RSS

Kategori arşivi: Eğitim

SEVGİDE CÖMERT, SEVDİKLERİMİZİ KIRMADA CİMRİ OLALIM

16.08.2024- Edebiyat Sevgisi

Mahkeme salonunda, Seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bitkin bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:

“Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?” dedi.

Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı.

“Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan…”

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda . Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı. Kadın neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

“-Bizim bir sedef çiçeği vardı çok sevdiğim. O bilmez 50 yıl önceydi. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye . İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kerede bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar. O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım. Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiçbir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.”

Hakim yaşlı adama dönerek;

“-Diyeceğin bir şey var mı, baba?” dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu:

“-Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanıdım. Sedefleri de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun . Lafım geçmedi. O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: “-Gece çiçeği sularsan geçer dedim. Adak dilettim. Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. Sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki” dedi adam.

O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle.

“-Her gece, o yattıktan sonra kalktım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey. Geçen gece de yaşlılık ben de uyanamadım. Uyandıramadım… Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım… Sesimi çıkartamadım.” O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu….

“SEVGİDE CÖMERT AMA SEVDİKLERİMİZİ KIRMADA OLDUKÇA CİMRİ OLALIM…” Edebiyat Sevgisi Alıntı.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Ağustos 2024 in Eğitim, Uncategorized

 

Etiketler: , , ,

CUMHURİYET-TÜRK MUCİZESİ

09.08.2024- Turgut ÖZAKMAN

Yazar, Turgut Özakman, Cumhuriyet-Türk Mucizesi kitabının 2. cildinde o anıyı şu cümlelerle anlatıyor: “Trabzon’da Türk Ocağı salonu… Tatlı tatlı konuşurlarken bir klakson sesi duyuldu. Susup dikkat kesildiler. “Bu havada kim olabilir?” “Ve bu saatte?” Mahmut Esat Beyin hanımı Gazinin gelebileceği ümidine ka­pılarak, “Acaba.” diye kekeledi. Yakup Kadri Bey güldü: “Hiç hayale kapılmayın. Öyle sürprizler ancak peri masalların­da olur.” Kapıya vuruldu. Leman Hanım kapıya bakmaya koştu. Açmadan seslendi:

“Kim o?”

Bir hanım sesi duyuldu:

“Tanrı misafiri”

Leman Hanım merakla kapıyı açtı. Kapının çerçevesi içinde Gazi Paşa, Salih Bozok ve eşi Pakize Hanım vardı. Gülüyorlardı. Leman Hanım şaşkınlıktan donup kal­mıştı.

“Bizi içeri davet etmeyecek misiniz?”

“AA ah buyurun, affedersiniz, buyurun lütfen.”

Herkes koşuştu.

“Mahmut Esat Bey’i evinden aramıştım. Burada toplanıldığını öğrenince kıskandım, Salih’le eşini alıp geldim. Medeni Kanun’u mu kutluyorsunuz?”

“Evet.”

Gelirken koca bir tepsi börek getirmişti. Tepsi daha sıcaktı. Soba gürül gürül yanıyordu. Mutluluk içinde Gazi’yi dinlediler: “Adam İngiliz’in dokuduğu kumaştan elbiseyi giyiyor. Alman malı lokomotifin çektiği trene biniyor. Namaz vaktine ne kadar kal­dığını cebindeki İsviçre malı saate bakarak kestiriyor. Odesa’dan getirtilen Rus unundan yapılma ekmek yiyor ama şapkayı giyince kâfir olacağını sanıyor. Bu karanlık, donmuş, hasta kafayı yenme­miz gerek. Çünkü bir an dalsak, bu kafa devreye girer, halkı yine kendine benzetmeye, orta çağa çekmeye kalkışır. Onun için yarımız uyusak, yarımız uyanık durmalıyız.”

Konudan konuya atladılar. Her sorun çözülmüş gibi huzur içindeydiler. Gazi,

“İç ya da dış deliler başımıza iş açmazlarsa.” dedi, “Tür­kiye dört-beş nesil sonra, çiçek gibi, misk gibi bir memleket olur. Bir haber vereyim. Ankara ve İstanbul’da radyo istasyonları kurmak için görüşmeler yapıyoruz. Evimizde oturup Münir Nurettin Bey’i ya da Tosça operasını dinleyeceğiz.” Peri masalı mutluluğu içindeydiler.

Cumhuriyet ne yapsa beğenmeyen, bir kulp takan, sinirlenen eskiciler, bu şeytan aletini evlerine sokmamak için direneceklerdi. Ama yenilik dağları deviriyordu. Radyo bu evlere de girecek haya­ta, dünyaya açılan pencere olacaktı. Turgut Özakman, Cumhuriyet Türk Mucizesi 2, Sayfa 229-230

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Ağustos 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ANASINI HOR GÖREN AMA ANASININ GÖZÜYLE GÖREN ADAM

04.07.2024- BİLKE

Annemin sadece bir gözü vardı. Öteki gözü çukurdu, yani yeri boştu.

Ondan nefret ediyordum. Çünkü bu durum beni arkadaşlarımın arasında utandırıyordu.

Babam, ben daha küçükken bir kazada öldüğünden, ailemizi geçindirmek de anneme kalmıştı. Bunun için okulda aşçılık yapıyordu.

İlk okulda iken bir gün annem bana “merhaba” demeye gelmişti. Sanki, yerin dibine geçmiştim. Bunu bana nasıl yapabilirdi.?

Onu görmezden geldim, ona nefretle bakarak oradan kaçtım..

Ertesi gün sınıfta bir arkadaşım bana, “..Senin annenin sadece bir gözü var. Diğeri ne biçim.!” Dedi. Diğerleri de gülüşüyorlardı.

O anda yerin dibine girmek ve de annemin ortadan kaybolmasını istedim.

Bu yüzden, o gün onunla karşılaşınca dedim ki:

-“Beni gülünç duruma düşüreceğine, ölsen daha iyi!..”

Annem karşılık vermedi. Sadece, tek gözüyle bana biraz baktı ve uzaklaştı gitti…

Dediklerim hakkında bir saniye bile düşünmemiştim, çünkü çok kızmıştım. Onun duyguları beni hiç ilgilendirmiyordu. Onu evde istemiyordum ama ev onun üzerineydi..

Çok çalıştım, kendime yeter oldum, sonunda Singapur’a okumaya gittim.

Bir süre sonra da evlendim. Birikimime borç ekleyerek kendime bir ev aldım.

Daha sonra çocuklarım oldu ve hayatımdan memnundum. Annemi unutmuştum..

* * *

Bir gün annem bizi ziyarete gelmişti. Öyle ya, kaç yıldır beni görmemişti.

Kapıya gelince, çocuklarım tek gözlü birini görünce birden korktular, sonrada güldüler.

“Babaanneniz” diyemedim. İçeri girince ilk fırsatta ona:

-“Evime gelip çocuklarımı nasıl korkutabilirsin.? Buradan hemen git.!” Dedim.

Bu çıkışıma annem kısık bir sesle:

-“Kusura bakmayın, ben yanlış adrese geldim galiba.!” Dedi ve çıktı-gitti…

* * *

Aradan yine uzun bir zaman geçmişti.

Bir gün “mezunlar toplantısı” için okulumdan bir mektup aldım.

Karıma; “..iş seyahatine gidiyorum” diye bahane uydurdum.

Mezunlar toplantısından sonra, birden aklıma düştü.‘Sadece meraktan’ eski evime gittim.

Eski komşularımıza sorduğumda, “annemin öldüğünü” söylediler.

Önce biraz sevinç duyar gibi oldum ama içimde bir burukluk ve sızı hissettim.

Ben şaşkınca beklerken, “bana verilsin diye annemin bir mektup bıraktığını” söylediler.

Açtım ve okumaya başladım:

-En sevgili oğlum… Her zaman seni düşündüm.

Singapur’a gelip çocuklarını korkuttuğum için üzüldüm..

Mezunlar gününde geleceksin diye çok sevindim ve bekledim.

Ama; “seni görmek için yataktan kalkabilir miyim” diye çok düşündüm..

Seni büyütürken, ‘tek gözümle’ sürekli bir utanç kaynağı olduğum için de üzgünüm..

Biliyor musun biricik oğlum..?

Sen küçücükken, babanla birlikte bir kaza geçirmiştin. Baban öldü fakat sen, bir gözünü kaybetmiştin.

Bir anne olarak, senin tek bir gözle büyümene dayanamazdım..

Bu yüzden, babandan kalan tarlayı satarak, ameliyat masraflarına yatırdım.

İşte, şimdi o yeri boş olan gözüm var ya, onu sana vermiştim. Nakil çok başarılı geçmişti, hiç fark edilmiyordu.

“O gözle, biricik oğlum görüyor ya…” diye çok mutlu oluyordum. Ana yüreği ya oğul, sana “sen benim gözümle görüyorsun” diyemedim..

Başarılarından dolayı seninle o kadar gurur duyuyordum ki, bu bana yetiyordu.

Her şeye rağmen, sen benim oğlumsun.. Bütün sevgilerimle.. Annen.

Ben bu mektubu ayaküstü sessizce okurken, etrafımda toplanan komşularım gözlerini silerek, tek tek uzaklaşıyorlardı. Ortada öylece yalnız kala-kaldım..ALINTI

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Ağustos 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , ,

KÖRLER OKULUNDA ZEKİ MÜREN

01.08.2024- Ernil Kavukçu  

Bugün Türkiye’de kime sorarsanız sorun Türk Sanat Müziği’nde gelmiş geçmiş 1 numara kim diye, yüzde 90’ı Zeki Müren der. Zeki Müren güzel sanatların çoğunda maharetliydi, yardımseverdi.

“Sevmiyorum Seni Artık Gözlerimi Geri Ver…”

Ankara Körler Okulu öğrencilerinin Zeki Müren’e hayran olduklarını biliyordum, onlara Köşk Gazinosu’ndaki programı için Ankara’ya bir gelişinde, sürpriz yapmak istedim.

Zeki Müren’den istekte bulundum:

“Ankara’da bulunacağınız bu bir ay içinde, bir iki saatinizi Ankara Körler Okulu öğrencileri için ayırır mısınız?”

Zeki Müren daveti kabul etti. Görme engelli çocukların kendisini görmek istemeleri karşısında çok duygulandığını söyledi.

Öğrencilerin kendisini “yakından da tanımak” isteklerini duyunca nasıl sarsıldığı, 1967 yılının o günkü canlılığıyla, şu anda da gözlerimin önündedir. Kararını o an verdi: “Haydi üç gün sonra yapalım bu işi.”

Şahap Akıllıoğlu, 1967 yılında Ankara Körler Okulu’nun yalnızca müdürü değil, okulun 300 öğrencisinin babasıydı da… Zeki Müren çapında bir büyük sanatçının, görmeyen çocuklarının davetine karşılık vereceğini duyunca bu “ağır misafiri”, ağırlığına yakışır bir ağırlıkla ağırlamaya karar verdi.

Öğrenciler, Zeki Müren’in geleceği cumartesi günü okulun konser salonundaki yerlerini almışlardı.Okulun büyük konuğunu, Müdür Şahap Akıllıoğlu, bahçe kapısında karşıladı.

Zeki Müren, bir süre dinlenmesi için müdür odasına alındı. Odanın girişinde ikisi kız, beş öğrenci bekliyordu.

Akıllıoğlu onları konuğuna tanıttı: “Bu öğrencilerimizin görevi sizi arkadaşları adına görmektir.”

Zeki Müren elini çocukların başlarına götürdü, “Nasılsınız çocuklar?” dedi. Çocuklar bir istekte bulundular:

“Bizle konuşurken sesinizden, çok uzun boylu olduğunuzu anladık. Lütfen biraz çömelir misiniz? Çünkü sizi ancak öyle görebiliriz.”

Zeki Müren olduğu yerde çömeliverdi.

Çocuklardan biri, parmaklarının uçlarını Zeki Müren’in yanaklarında dolaştırmaya başladı. Önce elmacık kemiklerini, göz çukurlarını yokladı, sonra da parmak uçlarını alnının, burnunun üstünde, çenesinin çevresinde dolaştırdı. Sıra saçlarına geldiğinde ise parmak uçlarını, konuğunun özenle taranmış saçlarında gezdirdi, tek telini bile bozmadan…

Sonra da “Sizi gördüm” dedi Zeki Müren’e, “Sesiniz gibi yüzünüz de çok güzelmiş.”

Beş çocuğun beşi de parmaklarının uçlarıyla Zeki Müren’i gördükten sonra konser salonunda, arkadaşlarının arasındaki yerlerini aldılar.Yaşamında ilk kez karşılaştığı böylesi bir olay, Zeki Müren’i tarifsiz kederlere boğmuştu.

Ankara Körler Okulu’nun “Türk Sanat Müziği saz heyeti” kendi de bir görme engelli olan müzik öğretmeninin dışında, okulun öğrencilerinden oluşuyordu.

Zeki Müren klasiklerinden birini, “Manolya”yı çalmaya başladılar.

Aynı anda salondaki tüm öğrenciler de ayağa kalktılar… Oluşturdukları üç yüz kişilik korolarıyla “Manolya”yı söylemeye başladılar.

Zeki Müren, bu sevgi çağlayanının içinden geçerek çıktı sahneye. Soru sormak için ayağa kalkan her çocuğu dinlerken birkaç kez yutkunuyordu.

Soru sorma sırası, sapsarı saçlarının örgüleri omuzlarından önüne sarkan, masmavi gözlerinin görmediklerine inanmak istemeyeceğiniz, sekiz ya da dokuz yaşlarında bir kız çocuğa gelmişti. Çocuk bir istekte bulundu Zeki Müren’den: “Radyodaki programlarınızdan birinde ‘Sevmiyorum Seni Artık Gözlerimi Geri Ver’ şarkısını söylerken bizi düşünür müsünüz? Biz de radyoda sizin o şarkıyı söylediğinizi duyunca, ‘Zeki Müren şimdi bizi düşünüyor’ diyerek sizi düşünürüz.”

Çocuğun söyledikleri burada bitmişti ama aynı noktada Zeki Müren’in de dayanma gücü bitmişti.

O dakikaya kadar kimi zaman yutkunarak, kimi zaman dudağını ısırarak tutabilmeye çalıştığı gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Zeki Müren’in yüreğinde iki saatten bu yana biriken gözyaşlarının tümü birden, kapakları kaldırılmış baraj duvarlarından fışkıran sular örneği gözlerinden boşaldılar.

Kendini biraz toparlayabildiğine inandığı an konuşmaya çalıştı ama.Önce bir süre sustu, yere baktı, salonun tavanına baktı, sonra yeniden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Konuşmasını ağlayarak sürdürdü: “Hepinize söz veriyorum yavrularım” dedi. “O şarkıyı bundan sonra söylediğim her zaman sizi düşüneceğim.Ben şimdi o şarkıyı burada sizin için söyleyeceğim. Siz de bundan sonra bu şarkıyı ne zaman duyarsanız, hep beni düşüneceksiniz, söz mü?”

Kocaman bir salon dolusu, gözyaşlarına bulanmış “Söz” geldi çocuklardan.

Zeki Müren şarkısına başladı:

“Sevmiyorum Seni Artık Gözlerimi Geri Ver…”

Salonun bir o noktasından, bir bu noktasından, bir o yanından, bir bu yanından çocukların hıçkırıkcıkları yükselip alçalıyor, sahnede Zeki Müren’in frenleyemediği hüngür hüngür boşalmaları ise şarkının bestesine, yeni sesler katıyordu.

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Ağustos 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , ,

NİETZSCHE VE İNSANLIĞIN TEMEL SINAVI

30.07.2024- Dündar Sansur

Torino’da 1889’da hayatının dönüm noktasına yürüdüğünü bilmeyen Nietzsche, şehri dolaşırken bir faytoncunun atını kırbaçladığını görür. At o kadar yorgundur ki kırbaç darbelerine tepki veremez halde yere çökmüştür. Nietzsche, koşarak atın yanına gider, boynuna sarılır, ağlayarak ata bir şeyler söyler, bilincini yitirir ve bayılır. Bayılmadan önce ata ‘Anne, senden özür dilerim’ veya ‘Anne, ben bir aptalım’ dediği rivayet edilir. Bu olaydan sonra tam on yıl kimseyle konuşmaz, dengesiz davranışları artar, akıl hastanesine yatırılır ama asla eskisi gibi olamaz. ️

Dostoyevski benzer bir olayı Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un uykularını kaçıran en büyük kabusu olarak bir çocuğun çaresizliğiyle anlatır. Raskolnikov küçük bir çocuktur. Bir arabacı yorgun yürüyemeyecek haldeki atını; hiç acımadan, çekemeyeceği kadar insanla dolu arabayı çekmesi için kırbaçlar ve yanındakiler de onunla birlikte ellerine geçen her şeyle ata vururlar. Küçük bir çocuk olan Raskolnikov ata sarılır, ağlar yardım ister ama kimse ona yardım etmez. En sonunda arabacı herkesin gözü önünde atı vahşice öldürür. Yaptığından kendisi ve onunla birlikte olanlar büyük keyif alırlar.

Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Nietzsche’nin olayını şöyle değerlendirir.

‘Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı onun merhametine bırakılmış olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara…Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır. O kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.’

Nietzsche ve Dostoyevski, insanların anlam veremedikleri merhametsizliği karşısında çaresiz kalıp, insanlardan uzak durmayı tercih etmişler..

Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlar:

Dünya Hassas Kalpler İçin Bir    Cehennemdir!

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Temmuz 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , ,

DİDEROT ETKİSİ

26.07.2024- Kitap Yurdu

18. yüzyılda Fransa’da yaşamış aydınlanma çağı filozoflarından Denis Diderot‘un (1713-1784), çok fazla borcu birikir. Bunu duyan Rus İmparatoriçesi Katerina, Diderot’nun kütüphanesini satın alır, Diderot’ya 25 yıllık maaşını peşin öder ve kütüphaneyi kendisine tekrar hediye eder.

Artık Diderot, bütün borçlarından kurtulmuş ve rahatlamış ve bir servete sahip olmuştur. Bir gün bir arkadaşı ona kadife bir sabahlık hediye eder. (Bazı rivayetlere göre ise kendisi almıştır.) Filozof sabahlığıyla çalışma masasında şevkle çalışırken, birden bire yeni ve gösterişli sabahlığı ile çalışma masasının hiç uyuşmadığını düşünür. Ve işte her ne olursa, bundan sonra olur. Derhal, çalışma masasını değiştirip harika bir çalışma masası alır. Artık sabahlık ve çalışma masası uyumludur.

Fakat o da ne? Yerdeki eski halı, sabahlığına ve çalışma masasına yakışmıyor. Hemen servetine ve kendisine yakışacak bir halı alır. Aynı şekilde; evin koltukları, sandalyeleri, masaları, dolapları, duvar resimleri, duvar halısı, oda süslemeleri Diderot’u rahatsız etmeye başlar ve evin bütün eşyalarını değiştirir. Durumu anlaması fazla zaman almaz. Hırslarından dolayı başladığı noktaya dönmüştür.

Bunun üzerine, meşhur eseri “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık” adlı yazısı ortaya çıkar. Diderot, bu olayların ardından şu meşhur sözleri söyler: “Eski sabahlığımın efendisi iken yenisinin kölesi oldum.” Her satın alma kararının yenisini tetikleyerek başka bir şeyin daha satın alınmasına yol açtığı tüketim çılgınlığına “Diderot Etkisi” denir.

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Temmuz 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

ÇOCUĞU KURTARABİLİRDİM-Soner YALÇIN

25.07.2024-S.YALÇIN

Kevin Carter, Güney Afrika Johannesburg doğumlu bir fotoğrafçıydı. 1994’te bir gün açlık içinde olan Sudan’daydı. İşini yaparken bir şey dikkatini çekti. Havada bir akbaba dolaşıyordu. Bir de yerde açlıktan bir deri bir kemik kalmış bir kız çocuğu gördü. 6 yaşlarında kadar olan çocuk zenciydi. Fotoğrafçı, bir kenarda durup Akbaba’yı takip etti.

Yeminin varlığını sezmiş hayvan, biraz sonra süzülüp çocuğun 50 metre kadar arkasına kondu… Aç çocuk, mecalini toplayıp 1.5 km uzaklıktaki Birleşmiş Milletler Yardım Çadırı’na ulaşmaya çalışıyordu. Fakat ne mümkün! Aç akbaba, çocuğu parçalayacağı ânı kolluyordu. Fotoğrafçı Kevin Carter ise, çekeceği fotoğrafta onları aynı kareye sığdırmaya çalışıyordu. Bir süre uğraştı ve hedefine vardı. O ân kendini belki de mağrur bir komutan gibi hissetti. Deklanşör sesinden olsa gerek akbaba havalanıp gitmişti…

Kevin Carter da fotoğraftan kazanacağı ödül hayalleriyle çocuğu orada öylece bırakıp gitti. Çok gitmemişti ki, birden irkildi. Bir ağacın dibine çömelerek, “ben ne yaptım?” diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çocuğu kurtarabilirdi… Bunu yapmamıştı. Öldüğüne şahit mi oldu, yaşayacağına dair ümidi mi kalmadı bilinmez. Memleketine dönünce eserini yarışmaya yolladı. Fotoğraf Pulitzer Ödülü’ne layık görüldü. Kevin bir anda dünyada şöhret oldu. Para sahibi de oldu… Ne var ki ne aldığı ödül, ne ulaştığı şöhret, ne para, onu vicdan azâbından kurtaramadı.

Ödüle kavuşmasından 3 ay sonra 27 Temmuz 1994’te Johannesburg’un bir kenar mahallesinde çalışır vaziyetteki kamyonetinin içine bahçe hortumuyla egzoz gazı vererek kendini zehirleyip intihar etti… Küçücük bir not bırakmıştı: “Çocuğu kurtarabilirdim. Onu kucağıma alarak yardım çadırına götürebilirdim. Fakat ben, çocuğu değil gazeteciliği düşündüm. Halbuki insanlığımı. düşünmeliydim..🙏🙏💖💖. Soner Yalçın…..*

 
1 Yorum

Yazan: 25 Temmuz 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

BİR İNSANA İŞTE BU KADAR TOPRAK YETER !

20.07.2024- Tolstoy’un “İnsan Ne ile Yaşar” adlı kitabından ALINTI

Tolstoy’un “İnsan Ne ile Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü.

Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.

Fotoğrafta Tolstoy ve kardeşi Rahibe Maria Nikolaevna

” Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz… Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler.

Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “BİR İNSANA İŞTE BU KADAR TOPRAK YETER !” Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük… Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından… Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın-mülkün, arkadaşın, dostun, yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir… Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz. Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız? Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar aslında fakiriz hepimiz. ALINTI

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Temmuz 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

SEVGİNİN BAŞARISI

14.07.2024- A. Yaşar SARIKAYA

Küçücük çocuğun, öğretmenine sevgisini göstermek için çantasındaki 2 elmadan birini vermesini tanımlamak kolay değil. İçinde büyüttüğü sevgiyi, kendisi için kıymetli olan elmayı vererek gösterir. Çocuklar, duygu dünyalarının sınırsızlığını küçücük şeylere sığdırıverirler.

Annesine gülümseyen 2 günlük bebek, aralarındaki yakınlığın ve sevgi akışının nasıl da farkındadır. Sevgi, yaşamımıza armağan edilen değerli duyguların en başındadır. Sevgi maya tutarsa neler olur değil mi? Dünyadan sevgi mayasının tuttuğu bir araştırmayı sizlerle paylaşıyoruz:

BEN O ÇOCUKLARI ÇOK SEVDİM-Erkan ÖzkanEdebiyat, Kültür, Sanat ve Farkındalık

Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti. Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.

Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.

Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176’sinin olağanüstü bir başarı gösterip, avukat, doktor ya da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar. Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için, her biriyle buluşma şansı oldu. “O koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdikleri cevap hep aynıydı : “Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde.”

Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, başarılı birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu. Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi :

“Çok basit” dedi, “Ben o çocukları çok sevdim…”

Alıntı

 
Yorum yapın

Yazan: 14 Temmuz 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

DOĞRU İNSANLARLA KARŞILAŞTI DÜNYA ŞAMPİYONASINA HAZIRLANIYOR

12.07.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Düşün yolculuğu ile başlayan öykümüzün ürünlerini birer, birer topluyoruz. Bilke öğrencilerimizden Selma KALANÇ BOCCE Spor Dalında Türkiye birincisi olduktan sonra, şimdi de Dünya Şampiyonasına hazırlanıyor.

2008 yılında kurulan Bilke, küçük dernek binamızdaki atölye çalışmalarında verilen gitar- bağlama- org ve ut kursları geliri ile EĞİTİME DESTEK PROJESİNE başladı. Küçük ölçekli başlayan kurslarımız, etkinliklerle EĞİTİME DESTEK TANITIMI programlarında sesini duyurdu. Bu süreçte, doğru insanlarla yolumuz kesişti.

Dikmen ilçemizden olan ve Alaçamda bir bankada yönetici olarak görev yapan Şeyda ÖZDEMİR onlardan biriydi. Memleketi ile bağını koparmamış Şeyma Hanım ile Dikmen İlkokuluna yardım organize ederken tanıştık. Bilke olarak biz de yardım kampanyasına katıldık.

Alaçamlı olan Selma’yı onun aracılığı ile tanıdık. Tıp Fakültesi öğrencisi olan Selma, Bilke’den burs alan öğrencilerimizden. Selma’nın başarısını tebrik ediyor ve 4 tıp öğrencimize ayda iki bin TL vererek destek olan EĞİTİM ANNEMİZE de ayrıca teşekkür ediyoruz.

Selma, yüreğindeki ışık zorluklara karşı nasıl da direniyor. Başarılı kızımızın ulusal basındaki haberini paylaşıyorum:

Bocce sporunun alt kategorileri olan raffa ve volo ile de ilgilenen 21 yaşındaki milli sporcu, ulusal ve uluslararası organizasyonlarda 43 madalya kazandı.

Günlük yoğun programına rağmen antrenmanlarını aksatmayan Selma Kalanç, disiplinli şekilde hem spor kariyerini hem de Amasya Üniversitesi Tıp Fakültesindeki eğitimini sürdürüyor. Bu yıl üçüncü sınıfa geçen Selma Kalanç, AA muhabirine, bocce sporunun gerektirdiği stratejik düşünme ve konsantrasyon yeteneklerinin tıp eğitiminde olumlu etkisi olduğunu söyledi. Bocce ile lisede beden eğitimi öğretmeni Gökhan Bozdemir sayesinde tanıştığını belirten Selma, 2014’te Kamboçya, 2021’de de İspanya’da Türkiye’yi temsil ettiğini anlattı.

Tıp eğitiminin yanında sporla uğraşmanın hayatına disiplini soktuğunu dile getiren genç sporcu, “Amasya’dayım, hafta sonu antrenman için Alaçam’a geliyorum. Hem mental hem yol olarak yoruyor, kendinize çok fazla vakit ayıramıyorsunuz ama kazandıktan sonraki sevinci ayrı oluyor.” ifadelerini kullandı.

Önlerinde Dünya Raffa Şampiyonası için milli takım seçmesi bulunduğuna işaret eden Selma Kalanç, ay-yıldızlı ekibe seçilip Türkiye’yi en iyi şekilde temsil etmeyi hedeflediğini vurguladı.Tıp fakültesini kazandığında çevresindekilerin sporu bırakmasını, eğitimle sporu birlikte yürütemeyeceğini söylediklerine dikkati çeken Selma, şunları kaydetti:

“İnsan istedikten sonra başaramayacağı bir şey yok. İnsanlardan istediğim, sadece destek olsunlar. Bunların beraber de yürüyebileceğini bilsinler. Özellikle sporculara derslerinde zayıf gözüyle bakılıyor ama öyle değil. Bunun en büyük örneği benim. Tıp okuyup futbolla uğraşan arkadaşlarım da var. Spor sayesinde ilk defa uçağa bindim, köyde büyüdüm, küçük bir çerçeveden büyük bir ufka bakma fırsatı buldum. Spor, birçok şeyin önünü açıyor. Spor olmasaydı hayatımda, belki de akademik olarak başarılı olamazdım. Boş vaktimi bir şeyle doldurduğum zaman kalan vaktimde ders çalışmak için kendimi planlıyorum. Daha disiplinli olmayı sağlıyor.”

“Selma Kalanç, küçük yaş gruplarına rol model oluyor”

Bocce Milli Takımı Antrenörü ve Alaçam Şadiye Muzaffer Turhan Anadolu Lisesi beden eğitimi öğretmeni Gökhan Bozdemir ise sporla eğitimin bir arada yürüyebileceğinin en büyük örneğinin Selma Kalanç olduğunu söyledi.

Küçük bir ilçeden 17 milli sporcu çıkarttıklarının altını çizen Bozdemir, “17 sporcunun liseyi bitirenlerinin hepsi üniversiteli. Amacımız hem sporu hem eğitimi bir arada yürütmek. Onun için sporcularımızın eğitim durumlarını da takip ediyoruz. İlçemizi, ilimizi, ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek için çaba sarf ediyoruz.” dedi.

“Selma Kalanç, küçük yaş gruplarına rol model oluyor.” diyen Bozdemir, “Bir öğrencinin tıp kazanması bizim için çok güzel bir şey. ‘Bitirdiğim zaman takımın doktoru olacağım.’ dedi. O bizi daha da gururlandırdı.” ifadelerini kullandı.

Selma kızımıza Dünya Şampiyonasında başarılar diliyoruz.

 

Etiketler: , ,