Anlatılır ki, bir adamın çok yüzsüz bir komşusu varmış. Her işi için komşusuna gelir, eksiklerini sürekli ondan istermiş. Her gün defalarca kapısını çalar, “Komşum aman, bir tutam tuz!” “Komşum aman, senin eşek lâzım oldu!” “Komşum aman, bir pişirimlik kahve!” “Komşum aman, balta, çekiç, keser…” “Komşum aman…” “Komşum aman…”
Komşu artık bu adama eşya yetiştirmekten yorgun düşmüş, canına tak etmiş… Bakmış bu işin sonu yok; “Yahu bu adam bana ortak mı oldu?” demiş kendi kendine, “Komşuluk iyidir güzeldir ama, bu kadarı da fazla yani..”
Ve kararını vermiş:
“Bundan sonra ne isterse istesin vermeyeceğim, yüz geri edip göndereceğim.”
Fakat daha yerinden kalkmadan komşu kapısını tıklamış. Her zamanki yalvarır sesiyle:
“Komşum aman.” demiş, “Şu senin ipi ver de oduna gidip gelivereyim.”
Adam “şimdi buna ne deyim?” diye düşünmüş, sonra da, “biraz bekle bakıp geleyim” diyerek evinin odalarından birine numaradan girip çıkmış. Bir yandan da ne diyeceğini düşünüyormuş ama aklına da bir şey gelmiyormuş. Sonra kapıya gelmiş:
“Komşu be,” demiş, “bizimkiler ipe un sermişler, kusura bakma veremeyeceğim!”
İşte “ipe un sermek” deyimi de, bir konuda anlamsız bir takım gerekçelerle zorluk çıkaran, engel olanlar için söylenir olmuş.
•••
Bu deyim, “istenilen işi yapmamak için olmadık bahaneler bulmak, engeller çıkarmak” anlamında kullanılır.
20.04.2025-Hanefi KAYA- Abdullah ÇAPAROĞLU -DÜMAD – Dünya Multidisipliner Araştırmalar Dergisi WOJMUR – World Journal of Multidisciplinary Research ISSN: 2717-6592
Dünya tarihinde önemli bir yeri olan Amerika’nın keşfi ve beyaz adamın bu topaklara yerleşmesi, bir zamanların Doğu dünyasının Avrupalılar için ne tür gizemler taşıyor ise, şimdilerde doğulular için de aynı gizemlere sahip, bir büyük hadisedir. Bu büyük hadisenin özellikle 19. yüzyıldan sonra Avrupa ve Asya kıtalarında tanınması ve her alanda ilişkiler kurulmasıyla başlayan çözülme dönemi, aslında herşeyin tüketildiği, sahip olunanın el değiştirdiği ve bilinmezlerin ortadan kaldırıldığı yeni bir dönemi oluşturur.
Bu dönem artık yerli Amerikalıların olmadığı, Avrupalı Amerikalıların yaşadığı bir dönem olması hasebiyle, doğulu ya da Asyalı insan tipi o büyük merakı ile baş başa bırakılmıştır.
Bundan sonraki Amerika, hür dünyanın bir parçasıdır ve artık gizlenmeden bütün bir tarihin oluşumuna katkı sunacak her türlü imkana sahiptir. Bu yönüyle o gizemler ülkesini ilk elden tanıtacak bir tarih anlayışının gelişmesi, doğulu insanın hafsalasındaki o karanlık dönemi de aydınlatması açısından büyük imkan sağlamıştır. Bu makale Bryn O’Callaghan tarafından yazılmış olan An Illustrated History Of The USA, Longman Group UK Limited 1990 çalışmanın bir bölümünü sunmaktadır ve bu bölüm Amerikalı beyaz adam ile Pasific’li yerlilerin ilk buluşmalarını ortaya koymaktadır. Makale Beyaz Adamın küstahlığı karşısında, yerli Amerikalının dürüst ve katlanılabilir yaşamını gözler önüne sermektedir.
Giriş 1490’lı yıllarda Kristof Kolombus ile başlayan dünyayı yeniden keşif macerası, Hindistan yolu aranırken bir rastlantı sonucu ilk defa yeni bir toprağın keşfiyle sonuçlanmıştır. Bilinen dünyanın dışında kalan bu toprak parçası Pasific Okyanus’unun karşı tarafında bulunan ve bilinmezlerle dolu yeni bir karalar ve adalar silsilesinden oluşmaktaydı.
Bu topraklara ilk gelen Kristof Kolombus’un olduğu düşünülüyor olsa da aslında Arap Tüccar Gemileri’nin çok daha eski zamanlarda bu topraklarla ilişki kurdukları ve hatta buralara kadar mal taşıdıkları Piri Reis’in hazırlamış olduğu büyük dünya atlasından anlaşılmaktadır. Onun yapmış olduğu bu harita Amerika’nın bir keşif sonucu değil, aslında bilinen bir yer olarak beyaz adam tarafından istilasından başka bir şey değildi. Kolombus gibi maceracı kimliklerin altın bulma merakının sonucunda ulaşılması ve geçilmez olduğu düşünülen Pasific Okyanus’u aşılmış ve yerli kabilelerin yaşadığı, uygar dünya olan Avrupa ve Asya’dan tecrit edilmiş bir şekilde kalmış olan bu yeni dünyanın keşfi, ilk başlarda pek önemsenmemişti.
Avrupa’nın ezik insanlarının yerleşmeye başladığı bu çorak ve zor koşulların dünyası, zamanla yerlilerden alınarak yeni bir yaşama kapılarını açtıktan sonra, iklimi, doğası, toprağı, yaşam koşullarıyla benzersiz bir nimet sunmaya başlaması, söz konusu toprakların tamamının keşfine başlanmasına ve dünyanın üçte birinin bulunduğu muazzam bir keşfin kapılarının açılmasını ve yeni bir doyum imkanı yaratılmasını sağlamıştır. Aç gözlü Avrupalıların boyunduruğunda başlayan bu yeni yaşam, barışın hakim olduğu Amerika topraklarını kısa bir zaman sonra kaosun ve kargaşanın merkezi haline getirmiş, beyaz adamın vahşi çehresiyle nerede ise yerlilerin hiç yaşamadığı yeni bir dünya yaratılmaya başlanmıştır. Amerika’da yerli olmak demek hiçbir hak ve selahiyeti olmayan vasıfsız bir mahluk ile aynı olmak demekti. Beyaz adamın Amerika’ya getirmiş olduğu bu yeni anlayış, Avrupa’nın binlerce yıllık geçmişinden kaçan ezik Avrupalılar tarafından icra ediliyor olması da bir büyük muammanın diğer bir veçhesi olarak kalmıştır. Bu makalede Bryn O’Callaghan’ın bakış açısıyla Avrupalıların yaratmış olduğu yeni Amerika’nın ilk yerleşim zamanları hakkında bilgiler bulunmaktadır. Bu bilgiler ışığında Amerika’nın yerlileri ve yeni meskunları arasındaki ilişkilerin bir çeşit özetini yansıtacak olan makale, ilk defa da olsa Amerika’nın arka yüzünün küçük bir tanıtımını yapmaktadır. Türk tarih literatüründe pek fazla bilinmeyen An Illustrated History Of The USA, Longman Group UK Limited 1990” adlı eser kurgusuyla, Amerika’nın kuruluş yıllarının ilk fotoğraflarını sunması açısından önemli bir yere sahip olduğu düşünülmektedir.
Makalenin tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Üç yüz metre eninde ince bir kıstakta kurulan kadim kent, denize uzanarak her karesinden tarih saçıyor. Güneş, doğumundan batımına kadar her an bu antik kenti ışığıyla aydınlatıyor. Sinop doyumsuz bir kent güzelliğiyle, her yönden esen rüzgarıyla, dört bir yanı saran dalgalarıyla. Doğanın, canlıları sımsıkı saran özelliği, özgürlüğü sunuyor herkese. Kent imar planı, antik yapıyı korumuş olaydı, bu gün önemli turizm merkezlerinden biri olacaktı Sinop.
Güzel kentimiz için çaba gösterenler, başımızın tacı ve değerlilerimizdir. Kentimiz için yazılmış, değerli her eser yüzümüzü güldürmektedir. 14. Nisan 2025 günü Doç. Dr. Cenk DEMİR ve Sinop Üniversitesi Tarih Bölümü lisans öğrencileri ve tez çalışanları derneğimizin konuğu oldular. Ders saati, derneğimizde SİNOP konuşularak işlendi. Dernek projelerimizi, etkinliklerimizi, hedeflerimizi konuklarımızla paylaştık. Araştırmalarımızı, eski evraklara ulaşma maceramızı, tarihçilerle paylaşmak apayrı bir zevkti. Cenk Hoca, akademik bakışıyla, konuları toparladı ve son çalışmaları olan eseri, derneğimize hediye etti.
“SİNOP’UN TARİHİ ŞAHSİYETLERİ” kitabını derneğimize armağan eden Cenk Bey’e sonsuz teşekkür ediyoruz. Bu eseri Sinop’a kazandıran iki akademisyenimiz ” Doç. Dr. Sayın Cenk DEMİR( Sinop Ünv. Tarih B. Dekan Yrd.) ve Prof. Dr. Sayın Serkan YAZICI ( Sinop Ünv. Tarih B. Dekanı) sizleri yürekten kutluyoruz. Sinoplular, tarihi şahsiyetlerimizi isim olarak biliyorlar. Detaylarıyla okumak isteyenler, int. satışı yapılan bu kitapları edinebilirler. Kitap Sinop’a hayırlı olsun.
Değerli okurlarımız, TV ekranlarında, sokakta, mecliste kaos haberlerini izlemekten yorgun bir toplum haline geldik. Liyakat ve adalet konusunda, öğretici bir yazıyı sizlerle paylaşıyoruz. Güzel örneklerle yüreğimize su serpilsin ve ilgililere örnek olsun. Makamlarımızın, liyakatli insanlara ihtiyacı var. BİLKE
HUZUR EVİNE İŞÇİ ALIMI
Huzur evinin müdürü,emekliliğini beklediği son günlerin birinde,en kıdemli çalışanını yanına çağırır ve merakla-“Payidar abi.Bundan otuz sene önce işçi alımı konusunda çok sıkıntılar çektiğimiz zamanları çok iyi hatırlarsın.Aldığımız işçilerden, huzur evindeki yaşlı insanlara kötü davrananlar oluyordu.Bizde neredeyse gün aşırı işci değiştirmek zorunda kalıyorduk.Ben bıkıp usanmıştım yalnış işci seçimlerinden.Ve bir ara sana bıraktım.Görevi sen üstlendin.Sen hangi işçiyi aldıysan, o günden bu güne tek bir sıkıntı çekmedik.Yaşlılarımızada çok iyi davrandılar.Merak ettiğim şu;Sen neleri göz önünde bulundurarak onları işe aldın?Nasıl bu kadar isabetli kararlar verebildin?Nasıl bir tecrübedir bu? -“diye sorar…
Payidar efendi,müdürün sorularından sonr, bulundukları odanın camına sabitler bakışlarını.Huzur evinin avlu kapısından, binaya kadar olan patika yola derin derin bakar.Sonra eliyle o patika yolu göstererek işaret eder
.-“Evet müdürüm çok iyi hatırlıyorum o günleri.Biz ozamanlar işçi için gazeteye ilan verdiğimizde, iyi ve buradaki yaşlı insanlara asla zarar vermeyecek incelikte gönlü güzel insanlar bulmayı umuyorduk.Siz bu görevi bana verdiğimizde, bu patika yolun sonunda binanın kapısında bekledim her bir başvuru yapan işçiyi… Bilirsiniz patika yol baştan sonra karınca yuvalarıyla doludur.Ve binlerce karınca patika yola serilmiş gibidir…Başvuru için gelenlerden kimisi yuvaları ve karıncaları göz göre göre ezerek geçerdi. Kimisinin ise karıncaları ezmemek için yolun kenarındaki taşlara basa basa yürüdüğünü gördüm.O an dedimki kendi kendime; yürüdüğü yolda karıncayı ezmemeye bile özen gösteren insan, yaşlı insanları hiç incitirmi?…Yani tecrübeyle alakası yok müdürüm.Çok şükür.Doğru tercih yapmışım… – “
Başbakanlık Osmanlı Arşivi 1835 Köy Nüfus Defterleri araştırmalarımda dikkatimi çeken bir deyim vardı. “REFT ASAKİRİ BAHRİYELİ”, Bu açıklama 12 yaşında bir çocuğun asker kaydı olarak defterde yer alıyordu. 4 karyede, 12- 13- 15- 16- 21 yaşlarında olanlarda da bu kayda rastlamıştım.
Sinop, Kurtuluş Savaşında nüfus oranına göre en fazla şehit veren iller arasında olduğundan, bilgileri birleştirerek yazılar yazdım. Eleştirenler oldu, bu yaşta çocuklar askere alınmaz diye. Sinop Üniversitesinde bir akademisyenin konu hakkındaki çalışmasından bölümler aktarma ihtiyacı duydum:
SİNOP ŞEHİR MERKEZİ DEMOGRAFİSİ ÜZERİNE BİR İNCELEME (1836) Tuğba KARA- Dr. Öğr. Üyesi, Sinop Ünv. Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Muhammet Servet İPEK-Yüksek Lisans Öğr.
6.Nüfusun Yaşa Göre Dağılımı
………………
Topçu neferi için yaş sınırının 8 olduğu anlaşılmaktadır. Aynı şekilde asakir-i bahriye’de olarak gösterilenlerin en küçüğü de 8 yaşında görünmektedir. (sayfa-10)
Nüfusta Hareketlilik a. Donanma ve Askere Alınanlar Osmanlı Devleti’nin bu döneminde askere alma yaşı 15 yaş ve altı idi. Alt sınırın sekiz yaş olduğunu söylemek mümkündür. En azından çalışmasını yapılan defterde Asakir-i bahriyeye alınan 14 kişinin yaşlarının 8-16 arasında değiştiği görülmektedir. Bu on dört kişiden biri 8, ikisi 10, beşi 12, üçü 15, ikisi 16 yaşındadır. Bu kişilerin tamamı 1250/1834-35 senesinde askere alınmışlardır. Altısının bilgilerinde Zi’l-kaʻde ve Zi’l-hicce 1250/Mart-Nisan 1835 tarihleri vardır. Diğerlerinde ise sadece sene 1250 tarihi düşülmüştür. Hicri aylardan Zi’l-hiccenin yılın son ayı olduğu göz önünde bulundurursa bu on dört kişinin 1250 senesi sonuna kadar askere alındığı söylenebilir. Ayrıca sadece birine demirci kaydı düşülerek meslek belirtilmiştir. Kalanlar için meslek belirtilmemiştir. (sayfa-24)
Merke4z çalışmasında görülen bu sayıya, köylerdeki sayı eklenirse, oranın fazla olduğu açıktır. Çalışmayı yapan Dr. Tuğba KARA ‘ya teşekkürlerimle.
Bir gün Nasreddin Hoca, yağmurlu bir günde evinin balkonunda oturmuş gelen geçenleri seyrediyormuş. Bu arada herkes yağan yağmurdan kaçışmaya başlamış. Bunlar arasında Hoca’nın tanıdığı yaşlı başlı, aksakallı, cüppesiyle yağmurdan kaçan bir adam da varmış. Hoca adama oturduğu yerden seslenerek: – Çoluk çocuğun koşmasına şaşırmadım da senin şu saçın ve sakalınla Allah’ın rahmetinden kaçtığını biraz tuhaf karşıladım, demiş. Zavallı adam evine yürüyerek gitmiş, gitmiş ama yağmurdan da sırılsıklam olmuş. Bir başka yağmurlu gün, bunun tam tersi olmuş. Daha önce yağmurdan sırılsıklam olan adam evinin penceresine oturmuş, yağmuru ve yağmurdan kaçan insanları seyrederken bir ara paçalarını sıvayıp yağmurdan kaçan Hoca’yı görmüş: – Bu ne hâl Hoca? Ele verirsin talkını, kendin yutarsın salkımı, demiş. Hoca bu, hiç altta kalır mı? Hemen cevabı yapıştırmış: – Ben senin gibi yağmurdan kaçmıyorum ki. Allah’ın rahmetini çiğnememek için tabanları yağlıyorum. Eskiden ayakkabı olarak, ham deriden yapılma çarıklar giyilirmiş. Taban ölçülerine göre kesilen ham deri, kenarlarından yine deriden kesilme iplerle büzülüp bağlanırmış. Çarıklar özellikle yaz aylarında, tozdan topraktan ve sıcaktan dolayı kurur, kuruyunca da sıkılaşıp darlaşırmış. İşte bu yüzden, arada sırada zeytinyağı veya başka bir yağ ile tabanları yağlanarak yumuşak kalması sağlanırmış. Özellikle uzun yola çıkacak olanlar bir gün önceden çarık tabanlarını iyice yağlarlarmış. Yola çıkmak, kaçıp gitmek mânialarında kullanılan bu deyim o günlerden kalmadır…………. GÜNAYDIN…ADALETLİ UMUTLU YARINLAR DİLEĞİYLE….. Dr.Kayıhan Ö. Turan
Bu resmi çizen Albrecht Durer isimli 1471-1528 yılları arasında yaşamış bir ressam.
18 çocuklu bir ailenin resimle ilgilenen 2 erkek çocuğundan biri.
İki kardeşin de resme karşı olağanüstü bir ilgileri ve yetenekleri var.
Her ikisi de sanat okuluna gidip büyük bir ressam olma hayali kuruyorlar.
Aile ise bu durum karşısında çaresiz.
Madencilik yaparak geçinmeye çalışıyorlar ve karınlarını ancak doyurabiliyorlar.
Bu durum karşısında iki kardeş kendi aralarında kura çekmeye ve kazananın Sanat Okulu’na gitmesi, geride kalanın daha çok çalışıp diğer kardeşi okutması yönünde bir karar alıyorlar.
Albert ve Albrecht arasındaki bu kuranın koşulu olarak, okula giden döndüğünde diğer kardeşini okuması için okula gönderecek ve kendisi de madende çalışacaktı.
Kurayı kazanan Albrecht okula gider ve bütün öğretim görevlilerini kendine hayran bırakarak çok büyük başarılar elde eder.
Okulu birincilikle bitirdiğinde yöredeki bütün okullarda ismi bilinmektedir artık. Eve büyük bir gururla döner.
Ailesi, Albrecht onuruna güzel bir yemek verir.Kendisini öven konuşmalardan sonra Albrecht söz alır ve kendisine bu başarıları yaşatan kardeşine teşekkür eder.
Şimdi sıranın kardeşinde olduğunu ve okumaya göndereceği kardeşi için madende çalışmaktan büyük gurur duyacağını söyler.
Kardeşinin yanıtı ise; “İmkansız sevgili kardeşim” olmuştur. “Seni okulda okutabilmek için çalıştığım senelerde bütün parmaklarım madende defalarca kırıldı ve değil kalem tutmak senin şerefine şu şarap kadehini bile zor tutuyorum”.
Kardeşinin durumuna hakikaten üzülen Albrecht ise kendisini dünyanın en ünlü ressamları arasına sokan o ellerin, kardeşinin ellerinin resmini çizer.
Aşağıda gördüğünüz bütün dünyanın bildiği, ismi ‘Hands’ (Eller) olan resim Albrecht Durer’in kardeşinin elleridir…
Gecenin 3’ü mü, yoksa 4’ü müydü bilemiyorum. Gürültülü çalan ev telefonu uykumu bölmüştü. Karşıdaki ses ablan ya da annenle görüşmek istiyorum diyordu. İçimden gecenin bu vakti aranır mı demek istiyordum, gözlerimden de uyku akarken annemi uyandırırdım
Annem uykusundan uyanan herkesin yapacağı gibi;
” niye arıyor bu kadın, ne istiyor gece gece” diye söylenip gelir, uzunca derdini döktükten sonra da telefon kapatılır, herkes uykusuna dalardı.
Ama bu bir rutine bağlanmıştı, zırrrrr diye çalan telefonla gecenin bir yarısı uyanır buldum kendimi yine, içimden,
“buyurun efendim Sarıkayalar Malikhanesi demek gelmedi değil. Söylem, aynıydı :“Ablan ya da annen lütfen.”
Bu ne böyle bir bilgisayar programı gibi, “for next” döngüsü içinde dönüyoruz diye düşünüyorsunuz bir an, ama yapacak bir şey yok, telefon yatağımın hemen yanımda, annem yine teselli eder, öğütler verir,
Kızmak kolaydı, belki ters söz söylemek, işin gücün yok mu senin, gecenin bu saatinde arıyorsun demek de gerekti.
Ama bir taraftan karşıda acısı olan bir insan vardı ve yırtık yelken ve kırık direklerle bir liman arıyorken, ne yapacaktık, git başka limana mı diyecektik.
Annem vicdan sahibiydi, bir de eğitim almamışken nasıl kendini yetiştirmişti, böyle duyarlı olmuştu? Varsın uykunuz gitsin ama karşıdaki insanın yarasına merhem olduysanız bu sizi değerli kılmaz mı?
Vicdan, merhamet insanın merkezinde ve odağında olmalı, insan adil olmalı, merhametli olmalı, bunu kendisi için istiyorken başkaları için de istemeli. Bizi farklı kılan, onurlu kılan bu değil mi?
Vicdan bu işin merkezinde olmasa, öfkeyle hareket edip bir çuval inciri berbat edebilirsiniz, ya da kurnaz hareket edip kendinize menfaat sağlayıp, karşınızdakini de incitebilirsiniz. Bizim örf ve geleneklerimizde zaten yardımcı olmak, dayanışma sağlamak yok mu, düşünün bir köye bir turist gelse köy yardım edeceğim diye seferber olur. Buna karşın trafikte birbirimize nazik davranmayı hala çözemediğimiz de bir gerçektir.
Yıllar öncesinin o zırıltılı telefonu yine kulaklarımda çınladı. Zamanla telefonlar azaldı, ama ben müsterihtim, keza annem de öyle. Vicdan önemlidir, hatta deriz ya vicdanın hiç sızlamadı mı diye. Vicdan aradan yıllar yıllar geçer, geçmiş gelir aklınıza, ama rahatsınızdır. Peki vicdanımıza ne oldu, nereye gitti, bir yerlere mi gizlendi?
Vicdan sahibi bir toplum gelecek nesillere de güvenli, ferah ve huzurlu bir emanet bırakır.
Yaşar Kemal’in sözleri ekleyerek bitirmek istiyorum:
Memleketin birinde töre varmış .Her şey töreye uygun yapılırmış .
Buna göre elden ayaktan çekilip üretim dışı kalmış ihtiyarlar ücra bir köşede hayata veda etmeye bırakılıyormuş !..
Töreye uymayanlar ise ceza olarak canlarından oluyormuş!..
Uygulama çok katıymış karşı çıkmak kimsenin aklının ucundan bile geçmiyormuş.
Bu ülkede bilge bir adam ve onu çok seven bir oğlu varmış.
Adam belirli yaşı aşınca, oğlu onu sırtlayıp, ormanın derinliklerinde bir yere getirip bırakmış.
Tam dönecekken:
“Baba şimdi nasıl geri döneceğim, ormandan çıkışı nasıl bulacağım” diye sormuş.
Babası:
“Oğlum” demiş. “Sen beni sırtında taşırken, ağaçlardan kuru dalları koparıp, geçtiğimiz yerlere bıraktım. Onları izleyerek yolunu kolayca bulursun !..”
Oğul içinden,
“Bu adama kötülük yapılır mı” diye geçirerek kuru dallar sayesinde kolayca evine ulaşmış .
Babasının ormanda açlık ve susuzluktan ölmesine gönlü razı gelmediğinden, töreye, yasaya aldırmaksızın yiyecek içecek götürmeye başlamış !..
Günler günleri kovalarken, oğul her gidişinde, babasını ülkede olup bitenlerden haberdar ediyormuş.
Bir gün tellallar yollara dökülüp:
“Her kim tokmaksız davul çalmayı başarırsa, hükümdarımız onu vezir yapacak” diye bağırmaya başlamışlar.
Oğul bunu babasına iletince yaşlı adam:
“Bundan kolay ne var oğlum” demiş. “Davulun içine arı doldur, hükümdarın huzuruna çıkınca, davulu yuvarla, yeter!..”
Oğul da bunu yapmış ve vezirliği kapmış !..
Doğal olarak bunu babasından öğrendiğini de kimseye söyleyememiş !
Günler geçmiş, devran dönmüş, tellallar yine yollara koyulup
“Her kim külden urgan yapmayı becerirse, padişahımız ona sadrazamlık verecek” diye duyurmuşlar.
Tabii oğul yine babasına koşmuş.
Bilge, “Oğlum! Urganı taşa koyar üzerine gazyağı döküp tutuşturursun. Al sana külden urgan !..” demiş .
Böylece oğul sadrazamlık mührünü bu kez de kimseye kaptırmamış !..
Bir süre sonra yeni bir duyuru yapılmış
“Her kim kağıtta ateş taşırsa, hükümdarımız kızını ona verecek !..
Koca ülkede hiç kimse çözüm bulamayınca oğul, soluğu babasının yanında almış .
Bilge ona da çözüm bulmuş
“Çok kolay oğlum! Kağıttan bir fener yapar, içinde de mum yakarsın. Al sana kağıt içinde yanan ateş !..”
Oğul bu imtihanı da başarıyla geçince padişah
“Sen bunları kendi aklınla çözemezsin. Sırrını açıklarsan, hem kızımla evlendireceğim, hem de hiçbir ceza vermeyeceğim” demiş .
Babasını çok seven kadirbilir oğul da her şeyi açıkça anlatmış .
Padişah dikkatle dinledikten sonra
“Demek ki yaşlılarımızın beden güçlerinden değilse bile, akıl ve deneyimlerinden yararlanabilirmişiz” diyerek, töreyi kaldırmış !..
Değerli yazar Şadan Gökovalı’nın anlattığı masaldan çıkaracağımız payın açıklanması da, filozof Kant’tan gelsin
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir …
Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır, ama GÖRÜŞ AÇINIZ GENİŞLER.