Bir gün Nasreddin Hoca, yağmurlu bir günde evinin balkonunda oturmuş gelen geçenleri seyrediyormuş. Bu arada herkes yağan yağmurdan kaçışmaya başlamış. Bunlar arasında Hoca’nın tanıdığı yaşlı başlı, aksakallı, cüppesiyle yağmurdan kaçan bir adam da varmış. Hoca adama oturduğu yerden seslenerek: – Çoluk çocuğun koşmasına şaşırmadım da senin şu saçın ve sakalınla Allah’ın rahmetinden kaçtığını biraz tuhaf karşıladım, demiş. Zavallı adam evine yürüyerek gitmiş, gitmiş ama yağmurdan da sırılsıklam olmuş. Bir başka yağmurlu gün, bunun tam tersi olmuş. Daha önce yağmurdan sırılsıklam olan adam evinin penceresine oturmuş, yağmuru ve yağmurdan kaçan insanları seyrederken bir ara paçalarını sıvayıp yağmurdan kaçan Hoca’yı görmüş: – Bu ne hâl Hoca? Ele verirsin talkını, kendin yutarsın salkımı, demiş. Hoca bu, hiç altta kalır mı? Hemen cevabı yapıştırmış: – Ben senin gibi yağmurdan kaçmıyorum ki. Allah’ın rahmetini çiğnememek için tabanları yağlıyorum. Eskiden ayakkabı olarak, ham deriden yapılma çarıklar giyilirmiş. Taban ölçülerine göre kesilen ham deri, kenarlarından yine deriden kesilme iplerle büzülüp bağlanırmış. Çarıklar özellikle yaz aylarında, tozdan topraktan ve sıcaktan dolayı kurur, kuruyunca da sıkılaşıp darlaşırmış. İşte bu yüzden, arada sırada zeytinyağı veya başka bir yağ ile tabanları yağlanarak yumuşak kalması sağlanırmış. Özellikle uzun yola çıkacak olanlar bir gün önceden çarık tabanlarını iyice yağlarlarmış. Yola çıkmak, kaçıp gitmek mânialarında kullanılan bu deyim o günlerden kalmadır…………. GÜNAYDIN…ADALETLİ UMUTLU YARINLAR DİLEĞİYLE….. Dr.Kayıhan Ö. Turan
Virginialı Hesap Makinesi veya Kara Tom olarak da bilinen Thomas Fuller, 1710’da doğdu. Afrika Liberya ile Benin arasında bir yerde dünyaya geldi. 1724’te, 14 yaşındayken Fuller köle olarak satıldı. Köleleştirildikten sonra Amerika ‘ya gönderildi ve sonrasında Presley ve Elizabeth Cox’un yasal mülkü oldu.
Fuller okuma yazma bilmemesine rağmen, hızlı hesap yapabilme konusunda inanılmaz bir yeteneğe sahipti. Kölelerin okuma yazma bilmemeleri yaygındı çünkü çoğunlukla eğitimsizlerdi. Zaten beyaz derililere göre en iyi düşünen ve bilen insanlar kendileriydi.
Fuller’in bu özelliğini duyanlar onu teste tabi tutmak istediler. Bir çok kişinin amacı ilk başlarda ona zor sorular sorup onunla eğlenip dalga geçmekti. Kuzey Virginia’daki eğitimcilerde, onun benzersizliğini duydular ve onu halkın önünde bir teste tabi tutmak istediler. Fuller matematik problemlerini çözebilirdi ve her zaman doğru cevaplar verirdi. Fuller, herhangi bir zaman diliminde saniye, dakika, saat, gün, hafta ve ay sayısını bilebilirdi. Ayrıca herhangi bir mesafeye ait büyüklükleri ve uzunlukları da bilebilirdi.
Başkalarının kalem ve kağıt kullanarak hesapladıklarına kıyasla genellikle doğru cevaplar verirdi. İlk soru şuydu:
“Bir buçuk yılda kaç saniye var?”
İki dakika içinde Fuller cevap verdi: “47.304.000.” Sıradaki soru şuydu:
“70 yıl 17 gün ve 12 saatlik bir adam kaç saniye yaşamıştır?”
Fuller cevap verdi:
“2.222.210,500.”
Adamlardan biri kalemi kullanarak hesaplama yaptıktan sonra cevapları doğrulamaya bile çalıştı, ancak hatalı olanın kendisi olduğunu gördü ve sonrasında yılları hesaplamayı denedi. Ama Fuller onu yine düzelterek şöyle cevap vermişti:
‘Artık yılı unutuyorsun.’dedi.
Doğru cevaplara canı sıkılan bir izleyici daha zor bir soru sormak istedi. Diyelim ki bir çiftçinin altı dişi domuzu var ve her dişi domuzun altı dişi domuzu var, ilk yıl ve hepsi aynı oranda artıyor, sekiz yılın sonuna kadar çiftçi kaç dişi domuz verecek? Fuller gözlerini kısarak kapatıp, başını önüne eğip biraz düşünüp cevap verdi.
34.588.806.
Bu soruyu soran kafadan sormuştu ve hesapları yapan uzman gurup kalem ile cevabını uzun dakikalar sonra çözebilmişlerdi ve cevabını bulurken bir kaç yanlış yapmışlardı. Fuller’a üstün matematiksel yeteneklerini nasıl edindiği sorulduğunda, bunun bir ineğin kuyruğundaki tüyleri saymak gibi çiftliklerdeki deneysel uygulamalardan geldiğini söyledi. Ve insan eğitimi sadece okulda almaz kendi kendini eğitebilir dedi.
Fuller’in canlı hesap makinesi yapan bu yeteneği küçüklükten matematiğe olan hayranlığı ve zekasından geliyordu. Daha sonra Fuller’den bir çok matematik konusunda bir çok eğitimde yararlandılar. Fuller, 1790’da Alexandria, Virginia yakınlarındaki Cox çiftliğinde öldü. Öldüğünde 80 yaşındaydı. Fuller öldükten sonra, Boston Gazetesi Columbian Centinel bir yazı yayınladı ve ondan
“kendi kendini yetiştirmiş aritmetikçi” ve “eğitimsiz bir bilim adamı” olarak bahsetti..
Beautiful huge statue of Lord Buddha, at Rabangla , Sikkim , India. Surrounded by Himalayan Mountains it is called Buddha Park – a popular tourist attraction.
“ Sikkim ‘e Kadar Yolun Var “ Deyiminin İlginç Hikayesi: Doğru bilinen yanlış deyimlerden biri olan ‘Sikkim’e Kadar Yolun Var’, Bilinenin Aksine Argo İçermiyor.
-Sikkim, Hindistan’ın Kuzeydoğusunda Bir Vilayet… Birilerine çok kızıldığında argo bir söylem gibi kullanılan ‘Sikkim’e Kadar Yolun Var‘ deyimi aslında genellikle yanlış kullanılan ancak genel yanlışların doğru algılandığı ifadelerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Günlük kullanımda birinin yanınızdan uzaklaşmasını istediğinizde ya da çok öfkelenildiğinde kullanılan bu deyim, kızılan kişinin çok uzaklara gitmesini istediğinizi anlatıyor.
Sikkim, Hindistan’ın kuzeydoğusunda bir vilayet. Sikkim, eski zamanlarda sürgün yeri olarak kullanılması ile biliniyor. O dönemlerde cezalandırılmak istenen kişiler sürgün yeri olarak en uzak noktalardan biri olan Sikkim’e gönderiliyor. O zamanlarda şimdiki gibi ulaşım araçlarının olmadığını da hesaba kattığımızda Sikkim’e gidene kadar çekilen yolda sürgün edilen kişiye ayrı bir eziyet olarak ekleniyor.
Sikkim Hakkında Hindistan‘ın Himalaya bölgesinde bir eyalet olan Sikkim, Nepal’in doğusu, Bhutan’ın batısı, Çin’in güneyindedir. Sikkim, 18. ve 19. yüzyıllarda Butan ve Nepal ile uzun süreli savaşlar yaptı. İlk olarak 1817’de İngiliz etkisi altına girdi, ancak İngiliz Hindistanı ve Tibet arasında yarı özerk bir prenslik devleti olarak kaldı. Sikkim; bir Prenslik iken, 14 Nisan 1975’te yapılan bir referandum sonucunda, 16 Mayıs 1975 tarihinde 22. Eyalet olarak Hindistan’a bağlanmıştır. Nüfusu 2011 itibarıyla 607 bin ve başkenti Gangtok şehridir. Araştırma Dehen Özbek
Marmarisli bir çoban keçilerini otlatırken, denizde boncuk gibi dizili karartılar görür.. Muhtara haber verir, oradan Kaymakama, oradan komutana giden haber İstanbul’a ulaşır. Bu karartılar bir Fransız gemisinin, limanda gördüğü Alman denizaltısına karşı döşediği mayınlardır.
İstanbul’dan mayınları toplamak üzere bir deniz subayı ve üç asker gelir. . Mayınlar uzmanlar ve Marmarisli sünger avcılarınca sahile çıkarılır. Uçaklar görmesin diye üzerleri ağaç dalları ile örtülür. Mayınları taşımak için “lök” denilen develer bulunur. Ancak mayınlar develere nasıl yüklenecektir ? Görgü tanığı İsmail Hakkı Kutay anlatıyor ;
“Çözümü Marmarisli denizciler buldu. Mayının tepesine halattan bir simit yaptılar. Bir de altına aynından yaptılar. Aşağıdaki simitle yukarıdakini birbirine bağladılar. Develere yüklediler. “ Mayın kervanı uzun bir yolculukla Gökova’ya gelir. Arabalara yüklenir, Aydın’a götürülür, oradan trene yüklenir ve İstanbul’un yolunu tutar. Doğru Haydarpaşa. Haydarpaşa’dan mayın gemisine yüklenir rota Çanakkale’dir..
O mayınların öyküsü orada bitmez.
“Ne Batı cephesindeki Alman topu, zehirli gazı, ne de onların dahiyane planları bize o kadar tesir etmedi. Nispetine göre en etkili şey neydi bilir misiniz : Türklerin Çanakkale Boğazı’na attıkları ve demir bir tel üzerinde sallanan 20 adet mayın.. Bu, bize yüz binlere mal oldu..” (Churchill) Winston Churchill ‘in şikayet ettiği bu mayınları döşeyen gemi bilindiği gibi Nusret veya diğer adı ile Nusrat gemisidir. 17 Mart günü Nusrat ,müttefik savaş gemileri boğaza girmek için beklerken, mayınlarını serin sulara çoktan bırakmıştır. Bırakmıştır bırakmasına ama ; Akşama doğru bir uçak geçer boğazın üstünden. Bu uçak “Ertuğrul” isimli bir Türk keşif uçağıdır. Uçakta iki kişi vardır. Pilot Yüzbaşı Cemal Bey ve yanında yer alan makinist-montör Mehmet Bey . Çok önemli bir tespit yaparlar. Boğaza döşenen mayınlar yoktur..
Boğaz temizdir. Müttefik mayın tarama gemileri boğaza dökülen mayınları temizlemiştir ! Hemen harekete geçilir ve Nusrat gece yarısı ikinci defa boğaza sessizce süzülür ve yirmi altı kadar mayını sulara bırakır. İşte boğaza giren İngiliz ve Fransız zırhlılarını birer alev topuna dönüştürüp Çanakkale Boğazının derinliklerine gönderen mayınlar Marmaris’ten gelen o mayınlardır ve Ordu’nun elindeki son mayınlardır. Bunca eziyet ve emek yerini bulmuş, Marmaris’e bir Fransız gemisinden dökülen o mayınlar dönüp dolaşıp Çanakkale boğazına giren kendi zırhlılarını onlara mezar etmiştir..
Bu keşfi yapan uçak Kaz dağlarında düşüp hurdaya dönen ama Pilot Cemal ve yardımcısı Mehmet Bey tarafından büyük bir gayretle onarılıp hurdadan uçar hale getirilen ve onların koyduğu isimle “Ertuğrul “ adını alan iki kişilik bir pırpırdır.. Onlar, mayınların temizlendiğini görmeselerdi savaşın kaderi çok farklı olacaktı. Pilot Cemal Bey ve Rasıt (gözlemci) Mehmet Bey’e rahmet ve minnet dualarımız ulaşsın..
Rasıt Mehmet Bey diğer adı ile Vahran Bey. .Evet Rasıt Mehmet Bey’in asıl adı Vahran’dır ve Ermeni bir Osmanlı vatandaşıdır.. Ruhları şad olsun.. (Öyküler Sunay Akın’ın Geyikli Park Kitabından.)
Çanakkale savaşı milyonlarca öykü barındırır. Bir kahramanlık savaşıdır. Askerlerce ve askerce yapılan bir savaştır. Askerlik mesleğinin bütün özelliklerini taşır. Cesaret ve asalet ve onur. Yaraladığı askere su veren , yaralı düşman askerini sırtında cephe gerisine taşıyan , siperler arasında zaman zaman samimiyet ve sonra kıyasıya savaş. Onlar gerçek askerlerdir. . Çanakkale Savaşı sonuç itibarı ile Osmanlıyı kurtaramadı. Ama emperyalizmin esas yenilgisi orada başladı. Bize Mustafa Kemal Paşa’yı ,o büyük kahramanı hediye etti.. Tüm dünya o’nun bir askeri deha olduğunu orada fark etti. Mustafa Kemal’siz Çanakkale savaşını anlatamazsınız.. alıntı
Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım evliliğinin trajik hikayesi..
“Selanik Evkaf (Vakıflar) Dairesi’nde memur olan Ali Rıza Efendi, babası Kızıl Hafız Ahmed’i arayan jandarmalar tarafından birkaç kez karakola götürüldü.
Zübeyde Hanım kayınpederinin dağa kaçması ve kocasının sürekli gözaltına alınmasını hep korkuyla izledi. Daha çok gençti; yirmisinde yoktu…
>>Sarışın bir kız
Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın ne zaman evlendikleri tam olarak bilinmiyor. Tahmini olarak 1870’lerin başı deniliyor.
Rivayet odur ki:
Ali Rıza Efendi bir gün rüyasında ak sakallı, nur yüzlü bir pir ve yanında sarışın bir kız gördü. Pir, kızı göstererek, “Bu senin kısmetindir” diye müjde verip ortadan kayboldu.
Ali Rıza Efendi rüyasının etkisiyle ablası Nimeti’nin kızı Hatice’ye gidip, “Bana evlenmek için sarışın bir kız bulun” dedi.
O devirde bütün Müslüman çevrelerinde adet olduğu gibi görücüler sokağa düştü.
Sonunda Sarıgüllü Hacı Sofulardan Feyzullah Ağa’nın kızı; kumrala çalan sarışın, beyaz tenli, orta boylu, mavi gözlü, dalgalı kıvırcık saçlı Zübeyde bulundu.
Annesi Ayşe Hanım kızının evlenmesine karşıydı ama ikna edildi. Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi’nin ailesinin Yenikapı Mahallesi’ndeki evine gelin gitti.
Ali Rıza Efendi, “Gülzar-ı Cennetim Zübeydem” diye hitap ettiği karısını çok sevdi. Zübeyde Hanım Yenikapı’daki evde üç çocuk dünya getirdi:
Ahmed, Ömer ve Fatma.
Fatma daha yaşını dolduramadan öldü.
>>Asker baba
Babası Hafız Ahmed’in Makedonya dağlarına gitmesinin birkaç ay sonra, Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Rusya savaşı nedeniyle Selanik’te kurulan Asakir-i Mülkiye’ye, yani yardımcı askerler birliğine katıldı.
35 yaşındaydı; okuryazar olduğu için geçici olarak üsteğmen rütbesi verildi. Askerliği yaklaşık iki yıl sürdü; Ayastefanos Anlaşması’ndan sonra askerliğe veda etti.
Askerlikten sonra Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Yunanistan sınırındaki Olimpos Dağı’nın ormanlarla kaplı eteklerinde bulunan gümrük kontrol noktasına gümrük muhafaza memuru olarak tayin edildi.
Ege denizi kıyısında Paşaköprüsü denilen bu ıssız yer, Selanik’e 120 km uzaklıktaydı ama karayolu yoktu. Yaşamak için uygun bir yer değildi; ne kasaba ne köydü; sadece görevlilerin ailelerinin kaldığı derme çatma birkaç ev ve gümrük kontrol binasından ibaretti. Üstelik Olimpos Dağı Rum eşkıyalarla doluydu ve etrafı haraca kesmişlerdi.
Zübeyde Hanım iki çocuğuyla bu ıssız ve kasvetli yere gelmekten hiç hoşnut olmadı. İkinci çocuğu Ömer’i ilaçsızlık ve bakımsızlıktan burada kaybetti. Fatma’dan sonra Ömer’i de kaybeden Zübeyde Hanım’ı bir korku saldı; “Ya Ahmed’ime de bir şey olursa?”
>>Hep Selanik’e dönmek istedi.
Ali Rıza Efendi’nin görev yaptığı gümrüğün bütün işleri kereste ihracatı üzerineydi. Ali Rıza Efendi, görevi sırasında kereste tüccarıyla tanışıp arkadaş oldu. Bu arkadaşlık ona yeni bir iş kapısı açtı; memurluktan ayrılıp, kereste tüccarları Cafer Efendi ile ortaklık kurup ticarete atıldı. 3 lira maaş aldığı devlet memurluğundan sonra bu ticaret Ali Rıza Efendi’ye para kazandırmaya başladı. Yoksulluk günleri geri de kalmıştı işte; bu nedenle Selanik’e dönmek isteyen eşinden hep sabır istedi.
Zübeyde Hanım dindar bir kadındı. Beş vakit namaz kılıyordu. Yaşam gücünü hep dualardan alıyordu. Ancak korktuğu oldu; son çocuğu Ahmed de öldü. Küçük çocuk sahil kenarındaki kumlukta açılan bir mezara defnedildi.
O gece çıkan fırtına denizde dev dalgalara neden oldu. Kıyıları döven dalgalar Ahmed’in minik cesedini yerinden çıkardı.
Dağlardan inen aç çakallar kefen içindeki ufacık bedeni paramparça etti.
Sabah haberi öğrenip olay yerine koşan Zübeyde Hanım bu acılı manzarayı görünce şoke olup oracıkta bayıldı.
Paşaköprüsü’nde yaşayan bir avuç insan Zübeyde Hanım’ı teselli etmek için ellerinden geleni yaptılar. Ancak…
Ahmed’in ölümü sonrası yaşananlar Zübeyde Hanım’ın ruhsal dünyasında derin yaralar açtı. Günler geçti; Zübeyde Hanım’ın gözünün önünden o korkunç manzara gitmedi bir türlü. Geceleri kabus gördü sürekli.
>>Üstelik hamileydi…
Ahmed’in ölümünden sonra Ali Rıza Efendi yine işinin başına döndü.
Eve pek az uğruyor; günlerini işi nedeniyle ormanda geçiriyordu. Bir an önce para biriktirip bu kasvetli yerden kendini ve karısını kurtarmak istiyordu. Bu nedenle haraç isteyen Rum eşkıyaların tehditlerine bile aldırmıyordu.
Kendi başına bir şey geleceğinden korkmuyordu ama eşi için kaygılanmaya başladı.
Eşini güvenlikli bir yerde rahat doğum yapması için Selanik’e götürdü.
Artık ellerine iyi para geçiyordu; Ali Rıza Efendi, Ahmed Subaşı Mahallesi’nde üç katlı, pembe boyalı bir ev kiraladı. Üftade isimli siyahi bir kadını da yardımcı tuttu. Ve tekrar işinin başına döndü.
>>Kardeşinin adı
Zübeyde Hanım daha otuzuna gelmemişti. Ruhsal dünyası evlat acısı yaşayan tüm anneler gibi altüst olmuştu. Yetmezmiş gibi, birkaç hafta sonra kocası Ali Rıza Efendi’yi Rum eşkıyalar kaçırdı.
Ali Rıza Efendi yüksek bir fidye karşılığı özgürlüğüne kavuşabildi. Kereste ticaretini bıraktı. Zaten Osmanlı jandarması da, “Rum eşkıyalar barınmasın” diye ormanı yakmıştı!
Tüm bu olaylar doğum tarihi yaklaşan Zübeyde Hanım’ın sinirlerini allak bullak etti.
İyi annelik yapamayacağından, yeni doğacak bebeğinin de öleceğinden korkuyordu. Elinden tespih, dudaklarından dua eksik olmadı o gergin günlerde. Bütün duaları doğacak bebeğinin sağlığı içindi.
Bebeğinin kendisi gibi sarışın ve mavi gözlü olmasını istiyordu. Soranlara kız çocuğu istediğini söylüyordu ama içten içe erkek evlat arzuluyordu.
Ve isteği oldu; tıpkı kendisi gibi sarışın, mavi gözlü bir oğlu oldu…
Ancak korkuları ve kapıldığı vehimler sonucu oğlunu emziremedi; sütü kesilmişti.
Yeni doğan bebeğin yüz hatları tıpkı babasıydı. Ali Rıza Efendi oğlunun kulağına eğilip adını fısıldadı: Mustafa.
Mustafa; Ali Rıza Efendi’nin daha minik bir bebek iken kaza sonucu beşikten düşüp ölen kardeşinin adıydı.
Evet, “ölüler evine” benzeyen bu ailenin yaşamında ruhsal travmalar hiç eksik olmadı. Mustafa Kemal’in çocukluğu da mutsuzluk içinde; ruhsal yaralanmalarla geçti.
Ama o, görkemli benliğiyle mutsuzlukların üstesinden tek başına gelmeyi başardı.
Çağdaş Türkiye’nin kurtuluşu/kuruluşu bu zaferin sonucudur işte.
Ve bu ancak karizmatik liderliğe özgü güçlü bir kişilik yapısıyla mümkündür.”
Antalya yöresinde ev yaptırmak isteyen kişi hemen işe girişmez öncelikle ustayı ararmış. Aranan bulunan ustaya bir çuval un götürülür, un çuvalını gören usta eğer evi yapmak isterse, bu işe girmek isterse un çuvalını kabul edermiş. Un çuvalını kabul eden usta ile ev sahibi arasında bir dostluk gelişir, usta ile ev sahibi arasında gelip gitmeler başlar, usta tarafından ev sahibi iyi tanınmaya çalışılırmış.
Usta aileyi iyice tanımak için ziyaretler yapar, ailenin beklentileri neler, ailede kaç kişi yaşıyor, daha çocuk vs olacak mı gibi kendince bir yorum yapar ve ardından evin yapımı için girişime başlarlar. Evin yapılacağı alana kireç benzeri bir boya ile kabataslak çizimi yapılır ve işlem başlar. Antalya’da eski köy evlerini yapan ustalar keserlerini konuştururken adeta bir melodi oluştururmuş.
Öyle ustalar olurmuş ki, bir usta çalışırken, yirmi kişi aynı anda keser konuşturur gibi sesler oluşurmuş. Kiremit altı tahtası bittikten sonra çatıya bir bayrak dikilir, başka bir çatıya da dikilen bayrak direğinden sonra araya ip çekilir. Ev sahibinin yakınları, komşular ustalara hediyeler getirir, hediyeler o iplere asılırmış. Gömlek, pantolon, gıda vb. (Bu kültür Anadolu’da başka yörelerde de oluyormuş) Ustalar sıcak güneşin altında çalışırken keser sesleri eşliğinde,
ŞAMAŞ, ŞAMAŞ, ŞAMAŞ, ŞAMAŞ diye söylenip bir taraftan bir ezgi, bir taraftan eğlence gibi işlerine devam ederlermiş.
Şamaş’ın ne olduğuna baktığımız zaman M.Ö. 4000 yıllarında (günümüzden 6000 yıl önce ) Sümer Mitolojisinde Güneş tanrısına verilen UTU’ nun karşılığı olarak ŞAMAŞ isminin verildiğini görüyoruz. Antalya İbradı’daki geleneksel mimari yapılarda, botta dediğimiz geniş giriş kapısının göbek kısımlarında, şanişir dediğimiz cumbaların alınlarında güneş motifi mutlak vardır. Bu kültür binlerce yıldır nasıl ustalarımıza aktarıldı ve bu devam ettirildi, bu zincir kırılmadan geldi bilemiyoruz.
Şamaş sözcüğü Arapça’ya Şems olarak geçmektedir. Mevlana’nın dostu olan Şems’in adının anlamının da güneş olduğunu belirtelim. Günümüz modern evleri ile beraber bu ve buna benzer bilgi ve kültürler kayboldu, kayboluyor. Sümerlerin güneş tanrısı olan ismini de Şamaş’ dan alan Şamaş tabletlerine bakıldığında Altın oran olduğu görülmektedir. Altın oran; Matematikte iki miktardan büyük olanın küçüğe oranı, miktarların toplamının miktarların büyük olanına oranı ile aynı ise altın orandır. Bu oranı doğada çok fazla görmekteyiz. Okuma yazma bile bilmeyenler, bu kadim bilgileri elde eden ustalara nasıl kaybolmadan aktarıldı, bunu nasıl kullandılar bilemiyoruz. Bildiğimiz şey günümüz yeni yapı tekniklerinde artık bunların kullanılmadığı, bu bilgilerin son temsilcilerinin hayatta olduğu ve artık bunları Mimarlık tarihinde göreceğimizdir. (Murat Yılmaz’dan Alıntı) https://www.ahmetler.com/…/dugmeli-ev-ustalari-ve-sumer…
Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları kitabında, Andaval köyünün hikayesini anlatır. Vaktiyle Kayseri ile Niğde arasında atlı sürücülerin gelip geçtiği, ara durak şeklinde bir tepe köyüymüş, Andaval. İnsanları çok misafirpervermiş .Yolda kalan ,dinlenmek isteyen her yolcuya kapılarını ve sofralarını açarlarmış.
O kadar çok izzet ve ikramda bulunurlarmış ki sadece Kayseri değil, civar illerden gelen bir çok insan buraya uğrar olmuş. Hatta işi abartıp hastalık bahanesiyle günlerce yatıya kalanlar günden güne artmaya başlamış.
Andavallılar iyi niyetlerinden dolayı kimseye hayır diyemedikleri için artık bu yükü kaldıramaz olmuşlar. Sonunda kendi köylerini terk edip, dağ köylerine kaçıp, göç etmişler.
Paylaşım metni ;Meydan -Larousse ‘dan alınmıştır.
Ansiklopedi ‘nin gösterdiği kaynak ; Reşat Nuri Güntekin /Anadolu Notları. Anadolu Notları ;Yazarımızın Milli Eğitim Müfettişliği döneminde (1927-1939) yaptığı yurt gezilerindeki izlenimlerinden oluşmaktadır.
***
NOT: Andaval Kilisesi, Niğde‘ye bağlı Aktaş beldesinde bulunan ve M.Ö. 8. yy’ın başlarına tarihlenen kilisedir.
Geç-Hitit yerleşimi olan ve aynı zamanda Roma döneminde de önemli bir merkez olan Antik Tyana kentinin uzantısı olarak düşünülen bu yapı yakın zamanda restore edilerek ziyarete açılmıştır.[1]
Tarihi kaynaklarda adı Andavilis, Addaualis, Ambavalis olarak geçen yerleşim Geç antik dönemde, İstanbul’dan Kilikya’ya giden yol üzerinde bir istasyon görevi üstlenmiştir. Bizans dönemine ait kilise ilk olarak W. J. Hamilton’ın 1842 yılında basılan seyahatnamesinde kısaca anlatılmaktadır. Seyyah, Eski Andavaldaki kilisenin Konstantinos’un annesi Helena’ya adanmış bir kilise olduğunu belirtmektedir.[2]
1977`ye kadar sağlam ve ayakta olduğu belirtilmektedir.[3] O zamana kadar büyük olasılıkla köylülerin depo olarak kullandığı bu yapı 1977`li yıllarda tescil edilmiştir. Ancak bir süre sonra kilisede patlama olmuştur. Patlamadan sonra uzun süre bakımsız kalan kilisede 1996 yılında Niğde Müzesi ile Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünden Prof. Dr. Sacit Pekak işbirliğiyle ilk kazı ve restorasyon çalışmaları yapıldı.[4]
Andaval anlamı nedir?
i. (Yun. andalavus, göçüşme ile andavalus > andavallus > andavallı) argo. Görgüsüz, bön, aptal kimse, ahmak: Ulan andavallı, dolap beygiri misin? (Hüseyin R. Gürpınar).
^“Andaval Kilisesi”. nigde.ktb.gov.tr. Nğde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. 14 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
Kıssalar, hisse alınsın diyedir. Hikaye bu ya: Padişah, bir av partisi düzenler. Yanına en iyi avcıları alır. Muhafızlarının tamamı da mükemmel okçular, mükemmel avcılardır. Atları av için özel yetiştirilmiş ve en asil av köpekleri yanlarındadır. Padişah ve ekibi, sabahtan akşama kadar avlakta dolaşırlar ve hiç bir şey vuramazlar. Moralleri bozulmuştur. Ekipte ülkenin en iyi rehberleri olmasına rağmen dönüşte de yollarını kaybederler.
Çok büyük zahmetlerle ve epeyce gecikerek saraya dönerler. Padişah, bu işte bir uğursuzluk olduğuna kanaat getirir. Vezirine ve yakınlarına; sabah saraydan çıktıktan sonra ilk olarak kimle karşılaştıklarını bulmalarını ve o uğursuz adamın kellesini vurmalarını emreder. Sadrazam ve vüzera iyice dikkatle inceledikten sonra; ekibin saraydan çıkışında karşılaştığı adamı bulurlar. Adama uğursuz olduğunu ve padişahın emriyle kellesini vuracaklarını tebliğ ederler. Yasalar gereği adamın son isteği sorulur. Adam; – Huzura çıkmadan kellemi teslim etmem. Der. Son arzu olduğu için kabul edilir ve adamı padişahın huzuruna çıkarırlar. Adam; – Devletlu Hünkarım; siz sabah uykudan uyandığınızda yanınıza cariyeleriniz geldi değil mi? Sonra size kıyafetinizi giydirmek için yardımcılarınız geldi değil mi? Sonra silahtarınız gelerek sizi kuşattı değil mi? Sonra odanızdan çıktınız değil mi? Diye peşpeşe sorular sorar. Padişah, bu soruların tamamını “evet” diye cevaplar. Adam devam eder; – Dışarı çıktığınızda seyisiniz gelerek atınızı getirdi değil mi? Sonra ekibiniz sırayla huzurunuza geldi değil mi? Sonra muhafız alayınızın komutanı ve muhafız alayınız geldiler değil mi? Padişah, bu sorulara da “Evet” cevabı verir. Adam devam eder; – Hünkarım, sonra siz bu kalabalık maiyetinizle saraydan çıktınız değil mi? Padişah yine “Evet.” der. – Devletlu Hünkarım; ben fakırse sabah uyandım ayalimle kahvaltımı ettim ve dışarı çıktığımda sizi gördüm ve bütün saygı ve iyi dileklerimle size “Uğurlar olsun Hünkarım.” dedim. Siz, bu kadar çeşitli insanla karşılaştıktan sonra saray dışında beni gördünüz ve avlanamadan döndünüz değil mi? – Eveeeet! – Hünkarım, siz benim uğursuzluğumla sadece avlanamadınız. Ben ise evimden çıktığımda ilk olarak sizi gördüm ve kellemden olacağım. Şimdi karar verin siz mi, yoksa ben mi uğursuzum Devletlum? Padişah, haksızlığını anlar. Nadim olur. Adamı memnun ederek gönderir. Kıssa bu…
Yorumunu da okumak isteyen okuyabilir. Siyasi eleştiri…
Anıt, Henry “Box” Brown’ın özgürlüğe giden zorlu yolculuğunu anmaktadır. 23 Mart 1849’da, azat edilmiş bir köle ve beyaz kölelik karşıtı olan James Caesar Anthony Smith’in yardımıyla, Brown kendini Richmond’dan Philadelphia’ya “kurutulmuş gıda” olarak işaretlenmiş iki fit karelik bir sandıkta gönderdi. Brown daha sonra kölelik karşıtı tanınmış bir aktivist oldu ve diğer köleleştirilmiş insanların sandıklarda kaçmasına yardımcı olmaya çalıştı.
Anıt, Brown’ın kullandığı tahta sandığa benzemesi amaçlanan bronz bir sandığı da içeriyor. Sandık açık ve kutunun arka paneline çömelmiş bir insan figürünün ana hatları çizilmiş. Heykelin yakınında, Richmond’daki köleliğin tarihini ve Brown’ın kaçışını ayrıntılarıyla anlatan bir bilgi levhası yer alıyor.
Kutunun beş yüzündeki yazılar: “Özgürlük ihtimaliyle cesaretlendim… Ölümün kendisine bile cesaret etmeye hazırdım.”
“Kendimi bir kutuya kapatıp… özgür bir duruma taşınma fikri aklıma geldi.”
“Kendimi üç fit karelik iki fitlik karanlık evime bıraktım.”
“Arkadaşlarım… kutuyu kırmayı başardılar ve sonra köleliğin mezarından dirilişim geldi.”
“Özgür bir adam olarak ayağa kalktım.”
Taş zemindeki yazı: “1849’da Richmond tütün işçisi Henry Brown, buna benzer bir tahta sandıkta kölelikten özgürlüğe doğru bir yolculuk yaptı”
Bilinmeyen, “Henry “Box” Brown Anıtı (Richmond, Virginia)” 20 Kasım 2024’te erişildi, https://www.slaverymonuments.org/items/show/1217 .
17.11.2024- Turgut ÜNSAL(İki yaka bir deniz hikayesinden) – Yusuf Ziya ÖZALP
60 yıl öncesiydi. Kış, Simi Adası’na beyaz bir yorgan gibi serilmişti o sabah. Balıkçı Aristo, oğlu Vasili’yi usulca omzundan tutarak kayığa yönlendirdi. Deniz, sanki yüzlerce yıllık bir efsanenin sırrını mırıldanıyordu. Aristo, bu sesleri dinleyerek büyümüştü. Babasından ve onun babasından kalan bilgiyi şimdi oğluna aktaracaktı.
Her dalga, her fırtına, her yıldız, onun için birer harf, birer kelimeydi. Vasili’ye öğretilecek çok şey vardı. Balıkçılık, yalnızca bir meslek değil, yüzyılların deniz kokulu mirasıydı. Kayık usulca Simi limanından ayrıldığında sabahın serin rüzgarı yüzlerini yaladı. Gökyüzü gri ve öfkeli bulutlarla kaplanmaya başlamıştı. Aristo, bu değişimi bir denizcinin sezgisiyle fark etti. Daha güçlü küreklere asıldı ama rüzgar oyunbozan bir çocuk gibi kayığın etrafında dolandı, büyüdü ve lodosun hırçın kollarına dönüştü. Kayık, devasa dalgalarla savrulurken Vasili’nin minicik bedeni, korkunun soğuk elleri tarafından esir alınmıştı. Parmakları, kayığın kenarına sıkıca yapıştı, gözleri kocaman açıldı, sessiz bir dua gibi babasına baktı.
“Vasili, korkma!” diye bağırdı Aristo, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak. Oğlunun gözlerindeki korkuyu yok etmek istiyordu ama deniz, bu küçük balıkçı ailesini acımasızca sınamaya kararlıydı. Poseidon çıldırmıştı adeta. Deniz beşik, kayık beşikte ağlayan bebek gibiydi. Sicim gibi inen yağmur, hız rekoruna soyunan fırtına onları tanıdıkları sulardan koparıp Datça’ya doğru sürüklüyordu.
O sırada Datça’nın sularında, Süleyman Badal ve kardeşi Mehmet de avdan dönüyordu. Onlar da, çocukluklarından beri denizin şarkılarını dinleyerek büyümüş, hayatlarını onun cömertliğine bağlamışlardı. Rüzgarın tuhaf bir uğultuyla konuştuğunu duyduğunda Süleyman, bir kayığın dev dalgalar arasında yalpaladığını gördü. Hemen küreklere asıldı, kararan denizin ortasında yardım çağrısına kulak verdi. Aristo ve Vasili’nin çaresiz kayığını kendi sandalı Kara Mehmet’e yanaştırdı.
Gün kararıyordu. Simi’ye geri dönülecek gibi değildi hava. “Misafirimiz olursunuz,” dedi Süleyman, sesi gür ama güven vericiydi. “Hava düzelince geri dönersiniz.” Kargı koyuna doğru yol aldıklarında, aniden sahil koruma botunun acı sireni havayı yardı. Aristo’nun yüreği bir anlık umutla çarptı, sonra o umut, tutuklanma anının soğuk gerçekliğine dönüştü. Çünkü izinsiz Türk karasularına girmişti, casusluk şüphesiyle tutuklandı, Kavakdibindeki hapishaneye kapatıldı. Küçük Vasili, babasının kolundan koparılışını gözyaşlarıyla izledi.
“Baba!” diye haykırdı, sesi rüzgarın hırçınlığa karıştı.
Süleyman Badal, gözlerindeki acıyı saklamaya çalışarak Vasili’ye yaklaştı.
“Ağlama, küçük,” dedi, o kocaman ve nasırlı ellerini çocuğun omuzlarına koyarak.
“Baban yoksa ben varım. O özgür kalana kadar birlikteyiz.”
Bu sözler, denizin iç çekişine, fırtınanın iniltisine bir cevap gibiydi. Vasili, Süleyman’ın evinde ikinci bir yuvaya, sıcak bir aileye kavuştu. Her sabah, annesi gibi onu seven Süleyman’ın eşi, masanın başında bir tabak sıcak çorba ile karşıladı onu. Mehmet, yeni bir kardeş gibi koluna girip sokaklarda gezdirdi. Yıllar birbirini kovaladı, fırtınalar dindi, deniz sakinleşti. İki yıl aradan sonra bir gün, Aristo özgürlüğüne kavuştu. Baba-oğulun gözyaşlarıyla kucaklaştığı o an, Datça’da hayat bir an durdu.
Vasili, yeni ailesine minnetle veda etti, Aristo ile birlikte Simi’ye geri döndü. Yıllar yıllar sonra, genç bir adam olan Vasili, Datça’dan gelen bir haberle sarsıldı. Süleyman Badal, onu hayata bağlayan adam, son nefesini vermişti. O an Vasili’nin yüreği, onca zaman denizin bağrında birikmiş tüm acılarıyla yankılandı. “Babaaa!” diye haykırdı, sesi Simi’nin kayalıklarından denize savruldu. Lodos, sanki o feryadı alıp Datça’nın kıyılarına götürdü. Orada, kayaların arasında, rüzgar hâlâ o kelimeyi taşıyor gibiydi; bir babanın yerine geçen, bir çocuğun kalbine kök salan o adamın anısını. (Datça’da yaşanmış olan ve dilden dile dolaşan bu hikaye, Turgut Ünsal’ın “İki yaka bir deniz” isimli çalışmasından ve Yusuf Ziya Özalp ‘in yazılarından kurgulanmıştır.”