RSS

Kategori arşivi: Bilinmeyenler

SATRANÇ VE TAVLANIN BULUNUŞU

30.09.2024-https://www.halkbankkobi.com.tr/

Esnaf oyunu tavlanın dünden bugüne hikayesi

Perslere uzanan bir geçmiş

Kökeni İtalyanca olan tavla kelimesi “tahta” anlamına geliyor. Oyunun geçmişi ise Pers İmparatorluğu’na dayanıyor. Yapılan tarihi kazılarda Pers İmparatorluğu’na ait Shahr-e Sokhteh (Yanmış Şehir) adlı bölgede tavlaya ait kalıntılara rastlandı. Ayrıca yine imparatorluğa ait bölgelerden olan Ur’da, üzerinde yılan resmi bulunan ve tavlaya ait olduğu düşünülen oyun tahtaları bulundu. Bunların yanı sıra M.Ö. 3000’li yıllarda yine Ur bölgesinde tavlaya benzer; 2 zar ve 60 taş ile oynanan bir oyunun izleri ortaya çıktı.

İran şahına mektup

Rivayete göre o dönem Hint İmparatoru, Perslerin başında olan İran Şahı Nevşiyan’a hiçbir açıklama yapmadan satranç oyununu gönderir. Hint İmparatoru oyunla birlikte gönderdiği mektupta sadece “Kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa; o kazanır. İşte hayat budur.” mesajına yer verir. Daha önce bu oyunu hiç oynamamış olan Nevşiyan, durumu şaşkınlıkla karşılar.

“Hayat biraz da şanstır.” 

Pers İmparatoru olan İran Şahı Nevşiyan, en akıllı veziri Buzur Mehir’den bu oyunu çözmesini ister. Ayrıca şah, vezirine Hint İmparatoru’na hediye etmek için yeni bir oyun icat etmesini de emreder. Vezir, uzun bir çalışmanın ardından satrancın her taş hareketini ve oyunun tamamını çözer. Ardından 10 gün içinde tavlayı icat ederek imparatora sunar. İmparator Nevşiyan ise tavlayı “Evet, kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa; o kazanır. Ama biraz da şanstır. İşte hayat budur.” mesajıyla Hint İmparatoru’na hediye olarak gönderir.

Zamanla iç içe bir oyun 

Tavla, zaman kavramından ilham alan bir oyun. Senenin birliğine temsilen tavla 1 tanedir. Oyunun 4 köşesi 4 mevsimi, içindeki karşılıklı 6 hane ise 12 ayı temsil eder. Ayrıca tavlanın iki farklı renge sahip 15 pulu bir aydaki 15 gece ve 15 gündüzü, karşılıklı 12 hane de günün 24 saatini simgeliyor. Tüm bu detaylar, tavlanın ne kadar ince düşünülmüş ve tasarlanmış bir oyun olduğunu bizlere gösteriyor.

Kraliçenin strateji oyunu

Tarih boyunca çok sayıda medeniyetin yolu tavla ile kesişti. Romalılar, 480 ile 1000 yılları arasında “12 yollu oyun” adını verdikleri, tavlanın bir başka versiyonu olan oldukça popüler bir oyun oynarken, tavla uzun bir süre boyunca Japonya’da illegal olarak oynandı. İngilizler ise Haçlı Seferleri neticesinde tavla ile tanıştı ve 15. yüzyıldan itibaren satranca nazaran bu oyunu tercih etmeye başladılar. Hatta ülkede Kraliçe I. Elizabeth’in tahta çıkışına kadar illegal olan tavlanın, kraliçenin geliştirdiği stratejilerde çok etkili olduğu söylenir. 

Osmanlı’dan gelen bir gelenek

Tavla, Birinci Dünya Savaşı döneminde popülaritesini kaybetse de 1970’lerle birlikte tekrar ilgi gören oyunlardan biri haline geldi. Oyun, Osmanlı Devleti’nde ise 1400’lü yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başladı. Özellikle oyunun Osmanlı’nın yükseliş döneminde çok değerli hale gelmesi, ülkemizdeki tavla geleneğinin ilk adımları oldu. Bugün hala Türkiye’deki usta tavla oyuncuları, bir gelenek şeklinde oyunun Farsça’dan Türkçe’ye geçen isimlerini kullanırlar: Yek (1), Dü (2), Se (3), Cehar (4), Penç (5), Şeş (6).

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

BİZE BÖYLE GERÇEK ÖĞRETMENLER GEREK

29.09.2024-Serkan ÖZMEN

“Çankaya’daki küçük okulda okuyan kızların bilgilerini yoklayan Gazi, iyi yetişmediklerini görmüş, Rüsuhi Bey’i bunun nedenini öğrenmekle görevlendirmişti. Gazi çalışırken Rüsuhi Bey ile Genel Sekreter Tevfik Bey geldiler.

‘Evet?’

Rüsuhi Bey bilgi sundu:

‘Öğrencilerin çoğu hatırlı kimselerin çocukları. Öğretmen bu yüzden öğrencileri sıkmıyor, ders yapmak yerine daha çok oyun oynatıyormuş.’

Gazi Tevfik Bey’e,

‘İlgililerle konuş..’dedi,

‘..bu dalkavuk öğretmeni oradan alsınlar. Hatır gönül dinlemeden öğretmenliğin gereğini yapacak birini yollasınlar.’

‘Peki efendim.’” (3)

“Çankaya’daki küçük okula yeni bir öğretmen atanmıştı. Çalışkan, ciddi, öğrencilerini yetiştirmek için çabalayan gerçek bir öğretmendi. Sabiha, Rukiye ve Zehra yine ödevlerini yapmamışlardı. Üstelik öğretmene kafa tutuyorlardı. Üçüne de bağırmaya başladı:

‘Susunuz! Hem tembel hem şımarıksınız. Kimin nesi olursanız olun, tembelliğe, şımarıklığa, hele küstahlığa hakkınız yok. Şimdi okulu terk edin. Bir daha da buraya ayak basmayın!’

Zehra, ‘Sizi Gazi Paşa’ya şikâyet edeceğiz! dedi.

Öğretmen kıpkırmızı kesildi. Kapıyı gösterdi:

‘Çıkııııııın!’

Kızlar çantalarını toplayıp sınıftan çıktılar. Öfkeden gözlerinden yaş iniyordu.

‘Her şeyi Gazi Paşa’ya anlatalım.’

‘Bizi azarlamak, kovmak ne demekmiş anlasın.’

‘Eski öğretmen ne iyiydi. Hep oyun oynatırdı.’

Koşa koşa köşke geldiler. Gazi’yi buldular.

‘Ne oldu? Anlatın bakayım.’

İçlerini çeke çeke anlattılar:

‘Eski öğretmenimiz çok iyiydi.’

‘Bu her gün ev ödevi veriyor.’

‘Her gün sınav yapıyor.’

‘Bilemezsek azarlayıp duruyor.’

‘Tembeller diyor.’

‘Şımarıklar diyor.’

‘Bu yoksul millete kaça mal olduğunuzu biliyor musunuz diyor.’

‘İyi davransın diye sizin kızınız olduğumuzu söyledik.’

‘Aldırmadı bile.’

‘Çok gücümüze gitti.’

‘Biz de kızdık, ev ödevimizi yapmadık, bundan sonra da yapmayacağımızı söyledik.’

Sabiha elinin tersi ile gözyaşlarını sildi:

‘Üçümüzü de sınıftan kovdu.’

‘Bir daha da gelmeyin dedi.’

Gazi ‘Bitti mi?’ diye sordu.

‘Bitti.’

Ayağa kalktı:

‘Çok kötü bir şey yapmışsınız çocuklar. Savaştı, işgaldi, iyi bir eğitim görmediniz. Öğretmen eksiklerinizi tamamlamaya çalışıyor. Daha ne istiyorsunuz? Öğretmene karşı gelmek ne demek? Öğretmenlikten daha yüksek bir mevki mi var sanıyorsunuz?’

Kızlar Gazi’yi herkesten yüksek sanıyorlardı. Çok bozuldular.

‘Rüsuhi Bey!’

‘Buyrun efendim.’

‘Al bunları hemen şimdi okula götür. Öğretmenin elini öpüp af dilesinler. Mesleğinin gereğini yaptığı için de kendisine çok teşekkür ettiğimi söyle. Bize böyle gerçek öğretmenler gerek. Haydi okula!’

Kızlar süklüm püklüm okulun yolunu tuttular. Demek öğretmen Gazi Paşa’dan daha yüksekti ha!” (4)

(1) Mustafa Kemal Atatürk; Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, Kültür Bakanlığı Yayınları 393, Ankara, 1981, s.11.

(2) İsmail Hakkı AKANSEL, Atatürk ve Yaverleri, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 2006

(3) 244 Turgut Özakman; Cumhuriyet Türk Mucizesi, İkinci Kitap, Bilgi Yayınevi, 24.Basım, İstanbul, Ekim 2010, s.216.

(4) Turgut Özakman; Age, İkinci Kitap, s.225-22

 
Yorum yapın

Yazan: 29 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

RUM BALIKÇI STELYO İLE BİLGE YUSUF’UN “BİR KAHVENİN 40 YIL HATIRI VAR ÖYKÜSÜ

13.09.2024-TC Üsküdar Belediyesi Kültür Hizm .Arşivi- Kültür Sanat Tarih Doğa

” Bir kahvenin 40 yıl hatırı var ” deyimi Üsküdarlı Bilge Yusuf ile Rum balıkçı Stelyonun hikâyesine dayanır.

1895 Eminönü Yemiş İskelesi , balıkçı kahvesine giren Osmanlı zabiti;

“Bre Yusuf , herkese benden okkalı bir kahve , ama şurda oturan Rum palikaryasına yok..Ona , kahvem de akçem de haramdır “..der

Bilge Yusuf kahveleri ikram eder , bir kahve de Palikarya Stelyo nun önüne koyar

Zabıt adeta kükrer..”Ben , ona haramdır demedim mi Yusuf ?”

Bilge Yusuf , hiç istifini bozmaz

“Komutan , o kahve benden , ona da helaldir.” der..Stelyo minnetle bakar Yusufa

1905 olur , Samos ( Sisam ) arasında Rum isyanı başlar.. Damat Ferit Paşa adaya asker çıkarır..Bilge Yusuf da askerdir ve adaya çıkan askerler arasındadır. Ancak ilk çatışmada esir düşer..2 yıl yatar Samos zindanlarında..2 yıl sonunda Rum çeteciler , esir pazarında satışa çıkarır Yusufu

Mezatda 5 para – 7 para sesleri arasından bir ses yükselir.” – O Türke benden 5 kuruş , hemen alıyorum..”.Sessizlik hakim olur , Rum alır Yusufu arabasına köyün dışına çıkarır. Denize yakın bir yerde arabasını durdurur , döner Yusufa ” – Serbestsin Bilge Yusuf ” der

Yusuf inanamaz duruma , Rum un ellerine kapanır..” – beyim , kimsin necisin, beni neden özgür bırakırsın ” der

Rum döner Yusuf’a ” – ben balıkçı Stelyo ” der..Yusuf çözemez durumu , adamı tanımaz bile..Rum , uzun uzun anlatır ,12 yıl öncesine , Yemiş iskelesine döner , detaylarıyla o günü anlatır ve;

“İşte ben , bir fincan kahveyi helal ettiğin balıkçı Stelyo ” der. Göz yaşları sel olur. Sarmaş dolar olurlar. Stelyo , Yusufu , kaçak yoldan İstanbul’a gönderir. Bu dostluk 35 yıl devam eder

Her yıl birbirlerini ziyaret ederler.Her ziyarette bir fincan kahve mutlaka vardır. Çocuklarına , torunlarına anlatırlar dostluklarını ve

“Bu kahvenin 40 yıl hatırı var ” derler.

Kaynak ( TC Üsküdar Belediyesi Kültür Hizm .Arşivi)

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , ,

YAMYAM FARE NASIL YETİŞTİRİLİR?

12.09.2024- Arkeoloji Tarihi

Duyulmamış bir hikayedir, genelde eski gemiciler bilir.

Eskiden fareleri yok etmek için İngiliz gemilerinde uygulanan bir metodtur.

Bir tane fareyi canlı olarak yakalayıp boş bir tenekeye koyarlar ve günlerce aç bırakırlar. Sonra birgün yakaladıkları küçük bir fareyi bu farenin yanına koyarlar.

Günlerce aç kalmış olan fare yeni koyulan fareyi yer.

Sonra bir daha bir daha derken yamyam bir fare elde ederler.

Bu fare artık iyice de semirmiş ve kuvvetlenmiş olur.

Sonra bu fareyi geminin içine salarlar, şimdi ortada tebdil kıyafet gezen güçlü kuvvetli bir yamyam fare vardır ve bu fare rahatlıkla diğer farelerin yanına sokulur ve yakaladığını yer.

Böylece gemi farelerden temizlenir.

Bir nesli yok etmek için uyguladıkları bu metodu, şimdi içimize eğitilmiş, semirmiş, beyni yıkanmış, yamyam fareler sokularak, bizi de yok etmek için kullanıyorlar.

Şimdi aramızdaki bu yamyam farelere dikkat.

Aklını kullan yedirme kendini.

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,

EŞSİZ BİTKİ KUM YEMİ

09.09.2024- Ahmet TAŞDEMİR

Güneş ışığında değil, çölün değişen kumlarında büyüyen bir bitki hayal edin. Sonoran Çöllerinin nadir bir cevheri olan Kum Yemi (Pholisma sonorae) ile tanışın.

Bu eşsiz bitki, etli gövdesini gökyüzüne uzanmak yerine yüzeyin iki metre altına kadar uzatıyor. Sadece küçük, yuvarlak bir kısmı kum tepelerinin arasından görünüyor ve çoğu zaman mantar sanılıyor.

Ama aldanmayın, bu bir mantar değil. Karabuğday ve kanarya otu gibi çöl çalılarının köklerine tutunarak besin maddelerini emen kısmen parazit bir bitkidir.

Asalak doğasına rağmen Kum Yemi, ev sahibinden su çalmaz. Bunun yerine pullu yapraklarındaki küçük gözenekler aracılığıyla suyu doğrudan havadan emer.

İlginç bir şekilde, kuraklık sırasında Kum Yemi’nin emdiği suyun bir kısmını ev sahibiyle paylaşarak daha simbiyotik bir ilişki yaratabileceğine dair bazı kanıtlar var.

Çiçek açtığında, her zamanki grimsi, beyazımsı veya kahverengi rengiyle tam bir kontrast oluşturan, güzel pembe ila mor çiçekler üretir.

Ne yazık ki Kum Yemi insan faaliyetleri nedeniyle tehdit altında. Ama umut var. Fort Yuma Quechan Kızılderili Kabilesi tarafından yürütülen bir kampanya, ulusal bir anıt oluşturarak burayı korumayı amaçlıyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,

ANADOLU’NUN KAYIP DİLİ KALAŞMA

05.09.2024- ARKEOLOJİ TARİHİ

Anadolu’nun kayıp dili ‘Kalaşmaca’ çözüldü

2023 yılında Boğazköy-Hattuşa’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan Anadolu’nun kayıp dili ‘Kalaşmaca’ çözüldü. Bulunan 174 tablet deşifre edildi. Tabletlerde günlük yaşama ve kutlamalara ilişkin metinler yer alıyor. Kazı Başkanı Prof. Schachner, “Bu metinler Anadolu’nun M.Ö. 2000 yılında çok dilli ve çok kültürlü bir yer olduğunu gösteriyor” diyor

Çorum’da bulunan Boğazkale – Hattuşa’da yüz yıldan beri kazılar sürse de 1980’lerden sonraki kazılarda 30 bin civarında çivi yazılı kil tablet bulunmuştu. Bu tabletlerden 174 tanesinin farklı bir dilde ortaya çıkmasıyla, daha önce bilinmeyen ancak kaybolmuş bir dilin varlığı keşfedilmişti.

2023 yılında yapılan bu keşifte bulunan tabletlerin Bolu-Gerede civarında yaşayan Kalaşma isimli halkın dilinde yazıldığı belirlendi.

Luvice ile benzerlik taşıyan dil, Anadolu’nun tarih içinde kaybolmuş dillerinden biriydi.

Boğazköy Müzesi’nde korunuyor

Hattuşa’da arkeolojik kazıları yürüten ekibin başkanı Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Andreas Schachner, bulunan tabletlerin İstanbul Arkeoloji Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Çorum Arkeoloji Müzesi ve Boğazköy Müzesi’nde korunduğu söyledi.

Tabletler üzerindeki çalışmaların Almanya Worzburg Üniversitesi Eskin Yakındoğu Dilleri Bölümü’nden Prof. Dr. Daniel Schwemer ve İstanbul Üniversitesi Hititoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Metin Alparslan tarafından yürütüldüğünü belirten Schacher, “Alman kazı ekibin sorumluluğundaki bütün metinler yayınlandı” dedi.

Prof. Dr. Schwemer tarafından 174 tabletin deşifresine ilişkin yazılan ‘Keilschrifttexte aus Boghazköi (Boğazköy’den Çiviyazısı Metinleri)’ isimli eser bu yıl dijital ortamda ulaşıma açıldı. Eserde 174 tabletin günümüz diline çevirisi yer alıyor.

Tabletlerde günlük yaşama ilişkin bilgiler, bayram ve festivallere ilişkin notlar, komşu ülkelerle ilişkilere ilişkin kayıtlar yer alıyor.

Prof. Schachner, “İlk transliterasyonu Prof. Schwemer yaptı. Çivi yazısından Latin harifli yazıya dönüştürdü. Sonra dilbilim uzmanları Marburg Üniversitesi’nden Prof. Elisabet Rieken ve Doç. Dr. İlya Yakubovitich, metinleri inceleyerek çözdüler. Bir takım çalışması yapıldı” dedi.

Kalaşma dilinde tabletlerde yeni bir alfabe bulunmadığı belirten Prof. Schachner yazı için Hititlerin çok iyi bildiği ve Mezopotamya’dan alınan çivi yazı sisteminin kullanıldığını vurguladı.

Metinlerin nihai yayınının önümüzdeki günlerde yapılacağını kaydeden Schachner, Kasım ayından itibaren herkesin Kalaşma dilindeki metinlere ulaşabileceği vurguladı.

Schachner, şunları söyledi:

“Tablet içerikleri aslında çok önemli bilgiler aktarmıyor ama bu metinler sayesinde M.Ö. 2000 yılında Anadolu’nun çok dilli ve çok kültürlü bir bölge olduğunu öğreniyoruz. İnsanlar, bu dillerden en az birkaç tanesini biliyor ve kullanıyorlardı. Hititlerin başka bir bölgesinin Tanrılarına bakışını da bu metin sayesinde teyit etmiş oluyoruz çünkü fethettikleri bölgenin Tanrılarını kendi sistemlerine dahil ederek tapıyorlardı. Bu şekilde o bölgeleri kendilerine bağlamaya çalıştılar. Bu metinler, Kalaşma’dan getirdikleri Tanrı’ya kendi anlayacağı dilde hürmet edebilmek için bu dilde yazılmış. Hititlerin mantığına göre o tanrı Hitit dili anlamazdı.”

Anadolu’da mutlaka başka kayıp diller de olduğunu ancak tespit etmenin zor olduğunu ifade eden Schachner, Kalaşmacayı ortaya çıkaran durumun bugüne kadar ilk kez yaşandığı vurguladı. Schachner, “Bulunan tabletler çok iyi korunmuş. Dolayısıyla metin tümü elimize geçti. Normalde küçük parçalar buluyoruz. Tablet kırıkları. Burada ise iyi korunmuş tabletler vardı” dedi.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

17 YAŞINDA ANNESİNİ İLK DEFA GÖREN ADAM

31.08.2024- Murathan Mungan / Harita Metod 

Murathan Mungan, kendisini doğuran kadını, yani öz annesini görmek üzere, uzun yıllar sonra onun evine gidecektir.
Yıllar sonra, hiç hazırlıksız “bu senin oğlundur” diye karşısına çıkarmak istemez yakınları. Bahçeden eve doğru girerler.
Sahanlıktan oraya açılan kapı.
Murathan’ın ilk gördüğü şey, gelenlere telaşla terlik çıkarmak için öne eğilen bir kadındır.
Sonrasını anlatır:
“..Boğazımda, hayatımda hiç olmadığı kadar büyük bir düğüm.
Kendimi tutmak konusunda sıkı sıkıya tembihlenmişim.
Ne de olsa hastalık geçirmiş kadın. Her şey yavaş yavaş söylenecek ona. Oturuyoruz.
Orada, karşımda oturan kadın benim annem. Ama bir yabancı. Hiçbir hatıram yok.
Arada bir gözlerimiz değdiğinde ona fazla bakamıyor, gözlerimi kaçırıyorum..
Çocukluğumda ona ilişkin duyduğum üzücü hikayelerdeki kadınla hiçbir alakası yok.
“Eve bakacak kiracılar” diye tanıtılıyoruz. Çıkıyoruz.
Pencerede, tülün ardında, arkamızdan bakan kadının artık annem olduğunu biliyorum.
Dönüşte, minibüste cam kenarına oturup Mümtaz dayıların evine kadar yol boyu hiç durmadan ağladığımı hatırlıyorum.
Gözlerimin çok, ama çok acıdığını da hatırlıyorum o gün.
Bir süre sonra tıpkı bir çocuk gibi neden olduğunu unutarak ağlamayı sürdürüyor insan.
Tam on yedi yıl sonra beni doğuran kadını görmüştüm o gün.
O annemdi.

Asıl annem oydu; beni doğuran.
Çocukluğum boyunca seyrettiğim acıklı filmlerdeki, acıklı romanlardaki gibi bir hayatım olmuştu birdenbire. Kendimi bambaşka bir filmin içinde bulmuştum.
“Aldığı ilaçların tesiriyle öğlene kadar uyur” demişti teyzem, annem için.
Ertesi sabah, nedense erken kalkmış, kahvaltıdan sonra teyzem anneme, “Sana bir şey söyleyeceğim Muazzez, ama heyecanlanmaman gerek, biliyorsun” demiş. “Önce şu ilaçlarını al bakayım.”
Annem, emekli olan teyzemin o sıralar maaş artışı için intibaklarını beklediğini biliyormuş. Yüzündeki neşeli havaya bakarak o konuyla ilgili bir şey sanmış önce, “intibakların mı geldi yoksa?” demiş.
“Yok hayır, benimle ilgili değil, seninle ilgili bir şey söyleyeceğim…”

Bunun üzerine annem, bir an bile düşünmeden;
“Dün gelen benim oğlumdu, değil mi?” demiş. 😥😥

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Ağustos 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

CEHENNEM YERİNE HERKES ATEŞİNİ BURADAN GÖTÜRÜR

30.08.2024- Arkeoloji Tarihi

Karacaoğlan Doğum Yeri Karaman / Türkiye

Karacaoğlan, 17. yüzyılda yaşadığı rivayet edilen, âşık edebiyatının en önemli şairlerinden biridir. Yaşadığı yer ile ilgili değişik rivayetler olmasına karşın, 2014 yılı içerisinde Karaman’ın Sarıveliler ilçesinde yer alan tarihi Hacı Salih Cami’nin restore işlemi sırasında bahçesinde bulunan tarihi mezar taşlarının birisinin üzerinde “Karacaoğlan, ruhuna Fatiha” yazdığı öğrenilmiştir.

Karacaoğlan’ın şiirleri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini; içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerini sık sık kullanır. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Birçok şiiri bestelendi.

Şiirlerinin özellikleri:

Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle Türkçe yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin birçoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11’li (6+5) ve 8’li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.

Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş; şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18. yüzyıl şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, 19. yüzyıl şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşil Abdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Külebi Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir.

Şiirleri 1920’den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir. Literatürde Karacaoğlan Saadettin Nüzhet Ergun, Karaca Oğlan (1927) İlhan Başgöz, Karac’oğlan (1984) Şükrü Elçin, Halk Edebiyatımızda Kaynaklar Meselesi ve XVI. Asır Ozanı Karacaoğlan (1988) Umay Günay XVI. Yüzyıl Saz Şairi Rumelili Karacaoğlan (1993)Saim SAKAOĞLU Karacaoğlan (2014)

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ağustos 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

AFOROZ EDİLEN ÇATALIN AKIL ALMAZ HİKAYESİ!

28.08.2024- Gezginin Yol Defteri

Aslında Avrupa’ya ilk çatal İstanbul’dan gitmişti. İstanbul’da doğan (O dönemdeki adıyla Konstantin) Bizans İmparatoru II. Basil’in yeğeni Maria Argyropoulina, siyasi gerekçelerle Venedik Dükü II. Pietro Orseolo’nun oğlu ile evlendirilmişti. Fakat biri katolik, diğeri Ortodoks olan eşler arasında derin bir mezhep farklılığı vardı. Bu nedenle, 1004 yılında Venedik Sarayına gelin gelen Bizans prensesi Maria Argyropoulina’nın yaptığı herşey Venedik Sarayı’nı rahatsız etmeye başlamıştı. Çünkü; hem Venedik hem de diğer Avrupa şehirlerine göre, çok daha konforlu ve görgülü bir şehirden gelen prensesin, İstanbul’dan getirdiği her türlü alışkanlık, saray tarafından hor karşılanmaya ve yadırganmaya başlamıştı.

Maria’nın ipek ve mücevher takma şekli, koku veren otları tütsüleyerek yakması, yağmur suyunda banyo yapması ve yemek yerken özel kutusundan çıkardığı altın çatalını kullanması Venedik Sarayı’nda son derece sıra dışı bulunmuş ve kem gözlere nefret doldurmuş. Aslında asıl mesele; ezelden beri süre gelen Katolik – Ortodoks çatışmasının zavallı Maria üzerinden sürdürülüyor olması idi.

Bizans’ın mezhep farklılığına olan düşmanlığını “çatal” üzerinden gösteren Vatikan ise “Tanrı insana doğal çatallar yani parmaklar vermiş, yemek yerken parmakların yerine çatal kullanmak dinsizlikle eş değerdir” diyerek çatalı aforoz etmişti. Hatta Venedik’e geldikten kısa bir süre sonra mikrop kapıp vebadan ölen Maria’nın kötü kaderi, Vatikan tarafından çatal kullanmasıyla ilişkilendirilerek, ölmesinin nedeni de çatal kullanmasına bağlanmıştı.

Ve onun ölümünden sonra çatal kullanımı lanetlenerek uzunca bir süre yasaklanmıştı. Hatta şeytan resmedilirken artık şeytanın elinde tuttuğu dirgenin yerine, Maria’nın İstanbul’dan getirdiği çatal konulmaya başlanmıştı.

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , ,

MENDOZA’NIN TANIKLARI

20.08.2024- Naciye KELEŞ- Dünya uygarlıkları

Ölmek için 20 yıl boyunca sahibinin dönüşünü bekleyen köpek Argos’un hikayesi. Olaylarla dolu uzun bir yolculuğun ardından eve döndüğünde Ulysses’i tanıyan dünyadaki tek varlık sadık köpeği Argos’tu. Onlarca yıl süren bir yolculuktan döndüğünde onu tanıyan kişi karısı değildi.

İsimsiz insan kalabalığının arasında bir kahraman, Antik Yunan’ın en önemli savaşlarından birinin ardından düşüşe geçerek Ithaca’daki evine döndü. Onun kim olduğunu yalnızca köpeği Argos biliyordu: Ulysses eve dönmüştü. Yunan mitolojisinin büyük kahramanlarından Ulysses ya da Odysseus, destanda adı geçen, zekâsından dolayı adını alan Ulysses’tir. Ustaca savaş taktikleri sayesinde, atlar dolusu Yunan askeriyle kazandıkları efsanevi savaşla Achaean’ları Truva’da zafere taşıdı. Yıllarca bu savaş çatışmasına katıldıktan sonra Odyssey’de (Canto XVII), kahramanın eve dönüş yolculuğu anlatılır.

Sirenlerle, sert fırtınalarla ve tüm ekibini domuza çeviren cadılarla karşı karşıya kaldı. Odysseus tüm bu savaşları kurnazlıkla yapmayı başardı ve sonunda -Homeros’un şiirine göre- anavatanı Ithaca’ya ulaştı. Odysseus yaşlı ve yorgun geldi. Gri saçları yüzünü ve kafatasını doldurmuştu. Vücudunun derisi artık Truva’da savaşmak için yola çıktığı zamanki gibi pürüzsüz değildi. Tam tersine yıllar ve savaş ona ağır bir darbe indirmişti. On yıl savaşta; eve gitmek için bir on tane daha. Ithaca’ya döndüğünde Odysseus, düşmanlarının onu tanıyacağından korktu. Bu nedenle geniş sempati duyduğu bilgelik tanrıçası Athena’nın yüz hatlarını örtmesi ve ona dilenci gibi giydirme gücünden yararlandı.

Geri döndüğünde karısı bile onu tanıyamadı. Bütün adada kahramanı tanıyan tek varlık köpeği Argos’tu. Yirmi yıldır görmediği bakımsız, tozlu ve yaşlı hayvanın geldiğini görünce, elinden geldiğince sahibinin ayağına doğru süründü. Onu selamlamak için gözlerini çevirdiğinde, kim olduğunu gayet iyi bildiğini göstermek için zahmetli bir şekilde kuyruğunu salladı. Ancak Odysseus dilenci rolünü gizlemeyi bırakamadı. Bu nedenle kendi köpeği olduğunu bilmesine rağmen selam verememişti. Kahraman sadece gözyaşı döktü. Argos bundan sonra mutlak sadakatin sembolü olarak efendisinin ayakları dibinde öldü. KREDİ: Mendoza’nın tanıkları….

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Ağustos 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,