutlanacak bir miras değil;

her sabah özgürce uyanabilmenin, düşüncelerini korkmadan söyleyebilmenin, eşitçe var olabilmenin adıdır.

Ve ben, bu topraklarda doğmuş bir kadın olarak, Cumhuriyet’in bana kattığı her değerin farkındayım.

Ne mutlu bize ki bu emaneti,

geçmişin fedakârlıklarıyla yoğrulmuş,

geleceğe umutla taşınan bir sevda olarak yüreğimizde yaşatıyoruz.

Yaşasın Cumhuriyet!

Nice 29 Ekimler gururla, coşkuyla, umutla…

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Ekim 2025 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

GÜNEŞ GÖZLÜKLÜ ADAM

15.02.2025- Ramazan YILMAZ- Öğretmen Yazar

İzmir Kestelli Yurdu’nda kalırken başımıza yeni müdür olarak atanan adamı hiç sevmiyordum; kırmızı kravatı, hep yeni takım elbisesi ve gece bile takındığı güneş gözlüğü ile çok sevimsizdi. Sırf bu yüzden sevmiyordum adamı.

İnanın, üç ay sonra ilk karşılaştığımız ana kadar bana karşı bir kusur işlemedi, bana karşı yüksek sesle konuşmadı, azarlamadı, bir uyarıda bile bulunmadı. Arada bir müdür odasının kapısının önünde durup dikilirken, bir eliyle o ünlü güneş gözlüğünü çıkarır, yatakhanelere doğru:

“Susun, gürültü etmeyin!” “Uyku vakti geldi, ışıkları söndürmeyi unutmayın!” derdi.

Diğer öğrenciler gibi ben de o sözlerinden payıma düşeni alırdım. Niçin sevemedim adamı, niçin sevmiyorum anlayamadım? Sana ne adamın kırmızı kravatından, güneş gözlüğünden? (Tabii ki kendime diyorum bunu.)

O sene Kurban Bayramı tatiline girdik. Üç gün önce başladı bayram tatili, dokuz gün sürecekti. Yurttaki 200 öğrenciden bayram tatilinde evlerine, memleketine uçamayan kuşlar gibi gidemeyen 5 kişi kaldık yurtta. Bizim için bayram tatilinde yemek çıkmayacaktı, bu nedenle mutfakta 5 kişilik kumanya hazırlanıyordu. Yurt Müdürü, bu bayramda evine ve memleketine gidemeyen biz o beş kişiyi tek tek makamına çağırdı; beşimizle de ayrı ayrı görüştü. En son beni çağırmıştı:

“Nerelisin sen?” dedi.

“Ispartalıyım, efendim.”

“Hım, baya uzak İzmir’e!”

“Evet efendim.”

“Bayramda niçin gitmiyorsun memleketine?”

“Annemle kız kardeşim köyde yalnız kalıyorlar. Kurban kesemeyeceğiz. Gitsem bile annem benim vardığıma sevinemeyecek, kurban kesemediğimiz için daha çok üzülecek.”

“Baban ne iş yapıyor?”

“Babamı bir trafik kazasında kaybettik, babamın ölümüyle okul hayatım da sona ermiş görünüyordu ama beni bu yurda ücretsiz aldılar, böylece tahsilime devam etme şansı yakaladım.”

“Günlük yol parasıyla cep harçlığını kim veriyor?”

“Sizden önceki müdür ayda 30 TL veriyordu.”

“Uf, canım yandı, üzdün beni, bana niçin söylemedin?”

“Yurtta tek parasız öğrenci benim, bir yanlış adım atmaktan korkuyorum, bu yurt tek şansım benim.” “Kurban kesemediğine üzülse bile annen seni görünce çok mutlu olur. Sana yol parası versem bayramda köyünde olmak ister misin?”

“Annem bana dönüş biletini alamaz, dönüş bileti parası da verirseniz giderim.”

Kırmızı kravatlı güneş gözlüklü yurt müdürü, kollarını sıvadı, telefonla İzmir Basmane Otogarı’ından Isparta bileti temin etti. Gidiş dönüş bilet parasından başkaca 50 TL de bayram harçlığı verdi, beni ta otogardan uğurladı. Otobüs kalkana kadar bekledi, otobüs otogardan çıkarken o da o ünlü gözlüğünü çıkarıp bana el salladı. Köyüme vardığımda ilkokul ikiye giden kız kardeşim boğmaca olmuş. Durmadan öksürüyordu. Annem doğru dürüst yürüyemiyor, belini tutarak oturup kalkıyordu, acı çektiği suratından belliydi:

“Sana ne oldu anne, beline bir bakayım, yaralı mısın?”

“Değil oğlum, yaralı değilim; belim, bacaklarım ağrıyınca zift eritip belime sardım. Zift kendini salınca ağrım sızım kalmayacakmış.”

“Hay annem, canım annem, derdine dert eklemişsin, ziftten insana ne fayda gelir! Zift insanın etini bırakana kadar cildini çürütür, yara eder de öyle bırakır, kim verdi bu aklı sana?”

“Sorma oğlum, sorma, sen niye geldin, paran pulun var mıydı, nasıl geldin?”

Evde çay, zeytin, peynir, kahvaltılık namına bir şey yokmuş. Arife günü annem o haliyle un çorbası yapmaya kalktı. Erkeğim ya, bu manzara karşısında ağlamıyordum:

“Sen otur anne, ben kahvaltılık bir şeyler alıp geleyim.” Kız kardeşime de, “Bakkaldan bir şey ister misin?” diye sordum. Kızın ciğerleri sökülüyor, ne istesin? Annem söyledi kız kardeşimin ihtiyacını:

“Oğlum, Karaoğlanların Bakkal dükkânında ‘Dover’ diye bir öksürük hapı varmış, ondan alıver kız kardeşine. O pahalıysa ‘Opon’ al gel.”

“Peki anne.”

Köyde biraz temiz, biraz düzenli kıyafetimle beni görünce köylüler:

“Hoş geldin delikanlı, hoş geldin, maşallah, maşallah!” diyor benimle kocaman adammışım gibi saygılı konuşuyorlardı.

Dover diye bir öksürük hapı varmış bakkalda, 6 TL, almaz mıyım? İki somun ekmeği, yarım kilo zeytin, yarım kilo peynir, 100 gramlık bir paket çay ve 1 Kilo da toz şeker satın aldım. Dönüş bilet param cüzdanımda saklı, o adamın harçlık olarak verdiği 50 TL’den 35 TL kaldı. Kahvaltıdan sonra annem, kız kardeşime Dover’den bir tane yutturdu, biraz sonra kız kardeşimin öksürüğü kesildi, mindere bir uzandı kızcağız, sızdı kaldı. Sabahtan ikindiye kadar uyudu. Arada bir tek tabanca gibi öksürüyordu ama boğulmuyordu. O adamın harçlık olarak verdiği 50 TL’den kalan 35 TL’nin 30 TL’sini anneme bıraktım, üçüncü bayram gününe anca bulabildiğim otobüs biletiyle İzmir’e, yurduma döndüm. Beni mi bekliyordun be adam, gece yarısı varıp yurdun kapısını çaldığımda, kapıyı kırmızı kravatlı güneş gözlüklü o iyi yürekli yeni müdür açtı:

“Hoş geldin yavru, hoş geldin! Gel, gel, gir içeri!”

Bavulumu elimden alıp taşımasına bittim adamın. Müdür odasına aldı beni. Sohbet ettik erkek erkeğe ama benim erkekliğim, delikanlılığım eridi, yok oldu. Hıçkıra hıçkıra ağladım müdür odasında. Güneş gözlüğünü çıkardı o da gözyaşlarını siliyordu.

Ramazan Yılmaz

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Şubat 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ÇÜRÜK TOHUM

08.02.2025- Suat ÖZGE

Eşi öldükten sonra, çeşit çeşit hastalığıyla uğraşamadığı ve sürekli “çürük tohum” diyerek hor gördüğü oğlunu çocuk esirgeme kurumuna veren baba tam on sene sonra bir okulun kapısında karşılaşır oğluyla.

O an tanımıştır evladını. Delikanlı olmuştur artık. Ne yatalaklığı kalmıştır, ne de başka bir hastalığı…

Adam asla iyileşemeyeceğini düşündüğü oğluna dehşetle bakmaktadır o an. Işıl ışıl gözleri, ay gibi parlak yüzünü pişmanlıkla seyreder.

-“Ben senden adam olmaz diye düşünürdüm hep. Nasıl bu hale gelebildin? Zıpkın gibi delikanlı olmuşsun” diye sorar oğluna..

O an nemli gözlerle bir zamanlar kendini hor gören adama bakar delikanlı. Ve az ileride kendisine doğru gülümseyerek yaklaşan onu evlatlık edinen yaşlı kadını işaret eder. Ve şöyle der onun için artık hiçbir anlam ifade etmeyen adama:

-” Hani sen, beni kuruma verirken çürük tohum yeşermez deyip beni istemedin ya. O kadın senden sonra beni evlat edindi…Ve şefkatli ellerini başımdan hiç eksik etmeden, sevgiyle sulanan her tohum yeşerir dedi.”

#Yazar#Suat#Özge

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Şubat 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

ÖĞRETME SANATI USTALARI VE 24 KASIM

24.11.2024- A. Yaşar SARIKAYA

İnsan, yaşamın her aşamasında eğitimle iç içedir. Robinson Crusoe gibi yalnız bir adaya düşse de, kendi kendinin öğretmeni olur. Eğitim ve Öğretim Sisteminin gelişmiş oluşu ve kişinin eğitime açık olması da inkar edilemez bir gerçektir.

İlk öğretmen olduğum 1974 yılından bu yana eğitim sistemi, çevre uyaranları, aile eğitim sistemi çok değişti. Hazırcı bir toplum olma yolunda, üretmekten uzaklaşıyoruz. Çalışmak yerine kolay kazanmak tercih edilir oldu. Sevgiler GDO’lu, saygılar da desem yanlış olmayacak.

Öğretmenlerim geçiyor gözlerimin önünden. Her birinden aldığım eğitim, hayatımın unutulmazları arasında. Tüm öğretmenlerimin, eğitime canla başla emek veren öğretmenlerin günü kutlu olsun.

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , ,

ÇOK COCUK DEĞİL İYİ YETİŞTİRİLMİŞ ÇOCUKLAR İSTİKBALDİR

07.11.2024- Bekir ÇOŞKUN

Manavgat’ta 3-4 yaşlarındaki turist kız zabıta memuru Himmet Tan’ı görünce gitti parmağına yapıştı…

Sorunca ismini söyledi, annesinin-babasının ismini söyledi, kaldıkları otelin adını bilmiyordu…

Hiç beklenmeyen bir davranışla memurun telefonunu istedi… Memur “Numarayı ver ben arayayım” dedi, minik kız başını iki yana sallayarak kabul etmedi…

Tabii ki Türkçe bilmiyordu, memurdan telefonun dilini İngilizce’ye çevirmelerini istedi, İngilizce’ye çevirip eline verdiler… Küçük kız memurdan Facebook’u kapatmasını istedi, kapattılar…

Küçük parmaklarıyla telefonla biraz oynayıp kendi Facebook sayfasını basit bir şifreyle açtı…

Memurlar hayretle izliyorlardı…

Şöyle bir mesaj yazdı:

“Ailem, ben kayboldum… Şu anda polis karakolundayım… Gelip beni almanızı bekliyorum…”

Bir de konum attı…

Küçük kız telefonu iade edip teşekkür etti…

Bir sandalyeye ilişti, beklemeye başladı…

Mesajında “polis” demişti, zabıtalar “Biz zabıtayız” dediler… “Hayır polissiniz” diye itiraz etti, memurlar İngilizce sözlüğü açıp baktılar; hakikaten zabıta polis demekti…

On dakika sonra ailesi geldi, annesi-babası tatile çıkmadan önce çocuklarına kaybolması halinde yapması gerekenleri öğrettiklerini söylediler…

Teşekkür edip, kızlarını alarak gittiler…

Bu mesajı yazan, örnek kamu görevlisi, Manavgat Belediyesi zabıta memuru Himmet Tan, notunun sonunda şöyle diyor:

“Anneler, babalar… Çocuklarınızı eğitin, emin olun sizden daha çabuk öğreneceklerdir… Daha çok canımız yanmasın…”

Yıllardır durmadan “Çok çocuk değil, iyi yetiştirilmiş çocuklar istikbaldir” diyoruz…

Anlamıyorlar…”

Bekir Coşkun…..

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

EZBERLEME YERİNE YAŞAMIN DOĞAL AKIŞINDA ÖĞRENME

01.11.2024-Prof.Dr: Üstün DÖKMEN

“Toplum olarak, bildiklerimizi uygulayabiliyor muyuz? Bile bile yaptığımız yanlışlarla, geleceğimiz olan çocukları ezber ağırlıklı yetiştiriyoruz. Eğitim sistemimiz de ezbere dayalı. Bilim dünyasında, yeni buluşlar yaparak, kendi adını bir buluşa veren bilim insanlarımız da var kuşkusuz. Arkadan gitmek yerine öncü olmak, taklit etmek yerine keşfetmek hedefimiz olmalı. “BİLKE

Young family playing and running with two young children, focus on the father

Üstün Dökmen diyor ki:

Küçük bir çocuğa şeker verseniz, çocuğun sağ arkasında veya sol arkasında duran annesi hemen ” Ne diyecektik, ‘teşekkür ederim teyzeciğim’ diyecektik di mi canım” der. Bu davranış, bence bir suflörlüktür. Çocuğunuz teşekkür etmesi gerektiğini, sizi ve başkalarını gözleyerek, yetişkinleri model olarak da öğrenebilir, suflörlük ederek onu zorlamanız sonucunda da öğrenebilir. Sonuçta her ikisi de toplumsallaşmadır; ancak birinci teşekkür, yaşamın doğal akışı içinde çocuğun keşfettiği bir teşekkürdür, ikinci teşekkür ise keşfetmesine izin vermeden ezberlettiğimiz bir teşekkürdür.

Çocuğunuza en uygun olacak mesleği düşünüp, “şu bölüme girsen iyi olur” dediğiniz zaman yine suflörlük etmiş olursunuz. Çocuğunuzun yeteneğine ve ilgisine/ hevesine uygun meslek seçmesine izin verirseniz suflörlük etmemiş olursunuz.

Prof.Dr: Üstün DÖKMEN

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

HADDİNİ BİLMEK KENDİNİ BİLMEKTİR

27.10.2024- Edebiyat Sevgisi- Sadi ŞİRAZİ

Haddini bilmek…

Çok iddialı bir söylem.

Peki, ne demek haddini bilmek?

•Başka insanların da hassasiyetini fark edebilmek,

•Empatiyle ve anlayarak dinlemek,

•Nerede durması gerektiğine karar verebilmek,

•Bir başkasının fikirlerine, hislerine ve tercihlerine saygı duyabilmek. Kısacası; olgun ve medeni bir insana yakışan sınırlar çizebilmek demektir…

Eski bir söz bunu çok güzel özetler; “Senin özgürlüğün, bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter”

Her nekadar bilirsen bil;

Haddini bilmiyorsan, “HİÇBİRŞEY'” sin”!

Sadi Şirazi

—HADDİNİ BİLMEK, KENDİNİ BİLMEKTİR…

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Ekim 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

CUMHURİYET 101 YAŞINDA

26.10.2024- BİLKE

Derneğimizin 60 ve 65 yaş üstü üyeleri, geçen yıl Cumhuriyet Marşını 100. YIL coşkusuyla yürekten seslendirmişlerdi. Savaş yıllarından sonra kurulan Cumhuriyetin kıymetini biliyorlardı onlar. Köylerde, çığır açarak okula ulaşmaya çalışan öğretmenlerdi. Okulun duvarlarını badana yapan, bahçeye meyve fidanı diken, avlu tutanlardı.

Yürekten yaşamak vardır ya. Yürekten sevmek, yürekten kendini adamak. O neslin büyük çoğunluğu hep öyleydi. Kendi kazanmadan önce halkın kazanmasını düşünürlerdi. Öyle ideallerle yetişmişlerdi ki; ancak halk kazandığı zaman onlar kazanıyordu.

Doğayı korumak, bize sunduklarının karşılığını vermek ve topluma ulaşmak, her yurtsever vatandaşın görevi olmalıydı. 12- 13 yaşında Sinop köylerinden askere giden çocuklar unutulmamalıydı. O çocukların REFET-İ ASKERİ kayıtlarını BOA’DE gördüğümüzde, ağlamamak elde miydi?

CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Ekim 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

AYŞE ÖĞRETMENDEN MEKTUP VAR

23.10.2024-Doğan Cüceloğlu ( 19 Ekim 2019)

Yeni emekli olmuş Ayşe öğretmenden mektup geldi. Altı sayfa uzunluğundaki Mektubu, “1954 yılında, Torosların eteğindeki şirin bir kasaba olan Silifke’de ailemin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelmişim,” cümlesiyle başlıyor. Çocukluğunu, çocukluk ortamını, ilkokul, ortaokul eğitimini ve öğretmen oluşunu anlatıyor. Mektubundaki aşağıdaki satırları paylaşmadan geçemeyeceğim:

“Ben Seyranlık Köyü’nde hem öğretmen, hem de kendimin müdürü idim. 17 yaşındaydım. En büyük öğrencim 15 yaşındaydı. Ama o kadar coşkulu idim ki öğretmen olmuştum ve benim görevim köyü aydınlatmaktı. Köylülerle birlikte yol yapmayla başladık işe. Köye 15 günde bir gübre kamyonu gelebilsin diye. Gün oldu çocuklarla oyun oynadık. Gün oldu dağa odun yapmaya gittik. Gün oldu birlikte hızlı işlem yapma yarışı yaptık. Gün oldu dersler yetişmedi diye akşam birlikte çalıştık. Soba yakmayı, yufka yapmayı öğrendim. Yaya olarak şehre 2.5 saatte gidiyor 4 saatte dönüyordum. Burada hem hayatı, hem öğretmenliği öğrendim. Hâla görüştüğüm sevgili öğrencilerimden bir tanesi yetiştirme yurdunda okuyarak Jeoloji mühendisi, bir tanesi de öğretmen oldu. Birçoğu da Silifke’de esnaf oldu. Beni görünce hepsi de kendileri okuyamasa da benim verdiğim okuma aşkı ile çocuklarını okuttuklarını anlatıyorlar.”

Ayşe öğretmen uzun uzun anlatıyor. Dediğim gibi uzun bir mektup. Yıllar yılları kovalıyor; evlilik, Adana, Antalya, Denizli’de görevler; hastalıklar, mücadele, dostluklar, hüsranlar, eşini kanserden kaybetme ve Antalya’da 65 yaşında emeklilik.

“Ne yapabilirdim? Bilgi birikimim boşa mı gidecekti? İçimdeki okuma ve çalışma arzuma gem vuramıyordum. Silifke’nin Gökbelen Köyü’nde dedemden kalma evimizin miras sorunlarını halledip tadilata başladık. Evimiz köy meydanına bakıyordu. Alt kattaki meydanı gören bölümü kütüphane yapmaya karar verdim. Biriktirdiğim kitaplarımla birlikte Gökbelen Yaylası’na taşındım. Az sayıdaki öğrenci taşımalı eğitim nedeniyle Gülnar’ın Kayrak Köyü’ne gidiyordu. Okuma alışkanlığı hiç olmayan, ama çocuklarını okutup; köyden, fakirlikten kurtarmak isteyen, henüz öğretmene saygısını yitirmemiş az sayıdaki köylülerle yaşamımı sürdürmeye başladım… Henüz değerlerimizin kaybolmadığını görüyorum. Yalnız yaşıyorum ama yalnız değilim. Her an yardıma hazır insanlar çevremde. Doğal hayatın içinde “Özgür Kuş” gibiyim. Dağlara tırmanıyorum. Yürüyüş yapıyorum. Çevremi temizliyorum ve de sürekli kitap okuyorum. İnsanların öğretmene duydukları güveni tazelemek için model olmaya çalışıyorum. Yaşadıklarım, yaşayacaklarım ve de başardıklarımla ilgili bilgileri sizinle paylaşmaktan dolayı çok mutluyum.”

Ayşe öğretmen beni sosyal medyadan takip ediyor; yani sizin buraya yazacaklarınızı okuyacak. Ona söylemek istediğiniz duygu ve düşüncelerinizi ben de merak ediyorum. Selamlar, sevgiler…

BİLKE YORUM: Bir zamanlar, eğitim seviyesini ve halkın yaşam düzeyini yükseltmek diye idealleri vardı öğretmenlerin. Dersim bitsin de hemen gideyim düşüncesi bu gün hakim. Herkesin, herkesi kolayca eleştirdiği bu günlerde, üretenlerin azalması içimizi sızlatıyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Ekim 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,