Adamın biri güneşli bir gün, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezinirken yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :
“-Buraların yabancısıyım. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler. Yerini biliyor musun?”
Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
“-Ben de buraya ilk defa geliyorum…” demiş. “-Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..!” diye ilâve etmiş…
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş. Çocuk:
“-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. “-Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten…”
“-İyi ama!” demiş adam; “-Bunların parktan değil de, tek bir ağaçtan gelmediğini nereden biliyorsun?” Çocuk; “-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez… ” diye cevaplamış .
“-Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız…”
Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde çocuğun kör olduğunu fark etmiş. Çocuk ise, adamın konuşurken bir anda susmasından, kendisini fark ettiğini anlamış… Çocuk, ışığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;
“-Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim…” demiş,
“-Görmeyi o kadar çok özledim ki! Sizinkiler sağlam öyle değil mi?”
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
“-Artık emin değilim” demiş. “-Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür…”
Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı…
Bulduğu hiçbir yanıt ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş.. Ama aldığı yanıtlar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir yanıtı olmalı diyormuş.. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..
Köy, kasaba, ülke dolaşmış, bu arada zaman da durmuyor tabii ki …
Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:
-Şu karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın yanıtı verebilir, demişler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş ..
Bilge “sana bunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor” demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.
Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel … Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin..
Adam, gözü çay kaşığında, bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış evet demiş “kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?”
Adam şaşkın…
Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki …
Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş Bilge…
Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzelliklerle büyülenmiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü… Geri geldiğinde bilge, adama “bahçe nasıldı” diye sormuş… Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş “ama kaşıkta hiç yağ kalmamış” demiş ve eklemiş:
– Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın… Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır…
“Bir dilenci, otuz yıldır bir yol kenarında oturmaktadır. Bir gün onun önünden, bir yabancı geçer. Dilenci, eski şapkasını mekanik bir biçimde ona da uzatarak,
-Allah rızası için bir sadaka, der.
-Benim sana verecek hiçbir şeyim yok, der yabancı.
Sonra, -Sen neyin üzerinde oturuyorsun? diye sorar.
-Hiçbir şey, diye yanıtlar dilenci.
-Sadece eski bir sandık. Kendimi bildim bileli onun üzerinde oturuyorum.
-Onun içine hiç bakmadın mı? diye sorar yabancı.
-Hayır, der, dilenci.
-Niye bakayım ki, onun içinde hiçbir şey yok.
-Sen yine de bir bak, diye ısrar eder yabancı.
Dilenci yerinden kalkar ve biraz uğraştıktan sonra sandığın kapağını açmayı başarır. Ve o, şaşkınlık ve sevinç içinde, sandığın altınla dolu olduğunu görür. Ben size verecek bir şeyi olmayan ve size içinize bakmanızı söyleyen o yabancıyım.
Bu meselede olduğu gibi herhangi bir sandığın içine değil, çok daha yakın bir yere, kendi içinize bakmanızı söyleyen biri…
‘Ama, ben bir dilenci değilim ki,’ dediğinizi işitir gibiyim.
Gerçek serveti, yani Var’lığın ışık saçan sevincini ve ona eşlik eden derin, sarsılmaz huzuru bulamamış olanlar, büyük bir maddi servete sahip olsalar dahi dilencidirler.
Onlar haz ve doyum kırıntılarını, onaylanmayı, güvenliği ya da sevgiyi dışarıda aramaktadırlar.
Oysa onların içinde sadece bu şeyleri içeren değil; Dünyanın sunabileceğinden, sonsuz derecede daha büyük bir hazine vardır…”
Sonbahar, Anadolu’da kışa hazırlık zamanıdır. Birçok bölgede adı ‘Güzle’ olan yerler vardır. Güzle, kırsal yerleşimlerde güzün geçirildiği, yaz ile kış arasındaki zaman diliminde kara kışı daha kolay geçirebilmek için yiyeceklerin hazırlandığı bölgeyi işaret eder.
Tarhana, bulgur, nohut, fasulye; toprak ne verdiyse kurutulup kışa hazırlanır. Turşu, pekmez, pestil ve meyve kurutma (kak) geleneği eskiye dayansa da salça ve reçel yapımının geçmişi çok eski sayılmaz. Her mevsimin meyvesi farklı biçimde değerlendirilir ancak dallarda unutulan ya da kuşların erkenden gelip yokladığı kimi meyveler vardır ki; yaşamı kırsalda geçen bir kuşağın belleğinde önemli bir yer tutar.
Kuş yeniği elmadan armuda, üzümden eriğe birçok meyvenin kuşlar tarafından bir bölümünün yenilip gerisinin bırakılmasıdır. Bir başka yanıyla da aslında “kurdun kuşun hakkı” bilinciyle yaşamını sürdüren insanların kuşlar için dalında bıraktığı meyveler de diyebiliriz bunlara. Ahlat, alıç gibi yabani meyveler de buna eklenir. Ancak dağda taşta kuşların yiyebileceği ne varsa bütün meyveler bu listeye eklenebilir. Bugünkü gibi kuşları hayvanat bahçesinde ya da belgesellerde görmeyen kuşaklar için insanın en eski yaşam yoldaşlarından biri olan bu canlılarla doğanın verdiklerini paylaşmak olağan bir şeydi. Her sofrada “Kurdun kuşun hakkı” vardı. Kuşların bir parçasını yediği elma, armut ya da üzüm gibi meyvelerin ısırılan kısmı sonbahar güneşinin altında hafifçe kurur, geri kalan kısmı ise tazeliğini korur. Kurdun kuşun hakkını düşünerek sofrasından kalkan insanlar da, kuşların dalda yarım bıraktığı o meyveleri hiç gocunmadan yerler. Hatta kimine göre “kuş yeniği” bir kiraz, elma ya da armut daha lezzetlidir.
Eğer dalında kalmış kuş yeniği, kuru bir kara kiraz bulduysanız, şanslısınızdır. Ya da küçük yapılı bir yaban armudu. Yaşadığı coğrafyaya duyduğu güvenle yola koyulan çobanlar, yolcular, askerler, çiftçiler ve gezginlerin azığına katıktır kuş yeniği meyveler. Anadolu kırsalının dağlık kesimlerinde şu sıralar dallarda kuş yeniği zamanı. Geçmişte tarımsal zehirlerin bu denli yaygın olmadığı dönemlerde, sofrasındaki ve dallardaki bereketi kurtla kuşla bölüşen insanların yaşadığı bu coğrafyanın öyküleri de kuşlarla birlikte birer birer kayboluyor. Yaşamımızı bit yenikleri kuşattıkça, kuş yenikleri bu toprakları terk ediyor… Kuşlar bile yemiyor artık…
Köylerde gezerken inek dışkılarından yeni yapılmış buram buram kokan tezeklerin yanında, elimde simit yiyerek dolaşıyorum…
Bütün yakın arkadaşlarım burada, yedi yıldır aynı telefonu kullanıyorum (blackberry 9800). Satsanız 150 lira etmez, ama bir hafta sarjım dayanıyor, üstelik istediğim her yeri rahatça arayıp, bütün sosyal medya hesaplarıma bakıp, maillerime cevap verip, kaybolduğumda navigasyonuyla yolumu bulabiliyorum.
Her ortamda da masanın üstüne çekinmeden koyuyorum… Böyle bir fotoğraf paylaştığımdan dolayı benim ne maaşım, ne yetkilerim, ne mevkiim ne de insanların bana olan saygısı, sevgisi azalmıyor. Aynı şekilde 7 yıldır aynı telefonu kullandığım için de hiç kimse beni küçük görmüyor…
Oysa Avrupa Birliği ülkelerinde görev yapan 5 Türk kalkınma uzmanından birisiyim. Günlük ortalama 14 milyon lira cirosu olan bir gemi ikmal limanının proje sahibiyim. Sadece geçtiğimiz yıl ülke ekonomisine 5.2 milyar dolar para kazandıran bir ekibin masa başındaki ismiyim.
Yine bir telefonumla milyar dolarlık gemilerin güvenerek geldiği sayılı isimlerden birisiyim. Ayrıca turizm veya kırsal alanda yapılacak her projeye 10 milyon liralık hibe desteği sağlayan imzaya sahibim… İşte insanlar buna bakıyorlar… Sizin mevkinize, beyninize ve kariyerinize bakıyorlar. Telefonunuza veya yediğinize içtiğinize değil, anlatabildim mi?
Bakın bugün 3 bin liraya iki tane yabancı dil kursuna gidip burada AB bünyesinde kokartlı rehber olabiliyorsunuz. Aldığınız maaş ise tam 12 bin lira! Sonra Turizm Bakanlığına geçerseniz eğer, aldığınız bu maaşı da katlıyorsunuz. Yani kafanızı çalıştırırsanız bugün bir Iphone 7 parasına geleceğiniz kurtuluyor arkadaşlar! Size yemin ediyorum buraya Samsung’u, Iphone’u üreten adamlar geliyorlar ve ellerinde halen 10 senelik telefonlarla konuşuyorlar, fakat devamlı ellerinde kitap var ve okuyorlar. Kendilerini geliştiriyorlar…
Bir kere bile odalarında bir dizi veya aptal yarışmalar seyrettiklerini görmedim, Telefonları sadece çaldığı zaman çantalarından çıkartıyorlar, çünkü hayatı gerçekten gezerek eğlenerek sosyal bir şekilde yaşıyorlar. Magazin manyaklarının takıldığı Instagram’da veya sanal alemlerde değil! Abartmıyorum Volvo’nun yeni modellerini yapan mühendis bile halen 15 sene önce yaptığı arabaya biniyor, Neden yeni yaptığınızı kullanmıyorsunuz?, diye sorduğumda ”Çünkü ihtiyacım yok” diyor!
Düşünsenize ne kadar eski araba kullanıyor olsa da ”İşte bu adam Volvo’nun mühendisi” diyorlar o kadar !.. Ve işte insanlar da buna bakıyor arkadaşlar… Geriye kalan benim telefonumun modeliymiş, ayakkabımın markasıymış, nerede kiminle ne yediğimmiş. Yemin ediyorum kimsenin umrunda bile değil arkadaşlar. Çünkü bunlarla adam yerine konulmuş olmuyorsunuz !… Umarım az da olsa bir şeyler anlamışsınızdır da geleceğinizi düşünüp ailelerinize acı çektirmezsiniz!
76 Yaşındayım. 8 yıl sonra, 84 yaşında ceviz kıracağım…..
ALARKO’nun kurucusu Ishak Alaton’un hayat dersi niteliğindeki bir demeci: Üniversitelerimizde yaptığım söyleşilerde bana en çok para hakkında soru sorulur…. Herhalde iş adamı olduğum için… Ben, “paranın iki kişiliği vardır” derim…. Birincisi; para bir değiş tokuş aracıdır… Para verip yiyecek, giyecek, ev, bark, hatta sağlık satın alabilirsiniz… İkincisi ile gelecek korkusunu yenersiniz…. “Yaşlılığımda çaresiz, muhtaç, perişan kalmam, çünkü kötü günler için paramı bir kenara ayırdım” dersiniz…
Ama para ötesi, yani para-üstü bir konu daha vardır… Bunu parayla satın alamazsınız… Bunun adı zevk ve keyiftir… Zevk almak, keyif duymak, ancak KÜLTÜR ile mümkündür… Resimden zevk almak için sergiler bedava, müzik, kaset ve diskler üç otuz para…. Ayrıca konserler de pahalı değil… Tiyatrolar hamburger fiyatına… Aşk ve sevgi zaten bedelsizdir….. Güneşin batışından, denizin hışırtısından ya da bir satranç oyunundan zevk alabiliyorsanız, kalenizle bedavaya şah çekebilirsiniz…
Güneşi kaç paraya batırabilirsiniz..? Denizi hışırdatmanın fiyatı nedir..? Yaşlılığınız için biriktireceğiniz; kötü gün parası kadar, belki ondan da önemli olan bu zevkler ve mutluluklardır… Bunlara sahip olmak ancak kültürle mümkündür…. Para kazanmaya emek verdiğiniz kadar kültür edinmeye de emek verin !.. İster genç olun; ister yaşlı, yaşınızla barışık değilseniz ihtiyarsınız demektir…
Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi, ihtiyar doğanlar da vardır……. Yaşlılar; ölüme daha yakın derler…. Ama ölüm, nüfus kâğıdı sormuyor Şimdiki tutkulu projem, bir ceviz ormanı yetiştirmektir…… Fidanları dikmeye başladım bile… Ceviz fidanı; 8 yıl sonra ağaç olup, ceviz verirmiş… Şimdi 76 yaşındayım. Yani 84 yaşımda ceviz kıracağım…Bu kez kendi cevizlerimi….. İSHAK ALATON (Not:89 yaşında vefat etti)
32 yaşındaki oğlu için gelen anne şikâyet ediyor: “Doğru dürüst okumadı ama okul bitti. Şimdi de iş beğenmiyor. Bulduğumuz işlere ‘yorucu, bana yakışmaz, bu paraya çalışılır mı’ gibi gerekçelerle gitmiyor. Bütün gün evde. ‘Onu getir, bunu al’ şeklinde emirler veriyor. Yapmak istemediğimizde,
‘Beni doğurdunuz, yapmak zorundasınız, çocuğunuz değil miyim?’ diyor.
Direnirsek üstümüze yürümeye başlıyor. Artık korkuyoruz. Ne yapabiliriz?” Bir başka anne benzer şeyleri henüz 16 yaşındaki oğlu için anlatıyor. Her sabah özel şoförün okula götürdüğü, haftalık harcaması asgari ücretten fazla olan, kredi kartı ile istediğini alabilen ve bunların az olduğunu, okulu nasılsa bitireceğini, babasının işinin onu beklediğini ve bu nedenle gençliğini çalışarak geçirmesinin anlamsız olduğunu söyleyen, sabahlara kadar barlarda gezen, kızdığı zaman kendisine küfür eden, el kaldıran bir çocuk. Bir baba, 14 yaşındaki çocuğunun kendisini yaraladığını ağlayarak anlatıyor ve benzer bir öyküyü aktarıyor. Hepsinin son cümlesi benzer:
“Doğduğundan beri bir dediğini iki etmedik, koruduk, sevdik. Hiçbir şeyini eksik bırakmadık. Niçin böyle oldu?”
Öğrencinin Jaguar marka arabası olur mu?’ tartışmaları bu konuyu ele almamı zorunlu hale getirdi. Yazmadan önce tartışmaları bir kez daha gözden geçirdim. Tartışılan konu: O öğrencinin Cumhurbaşkanı’na gitmesiymiş. Oysa tartışılması gereken konu: Çocukların kaç yaşında, nelere sahip olmalarının daha doğru olduğu olmalıydı. Çünkü özel üniversitelerin park yerlerine girdiğiniz zaman göreceğiniz araba markaları, tartışılan Jaguar’dan ucuz olmayacaktır.
Aslında üniversitelere gitmeye ve arabalara bakmaya bile gerek yok. Sokaklardaki, kaffelerdeki gençlere, hatta genç bile sayılamayacak küçük çocuklara bakın. Sadece kıyafetlerine değil, ellerindeki cep telefonlarına, taşıdıkları çantalara ve en önemlisi konuşmalarına bir bakın. Ailesi varlıklı olan çocuk ve gencin bunlara hakkı var mı? Herhalde vardır. Zaten tartışılması gereken de bu değil. Tartışılması gereken; çocuklara ve gençlere zamanı gelmeden alınanların ve izin verilen davranışların, onların gelişimine ve topluma nasıl zarar vereceği olmalıdır. Çevreye ve kendine zarar verici davranışların olması, herkesin kendisine borçlu olduğunu düşünen ve bu nedenle isteklerinin hemen ve eksiksiz yerine getirilmesini isteyen, yapılmadığı zaman saldırganlaşan, emek sarf etmeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyen kişileri 18 yaşın altındalarsa ‘davranım bozukluğuyla, üstünde ise ‘antisosyal kişilik bozukluğuyla tanımlıyoruz.
Yaygın olarak bilinen adı ile bu kişilere ‘psikopat’ diyoruz. Son yıllarda bu sorunla ilgili başvurular giderek artıyor. Bu artışın en büyük nedeni; çocuk yetiştirme biçimimizdir.
SORUMSUZ VE DOYUMSUZ ÇOCUK ; Doğduğundan beri bir dediği iki edilmeyen, her istediğine kavuşan, isteğinin yaşı ile uyumlu olup olmadığına bakılmayan, emek sarf etmeden, değerini bilmeden alınanları, yapılanları hak görerek yetişen bir çocuğun; sorumluluk sahibi, doyumlu, çalışarak kazanmanın erdemine inanan, bir şeyleri elde etmek için emek sarf etmesi gerektiğini bilerek çalışan bir birey olmasını beklemek mümkün mü? Avrupalı ve Amerikalı aileleri ‘çocuklarına bakmıyorlar, yazları çalışmalarını istiyorlar’ diye kötüleyenlerin düşüncelerini gözden geçirmelerinde yarar var. Çocuklarımızı sevmekle onları doğru yetiştirmek arasındaki farkı anlamamıza yardımcı olur, diye daha önce de yayımladığım, ‘Geleceğin Psikopatlarını Yetiştirme Yolları’nı tekrar yayımlıyorum:
– Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın! Bu şekilde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.
– Kötü sözler söylediği zaman gülün! Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.
– Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! 21 yaşına gelince kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin!
– Yerde bıraktığı her şeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini… Onun için her şeyi siz yapın ki o, bütün sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın!
– Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin.
– Ona istediği kadar harçlık verin ki hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin.
– Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili bütün arzularını yerine getirin ki, istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin.
– Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı daima onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun.
– Bütün bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün suç islerse, kendisinden özür dileyin! Ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığınız için kendinize teşekkür etmeyi ihmal etmeyin!!
Mahkeme salonunda, Seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bitkin bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:
“Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?” dedi.
Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı.
“Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan…”
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda . Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı. Kadın neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
“-Bizim bir sedef çiçeği vardı çok sevdiğim. O bilmez 50 yıl önceydi. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye . İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kerede bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar. O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım. Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiçbir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.”
Hakim yaşlı adama dönerek;
“-Diyeceğin bir şey var mı, baba?” dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu:
“-Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanıdım. Sedefleri de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun . Lafım geçmedi. O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: “-Gece çiçeği sularsan geçer dedim. Adak dilettim. Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. Sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki” dedi adam.
O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle.
“-Her gece, o yattıktan sonra kalktım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey. Geçen gece de yaşlılık ben de uyanamadım. Uyandıramadım… Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım… Sesimi çıkartamadım.” O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu….
“SEVGİDE CÖMERT AMA SEVDİKLERİMİZİ KIRMADA OLDUKÇA CİMRİ OLALIM…” Edebiyat Sevgisi Alıntı.
Yazar, Turgut Özakman, Cumhuriyet-Türk Mucizesi kitabının 2. cildinde o anıyı şu cümlelerle anlatıyor: “Trabzon’da Türk Ocağı salonu… Tatlı tatlı konuşurlarken bir klakson sesi duyuldu. Susup dikkat kesildiler. “Bu havada kim olabilir?” “Ve bu saatte?” Mahmut Esat Beyin hanımı Gazinin gelebileceği ümidine kapılarak, “Acaba.” diye kekeledi. Yakup Kadri Bey güldü: “Hiç hayale kapılmayın. Öyle sürprizler ancak peri masallarında olur.” Kapıya vuruldu. Leman Hanım kapıya bakmaya koştu. Açmadan seslendi:
“Kim o?”
Bir hanım sesi duyuldu:
“Tanrı misafiri”
Leman Hanım merakla kapıyı açtı. Kapının çerçevesi içinde Gazi Paşa, Salih Bozok ve eşi Pakize Hanım vardı. Gülüyorlardı. Leman Hanım şaşkınlıktan donup kalmıştı.
“Bizi içeri davet etmeyecek misiniz?”
“AA ah buyurun, affedersiniz, buyurun lütfen.”
Herkes koşuştu.
“Mahmut Esat Bey’i evinden aramıştım. Burada toplanıldığını öğrenince kıskandım, Salih’le eşini alıp geldim. Medeni Kanun’u mu kutluyorsunuz?”
“Evet.”
Gelirken koca bir tepsi börek getirmişti. Tepsi daha sıcaktı. Soba gürül gürül yanıyordu. Mutluluk içinde Gazi’yi dinlediler: “Adam İngiliz’in dokuduğu kumaştan elbiseyi giyiyor. Alman malı lokomotifin çektiği trene biniyor. Namaz vaktine ne kadar kaldığını cebindeki İsviçre malı saate bakarak kestiriyor. Odesa’dan getirtilen Rus unundan yapılma ekmek yiyor ama şapkayı giyince kâfir olacağını sanıyor. Bu karanlık, donmuş, hasta kafayı yenmemiz gerek. Çünkü bir an dalsak, bu kafa devreye girer, halkı yine kendine benzetmeye, orta çağa çekmeye kalkışır. Onun için yarımız uyusak, yarımız uyanık durmalıyız.”
Konudan konuya atladılar. Her sorun çözülmüş gibi huzur içindeydiler. Gazi,
“İç ya da dış deliler başımıza iş açmazlarsa.” dedi, “Türkiye dört-beş nesil sonra, çiçek gibi, misk gibi bir memleket olur. Bir haber vereyim. Ankara ve İstanbul’da radyo istasyonları kurmak için görüşmeler yapıyoruz. Evimizde oturup Münir Nurettin Bey’i ya da Tosça operasını dinleyeceğiz.” Peri masalı mutluluğu içindeydiler.
Cumhuriyet ne yapsa beğenmeyen, bir kulp takan, sinirlenen eskiciler, bu şeytan aletini evlerine sokmamak için direneceklerdi. Ama yenilik dağları deviriyordu. Radyo bu evlere de girecek hayata, dünyaya açılan pencere olacaktı. Turgut Özakman, Cumhuriyet Türk Mucizesi 2, Sayfa 229-230
Annemin sadece bir gözü vardı. Öteki gözü çukurdu, yani yeri boştu.
Ondan nefret ediyordum. Çünkü bu durum beni arkadaşlarımın arasında utandırıyordu.
Babam, ben daha küçükken bir kazada öldüğünden, ailemizi geçindirmek de anneme kalmıştı. Bunun için okulda aşçılık yapıyordu.
İlk okulda iken bir gün annem bana “merhaba” demeye gelmişti. Sanki, yerin dibine geçmiştim. Bunu bana nasıl yapabilirdi.?
Onu görmezden geldim, ona nefretle bakarak oradan kaçtım..
Ertesi gün sınıfta bir arkadaşım bana, “..Senin annenin sadece bir gözü var. Diğeri ne biçim.!” Dedi. Diğerleri de gülüşüyorlardı.
O anda yerin dibine girmek ve de annemin ortadan kaybolmasını istedim.
Bu yüzden, o gün onunla karşılaşınca dedim ki:
-“Beni gülünç duruma düşüreceğine, ölsen daha iyi!..”
Annem karşılık vermedi. Sadece, tek gözüyle bana biraz baktı ve uzaklaştı gitti…
Dediklerim hakkında bir saniye bile düşünmemiştim, çünkü çok kızmıştım. Onun duyguları beni hiç ilgilendirmiyordu. Onu evde istemiyordum ama ev onun üzerineydi..
Çok çalıştım, kendime yeter oldum, sonunda Singapur’a okumaya gittim.
Bir süre sonra da evlendim. Birikimime borç ekleyerek kendime bir ev aldım.
Daha sonra çocuklarım oldu ve hayatımdan memnundum. Annemi unutmuştum..
* * *
Bir gün annem bizi ziyarete gelmişti. Öyle ya, kaç yıldır beni görmemişti.
Kapıya gelince, çocuklarım tek gözlü birini görünce birden korktular, sonrada güldüler.
“Babaanneniz” diyemedim. İçeri girince ilk fırsatta ona:
-“Evime gelip çocuklarımı nasıl korkutabilirsin.? Buradan hemen git.!” Dedim.
Bu çıkışıma annem kısık bir sesle:
-“Kusura bakmayın, ben yanlış adrese geldim galiba.!” Dedi ve çıktı-gitti…
* * *
Aradan yine uzun bir zaman geçmişti.
Bir gün “mezunlar toplantısı” için okulumdan bir mektup aldım.
Karıma; “..iş seyahatine gidiyorum” diye bahane uydurdum.
Mezunlar toplantısından sonra, birden aklıma düştü.‘Sadece meraktan’ eski evime gittim.
Eski komşularımıza sorduğumda, “annemin öldüğünü” söylediler.
Önce biraz sevinç duyar gibi oldum ama içimde bir burukluk ve sızı hissettim.
Ben şaşkınca beklerken, “bana verilsin diye annemin bir mektup bıraktığını” söylediler.
Açtım ve okumaya başladım:
-En sevgili oğlum… Her zaman seni düşündüm.
Singapur’a gelip çocuklarını korkuttuğum için üzüldüm..
Mezunlar gününde geleceksin diye çok sevindim ve bekledim.
Ama; “seni görmek için yataktan kalkabilir miyim” diye çok düşündüm..
Seni büyütürken, ‘tek gözümle’ sürekli bir utanç kaynağı olduğum için de üzgünüm..
Biliyor musun biricik oğlum..?
Sen küçücükken, babanla birlikte bir kaza geçirmiştin. Baban öldü fakat sen, bir gözünü kaybetmiştin.
Bir anne olarak, senin tek bir gözle büyümene dayanamazdım..
Bu yüzden, babandan kalan tarlayı satarak, ameliyat masraflarına yatırdım.
İşte, şimdi o yeri boş olan gözüm var ya, onu sana vermiştim. Nakil çok başarılı geçmişti, hiç fark edilmiyordu.
“O gözle, biricik oğlum görüyor ya…” diye çok mutlu oluyordum. Ana yüreği ya oğul, sana “sen benim gözümle görüyorsun” diyemedim..
Başarılarından dolayı seninle o kadar gurur duyuyordum ki, bu bana yetiyordu.
Her şeye rağmen, sen benim oğlumsun.. Bütün sevgilerimle.. Annen.
Ben bu mektubu ayaküstü sessizce okurken, etrafımda toplanan komşularım gözlerini silerek, tek tek uzaklaşıyorlardı. Ortada öylece yalnız kala-kaldım..ALINTI