RSS

Etiket arşivi: arkeoloji

DURAĞAN DEFİNESİ

25.08. 2026- DURAĞANLI İbrahim IRMAK-Antalya İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Teknik İl Müdür Yardımcısı( 5 alanda yüksek lisans onur ve birincilik sahibi)

11 kitabın yazarı Durağanlı İbrahim IRMAK, memleketine vefalı bir insan. İlçesine katkı sağlamak amacıyla, alanında bir çok arge çalışmaları yapıyor ve hemşerileri ile gruplarıda paylaşıyor.

Durağanlılar, bu potansiyeli değerlendirmeliler. Irmak’ın sunduğu çalışmalar bölgenin kalkınması için çok önemli. Yörenin tarihi dokusunu, yer altı ve yer üstü zenginliklerini mercek altına alarak bilimsel yöntemlerle gözler önüne seriyor. Halkı, Durağan hakkında yazılan akademik çalışmalardan haberdar ediyor. Durağanlılar, içlerinden yetişen böyle kişinin varlığıyla çok şanslılar.

İlginizi çekeceğini düşündüğümüz DURAĞAN SİKKELERİ VE DURAĞAN DEFİNESİ konulu arkeolojik araştırmasını okurlarımızla paylaşmak istiyoruz, Biz de araştırdık ve aşağıdaki linkte akademik çalışmayı bulduk.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4496271

İbrahim IRMAK diyor ki:

Değerli arkadaşlar,

Durağan’ın tarihine ilişkin araştırmalarımız sırasında üzerinde özellikle durmamız gereken çok önemli bir buluntu var:

Durağan Definesi:

Bu isim bizim sonradan verdiğimiz bir isim değil. Define, bilimsel numizmatik literatürde doğrudan “Durağan Definesi” olarak yayımlanmış durumda ve bugün Sinop Arkeoloji Müzesi koleksiyonunda bulunuyor. Üstelik sıradan birkaç eski paradan söz etmiyoruz.

Durağan Definesi, 10 adet altın Bizans solidusundan oluşuyor. Sikkelerin dağılımı şöyle:

1 adet Mauricius Tiberius MS 582–602 5 adet Focas MS 602–610 4 adet Heraclius MS 610–641

Sikkelerin tamamı İstanbul darphanesinde basılmış altın paralardır. Yani Durağan’da bulunan bu küçük hazine yaklaşık 1.400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Solidus, dönemin küçük günlük alışveriş parası değildir. Yaklaşık 4,5 gramlık, yüksek ayarlı altından basılan ve Bizans dünyasının en itibarlı para birimlerinden biri olan bir paradır. Dolayısıyla Durağan’da bir arada bulunan 10 solidus, döneminin şartlarında ciddi bir serveti ifade etmektedir.

Peki bu altınların üzerinde ne var? Sikkeler yalnız ekonomik değer taşımıyor. Üzerlerindeki figürler bize o dönemin devlet anlayışını, inancını ve siyasal sembollerini de gösteriyor.

Mauricius Tiberius sikkelerinde imparatorluk portresi, hükümdarlık sembolleri, haçlı küre ve arka yüzde zaferi ve Hristiyanlığı temsil eden kanatlı figürler görülüyor. Focas sikkelerinde imparator özellikle belirgin sakallı portresiyle tanınıyor.

Yine hükümdarlık ve Hristiyanlık sembolleri ön planda. Heraclius döneminde ise Hristiyan sembolizmi daha da kuvvetleniyor. Bazı soliduslarda Heraclius ile oğlu birlikte tasvir ediliyor; arka yüzde büyük haç figürü dönemin en belirgin işaretlerinden biri haline geliyor.

Yani bu 10 sikkeyi yan yana koyduğumuzda yalnız 10 altın para değil, yaklaşık altmış yıllık bir Erken Bizans siyasi tarihi görüyoruz.

Nerede bulundu? Kim buldu? Şimdilik burada çok dikkatli olmamız gerekiyor. Ulaşabildiğimiz bilimsel yayınlarda define açık biçimde “Durağan/Sinop” buluntusu olarak kayıtlı. Ancak hangi köyde, hangi tarlada, hangi mevki veya yapının yakınında bulunduğu ve bulan kişinin kim olduğu, şu anda ulaşabildiğimiz yayımlanmış kaynaklarda açık biçimde belirtilmiyor. Bu nedenle isim veya yer uydurmak doğru olmaz.

Bunun peşini ayrıca bırakmamak gerekiyor. Çünkü Sinop Arkeoloji Müzesi’nin eski envanter, edinim ve teslim kayıtlarında definenin müzeye kim tarafından getirildiği, satın alma mı, teslim mi, müsadere mi olduğu ve daha ayrıntılı buluntu yeri bilgisi bulunabilir. Bilimsel çalışmalardan bildiğimiz bir başka önemli husus da şudur:

Bu 10 sikke, Sinop Müzesi’nin 1970–1991 yılları arasında envantere giren eski koleksiyonunun içerisinde yer almakta ve John Casey ve çalışma arkadaşları tarafından 2010 yılında yayımlanan kapsamlı Sinop Müzesi sikke kataloğunda ayrı bir grup halinde “Durağan Definesi” adıyla değerlendirilmiştir.

Yani Durağan adı artık yalnız bizim yerel anlatımızda değil, uluslararası numizmatik literatürde de yer almaktadır. Durağan açısından asıl önemli tarafı burada Sinop’un diğer ilçeleri üzerine yaptığımız taramada Boyabat, Gerze, Erfelek, Ayancık adıyla yayımlanmış, Durağan Definesi gibi Erken Bizans dönemine ait 10 altın solidustan oluşan ilçenin adıyla anılan benzer bir define grubuna şu ana kadar rastlamadık.

Bu çok önemli. Çünkü Durağan Definesi yalnızca arkeolojik bir buluntu değildir. Durağan adını taşıyan tarihî bir kimlik belgesidir. Bir yerin tarihi yalnız yazılı belgelerle kurulmaz. Topraktan çıkan eserler, sikkeler, mezarlar, yapılar ve bunların bilimsel kayda girmesi o yerin tarihsel kimliğinin temel parçalarıdır. Durağan Definesi de bize şunu kesin olarak söylüyor: MS 6. yüzyılın sonu ile 7. yüzyılın ilk yarısında Durağan coğrafyası ekonomik değeri çok yüksek altın paraların bulunduğu, insanların yaşadığı, geçtiği veya servet sakladığı bir alandı. Bu nedenle define, Durağan’ın geçmişinin yalnız Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden ibaret olmadığını gösteren son derece güçlü maddi kanıtlardan biridir.

Tek başına bir defineye bakarak “Durağan Sinop’un en eski yerleşimidir” demek bilimsel olarak doğru olmaz. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Durağan, Sinop’un tarihî derinliği en güçlü ilçelerinden biridir ve Durağan Definesi bu tarihsel derinliğin doğrudan, elle tutulabilir kanıtlarından biridir. Üstelik üzerinde “Durağan” yazan modern bir yorumdan değil; yaklaşık 1.400 yıllık altınlardan ve bunların bilimsel literatürde Durağan Definesi adıyla kayıt altına alınmış olmasından söz ediyoruz.

Neden gömüldüler? Belki de hikâyenin en düşündürücü tarafı bu. Bir insan, aile, asker, tüccar veya başka bir kişi bu altınları bir nedenle bir araya getirdi. Sonra sakladı. Fakat geri dönüp alamadı. Neden? Savaş mı? Siyasi karışıklık mı? Ani bir ölüm mü? Göç mü? Güvenlik endişesi mi? Bilmiyoruz. Definenin en geç sikkelerinin Heraclius dönemine ait olması, onu Bizans dünyasının çok çalkantılı bir dönemine götürüyor. Fakat buluntu bağlamı kesinleşmeden belirli bir savaş veya olaya bağlamak doğru değildir. Bugün kesin olarak bildiğimiz şey çok daha sade ve aslında çok daha etkileyici: Yaklaşık 1.400 yıl önce birileri 10 altın sikkeyi Durağan’da sakladı. Sahibi onları geri alamadı. Durağan toprağı onları yüzyıllarca korudu. Sonra bu altınlar bulundu. Sinop Arkeoloji Müzesi’ne ulaştı. Bilim insanları tarafından incelendi. Ve dünya numizmatik literatürüne şu isimle geçti:

DURAĞAN DEFİNESİ Sinop’a yolu düşen bütün Durağanlı arkadaşlarımızdan bir ricamız var: Sinop Arkeoloji Müzesi’ne gidin ve Durağan Definesi’ni özellikle sorun. Sergileme düzenleri değişebileceği için sikkelerin tamamının her zaman vitrinde olup olmadığını önceden bilmiyoruz. Ama müze koleksiyonunda bulunan bu eserlerin Durağan’a ait olduğunu bilmek ve mümkünse görmek bile çok önemli. Çocuklarımıza da gösterelim. Çünkü tarih yalnız kitapta okunmaz. Bazen bir müze vitrininde, yaklaşık 4,5 gramlık küçücük bir altın sikkenin üzerinde karşımıza çıkar. Ve bazen o vitrindeki eserin altında tek bir kelime bütün hikâyeyi değiştirir.

Durağanlı İbrahim IRMAK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

TABLO BİZE NE ANLATIYOR?

30.12.2024-Alıntı

Tabloda gördüğümüz erkek figürü Osman Hamdi Bey’in kendisidir. Çoğunlukla, resmini çizeceği ortamda, doğuya özgü kıyafetler giyip kendi fotoğrafını çektirir. Sonra fotoğrafa bakarak yapar resimlerini. Kaplumbağa Terbiyecisi de bu şekilde çizilmiştir.

Tablodaki mekan, Bursa’daki Yeşil Cami’dir. Osman Hamdi Bey çizime burada başlamış, daha sonra çekilen fotoğraf yardımıyla kendi atölyesinde bitirmiştir.

Peki “Kaplumbağa Terbiyecisi” bize neyi anlatıyor? Bunu anlamak için tabloyu incelemeye başlayalım.

Öncelikle neler görüyoruz?

Kırmızı kaftan giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı, kambur yaşlı bir adam…

Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor. Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu.

Sırtında bir nakkare (yarım küre biçiminde küçük bir davuldan oluşan vurmalı bir çalgı, Mevlevi müziğinin dört temel çalgısından da birisi) asılı ve buna bağlı mızrap (nakkareyi çalmaya yarayan nesne) boynundan aşağı sarkmış.

Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir neyi tutuyor. Kırbaç değil de neden ney? Anlaşılan kaplumbağaları ney üfleyerek, nakkare çalarak yani musikiden yararlanarak terbiye etmeye çabalıyor.

Ama yaşlı adamın ney’i tutuşuna daha dikkatli bakacak olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz kalmış.

Bize verilmek istenen mesajın ne olduğunu doğru yorumlamak için, Osman Hamdi Bey’in hayatı hakkında biraz bilgi sahibi olmalıyız.

Osman Hamdi Bey, ilk Türk arkeoloğudur. Dünyaca ünlü İskender Lahidi’ni bulan ve İstanbul’a getiren kişidir.

Çağdaş Türk müzeciliğinin öncülerindendir. İstanbul arkeoloji müzesinin kurucusu ve ilk müze müdürüdür.

Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’ni yani Güzel Sanatlar Akademisi’nin kurucusudur.Ayrıca modern anlamda ilk Türk ressamlarından birisidir ve Türk resminde figürlü kompozisyon kullanan ilk ressamdır.

Bu durumu Emre Caner bir romanında şöyle açıklamıştır:

“Osman Hamdi de hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler yapmıştı. Ressam olmuştu en başta. Sonra müze müdürü. Bir arkeolog. Ardından da güzel sanatlar akademisi müdürü. Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!”

Osman Hamdi Bey, tüm bunları sanatı ve sanatçıyı önemsemeyen, antik eserlere hiç değer vermeyen bir toplumda başarmıştı. Devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli kendisine yeni engeller çıkarmış, değişime, modernleşmeye direnmişti.

İşte tablodaki kaplumbağalar; devletin hantal işleyen bürokrasisi ve değişime direnen, ağır aksak ilerleyen toplumun kendisiydi. Yaşlı dervişin kendisi olduğunu söylemiştik. Bütün bu duruma kızan Osman Hamdi Bey, derviş de olsa sabrının bir sonu olduğunu göstermiş oluyor.

Osman Hamdi Bey’in, bu tablo yapılırken nereden esinlendiği de ortaya çıkmıştır. Şimdi Fransız Le Tour du Monde’nin 1869 yılındaki bir sayısında çıkan gravürü inceleyelim.

( yorumlar bölümünde )

1869 yılında Bağdat Valisi Mithat Paşa’nın hizmetinde çalışan babasına gönderdiği mektupta, Le Tour de Monde dergisini severek okuduğundan bahseden Osman Hamdi Bey’in bu çalışmadan esinlenmesi gayet olası gözüküyor.

Benzerlikler dikkat çekici olsa da Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi, renklerin ve ışığın kullanımı, tablonun derinliği ve verdiği mesajla öncülünden çok daha kıymetli.

Alıntı

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

ANDAVAL KÖYÜNÜN HİKAYESİ

28.11.2024- Ali PEKER

Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları kitabında, Andaval köyünün hikayesini anlatır. Vaktiyle Kayseri ile Niğde arasında atlı sürücülerin gelip geçtiği, ara durak şeklinde bir tepe köyüymüş, Andaval. İnsanları çok misafirpervermiş .Yolda kalan ,dinlenmek isteyen her yolcuya kapılarını ve sofralarını açarlarmış.

O kadar çok izzet ve ikramda bulunurlarmış ki sadece Kayseri değil, civar illerden gelen bir çok insan buraya uğrar olmuş. Hatta işi abartıp hastalık bahanesiyle günlerce yatıya kalanlar günden güne artmaya başlamış.

Andavallılar iyi niyetlerinden dolayı kimseye hayır diyemedikleri için artık bu yükü kaldıramaz olmuşlar. Sonunda kendi köylerini terk edip, dağ köylerine kaçıp, göç etmişler.

Paylaşım metni ;Meydan -Larousse ‘dan alınmıştır.

Ansiklopedi ‘nin gösterdiği kaynak ; Reşat Nuri Güntekin /Anadolu Notları. Anadolu Notları ;Yazarımızın Milli Eğitim Müfettişliği döneminde (1927-1939) yaptığı yurt gezilerindeki izlenimlerinden oluşmaktadır.

***

NOT: Andaval Kilisesi, Niğde‘ye bağlı Aktaş beldesinde bulunan ve M.Ö. 8. yy’ın başlarına tarihlenen kilisedir.

Geç-Hitit yerleşimi olan ve aynı zamanda Roma döneminde de önemli bir merkez olan Antik Tyana kentinin uzantısı olarak düşünülen bu yapı yakın zamanda restore edilerek ziyarete açılmıştır.[1]

Tarihi kaynaklarda adı Andavilis, Addaualis, Ambavalis olarak geçen yerleşim Geç antik dönemde, İstanbul’dan Kilikya’ya giden yol üzerinde bir istasyon görevi üstlenmiştir. Bizans dönemine ait kilise ilk olarak W. J. Hamilton’ın 1842 yılında basılan seyahatnamesinde kısaca anlatılmaktadır. Seyyah, Eski Andavaldaki kilisenin Konstantinos’un annesi Helena’ya adanmış bir kilise olduğunu belirtmektedir.[2]

1977`ye kadar sağlam ve ayakta olduğu belirtilmektedir.[3] O zamana kadar büyük olasılıkla köylülerin depo olarak kullandığı bu yapı 1977`li yıllarda tescil edilmiştir. Ancak bir süre sonra kilisede patlama olmuştur. Patlamadan sonra uzun süre bakımsız kalan kilisede 1996 yılında Niğde Müzesi ile Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünden Prof. Dr. Sacit Pekak işbirliğiyle ilk kazı ve restorasyon çalışmaları yapıldı.[4]

Andaval anlamı nedir?

i. (Yun. andalavus, göçüşme ile andavalus > andavallus > andavallı) argo. Görgüsüz, bön, aptal kimse, ahmak: Ulan andavallı, dolap beygiri misin? (Hüseyin R. Gürpınar).

(Vikipedi)

Kaynakça

[değiştir | kaynağı değiştir]

  1. ^ “Tarihi Andaval Kilisesi turizme kazandırıldı”. hurriyet.com.tr. 16 Nisan 2019. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  2. ^ “Andaval Kilisesi”nigde.ktb.gov.tr. Nğde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. 14 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  3. ^ “Niğde Andaval Kilisesi”arkeolojikhaber.com. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  4. ^ Pekak, Sacit (1998). “Niğde-Andaval (Aktaş)’daki Konstantin- Helena Kilisesi”Sanat Tarihi Dergisi9 (9). ss. 103-117. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
 
Yorum yapın

Yazan: 28 Kasım 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

ANADOLU’NUN KAYIP DİLİ KALAŞMA

05.09.2024- ARKEOLOJİ TARİHİ

Anadolu’nun kayıp dili ‘Kalaşmaca’ çözüldü

2023 yılında Boğazköy-Hattuşa’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan Anadolu’nun kayıp dili ‘Kalaşmaca’ çözüldü. Bulunan 174 tablet deşifre edildi. Tabletlerde günlük yaşama ve kutlamalara ilişkin metinler yer alıyor. Kazı Başkanı Prof. Schachner, “Bu metinler Anadolu’nun M.Ö. 2000 yılında çok dilli ve çok kültürlü bir yer olduğunu gösteriyor” diyor

Çorum’da bulunan Boğazkale – Hattuşa’da yüz yıldan beri kazılar sürse de 1980’lerden sonraki kazılarda 30 bin civarında çivi yazılı kil tablet bulunmuştu. Bu tabletlerden 174 tanesinin farklı bir dilde ortaya çıkmasıyla, daha önce bilinmeyen ancak kaybolmuş bir dilin varlığı keşfedilmişti.

2023 yılında yapılan bu keşifte bulunan tabletlerin Bolu-Gerede civarında yaşayan Kalaşma isimli halkın dilinde yazıldığı belirlendi.

Luvice ile benzerlik taşıyan dil, Anadolu’nun tarih içinde kaybolmuş dillerinden biriydi.

Boğazköy Müzesi’nde korunuyor

Hattuşa’da arkeolojik kazıları yürüten ekibin başkanı Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Andreas Schachner, bulunan tabletlerin İstanbul Arkeoloji Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Çorum Arkeoloji Müzesi ve Boğazköy Müzesi’nde korunduğu söyledi.

Tabletler üzerindeki çalışmaların Almanya Worzburg Üniversitesi Eskin Yakındoğu Dilleri Bölümü’nden Prof. Dr. Daniel Schwemer ve İstanbul Üniversitesi Hititoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Metin Alparslan tarafından yürütüldüğünü belirten Schacher, “Alman kazı ekibin sorumluluğundaki bütün metinler yayınlandı” dedi.

Prof. Dr. Schwemer tarafından 174 tabletin deşifresine ilişkin yazılan ‘Keilschrifttexte aus Boghazköi (Boğazköy’den Çiviyazısı Metinleri)’ isimli eser bu yıl dijital ortamda ulaşıma açıldı. Eserde 174 tabletin günümüz diline çevirisi yer alıyor.

Tabletlerde günlük yaşama ilişkin bilgiler, bayram ve festivallere ilişkin notlar, komşu ülkelerle ilişkilere ilişkin kayıtlar yer alıyor.

Prof. Schachner, “İlk transliterasyonu Prof. Schwemer yaptı. Çivi yazısından Latin harifli yazıya dönüştürdü. Sonra dilbilim uzmanları Marburg Üniversitesi’nden Prof. Elisabet Rieken ve Doç. Dr. İlya Yakubovitich, metinleri inceleyerek çözdüler. Bir takım çalışması yapıldı” dedi.

Kalaşma dilinde tabletlerde yeni bir alfabe bulunmadığı belirten Prof. Schachner yazı için Hititlerin çok iyi bildiği ve Mezopotamya’dan alınan çivi yazı sisteminin kullanıldığını vurguladı.

Metinlerin nihai yayınının önümüzdeki günlerde yapılacağını kaydeden Schachner, Kasım ayından itibaren herkesin Kalaşma dilindeki metinlere ulaşabileceği vurguladı.

Schachner, şunları söyledi:

“Tablet içerikleri aslında çok önemli bilgiler aktarmıyor ama bu metinler sayesinde M.Ö. 2000 yılında Anadolu’nun çok dilli ve çok kültürlü bir bölge olduğunu öğreniyoruz. İnsanlar, bu dillerden en az birkaç tanesini biliyor ve kullanıyorlardı. Hititlerin başka bir bölgesinin Tanrılarına bakışını da bu metin sayesinde teyit etmiş oluyoruz çünkü fethettikleri bölgenin Tanrılarını kendi sistemlerine dahil ederek tapıyorlardı. Bu şekilde o bölgeleri kendilerine bağlamaya çalıştılar. Bu metinler, Kalaşma’dan getirdikleri Tanrı’ya kendi anlayacağı dilde hürmet edebilmek için bu dilde yazılmış. Hititlerin mantığına göre o tanrı Hitit dili anlamazdı.”

Anadolu’da mutlaka başka kayıp diller de olduğunu ancak tespit etmenin zor olduğunu ifade eden Schachner, Kalaşmacayı ortaya çıkaran durumun bugüne kadar ilk kez yaşandığı vurguladı. Schachner, “Bulunan tabletler çok iyi korunmuş. Dolayısıyla metin tümü elimize geçti. Normalde küçük parçalar buluyoruz. Tablet kırıkları. Burada ise iyi korunmuş tabletler vardı” dedi.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

SİNOP SERAMİK ÇAMURU VE AMFORALAR

02.04.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Korucuk, Ordu köyü sahili ve denizin içinde yumuşak, yapışkan bir toprak vardır. 1993 yılında Halk Eğitimi Merkezinde çalışırken, valimiz Sayın Adil Yazar’ın gayretleri ile müdürlüğümüze seramik fırını kuruldu. O zaman bu çamuru şekillendirip seramik fırınında denedik. İlk denemelerimizde, ürün fırından çıkınca çatladı. Daha sonra çamurdan güzel sonuçlar aldık. Ürünler fırından çıktığında, kiremit ve tuğla renginde idi. Boyabat’ta tuğla, kiremit yapımında kullanılan toprakla benzeşiyordu.

FOTOĞRAF: 2008- Y. SARIKAYA- Fen Lisesi öğrencileri ile Sinop toprağı araştırması yaparken

Sinop toprağı eskiden de, amforalarda kullanılmıştır. Hem toprak özelliğinden, hem de limandan Avrupa’ya kolay sevk edildiğinden dünyaca ünlüdür. Arkeolojik kazılarda bulunan seramik fırınları ve amforalar bilgilerimizi doğrulamaktadır.

1993 yılında Türk ve Fransızlardan kurulan arkeoloji ekibi, Sinop’ta amfora atölyeleri araştırması yapmıştır. Ekip, Sinop ve çevresinde 20 km çapındaki bir arazide yaptığı bir haftalık çalışma ile 8 atölyenin yerini tespit etmiştir. Boztepe Yarımadasında yapılan kazılarda, Helen Dönemine ait 3 atölye bulunmuştur. Bu örnekler arasında,  kulpunda çömlekçinin veya şehrin hakiminin adını taşıyan damgalı amforalar ve paralarda görülen “yunus üzerinde kartal” sembolü vardır. Demirci limanında M.Ö.3.yy’ dan, 7.yy’ a kadar faaliyette olduğu tahmin edilen büyük bir atölye bulunmuştur. Pek çok amfora çeşidi bu çalışmalardan sonra Sinop yapımı diye ayırt edilebilmektedir. “havuç amfora” olarak adlandırılan kırmızı kilden yapılmış, uzun boyunlu, ince gövdeli, minik kulplu amforalar bu örneklerdendir.[1]

Sn. Ersin Döğer, “Antik Çağda Amforalar” adlı kitabında batıdaki birçok merkezde, mühürlü 20.000 Sinop amforasının bulunduğunu belirtir.

Sinop’un tarih ve kültür sayfalarını çevirdikçe, karşımıza ne güzellikler çıkıyor ve daha neler de çıkacak.  Bu şehir, uygarlıkların gözdesi olma özelliğini, sahip olduğu bu zenginliklerden alıyor. Toprağımızın bir de boya özelliği vardır. Strabon, Sinop toprağından elde edilen boya hakkında, iki bin yıl önce şunları anlatıyor:” Kapadokya’da Sinopeli olarak adlandırılan bir aşı boyası yapılır. İberyalılar bununla rekabet ettikleri halde, bunlarınki dünyadakilerin en iyisidir. Sinopeli olarak adlandırılmasının nedeni,  Ephesosluların ticareti Kapadokya halkına ulaşıncaya kadar, buralı tüccarların onu Sinope’den sevk etmeyi adet edinmelerindendir.[2]


[1] Arkeolog Dr. Selin Tezgör, 1998/ Skylife Dergisi

[2] Strabon Coğrafyası, s, 12

Kaynak: Y. SARIKAYA, Bir İnci Memleketim-2010-S, 56-57

 

Etiketler: , , , , , , , ,