RSS

Kategori arşivi: Bilinmeyenler

740 POLONYALI ÇOCUK

07.01.2026- Hayat ve Farkındalık

740 çocuk denizde ölmek üzereyken ve her ülke birer birer “hayır” derken, sessiz kalmak için her türlü gerekçesi olan bir adam “evet” dedi.

Yıl 1942’ydi. Gemi, Arap Denizi’nde yüzen bir tabut gibi sürükleniyordu. İçinde 740 Polonyalı çocuk vardı. Yetimlerdi. Anne babaları, Sovyet çalışma kamplarında gripten ya da açlıktan ölmüştü. İran üzerinden kaçmayı başarmışlardı ama onları daha da acımasız bir sınav bekliyordu. Kimse onları istemiyordu. Zamanın en büyük gücü olan Britanya İmparatorluğu, Hindistan kıyıları boyunca limanları bir bir kapattı. “Bu bizim sorumluluğumuz değil. Bildirin.”

Hayat tükeniyordu. İlaç yoktu. Zaman kalmamıştı. On iki yaşındaki Maria, altı yaşındaki kardeşinin elini sıkı sıkı tutuyordu. Ölmek üzere olan annesine onu koruyacağına söz vermişti. Ama bütün dünya sırtını dönmüşken birini nasıl koruyabilirdin?

Sonra haber, Gujarat’taki küçük bir saraya ulaştı. Nawanagar Maharajası Jam Sahib Digvijay Singhji’ye… İmparatorluk düzeninde o, yalnızca “küçük” bir prensti. Limanları, ticareti, orduyu İngilizler kontrol ediyordu. Boyun eğmek için her türlü nedeni vardı. Ve susmak için de… Danışmanları, İngilizlerin çocukları hiçbir Hint limanına kabul etmediğini, 740 çocuğun denizde mahsur kaldığını anlattığında tek bir soru sordu:

— “Kaç çocuk?”

— “Yedi yüz kırk, Majesteleri.”

Bir an durdu. Sonra sakin ama kesin bir sesle konuştu:

— “Limanlarımı İngilizler kontrol edebilir. Ama vicdanımı asla. Bu çocuklar Nawanagar’a inecek.” Danışmanlar uyardı:

— “İngilizlere meydan okursanız—”

— “O hâlde burada dururum.” Gemiye mesaj gönderildi:

“Gelin.” İngiliz yetkililer protesto ettiğinde Maharaja geri adım atmadı: “Güçlü olan çocukları kurtarmayı reddediyorsa,” dedi, “ben, zayıf olan, senin yapamadığını yaparım.” Ağustos 1942’de gemi, kavurucu güneşin altında Nawanagar limanına ağır ağır yanaştı. Çocuklar hayalet gibiydi. Bitkin, gözleri boş, yürümekte zorlanıyorlardı. Umut etmeyi bırakmışlardı; çünkü umut, çoktan tehlikeli bir şeye dönüşmüştü. Maharaja limanda onları bekliyordu. Beyazlar içindeydi. Onlarla aynı hizaya gelebilmek için diz çöktü. Tercümanlar aracılığıyla, anne babaları öldüğünden beri ilk kez duydukları sözleri söyledi:

“Artık yetim değilsiniz. Artık benim çocuklarımsınız. Ben sizin Bapu’nuzum — babanız.”

Maria, kardeşinin elini tuttuğunu hissetti. Aylar süren reddedilmeden sonra bu sözler gerçek dışı geliyordu. Ama Maharaja ciddiydi. Bir mülteci kampı kurmadı. Bir yuva kurdu. Balachadi’de olağanüstü bir yer inşa etti: Hindistan’da küçük bir Polonya. Polonyalı öğretmenler ders verdi. Polonya yemekleri pişti. Hint bahçelerinde Polonya şarkıları yankılandı. Tropik gökyüzünün altında Noel ağaçları süslendi.

“Acı sizi yok etmeye çalışır,” dedi. “Ama diliniz, kültürünüz, gelenekleriniz kutsaldır. Onları burada yaşatalım.” “Dünyada yeriniz yok” denilen çocuklar sonunda bir eve kavuştu. Yeniden gülmeye başladılar. Yeniden yaşamaya… Okula döndüler. Maria, kardeşinin saray bahçesinde bir tavuskuşunun peşinden koşmasını izlerken, bedeni ilk kez güvenin ne demek olduğunu hatırladı. Maharaja onları sık sık ziyaret etti. İsimlerini ezberledi. Doğum günlerini kutladı. Okul gösterilerine katıldı. Bir daha geri dönmeyecek anne babaların yasını tutan çocukları teselli etti.

Doktorlara, öğretmenlere, kıyafetlere ve yiyeceğe kendi servetinden ödedi. Dört yıl boyunca, dünya savaşla parçalanırken, 740 çocuk mülteci olarak değil; bir aile olarak yaşadı. Savaş bittiğinde ayrılma vakti geldi. Çoğu ağladı. Balachadi, bildikleri tek gerçek ev olmuştu. Bu çocuklar büyüdü. Dünyanın dört bir yanına dağıldılar: doktor oldular, öğretmen, mühendis, anne, baba, büyükanne, büyükbaba… Ve asla unutmadılar. Varşova’da bir meydana onun adı verildi. Okullar ona adandı. Polonya’nın en yüksek nişanıyla onurlandırıldı. Ama asıl anıt taş değildi. Asıl anıt, kurtarılan 740 hayattı. Aradan 80 yıl geçti. Bugün yeniden bir araya geldiler. Torunlarına, merhameti siyasi hesaba dönüştürmeyi reddeden Hintli bir kralın hikâyesini anlatıyorlar. 1942’de krallıklar kapılarını kapattığında, bir adam

—mecburiyeti olmadığı hâlde, susmak için her türlü sebebi varken— acıya baktı ve dedi ki:

“Onlar artık benim çocuklarım.” Ve dünya böyle değişti: sessizce, sonsuza dek ve geri dönülmez biçimde. #Hayatvefarkındalık —

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Ocak 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Alnından Boynuz Çıkan Kadın

27.12.2025- Alıntı

Kutanöz Boynuz 

1800’lerden Gerçek Bir Tıp Hikâyesi…
Madame Dimanche, 19. yüzyıl Paris’inde yaşayan gerçek bir kadındı.
70’li yaşlarında alnının ortasında küçük bir çıkıntı oluştu. Zamanla bu yapı sertleşti, uzadı ve yaklaşık 25 cm’lik boynuz benzeri bir şekle dönüştü.


Bu yapı:
• Kemik değildi
• Hayvansal değildi
• Keratinden oluşuyordu (saç ve tırnakla aynı madde)
Tıpta buna kutanöz boynuz denir.

İlginç olanlar:

• Görünüşü nedeniyle sosyal dışlanma yaşadı
• Çok az ağrı yaptı
• İçinde kemik veya sinir yoktu

1815’te cerrah Joseph Souberbielle boynuzu başarıyla aldı. Madame Dimanche iyileşti o dönem için nadir bir durum.

Boynuz bugün Mütter Museum koleksiyonunda.
Bir efsane değil.
Bir masal değil.
Belgelere geçmiş gerçek bir tıp vakası.

Bazen geçmiş, gerçekten kurgudan daha tuhaftır… 

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Aralık 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,

SİNOP’TA BULUNAN “YAZMA BASKISI”

16.11.2025- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Derneğimizi, 13. Kasım’da tarihi araştırmaları ve antikalar hakkındaki bilgileri ile ünlenen Hikmet KARA ziyaret etti.

Roma dönemi evleri, antik kalıntılar, su kanalları, duvar kireçleri ve toprak boyaları hakkında detaylı bilgiler verdi. Sinop’ta bulunan bir yazma baskısını gösterdi. Ihlamur ağacı üzerine kazınmış çiçek deseniydi.

Sinop eski çağlarda bir ticari koloniydi. Bu parça, insanın aklına ticaretle gelen bir parça mı, yoksa Sinop’ta yazma atölyesi var mıydı sorusunu getiriyor. Akademik çalışma yapanlar için yine bir başlık atalım dedik.

Sinop kültürü, tarihi ile değerli bir kent. Araştırmaları için Hikmet KARA’YA teşekkür ediyoruz. Aynı gün yaptığımız video çekimini sizlerle paylaşıyoruz.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Kasım 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

İPTEN ADAM ALMAK

31.10.2025- Hukuk Sitesi

İyi avukat adamı ipten alırmış” derler. Bu lafın nerden çıktığına dair bir hikayeyi (belki de”rivayeti”) geçenlerde bir yerlerde okudum. Buyrun bakalım…

Yer İngiltere. Birkaç yüzyıl öncesi. Adamın biri cinayetten içeri atılır. Bir avukat bulunur adama. İlk
görüşmelerinde avukat “Merak etme seni kurtaracağım” der. Adam da avukata güvenir ve mahkemeye çıkar.
Karar: İdam.

Adam avukata kızar, köpürür. “Hani beni kurtaracaktın?” der. Avukat da “Sen merak etme. Bu
daha birşey degil. Temyiz var. Seni kurtaracağım” der.Dava temyize gider. Karar: İdam.

Adam yine avukata döner ve sorar. “Hani temyizde beni kurtaracaktın?”. Avukat gayet sakindir. “Dur daha, bukarar Avam Kamarası’nda oylanacak. Seni kurtaracağım.”
Dava Avam Kamarası’na gider. Karar: İdam.

Efendim lafı uzatmayalım. Daha sonra Lordlar Kamarası ve Kraliçe’nin onayları vardır sırasıyla. Bu süreçte
olanlar malum. Kraliçenin de idamı onaylaması ile darağacı kurulur. Adamı sandalyeye çıkarırlar.
Avukatla göz göze gelen adamın tüm öfkesi bakışlarına yansımıştır. Avukat ise hala son derece sakindir.
Gözleriyle işaret ederek merak etmemesini, onu kurtaracağını anlatmaktadır adama. Adamın ise artık
umudu kalmamıştır.

Cellat gelir, sandalyeyi iter ve talihsiz adam boynunda iple sallanmaya baslar. O
sırada avukat kalabalığı yararak darağacına doğru koşmaya baslar, merakla ne yapacağını anlamaya çalışan cellatı bir hamlede geçer, ipi keserek adamı kurtarır.

Tabii ortalık ayaga kalkar, bu sefer hem idam mahkumu adam, hem de avukat yakalanır. Avukata bunu neden yaptığı sorulunca cevabı şöyle olur: “Bu adam idam mahkumuydu. Siz de onu idam ettiniz. Adamın olup ölmemesi sizi ilgilendirmez, kanunda “idam edilir” yazıyor, “idam edilerek öldürülür” yazmıyor. İdam
gerçekleşmiştir.”

Bunun üzerine kimse adamı tekrar asmaya cesaret edemiyor, adam belki de haklıdır diye.
Olay karar için yeniden Kraliçe’nin önüne geliyor. Kraliçe, zekasından dolayı avukatın iddiasını doğru
buluyor ve adamı affediyor. Bu olaydan sonra, ilgili kanun maddesi değiştirilerek “idam edilerek öldürülür”
seklinde yeniden düzenleniyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Ekim 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

AGAFYA LYKOVA VE BİR ÇAVDAR TANESİ

07.09.2025- FERDAĞ’CA

Sibirya’da yıllardır tek başına yaşayan 76 yaşındaki Agafya Lykova ‘nın hikayesini biliyormusunuz? 

Babası Karp Lykov 4 çocuğu ve eşiyle birlikte Stalin rejiminden kaçarak 1936 yılında  Sibirya’nin Tayga denilen ıssız bir bölgesine yerleşmiş. Kapılarının önüne ektikleri çavdar ve patatesleri yiyerek besleniyor, yanlarında getirdiği çıkrık ile parçalanan giysileri yerine yenilerini yapıyorlarmış. 

1961 yılında bir felaket olmuş erken gelen donda bütün ektikleri yok olmuş. Aile avlanamadigindan bir anda açlıkla karşı karşıya kalmış. Ağaç kabukları, ayakkabıları, bunları yemişler ve anne çocukları yesin diye bir şey yetmediğinden kendisi o yıl açlıktan ölmüş. 

Sonra bir mucize olmuş, tesadüfen kulübelerinin zemininde tek bir çavdar tanesi bulmuşlar. Bunu farelerden özenle saklayıp çimlendirmeyi başarmışlar ve yeniden besin kaynağı yaratabilmişler. 

1978 yılında o bölgede helikopterlerleri için inebilecekleri yer arayan bir jeolog grubu tesadüfen bu aileyi keşfetmiş. Onlarla bağlantı kurmuşlar ve görmüşler ki 1936 dan bu yana aile dış dünyadan habersiz. O zamana kadar hic bir virüsle karşılaşmayan çocukların bağışıklığı da düşükmüş ki o görüşmeden sonra ailenin 3  çocuğu ölmüş.

Sonrasında ara ara aileyle bağlantıyı sürdürmüşler, erzak yardımı yapmışlar. 

1988 yılında babanın da ölümüyle Agafya yalnız kalmış ve bir huzurevine yatırılmayı reddetmiş. 

Onları bulan jeolog grubundan emekli olan biri gelip Agafya’nin 100 mt yakınına kendi kulübesini yapmış ve 16 sene boyunca ona destek olmuş. Sonunda o jeolog da ölünce Agafya yine yalnız kalmış. 

Bu bir masal değil gerçek bir hayat hikayesi. Bugün Agafya aynı yerde kendisine yapılan yeni kulübesinde birçok kedi ve köpeği ile birlikte yaşamına devam ediyor.

Agafya’nin ilginç hikayesi bir yana, bence gözden kaçmaması gereken en önemli sey tek bir çavdar tanesi ne ki dememek, o tanenin yaşam olduğunun ayrımına varabilmek, tek bir çavdarın yasam kurtaracağı ya da yokluğunun  yaşamı sonlandirabilecegini farketmektir . 30 Ağustos 1922

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Eylül 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

LANETLİ EKMEK OLAYI

21.08.2025-By Serpil Erkul /https://math-trip.com

Fransa’nın Grad bölgesinde küçük bir köy olarak bilinen Pont-Saint Esprit, kendi halinde yaşayan insanlardan kurulu, sessiz ve sakın bir yerleşim alanıydı. İnsanların günlük ihtiyaçlarını karşılamak için işinde gücünde olduğu kasaba 16 Ağustos 1951 günü tarihi bir olaya uyandı. O gün sanki herkes aklını yitirmiş gibiydi. Bazıları halüsinasyonlar görüp akıl almaz hareketler yaparken bazıları sadece mide bulantısından, baş ağrısından ve günlerce süren uyuyamama probleminden şikayet ediyordu. Fakat şu bir gerçekti ki herkeste bir anormallik vardı.

Aynı gün evinden çıkan bir kadın ise kendisine kaplanların saldırdığını söylemekteydi. Köydeki herkes hayal görüyordu. Yaratıklar, ejderhalar, kaplanlar, yılanlar ve daha niceleri köylüleri çıldırtıyordu.

İlginç yaratıklar gördüğünü söyleyen yaklaşık 300 insan incelenmeye başlandı. 50’si ise kontrol edilemediği için akıl hastanesine yatırıldı.

Hastaneye yatırılmaları da durumun kontrol edilmesini sağlayamadı. Doktorlara kalbinin yerinden çıktığını ve onu yerine koymaları gerektiğini söyleyenler bile vardı.

Uzun süredir kasabayı delirten ve toplamda 7 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların sorumlusu olarak ise köyün fırıncısı gösterilmekteydi.

Olayları araştıran Dr. Gabbai, Dr. Lisbonne ve Dr. Pourquier makalesinde şu ifadelere yer verdi:

“Olayın bir başlangıç noktası herkes bir fırından dağıtılan ekmekleri yedikten sonra bir hallere giriyordu. Ekmekten yenilen miktar ise insanların akli dengesini belirleyen etken oluyordu. Az yiyenlerde 6 ile 48 saat arasında mide bulantısı, kuvvetli baş ağrısı, uyuyamama gibi semptomlar görünüyordu. Çok yiyenler ise kontrol altına alınamıyordu. Az şekilde etkilenenlerde insomnia (uyuyamama) geçtiği zaman hastalığın da geçtiğini anlıyorduk fakat ciddi boyutta olanlar hatta ölümcül boyutta olanlar da vardı. Bunlar 10-12 gün sonra delirmeye başlayabilenlerdi. Tüm köy zehirlenmişti ve bazı insanlar deliyordu. Buna neden olan ise ortaya atılan iddialara göre ekmeğin içerisine karıştırılan “ergottu”. Yapılan araştırmalar sonrasında köylülerin ekmeklerine ergot isimli bitki mantarı veya mantarın içindeki kimyasalların karıştığı tespit edildi.

LSD’nin ana maddesi olarak bilinen ergot mantarı, dünya üzerindeki en güçlü halüsinojen maddelerden bir tanesi olarak biliniyordu.

Kasabadaki garipliğin nedeni ergot mantarı ile çözülmüş gibi dursa da, üzerinde birtakım soru işaretleri her zaman bulunmaktaydı. Çünkü akıllarda hala “ergot mantarı ekmeğin içine karıştırılsa bile işlenmemiş halde bu kadar güçlü etki yaratabilir mi? gibi sorular vardı. Ergot mantarının işlenmeden unun içine karıştırılması, bu kadar güçlü bir halüsinasyon dalgası yaratabilir miydi? Ayrıca yüksek fırın ısısının mantarın içindeki etkileri yok edip edemeyeceği konusunda araştırmalar yapılmamıştı. Bu da ortaya belki de direk LSD’nin ekmeklere karıştırılmış olabileceği teorisini ortaya çıkardı.

Kasabanın toplu halde delirmesinden 2 yıl sonra yaşanan intihar vakası ise kasabada yaşananlar hakkında farklı tezlerin ortaya çıkmasını sağladı.

Soğuk savaş döneminde zihin kontrolü konusuna oldukça fazla önem veren CIA, zihin kontrolünü sağlamak için LSD’yi kullanarak çeşitli gizli deneyler yapıyordu“LSD zihin kontrolünü sağlayabilir mi?” sorusuna cevap aramak için onlarca çalışma yapmıştı. Bu da CIA’in fırıncıya talimatı verip farklı miktarlardaki LSD’nin insan zihni üzerindeki etkisini analiz etmesini sağlamış olabilirdi.

CIA’nın MK-Ultra adını verdiği ve zihin kontrolünü amaçladığı deneylerde, belirli miktarda LSD verilerek zihni kontrol edilmeye çalışılan kobay Frank Olson kaldığı otelin 13. katından atlayarak intihar etti. Olson’un bilincini kaybettiği ve yapılan deneyi tüm dünyaya duyurma isteği duyduğu düşünülüyordu. İntiharla ilgili yapılan araştırmalar sırasında ulaşılan belgede, bir ilaç firması ile bir CIA ajanı arasında geçen görüşmelerde, kasabada yaşananların tamamen LSD nedeniyle olduğu iddia edilmeye başlandı. LSD tıp literatüründe en güçlü halüsinojen olarak bilinirken, fazla miktarlarda alınması halinde insanın aklını kaybetmesini sağlayabiliyordu. 

O dönemde Avrupa’da LSD üretimi yapan tek ilaç firması olma özelliğini elinde bulunduran firmanın kasabaya 100 km yakınlıkta üretim tesisinin bulunması ise bu iddiaların gerçek olabileceğini düşündürürken, CIA ile ilaç firmasının MK-Ultra projesi için birlikte çalıştığı biliniyordu.

Bu olay hakkındaki en güçlü teori ise CIA’in tüm köyü kobay olarak kullanarak farklı LSD miktarlarının insan zihnini nasıl etkilediğini görüp, LSD’nin insan zihnini kontrol edip edemeyeceğini keşfetmek olduğu düşünülmekle birlikte hiçbir teori hala kanıtlanmış değil.

Toplamda 300 köylünün uzun süre hayal gördüğü, 50 köylünün uzun süreler tımarhanelerde tedavi altına alındığı ve 7 köylünün de hayatını kaybettiği ‘Lanetli Ekmek’ olayı halen daha aydınlatılmış değil.

300 Kişilik Köyün Aynı Anda Delirdiği ve 7 Kişinin Ölümüyle Sonuçlanan ‘Lanetli Ekmek’ Olayı Tarih: 15 Ağustos 1951 Olay Yeri: Pont-Saint Esprit köyü, Fransa Olay: Köyde yaşayan 300 kişinin bir anda delirip, halüsinasyonlar görmeye başlaması. Suç Aracı: Ekmek Fransa’da küçük bir köy olan Pont-Saint Esprit, 15 Ağustos 1951 günü tarihi bir olaya uyandı. O gün sanki herkes aklını yitirmiş gibiydi. Bazıları halüsinasyonlar görüp akıl almaz hareketler yaparken bazıları sadece mide bulantısından, baş ağrısından ve günlerce süren uyuyamama probleminden şikayet ediyordu. Fakat şu bir gerçekti ki herkeste bir anormallik vardı. Bazı köylüler ejderha gördüklerini iddia ediyorlar, bazıları yılanların kendilerine saldırdığını söylüyordu. O dönem 11 yaşında olan Charles Granjhon evinden çıkıp büyük annesini boğmaya çalışıyor, bir işçi olan Gabriel Validire ise kendisinin öldüğünü iddia ediyordu. Validire’ye göre hem kendisinin hem de arkadaşının kafası bakırdan yapılmıştı ve karınlarını yılanlar yemişti. Bir başka kadın ise kaplanların kendisini yediğini iddia ediyordu. Köy tam bir tımarhaneye dönmüştü. Yaşanan bu akıl almaz olaylar artınca yetkililer ve doktorlar olayı araştırmaya başladılar. 250’den fazla kişi takip altına alındı ve 50 kişi kontrol edilemediğinden akıl hastanesine yatırıldı. Akıl hastanesine yatırılanlar orada da boş durmadı, kalbinin yerinden çıktığını iddia edip yerine koyulmasını talep edenler bile vardı. Hatta olaylardan 8 gün sonra akıl hastanesindeki bir kadın çığlıklarla kendisini 2. kattan aşağı attı ve düştükren sonra koşmaya başladı. Kendisinin bir uçak olduğunu iddia ediyordu. Olay neticesinde 50 kişi akıl hastası oldu, 7 kişi ise öldü. Olayın sorumlusu olarak ise fırıncı Roch Briand gösteriliyordu. Herşey o lanetli ekmeklerden sonra ortaya çıkmıştı. Yapılan araştırmalar gösterdi ki fırıncı ekmeklerin arasına LSD’nin ana maddesi olan ergot mantarını karıştırmıştı. Bilindiği üzere LSD dünyadaki en güçlü halüsinojen etkenidir.

Alıntıdır

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Ağustos 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

EİNSTEİN VE HAWKİNG’DEN DAHA ZEKİ ADHARA

09.07.2025-Forbes Mexico, El Universal, El Financiero ve Ulusal Politeknik Enstitüsü’nden resmi raporlar.

Adhara Maite Pérez Sánchez, 28 Ağustos 2011 doğumlu. 162 gibi inanılmaz IQ’su ile tanınan, Albert Einstein ve Stephen Hawking gibi dahilerden bile daha yüksek bir ıq’ya sahip bir çocuk. Veracruzlu Meksikalı bir kız.

3 yaşında Asperger sendromu teşhisi kondu, okul zorbalığı gibi zorluklarla karşılaştı ancak bu hayatının inanılmaz dönüm noktalarına engel olamadı.

İlkokulu 5 yaşında, ortaokulu 6 yaşında, liseyi 7 yaşında bitirdi. 11 yaşında Meksika’da Ulusal Politechnic Institute (IPN) Endüstri Mühendisliği Matematik alanında yüksek lisans yapan en genç kişi oldu. Ayrıca iki lisans derecesini tamamladı: Sistem Mühendisliği ve Matematik Mühendisliği.

En büyük hayali astronot olmak ve NASA’da çalışmak. Ay ve Mars görevlerine katılmayı hedefliyor.

Şu anda Arizona Üniversitesi’nde Astrofizik okuyor, ancak bunu başarmak için finansal ve vize zorluklarıyla karşı karşıya.

Adhara, otizmle ilgili deneyimlerini paylaştığı ve diğer çocukları hayallerinin peşinden koşmaya motive ettiği Pes Etme kitabının yazarı aynı zamanda. Ayrıca nöbetleri önlemek için akıllı bir bilezik geliştiriyor ve otizmli çocukları destekleyen bir kuruluş olan “Adhara Yıldızları” nı kurdu.

2019’da Forbes onu Meksika’nın en güçlü 100 kadını arasında tanıttı ve 2021’de Meksika Senatosu akademik başarılarını onurlandırdı. Adhara, otizmin ve engellerin insan potansiyelini sınırlamadığını gösteren azim ve yeteneğin bir örneği.

Kaynak: Forbes Mexico, El Universal, El Financiero ve Ulusal Politeknik Enstitüsü’nden resmi raporlar.

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Temmuz 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ANADOLU GERÇEK BİR MASAL COĞRAFYASI

03.07.2025-Yusuf YAVUZ

Yaşayan bir kültür ya da gelenek özünü yitirdikçe yerini simgesi alıyor. Tıpkı 1958 yılında Ürgüp’te çekilen bu fotoğraftaki gerçekliğin yerini artık dramatik müzikler eşliğinde banka reklamları ya da siyasi partilerin tanıtım videolarının alması gibi.

Nevşehir Ürgüp’te bir ailenin bayram gününü yansıtan bu fotoğraf, National Jeographic Magazine Dergisi’nin 1958 Ocak sayısında Kapadokya’yı ele alan kapsamlı bir yazıdan.

Peri bacalarından dolayı “Koniler ülkesi Kapadokya” başlığıyla yayımlanan yazıya Ürgüp, Göreme ve Uçhisar’dan yöre halkının gündelik yaşamından çeşitli kareler de eşlik ediyor.

Ürgüp’te bir dini bayram günü konuk olunan ailenin sofrasında çeşitli meyve ve kuru yemişler, bir tabakta salatalıklar dikkat çekiyor. Masa örtüsünden işlemeli köşe yastıklarına, kadınların ve kızların saç örgülerinden erkeklerin kıyafetlerine, kayadan oyulma odanın düzeninden bir arada olmanın yarattığı ortak duyguya kadar birçok ayrıntı yansıyor fotoğraftan. Fotoğrafçı Marc Ribound, bu karenin altına Ürgüplü aile ve yakın akrabalardan oluşan sofradakilerin peri bacalarının olduğu bölgede yetişen meyveleri yediğini ekleyerek, erkeklerin modern, kadınların ise geleneksel kıyafetlerinin tezatlığına değinmiş.

Orta Anadolu coğrafyasının 20 yüzyılın ortalarındaki manzaralarını yansıtan bu kareler, aynı zamanda giyimden yeme içme kültürüne, biyolojik çeşitlilikten gündelik yaşamın akışına kadar birçok ayrıntıya işaret ediyor.

Derginin ilgili sayısında yer verilen bir başka fotoğraf ise ağaç çubuklarına geçirilerek gerilmiş koyun kaburgalarını sonbahar güneşinin altında kurutan bir çifti yansıtıyor. Bir zamanlar birçok et kurutma ve saklama yöntemi vardı Anadolu’da.

Fotoğrafta, Göreme’de bir evin avlu kapısının üzerine asılarak kurutulmaya bırakılan koyun etleri görünüyor. Fotoğrafçı Marc Ribound, bu karenin altına düştüğü notlarda, Kapadokyalı her çiftçinin kendi kendisinin hem kasabı, hem de bakkalı olması gerektiğini belirtiyor. Bu, bir bakıma Anadolu insanının kendi kendine yetebilmeyi öne alan yaşamının özeti gibi. Etler, peynirler, üzümler ve tahıllardan oluşan kışlık gıda ihtiyaçlarının önceden hazırlandığı bir üretim ve yaşam kültürü, tüm Anadolu coğrafyası gibi Kapadokya’nın da gerçeği. Aynı zamanda hayvanlar için de kış hazırlıkları yapılıyor, kurutulmuş otlar evlerin ya da ahırların damlarında yığılıyor.

Eski adı Maccan olan Göreme’de kadınlar kayadan oyulma evleri onarıp kireçle badanalıyorlar. Fotoğrafa yansıyan bir kıs çocuğu, üzerindeki kıyafete ve saçlarına kireç damlamasına aldırış etmeksizin gülümseyen yüzüyle yaşadığı dönemden geleceğe bakıyor.

Ürgüp-Uçhisar arasındaki yol kenarlarında peri bacalarına tüneyen güvercinlerin gübrelerini toplayan köylülerin görüntüleri de bölgenin bir başka gerçekliğini yansıtıyor. Kayseri’den Nevşehir’e, Niğde’den Aksaray’a Kapadokya coğrafyasının ayrılmaz parçası olan güvercinler, aynı zamanda tarımsal üretim için de önemli olmuş. Çoğu yerde halen varlığını sürdüren güvercin evleri, insanla kuşlar arasındaki karşılıklı ilişkinin binlerce yıllık hikâyesini anlatıyor.

20. yüzyılın ortalarında Kapadokya’dan yansıyan bir başka kare de canlı hayvan pazarındaki pazarlık geleneğinin kutsallığından söz ediliyor. Ankara keçisi başta olmak üzere keçinin Orta Anadolu için önemli olduğuna değinilirken kendi kültürel dokusu içinde sürüp giden bir yaşamdan kareler aktarılıyor. Halıcılığın o yıllarda oldukça güçlü olduğu bölgeden yansıyan kareler arasında çokça halı dokuyan kadın figürü de var…

Bugün gerçekliğini giderek yitiren yaşamların yerli ve milli sosu eklenerek abartılı biçimde siyasi malzemeye dönüşmesiyle aslında neden bir türlü bütünlüklü, kimlikli ve irade kullanacak halde olunamadığını düşündürüyor bu fotoğraflar. Ürgüplü ailenin bayram sofrasındaki bütünlük ve gerçeklik, bankaların, küresel meşrubat şirketlerinin ya da siyasi partilerin Ramazan ayında ve bayramlarda dolaşıma soktuğu duygu sömürüsü dolu reklam videolarının nesnesi haline geldi.

Metropollerden taşraya, kamu idaresinden yerel yönetimlere kadar hemen her yere sirayet eden “görüntüyü kurtarma” siyaseti tam da buradan besleniyor. Gerçeği yok olup ortadan kalktıkça her türlü değerin, kültürün ve güzelliğin sanal çeşitleri dolaşıma sokulup durdukça aslında tam olarak neyi kaybettiğini bile anlayamadan sürüklenip duruyoruz.

İnsan bazen bir halkın çıkarsız, sade ve içten gülümsemesini bile özlüyor işte…

Görseller: (Marc Ribound, National Geographic Magazine, Ocak 1958, sayfa:122-146)

(Yusuf Yavuz)

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Temmuz 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

ARŞİMET’İN ÖLÜM IŞINI EFSANESİ

13.06.2025- HAZAL MERİSANA- ANUNNAKİ VE SÜMER TANRILARI

GÜNEŞLE YAKILAN GEMİLER GERÇEK Mİ?

Tarihin tozlu sayfalarında bazen öyle hikâyeler vardır ki, gerçek mi, efsane mi olduğu yüzyıllar boyunca tartışılır. İşte Arşimet’in “ölüm ışını” da tam olarak böyle bir olay.

M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış olan Arşimet, sadece dönemin en büyük matematikçisi ve mucidi değil, aynı zamanda bir savaşın kaderini değiştirdiği iddia edilen bir dâhiydi. Rivayet o ki, Roma İmparatorluğu Siraküza’yı kuşattığında, Arşimet aynalarla güneş ışığını bir noktaya odaklayarak Roma gemilerini alev alev yakmış.

Bu hikaye kulağa hem büyüleyici hem de biraz fazla iyi geliyor, değil mi? İşte tam da bu yüzden tarihçiler uzun yıllar bu olayın gerçek olup olmadığını araştırdı. İlginçtir ki, olayın geçtiği dönemde yazılmış Roma kaynaklarında bu “ölüm ışını”na dair tek kelime bile yok. Bu hikaye, olaydan yüzyıllar sonra yazılmış metinlerde ortaya çıkıyor. Özellikle Antik Çağ yazarları Lucian ve Anthemius gibi isimler, Arşimet’in aynalarla yaptığı bu savunma sisteminden bahsetmişler. Ama aradan geçen yüzlerce yıl, anlatının güvenilirliğini epey zayıflatıyor.

Modern çağda ise bilim insanları bu efsanenin peşini bırakmadı. MIT’li bir grup öğrenci 2005 yılında bu fikri deneysel olarak test etti. Tam 127 küçük ayna kullanarak, güneş ışığını tahta bir hedefe odakladılar ve gerçekten de birkaç dakika içinde hedef yanmaya başladı. Bu deney heyecan vericiydi çünkü fizik kurallarına göre bu fikir aslında mümkün görünüyordu. Ama işin içine pratik zorluklar girince işler değişiyor. Aynaların mükemmel hizalanması, rüzgarsız bir ortam, sabit hedef gibi pek çok şartın sağlanması gerekiyor. Yani savaş ortamında bu kadar hassas bir düzenekle isabetli bir saldırı yapmak pek kolay değil.

Bir başka popüler deney de MythBusters (Efsane Avcıları) ekibine ait. Onlar da benzer testler yaptılar. Örnek olarak, tahtayı yakmak mümkün, ama savaş gemisini yakacak kadar etkili ve hızlı değil. Hatta bazı denemelerde sadece duman çıkmış, alev bile görülmemiş.

Sonuç olarak, teoride mümkün olsa da pratikte çok verimli bir savaş silahı olmayacağı ortaya çıktı. Yani Arşimet’in ölüm ışını efsanesi, bilimin sınırlarını zorlayan ve tarihle bilimin tam ortasında duran büyüleyici bir hikaye. Gerçek olup olmadığını kesin olarak bilemesek de, bu hikâye Arşimet’in ne kadar ileri görüşlü bir zihin olduğunu gösteriyor. Çünkü 2000 yıl önce düşünülen bir fikir, bugün hala insanların ilgisini çekiyor, yeniden deneniyor ve tartışılıyor. Belki de önemli olan, bunun gerçekten yaşanıp yaşanmadığı değil, insan aklının neler hayal edip sorgulayabildiği… İşte bu yüzden, bazen bir efsane bile gerçeği yakmaya yeter..

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Haziran 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

SAVAŞTAN KAÇANLARIN GÖÇ HİKAYELERİ

01.06.2025- Selma BÜYÜKDAĞ-selmabuyukdag

Azerbaycan’dan Türkiye’ye Bir Göç Hikâyesi

1920 yılıydı..

Kısa bir bağımsızlığın ardından Azerbaycan toprakları yine işgal edilecekti.

Bu tehlikeyi önceden görüp bütün aileye bunu söyleyen ve göçe yönlendiren kişi, Kerim dedenin de büyük dedesi Kara’ydı. Bunu öngören Kara ile birlikte, Türkiye’ye göçmek üzere bütün akrabalar, bütün aile toplanıp yola çıktılar. Altınlarını, paralarını bellerine bağlayarak, eşyalarını sırtlarında taşıyarak yürüyorlardı.

Tüm hayatlarını geride bırakarak..

Kara, Türkiye’ye kadar hepsine rehberlik yapan kişiydi… Bellerinde yükleri, sırtlarında çuvalları, tam altı ay yürüdüler. Altı ay sonra bir ermeni köyünde iyi insanlara denk geldiler ve orada misafir edildiler. Köylüler yolculara yemek verdiler, su verdiler, banyolarını yaptırdılar. Büyüklerimiz, bu köyde bir ay kadar dinlenip, tekrar yola çıktılar.

Aylarca yürüdüler. Bu sefer bir müslüman köyünde misafir oldular. Kara, bilgili insanlara yol soruyordu, nereye gidelim, diye, ama yanlış yol gösterenler oluyordu. Şu dağın arkasına gidin, orası Türkiye, diyenler, aslında onları o dağın arkasındaki Gürcistan’a gönderdiler..

Gürcistan’ın bir ermeni köyünde, köylüler, büyüklerimizi, odunlukta, tendir damlarında misafir ettiler. Bu arada Kerim dedenin annesi hamile kalmıştı. Gürcistan’ın o köyünde de annesi Kerim dedeyi doğurdu. Ancak, dediler ki, yolumuz daha çok, bu çocuğu burada bırakalım, götüremeyiz, taşıyamayız, bir zarar gelir. Ama ablası, ben götürürüm, burada bırakamayız, Allah Kerim’dir, dedi ve bir bezle onu sırtına bağladı. Kerim dedeyle birlikte bütün bir aile, bütün akrabalar tekrar yola koyuldular. Tek hayalleri Türkiye’ye varmaktı.

Aylar geçti. Kerim dede altı aylık oldu. Sonunda konaklaya konaklaya, yürüye yürüye Türkiye’ye varmışlardı.

Aradan tam üç yıl geçmişti… Üç yıl boyunca tüm zorluklara rağmen, pes etmeden, Türkiye’ye ulaşabilmek için yürümüşlerdi. Vardıklarında karşılarında askerleri gördüler ve çok korktular. Ve askerlerimiz onlara, korkmayın, biz Türk askerleriyiz, burada cumhuriyet ilan edildi, dedi.

Ve Kerim dedenin adı da, Allah Kerim, denilerek getirilmesinden yola çıkılarak, Kerim konuldu.

Devlet, hepsine muhacir hakkıyla ev verdi. Geldikleri yer Kars şehriydi. Kendilerine, farklı şehirlere de gidebilirsiniz, size oralarda da ev verilebilir dediler. Ama büyüklerimiz, tüm mal varlıkları, düzenleri Azerbaycan’da olduğu için ve belki tekrar geri dönerler umuduyla, Azerbaycan’a yakın diye bu şehirde kalmak istediler.

Aradan yıllar geçti. Bu akrabaların içerisinde bir aile vardı ki, bir kardeşlerini yola çıkmadan önce Azerbaycan’da kaybetmişlerdi. Ve bu hüznü hep sessizce, içlerinde taşıdılar. Kendi evlatlarına dahi bundan hiç bahsetmemişlerdi. Kardeşlerden biri, hep kardeş acısıyla yanıp tutuşan türküler söyleyerek dolaşırdı. Adı Habip idi. Habip Bey’in evlatları onun türkülerini dinlerlerdi ama anlam veremezlerdi. Babalarının sesi çok güzeldi.. Çocukları, erken yaşta babalarını kaybettiler.

Büyüdüler, evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Onlar için büyümek on sekizine bile gelememekti… Çünkü çocuklar, 1970’li yıllara denk gelmişlerdi. Darbeden önce sağ sol olayları patlak vermişti. Memleket karışmıştı. Komşular komşularını vuruyordu. Bir mahalleden diğer mahalleye gidemiyorlardı. Her mahalleyi birileri sahiplenmişti.

O dönemde okullarını, olay çıkaranlar basıp herkesi eve gönderiyorlardı. Yolda, eve giderken de polisler çevirip öğrencilere, okula gitmelerini söyleyerek baskı kuruyorlardı. Biri diğerinin inancına küfrediyordu. Diğeri ise o küfürleri kendine yediremiyordu. Haksız yere insanlar ölüyordu.

Güzeller güzeli Hamiyet de bu öğrencilerden biriydi. Bu olayların içinde ayakta kalmaya çalışıyordu. Sağ’ın, sol’un ne demek olduğunu bile bilmiyordu Hamiyet. Sağ elini kaldıranların içinde dayak yememek için o da sağ elini kaldırıyordu. Sol elini kaldırıp sloganlar atanların içinde de sol yumruğunu havaya kaldırıyordu.

Acıklı türküler söyleyen babasını erken yaşta kaybetmişti. Ve o da diğer kardeşleri gibi doğru düzgün okuyamadan erken yaşta evlenmek zorunda kalmıştı. O dönemlerde öyleydi. Kız çocuklarının, erkenden büyümek zorundalığından ve peşine düşenlerden korunmak için evlenmekten başka seçenekleri yoktu.

Ama ortalık o kadar karışıktı ki, evleneceği kişi diğer mahalledendi ve nikahtan önce ancak haftada bir gün taksiyle üzerine battaniye örtülerek gizlice gelip Hamiyet’i görebiliyordu. Hatta bir gün kadın kılığında evden gizlenerek çıkarılmıştı. Onu Hamiyet’in mahallesine getirdiğini öğrenen karşıtlar, taksi şoförünü öldüresiye dövmüşlerdi. Geceleri evlere silahlı saldırılar oluyordu. Evlerinin önlerine barikatlar kurarak gecelerini geçiriyorlardı. Kına gecesi de, nikâhı da gizlice yapılmıştı.

Büyüdü Hamiyet. Çocuklarını da büyüttü. Bir gün eşiyle birlikte Azerbaycan kanallarından birini izlerlerken yaşlı birini gördü eşi televizyonda. Elinde, Hamiyet’in dedesi Hasan dedenin fotoğrafı vardı.

Yaşlı adam, fotoğraftaki Hasan dedenin babası olduğunu ve babası ile kardeşlerinin işgalden dolayı Türkiye’ye göç ettiklerini ve o sırada onları kaybettiğini, şimdi son çare bu programa çıkıp, onlara ulaşmak istediğini anlatıyordu.

Adı Ali Ekber’di. Ali Ekber Bey, Sibirya’ya sürgün edildiğini, yirmi beş yıl orada esir kaldığını anlatıyordu. Hamiyet şaşkınlıkla dinliyordu. Bir yanda ise Ali Ekber Bey’in  arkasında bir kütüphane duruyordu. Ben şairim, bütün bu kitapları ben yazdım, diyordu. Ben kardeşlerime aileme hasret kaldım. Esaretten kurtulunca Azerbaycan’a döndüm, onlara ulaşamadım, diyordu. Burada aile kurdum, kız kardeşimin adını evladıma, yetmedi torunuma verdim. Ama doyamadım. Kars şehrinde yaşıyorlarmış, onlara ulaşmak istiyorum, diyordu.

Bu programı izleyen Hamiyet, akrabalarına durumu anlattı ve Ali Ekber’in çocuklarına ulaştılar. Ama çocukları, arayan akrabalarına, kızgın bir şekilde, bunca yıldır neredeydiniz, neden babamızı aramadınız, babamızı o programdan sonra kaybettik, dediler.

Kimsenin Ali Ekber dededen haberdar olmadığını onlar da telefonda öğrendi…

Ali Ekber Bey’in çabası karşılığını bulmuştu. Yeğeni onu görüp ona ulaşmıştı ama o artık yaşamıyordu…

Bu hikâyedeki Hasan dede, benim büyük dedem, sesi güzel olan ve acıklı kardeş türküleri söyleyen Hamiyet’in babası Habip Bey, benim hiç göremediğim öz dedem ve Hamiyet, benim canım teyzem.

Ben bu hikâyeyi teyzemden dinlerken, göz yaşlarım kalbimden akıyordu.

İçimizden gelenler…

‘Ben bu hayata bunları yapmak için geldim.’, dediklerimizin, hislerimizin, yeteneklerimizin, atalarımızın bize kalan mirasları olduğunu her hikâyelerini dinlediğimde daha da iyi anlıyorum.

Mücadelelerimiz, yeteneklerimiz, isteklerimiz, onların yeteneklerini devam ettirmek üzere bizden açığa çıkıyor. Bunu hissediyorum.

Üç yıl yollarda yürüyerek, büyük zorluklarla mücadele etmiş, yaşadıklarını kabullenip, şiirler yazarak, türküler söyleyerek dile getiren, içimde o sonsuz güçlerini hissettiğim büyüklerimin kalplerinden öpüyorum.

Ali Ekber dede, yıllarca süren uğraşları sonucunda, kimseye ulaşamadan öldü. Ama biz onun varlığına, ruhuna ulaştık.

Bu yazı, gözyaşlarımdan akıp senin ruhuna, şiirlerine, kalbine ulaşsın Ali Ekber dede..

Tüm büyüklerimin ruhuna ulaşsın..

Kalbimden kalbinize varsın…

Sevgilerimle,
Selma Büyükdağ

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Haziran 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,