RSS

Etiket arşivi: hafıza

Suskunluğun ezgisi

12.01.2026- Roj YİĞİT

05.01.2026 tarihinde Van Haberlerinde Yayınlanan düşündürücü bir yazıyı sunuyoruz.

Bilal Mazlum ile Müzik, Tanıklık ve içsel sessizlik üzerine söyleşi “Bir ses, bazen bir şarkıyı aşar; bir ömrün yükünü taşır. Onu duymak için kulak değil, derin bir suskunluk gerekir.”

Müzik bazen bir itiraz, bazen de bir sığınaktır. Kimi zaman kalabalıkların içinden yükselir, kimi zaman tek bir odada, tek bir sesle kendine yol açar. Her ses bir hikâye taşımaya bilir belki ama kimi sesler vardır ki hafızaya dokunur; hem söyleyenin hem dinleyenin içinde yer değiştirir. Popüler olanın hızla tüketildiği, seslerin birbirine benzediği bu zamanda, Bilal Mazlum’un yorumu başka bir yerden çağırıyor dinleyeni! Daha içerden, daha sessiz, daha derin bir yerden.

Bu söyleşide müziği yalnızca bir estetik üretim olarak değil; hafıza, suskunluk, kırılganlık ve tanıklık ekseninde ele aldık. İlk dinlemeden kalan izlerden, sesin insana yüklediği sorumluluğa; sahneden çekildiğinde geriye kalan sessizlikten, müziğin iyileştirici gücünden ama aynı zamanda yoran notalarından konuştuk.

“Şarkı, her zaman söylenenle değil; sustuğu yerde bıraktığı izlerle anlaşılır.”

İlk kez birinin sizi gerçekten dinlediğini hissettiğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Bir oda mıydı, bir gece mi, bir yüz mü? O ilk dinletide sesiniz size mi aitti, yoksa çoktan sizden çıkmış mıydı?

__Aslında bir sessizlikti. Sessizliğin sesi. Geceydi belki ama karanlık yoktu; daha çok içe çöken bir duruluk vardı. Karşımdaki yüzü net seçemiyorum; göz müydü, gönül müydü bilmiyorum.

İlk kez sözüm kesilmedi… Aceleye getirilmedi… Düzeltilmedi. Avazım çıkarcasına fısıldadım aslında…

O an fark ettim: Ben konuşurken biri cevap hazırlamıyordu. Sadece duruyordu. Ve o duruş, beni anlattı.

Sesime gelince… O ses bana aitti ama benden çok içimdekilerin avazıydı.
Dilim konuşmadı, içim konuştu.

‘Kendi sesinle karşılaşmak, çoğu zaman bir başlangıç değil; yıllardır ertelenmiş bir iç konuşmanın kapısını aralamaktır.’’

Karşılaşmalar vardır ki insanda sessiz bir kırılma yaratır; bir şarkıyı ya da bir sesi ilk kez duyduğumuzda, henüz anlamı oluşmadan içimizde bir şey yerinden oynar. Siz kendi sesinizle ilk ne zaman karşılaştınız? O karşılaşma bir kabul müydü, yoksa bir yüzleşme mi?

__Kendi sesimle karşılaştığım an bir sahne değildi…
Bir alkış da yoktu. Daha çok, herkes dağıldıktan sonra kalan sandalyeler gibiydi; yerli yerinde ama sessiz.

İlk kez konuştuğumda değil, konuşmam gerektiği hâlde sustuğumda duydum onu.
O an anladım ki ses, çıkınca değil; çıkmadığında da var.

Bu bir kabul değildi önce. Çünkü kabul yumuşaktır. Bu daha çok bir yüzleşmeydi:
“Ben buyum” deme cesareti değil, “Ben buradayım” diyememenin utancı.

Şimdi dönüp baktığımda şunu söyleyebilirim: O karşılaşma bir kapıydı.
Önce yüzleştim, sonra hal kapısından girdim; hâlâ kendimden cevap beklerim. Yüzleştim ama kabul müyüm, bilmem…

‘‘Görünürlük çoğaldıkça, insanın kendisiyle kurduğu mesafe de değişir; kalabalığın ortasında bile içe doğru çekilen bir yalnızlık büyüyebilir.’’

Popülerlik çoğu zaman sesi yükseltir ama derinliği azaltır. Sizce bir müzisyen için görünür olmak mı daha risklidir, yoksa görünmeden kalmak mı? Sizi bugün olduğunuz yere asıl biçimlendiren hangisi oldu?

__Popülerlik sesi yükseltir, evet… Ama bazen ses yükseldikçe insan kendi iç uğultusunu duyamaz. Görünür olmanın riski burada başlar: Alkışın yönü, niyetin yönünü değiştirdiğinde.

İnsan, söylediği sözü değil; duyulacağını sandığı sözü söylemeye başlar.

Görünmeden kalmanın riski ise daha sessizdir ama daha derindir. İçinde büyüttüğün şeyin hiç sınanmadan kalması… Bir de şu var: Kimse duymuyorsa, bazen sen de kendini ciddiye almazsın.

Beni bugünkü yere getiren şey, bu ikisinin ortasında uzun süre durmak oldu. Biraz görünmeden piştim, biraz görünürken törpülendim. Ne tamamen saklandım ne de kendimi çoğalttıkça seyrelttim.

Asıl biçimlendiren şuydu: Duyulmak için değil, dayanmak için söylenen sözler.
Onlar popüler olmaz belki ama insanın omurgasını doğrultur.

O yüzden bugün şunu söyleyebiliyorum: Görünür olmak tehlikelidir, görünmeden kalmak eksiktir. Ama kendine sadık kalmak… O hem zor hem de görünenin arkasındaki asıl gerçeği hâsıl eder.

Beni olduğum yere konumlandıran, kendime sadık kalmak oldu.

‘‘Şarkı bittikten sonra oluşan duraklama, söylenenlerden çok, insanda yer edenlerin tartıldığı bir eşik hâline gelir.’’

Şarkı bittiğinde kalan sessizlik, sizin için bir rahatlama mı yoksa daha yoğun bir iç dinleme hâli midir? Suskunluk, sizde sesi dinlendiren bir alan mıdır, yoksa söyleyemediklerinizi büyüten bir boşluk mu?

__Şarkı bittiğinde kalan sessizlik, benim için bir rahatlama değil… Daha çok derinleşme. Sanki su çekiliyor ve dip görünmeye başlıyor. O an alkış varsa bile ben onu hemen duymam. Önce içimde bir uğultu durulur. Söz yerini bulmuş mu, ses kendine yakışmış mı diye bakarım. Yani dışarısı susarken içeri başlar.

Suskunluk bende sesi dinlendiren bir alan değil sadece; aynı zamanda sesin kendini tarttığı bir terazidir. Söylediklerim hafifse uçup gider, ağırsa orada kalır, oturur.

Söyleyemediklerime gelince… Onlar suskunlukta büyümez. Aksine, suskunluk onları yerlerine koyar. Her söz söylenmek zorunda değildir; bazıları olgunlaşmak ister.

O yüzden sessizlik, benim için bir boşluk değil. Bir eşik. Şarkıdan sonra geçilen, bir dahaki söze hazırlanılan yer. Ve en çok orada anlarım: Ben şarkıyı bitirmedim… Şarkı beni bir süreliğine susturdu.

‘‘Geçmiş deneyimler sesin içine gizlenmez; yaşanan her kırılma, her suskunluk orada kendine bir yer açar ve zamanla yoruma dönüşür.’’

Her yorum, farkında olunsun ya da olunmasın, söyleyenin ruh hâlinden izler taşır.
Kendi sesinizde geçmiş deneyimlerinizin, kırılmalarınızın ve suskunluklarınızın payını nasıl görüyorsunuz?

__Kendi sesimde geçmişim gizli değil… Saklanmıyor, süslenmiyor; olduğu gibi duruyor. Her kırılma bir titreşim bırakmış, her suskunluk bir boşluk açmış. Ses dediğin şey biraz da o boşluklardan geçerek yankılanıyor.

Yaşadıklarım sesi genişletti, kırıldıklarım derinleştirdi. En çok da sustuklarım şekillendirdi beni. Çünkü susmak, sesi öldürmez; ona yön verir.

Bugün söylediğim bir türkünün içinde sadece nota yok. Vazgeçtiğim cümleler var, yarım kalan vedalar var, zamanında yutulmuş sözler var. O yüzden her yorum bir hâl anlatır. Benim sesimde de hâllerim dolaşır.
Neşem gizli durur, hüznüm öne çıkar belki ama ikisi de gerçektir.

Kısacası şunu söyleyebilirim: Sesim beni anlatıyor ama ben sesime hükmetmiyorum. Önceki sorulardan birine cevaben demiştim; ses aslında sessizlikten ibaret. Ben bazen avazım çıkarcasına fısıldar, bazen de avazım çıkarcasına susarım.

‘‘Müziğin iyileştirici tarafı, her şeyi onarmasında değil; insanı kendi yarasının önünde durmaya mecbur bırakmasındadır.’’

Müzik çoğu zaman “iyileştirici” bir alan olarak görülür. Peki, sizin için müzik her zaman iyileştirir mi, yoksa zaman zaman yarayı açık tutan bir hatırlatma işlevi de görür mü?

__Müzik benim için her zaman iyileştirmez. Bazen tam tersine, iyileşmemiş yeri işaret eder. Ama bunu bir zarar gibi görmem; çünkü bazı yaralar kapanmak için değil, unutulmamak için vardır.

Bazı türküler var ki insanı teselli etmez, insanı yerine oturtur. “Burada canın yanmıştı” der. Kaçmadan bakmayı öğretir. İyileştiren müzik çoğu zaman sessizce çalışır; fark etmezsin. Ama yarayı açık tutan müzik, seni kendinle yalnız bırakır. O yalnızlık kıymetlidir. Çünkü orada yalan yoktur.

Ben müziği bir merhem gibi kullanmadım hiç. Daha çok bir ayna gibiydi. Bazen yüzümü gösterdi, bazen sırtımı.

Sonunda şunu anladım: İyileşmek, her zaman rahatlamak değildir. Bazen hatırlamaktır.
Ve müzik, bunu yapmaktan hiç çekinmez.

‘‘Hafıza, tamamlanan melodilerden çok, içte taşınan yarım hâllerle beslenir.’’

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi siz yapan şarkılar mı var, yoksa söyleyemediğiniz, yarım kalan melodiler mi? Bir müzisyenin hafızasında hangisi daha çok yer kaplar söylenenler mi, içte kalanlar mı?

__Geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Beni ben yapan, söylediğim şarkılar kadar söyleyemediklerim. Söylenenler hafızada durur; tarihleri vardır, kayıtları vardır, insanların eşlik ettiği anlar vardır. Onlar yol taşları gibidir: “Buradan geçtin” der. Ama içte kalanlar… Onlar pusula gibidir. Nereye ait olduğunu, neden bu sesi seçtiğini hatırlatır.

Bazı melodiler var ki hiç tamamlanmadı. Belki cesaret yetmedi, belki zaman uygun değildi,
belki de o hâl bir daha gelmedi. Ama en çok onlar çatışır içimde. Çünkü yarım kalan şey,
insanı diri tutar.

Bir müzisyenin hafızasında söylenenler yer kaplar, evet… Ama ağırlık, içte kalanlardadır.
Söylenenler paylaşılır, söylenemeyenler taşınır.

O yüzden bugün buradaysam, bu sadece söylediğim türküler sayesinde değil; vazgeçtiğim, ertelediğim, boğazımda düğüm kalan melodiler sayesinde.

Ses, unutmaya en çok direnen şeydir; çünkü önce insanın içine kaydolur.”

Bilal Mazlum’un müziği işitilen bir şey olmaktan çok, taşınan bir hâl gibi duruyor. Ses burada kulağa değil, hafızaya yerleşiyor; dinlendikçe değil, hatırlandıkça derinleşiyor. Bu söyleşi boyunca açığa çıkan şey şu; yüksekliğin değil, kalıcılığın peşinde olan bir sesle karşı karşıyayız. Alkışın değil, sessizliğin tamamladığı bir müzikal alan bu.

Bu müzik ne sahneye yaslanıyor ne de gösteriye. Daha çok bir tanıklık biçimi gibi; söylenenle birlikte söylenemeyeni de taşıyan, sustukça genişleyen bir ifade alanı. Bilal Mazlum’un sesinde yankılanan şey, acele etmeyen, kendini ispatlamaya çalışmayan ama dinleyeni içeriden yoklayan bir duruş.

Bu yüzden şarkılar geçip gitmiyor, insanda kalıyor. İnsan onları dinlemiyor yalnızca; onlarla birlikte duruyor, susuyor. Ve çoğu zaman en kalıcı ezgi, tam da o duruşun içinde, sessizce büyüyor.

“Şarkılar bittiğinde kalan şey, çoğu zaman müziğin asıl hafızasıdır.”

Hafızanın Tanıkları

BİLAL MAZLUM

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ocak 2026 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

TAM 50 YIL ÖNCE BEKLENMEDİK BİR ÖLÜM ACISI

26.06.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

İnsan hafızası, yıllar geçse de anıları içinde saklıyor. Hafıza, nokta kadar hacimsiz, elastiki bir torba gibi de genişleyen bir alan. Bir saniyede anımsadığımız geçmiş, anları ard arda ekleyerek bellekte film rulosu oluşturarak bize seyir zevki yaşatıyor. Acısı ve tatlısıyla. Verileri hafızadan çağırdıkça, geçmiş belleğimizde canlanıveriyor.

Nedir zaman, bilim insanlarını ve felsefecileri yıllar yılı meşgul eden zaman nedir? Bire bir içinde yaşadığımız an+an+ anların toplamı ve gelecek+ geçmişi içine alan GENİŞ ZAMAN. Bir de tümünün toplamı DEHR, evrenin ya da evren+ evren ötesi hafızası. Derinlere dalmadan anıma geçeyim:

50 yıl önce, çiçeği burnunda 19 yaşında genç bir köy öğretmeniyim. Ordu ili Fatsa ilçesi Yeniköy-Sarıyakup Mahallesi okulunda görevliyim. İki derslikli okulda mevcut 90, yeni  öğretmen atanana kadar tek öğretmenim. Öğrencileri sabahçı öğlenci yaptım. 1-2-3 sabah, 4-5 öğleden sonra eğitime devam ediyoruz. Sabah 8.30 başlıyor, akşam 17.00′ de bitiriyoruz. Öğle arası da bayram için koro, halkoyunları çalışmaları yapıyoruz. Çocuklarla, çocuklar kadar şen yakan top oynuyor, ip atlıyor, koşuyoruz. Gençlik işte, beden bu tempoyu kaldırıyor. Gel de bu gün yap bakalım.

Gönlümde yanan  öğretme aşkı ışığı ve görev sorumluluğumu omuzlarımda taşıyor, çalışıyor, çabalıyorum.  Ev sahibimin kızı Gülsüm evlenecek. O zamanlar köylerde gelinlik adeti yok. Nasıl cesaret ettiğimi bilmiyorum ama ona gelinlik diktim. Maaş günü ayda bir Fatsa’ya iniyorum. ÇAMAŞ henüz nahiye, yürüyerek Çamaş’a oradan da jeep ile Fatsa’ya gidiyorum. O zaman bu günün yolcu minibüsleri nerede, 5 kişilik jeepe  9- 10 kişi biniyor, virajlı yollardan tekerin biri uçuruma ha gitti ha gidiyor korkusuyla yol alıyoruz.

Gelinlik dikmek için Manifaturacıdan kumaş ve diğer gerekli malzemeleri aldım. Dikiş makinesi buldum, teyel, prova derken gelinliği diktim gerçekten. Köyde ilk defa bir kız, düğününde gelinlik giymiş oldu. İlçeden etamin de almıştım, genç kızlara etamin üzerine kanava işlemesini de öğrettim. Sabahtan akşama kadar okulda çalışıyor, akşamı da boş geçirmiyordum. Okulda tiyatro, koro, halk oyunları çalışmaları da sürüyor bir taraftan. 23 Nisan Bayram kutlaması, çocuklarla beraber ettiğimiz emeğe değdi.

Hazırladığımız Antep Ekibi, okul bahçesinde coşkulu anlar yaşattı. Öğrenciler çok başarılıydı. Gübre torbasını kasnağa geçirerek yaptığımız davul da işimizi görmüştü. SÜTÇÜ İMAM tiyatrosunu sergiledik, köy halkının duygulanışı ve alkışları muhteşemdi. Öğrenciler, Maraş’ın işgalini ve halkın direnişini tiyatro öğrencileri gibi canlandırdılar.

Öğretirken öğreniyor, insan karakterleri üzerinde coğrafya ve tabuların etkisini anlamaya çalışıyordum. 4. sınıfta gözleri şimşek gibi pırıl, pırıl parlayan Ali ve tatlı kız kardeşi Ayşe vardı. Anneleri 27 yaşında, genç ve becerikli bir Karadeniz kadınıydı. Kadınlarla çok anı paylaşmıştım. Yurdumun kadınları çilekeşti, tarlada, dağda bayırda ormanda birer kahramandı hepsi. Bu günün köyden kente göçen kadınları ise asla onların eline su dökemezdi. Ayşe’ye bayram için prenses giysisi dikmiştim. Ali, sobaların yanmasında, odunların kesilmesinde, okul nöbetlerinde, bir yerden alınması gereken ihtiyaçlarda en yakın yardımcımdı.

Bir gün sınıfta ders yaparken, dışarıdan sesler geldi. Dışarı çıktım ve baktım.  Köyün adamları, hep beraber sal ile hasta taşıyorlardı. Ali ve Ayşe’nin annesi fındık bahçelerken kaza geçirdi dediler. Dere tarafında bir tarlada fındık diplerini kazıyormuş, tepeden üstüne kocaman bir kaya yuvarlanmış. Tarladan alıp önce dereye, sonra da köye gelene kadar aradan 2 saat geçmiş. Acil ilçeye götürülecekti, köyün ileri gelenleri ” sen de bizimle gel” dediler. Çocukları evlerine yolladık, bindik cipe gidiyoruz. Fatsa hastanesine gidene kadar tam 1 saat geçti, yani 3 saat zaman kaybettik. Hastada hareket yok, sadece nefes alıp veriyor. Çocuklar gözümün önüne geliyor, ne yapmalıyım, kime gitmeliyim diye düşünüyorum. Hastaneye geldik, atladım arabadan, hemen acilde çalışanları “zaman kaybettik” diyerek harekete geçirdim. Sedye geldi, hastayı içeri aldılar. Hastayı röntgene, gerekli tahlillere hazırladım. Hayatımın ilk deneyimlerini yaşıyordum. Sonra doktor, ameliyata alacağız, üstündekileri çıkar ameliyat giysisini giydir dedi. Ameliyata hazırlarken hastanın yarasını çok yakından gördüm. Yanakta, göz altından çeneye kadar ay gibi kavisli bir yarık vardı. Giysisini çıkarırken yarık açıldı ve tüm dişlerini gördüm. Bu kareyi hayatım boyu unutmadım, çok etkilenmiştim. Daha çok genç ve deneyimsizdim. O kadar çok İyi olmasını istiyordum ki. Hastayı hazırladım. Hastanın eşi, annesi ve ev sahibimle birlikte sonucu bekliyorduk.  15-20 dakika sonra çıkardılar. Bize  tam teşekküllü bir hastaneye götürün dediler.  Artık anlaşılmıştı, hasta beyin kanaması geçiriyordu. Hastayı tekrar giydirdim ve hazırladım.

Eşi hastayı doktorun tavsiyesi üzerine Samsun Hastanesine götürdü, ben akşam köye döndüm. Ali ve Ayşe’ye ne diyecektim. İçim sızlıyor, yüreğim dayanmıyordu. Onlar benden iyi haber bekliyorlardı. Eve içim kan ağlayarak gittim, çocuklar gözlerimin içine bakıyordu.

Hayatımın en zor anıydı.   Sanıyorum hepsi 6 kardeşti. Çocuklarla göz göze geldiğim anın acısını şimdi de yaşıyorum.

Ertesi günü köye cenaze geldi……….

Ali şimdi İstanbul’da iyi bir işte çalışıyor. Telefonla bana ulaştı, eski günleri andık. O beni unutmamış, ben de onu unutmamıştım. Öğretmenim sizi unutmadım dediğinde sesinde, eski günleri anımsıyordum.

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

SUYUN HAFIZASI

02.03.2021-BİLKE

Su hayatın başlangıcıdır. İlk olması, sona kadar olacakların tamamını hafızasında sakladığına işaret eder mi bilmiyoruz. Şurası kesin ki, toprak hava su ve ateş canlıların varlık sebebidir. Önemli bir bilimsel çalışmayı paylaşalım:.

Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş. 1980’lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış. Yapılan tüm deneyler Benveniste’nin sonuçlarını desteklemiş. Benveniste buna karşılık “12 sene önceye, bizim başladığımız noktaya gittiler” demiş. Benveniste ayrıca “Biyokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyip değişim yaratır” demiş.

Unutmayalım ki; insan bedeninin %85’i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz oluştururuz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı.

Masaru EMOTO
“İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR.”

Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto’nun çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ispat etmiştir. Su bu gezegendeki yaşamın kaynağıdır. Beden bir sünger gibidir ve hücre denilen, sıvı dolu trilyonlarca odacıktan oluşur. Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direk bağlantı halindedir. Su son derece uyumlu bir maddedir. Fiziksel şekli kolayca bulunduğu ortama adapte olur. Fakat değişen sadece fiziksel şekli değildir, moleküler şekli de değişir. Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır.
Bay Emoto görsel anlamda bu moleküler değişimi belgelemekte. Su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor. Yapılan çalışmalar çevresel etkilerin suda yarattığı moleküler değişimi açıkça ortaya koymakta. Bay Emoto dünyanın değişik kaynaklarından alınan ve değişik durumlarda olan suyun kristalize şekillerinde birçok büyüleyici farklılıklar keşfetmiş. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan su çok güzel geometrik şekilleri olan kristal desenler gösterirken, sanayi ve yerleşimin yoğun olduğu yerlerden alınmış kirli ve toksik su ile su borularında, depolarda bekletilen durgun su damıtılmış olsa bile kesin olarak şekilsel bozukluk ve rast gele oluşmuş kristal şekiller oluşturuyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Mart 2021 in Haberler

 

Etiketler: , , ,