RSS

Kategori arşivi: Genel Kültür

ASLI HU, NESLİ HU, BİR BAHÇIVAN HİKAYESİ

23-01-2025- Alıntı

Bir gün sultan saraydaki bahçıvanının yanına uğrayıp kendisine hediye edilen tayı sorar;

“Bahçıvan efendi, nasıl bizim tay?”. Bahçıvan cevap verir;

“Asluhu nesluhu sultanım.”

“Nesi var ki ?” diye sorar sultan.

“Sultanım, asil bir tayın sırtına sinek böcek konduğunda bunları kuyruğu ile kovalar. Bizim tay adeta bir inek gibi kafasını çevirip ağzıyla sinekleri kovalıyor.”

Sultan bunun nedenini öğrenmek için tayı hediye eden adamı çağırtır. Tayın bu davranışının sebebi hakkında bilgi ister. Tayı hediye eden adam der ki;

“ Sultanım, bizim tay doğduktan hemen sonra annesi öldüğü için onu ineğe emzirttik.”

Böylece meselenin sırrı çözülmüş olur. Sultan adamlarına emreder;

” Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek!”.

Başka bir zaman sultana güzel görünüşlü, iri bir hindi hediye edilir. Bir müddet sonra sultan bahçıvanın yanına varır ve hindiyi sorar.

“Asluhu nesluhu sultanım.” der bahçıvan.

”Bahçıvan efendi bunun neyi var?” diye sorar sultan.

“ Sultanım asil olan bir hindi öteceği zaman kabarır, ibiği masmavi olunca ötmeye başlar. Bizim hindi iyice kabarıyor, ibiği masmavi olup tam öteceği zaman kafasını suya daldırıyor.

Sultan işin aslını öğrenmek için hindiyi hediye eden kişiyi çağırtır. O kişi, hindinin yumurtasını ördeğin altına koyduklarını ve hindinin ördek yavruları ile birlikte büyüdüğünü anlatır. Bu meselenin sırrı da çözülmüş olur. Padişah emreder;”

Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek.” Sultan güzel bir günün sabahında bahçede yalnız başına dolaşırken bahçıvan gözüne ilişir ve ona doğru yaklaşarak;

“ Bahçıvan efendi, bende de bir sıkıntı var mı?” der. Bahçıvan

“Asluhu nesluhu efendim” deyince, sultan

“ bende de mi?” diyerek son demlerini yaşayan annesine koşar.

“Anacığım, inan sana kırılıp küsmem, kızmam da. Bende bir sıkıntı var mı?” diye sorar.

Annesi durur, sıkıla sıkıla başlar anlatmaya; “Oğul babanla evlendiğimizde baban çok yaşlıydı, ben daha 15-16 yaşlarında genç, güzel bir kızdım. Gençliğimin duygularına kapılıp bir hata ettim. Sen bizim sarayın aşçısının oğlusun.”

Hakikati öğrenen sultan bahçıvana seslenir;

“ Ey olayların perde arkasından bizlere sırlar sunan değerli insan; Tay ve hindinin durumlarına vakıf oldun. Anladık da, benim durumumu nasıl anladın? Bu nasıl bilgeliktir? Söyle bakalım bana.” deyince;

Bahçıvan;

” Ey yüce sultan, Bunu anlamaktan daha kolay ne var? Benim bildiğim sultanlar ödül verirken “Verin bir kese altın” derler. Siz ise “Verin fazladan bir kap yemek” diyorsunuz.”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

HAY SENİN PEKMEZ ÇANAĞINA

07.01.2025- Rıfat İLGAZ

Hocanın biri sefere çıkmış, bir zamanlar. Diye başlar hikaye…

İnmiş konuksever bir köye, açlıktan ölüyor. Gözünü karartıp deve gibi çökmüş, karşısına çıkan ilk biçimli evin önüne. Evin erkeği çiftinin çubuğunun başında. Evin kadını, oğluyla bir çömlek pekmez göndermiş hocaya. Bir de somun…

Hoca batırıp batırıp indirmiş gövdeye. Bakmış ki, ekmek batırmakla çömlekteki pekmezin tükeneceği yok. Çocuktan bir kaşık istemiş. Başlamış bu sefer kaşıklamaya. O da olmamış, kaldırmış çömleği dikmiş. Lıkır lıkır… Hâlâ tüketememiş çömlekteki pekmezi.

Oğul, demiş pekmeziniz halis üzüm pekmeziymiş siz böyle her gelen Hoca’ya bol bol pekmez çıkarır mısınız?

Yok, demiş çocuk, çıkarmayız! Hoca biraz böbürlenmiş.

-Ya, demiş; çıkarmazsınız demek? Peki, bana neden bu kadar bol pekmez çıkardınız?

-Geçenlerde küpün içine sıçan düşmüştü baktık pekmez ziyan olacak, olmasın istedik…

Hoca Efendi’nin kavuk tepesinden fırlamış. Kaldırdığı gibi pekmez çömleğini vurmuş yere; tuz buz etmiş. Olandan bitenden ürken çocuk, seslenmiş içeri.

-Anneee! Hoca, babamın sidik kabını kırdı.

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Ocak 2025 in Eğitim, Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

TABLO BİZE NE ANLATIYOR?

30.12.2024-Alıntı

Tabloda gördüğümüz erkek figürü Osman Hamdi Bey’in kendisidir. Çoğunlukla, resmini çizeceği ortamda, doğuya özgü kıyafetler giyip kendi fotoğrafını çektirir. Sonra fotoğrafa bakarak yapar resimlerini. Kaplumbağa Terbiyecisi de bu şekilde çizilmiştir.

Tablodaki mekan, Bursa’daki Yeşil Cami’dir. Osman Hamdi Bey çizime burada başlamış, daha sonra çekilen fotoğraf yardımıyla kendi atölyesinde bitirmiştir.

Peki “Kaplumbağa Terbiyecisi” bize neyi anlatıyor? Bunu anlamak için tabloyu incelemeye başlayalım.

Öncelikle neler görüyoruz?

Kırmızı kaftan giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı, kambur yaşlı bir adam…

Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor. Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu.

Sırtında bir nakkare (yarım küre biçiminde küçük bir davuldan oluşan vurmalı bir çalgı, Mevlevi müziğinin dört temel çalgısından da birisi) asılı ve buna bağlı mızrap (nakkareyi çalmaya yarayan nesne) boynundan aşağı sarkmış.

Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir neyi tutuyor. Kırbaç değil de neden ney? Anlaşılan kaplumbağaları ney üfleyerek, nakkare çalarak yani musikiden yararlanarak terbiye etmeye çabalıyor.

Ama yaşlı adamın ney’i tutuşuna daha dikkatli bakacak olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz kalmış.

Bize verilmek istenen mesajın ne olduğunu doğru yorumlamak için, Osman Hamdi Bey’in hayatı hakkında biraz bilgi sahibi olmalıyız.

Osman Hamdi Bey, ilk Türk arkeoloğudur. Dünyaca ünlü İskender Lahidi’ni bulan ve İstanbul’a getiren kişidir.

Çağdaş Türk müzeciliğinin öncülerindendir. İstanbul arkeoloji müzesinin kurucusu ve ilk müze müdürüdür.

Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’ni yani Güzel Sanatlar Akademisi’nin kurucusudur.Ayrıca modern anlamda ilk Türk ressamlarından birisidir ve Türk resminde figürlü kompozisyon kullanan ilk ressamdır.

Bu durumu Emre Caner bir romanında şöyle açıklamıştır:

“Osman Hamdi de hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler yapmıştı. Ressam olmuştu en başta. Sonra müze müdürü. Bir arkeolog. Ardından da güzel sanatlar akademisi müdürü. Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!”

Osman Hamdi Bey, tüm bunları sanatı ve sanatçıyı önemsemeyen, antik eserlere hiç değer vermeyen bir toplumda başarmıştı. Devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli kendisine yeni engeller çıkarmış, değişime, modernleşmeye direnmişti.

İşte tablodaki kaplumbağalar; devletin hantal işleyen bürokrasisi ve değişime direnen, ağır aksak ilerleyen toplumun kendisiydi. Yaşlı dervişin kendisi olduğunu söylemiştik. Bütün bu duruma kızan Osman Hamdi Bey, derviş de olsa sabrının bir sonu olduğunu göstermiş oluyor.

Osman Hamdi Bey’in, bu tablo yapılırken nereden esinlendiği de ortaya çıkmıştır. Şimdi Fransız Le Tour du Monde’nin 1869 yılındaki bir sayısında çıkan gravürü inceleyelim.

( yorumlar bölümünde )

1869 yılında Bağdat Valisi Mithat Paşa’nın hizmetinde çalışan babasına gönderdiği mektupta, Le Tour de Monde dergisini severek okuduğundan bahseden Osman Hamdi Bey’in bu çalışmadan esinlenmesi gayet olası gözüküyor.

Benzerlikler dikkat çekici olsa da Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi, renklerin ve ışığın kullanımı, tablonun derinliği ve verdiği mesajla öncülünden çok daha kıymetli.

Alıntı

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

KAŞAR PEYNİRİNİN BULUNUŞU

29.12.2024- M.Fevzi GÜLTEKİN

Kaşer peyniri Selanik’te bir tesadüf eseri olarak Raşel isminde bir Yahudi kızı tarafından bulunmuştur. Babası büyük bir beyaz peynir yapıcısı olan Raşel, bir gün beyaz peynir için hazırlanan büyükçe bir teleme kitlesini kaza ile içinde kaynar su bulunan kazana düşürmüş ve bunu çıkarıncaya kadar teleme kitlesi erircesine yumuşamıştır.

Raşel, telâşla bu haşlanmış teleme kitlesini tesadüfen tezgâh üzerinde bulunan bir yoğurt karavanasına koyup sıkıca bastırarak içinde hava kalmayacak şekilde kalıplamış ve üzerini örterek ihtimara, öz türk-çe deyimle bir nevi ekşiyip olgunlaşmaya bırakmıştır. Raşel, böylece beyaz peynirden daha lezzetli ve boyasız, tabii bir şekilde sarı renkli bir peynir elde edince durumu babasına bildirmiş ve başına gelenleri anlatmıştır.

Babası da, elde edilen bu yeni peynir çeşidini pek beğenmiş ve bir parçasını alıp hahama götürmüştür. Musevî dininde yenilip içilecek maddelerin haham tarafından muayenesi ve onun yenmeye veya içilmeye elverişli olup olmadığı kararını vermesi gerekir.

Yenilip içilmeye elverişli ise (Kaşer), değil ise (Turfa) hükmü verilir. Bugün bile Musevî dükkân ve kasaplarında satılan yiyecek maddelerinde bilhassa tavuk ve etlerde haham tarafından vurulmuş (Kaşer) damgası vardır. Mutaassıp Museviler bu damgayı görmedikçe tavuk ve et yemezler.

 
Yorum yapın

Yazan: 29 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , ,

GÜLİZAR GELİN-YAŞANMIŞ BİR HİKAYE

26.12.2024- Göher GÜLER

Orta Karadeniz Bölgesi’nin dağlık bir köyünde yaşayan; karakaş kara gözlü, uzun siyah saçlı, kırmızı yanaklı, beyaz tenli, boyu endamı yerinde, on beş on altı yaşlarında, güzel bir çocuk gelin Gülizar.

O da her gelin gibi verilen görevi yerine getirecek; kaynana, kaynataya, kendinden büyük eltilere, kayınlara, görümcelere saygıda kusur etmeyecekti. Sabah erken kalkıp; ineği sağacak, hamur yoğuracak, odun ateşinde ekmek yapacak, yemek yapacak, bulaşık yıkayacak, evi damı temizleyecek, tarlaya gidenlere azık hazırlayacak. Kuşluk vakti koyunları sağacak, sütü pişirecek, peynir yoğurt mayalayacak, çökelek yapacak. Orak biçecek, yığın yığacak, harman sürecek, ekin yıkayacak, bulgur kaynatacak, taş değirmende yarma çekecek. Sırtında odun taşıyacak.

Yunaklığa kazan kurup, çamaşır yıkayacak, daha neler neler… İşini düzgün yapamaz ve yetiştiremezse, dayak yiyecek ve en önemlisi de çocuk doğuracak. Çocuğu olmazsa yandı, Anadolu kadını… Köyde kış bastırmış; kar neredeyse bir insan boyuna gelmişti. Yollarda, evlerin saçaklarında buz kalıpları oluşmuş, şehirle olan irtibat kesilmişti. Tipi gittikçe hızını artıyordu.

O dönemde telefon, elektrik yoktu köyde… Sabahın erken saatleri; bizim evin tahta kapısına güm güm vuruluyor, aralıksız!

– Geldim, geldim!

– Durun hele, ne oldu, alacaklı gibi ne vuruyonuz kapıya!

Babannem açıyor kapıyı.

Ne oldu bacı, hayrola bu saatte?

– Gelin sancılandı, yetiş bacı!

– Ben yaptıramam doğumu, bi yerden ebe bulun bacı.

– Ebe yok, oğlan gitti yarı yoldan geri döndü. Kar kapatmış yolları, tepeye kadar zor varmış, at daha fazla yol alamamış.

Eli böğründe öylece duruyor, beti benzi atmış oğlanın. İki tokat salladı babası, gendine gelsin deyi.

-Etme bacı, elini ayağını öpeyim. Senden başka yaptıracak kimse yok, yetiş! Kulun kölen olayım, yetiş diyom sana!

Babaannem canhıraş çıktı evden. Gece yarısı oldu dönmedi. Dedem;

“gidip bakayım” diyerek, lastik ayakkabılarının üstüne çorap geçirip gitti. Saatler sonra tek başına geri geldi.

“Gelin doğuramamış, hay Allah, ne yapsak ki” diyerek, söylene söylene girdi içeri. Sabah hep birlikte gittik, Gülizar gelinin evine. Ben sekiz dokuz yaşlarındayım… Yatırmışlar yatağa Gülizar gelini. Her tarafından ter boşalmış, sanki bir kova su dökmüş gibi. Evin kerpiç duvarlarından çıkan feryatlar, köyün üst başında yankılanıyor, göğü deliyor adeta! İnim inim inliyor, Gülizar gelin!

“Kurtarın beni, ölüyom ben! Yandım anam! Dayanamıyom anam!..”

Dayanacak gibi değil feryatlara! Doğuramıyor, çok acı çekiyor, iniltiler yürekleri dağlıyor.

“Hiç umut yok” diyor büyükler.

“Ölecek ölmeye de, bari çocuk kurtulsa” fısıltıları yayılıyor…

Sonraki gün, bütün köylüler çare arıyor. “Kağnıyla gezdirelim, kağnı sallandıkça belki bebek aşağı iner, kolay doğurur.

” Kağnıya yatırdılar Gülizar gelini. Kafasını örttüler, yün atkılarla. Ayaklarını yapağılarla sardılar, üşümesin diye. Altına yün döşek serdiler. Üzerine bir yün yorgan, iki tane de kıldan dokunmuş çul örttüler. (Kıl çul üşütmezmiş.) Dakikalarca dolaştırdılar köyün etrafında, gene çare yok. Bu işlem bir kaç defa tekrarlandı. Ümitler kesiliyor, hayaller kırılıyor…

Daha sonraki gün; Gülizar gelin artık, gözlerini açmıyor. Harap bitap düşmüş, mecali yok, sesi çıkmıyor, sadece dudakları oynuyor. Ne söylediği anlaşılmıyor. Eller kollar yana düşmüş, dudaklar morarmış, suratı şişmiş, adını bilemediğim garip bir renk gelmiş yüzüne. Dudaklarını ısıra ısıra yaralar oluşmuş. Zar zor nefes alıyor, boylu boyunca yatıyor. Herkes ağlaşıyor, ağıtlar yakılıyor.

“Vah zavallı vah, vaah! Gençliğine doymadan gidecek yavrum! Pek de güzel yavrum! Kara topraklara yakışır mı, bu güzellik! Bu nasıl bir kader, bu nasıl bir talih, Allah anasına babasına sabır versin!”

Arada bir elleriyle kontrol ediyorlar Gülizar gelini, soluk alıyor mu diye. Umutsuz bekleyiş devam ediyor… Bilmem kaçıncı gün hatırlamıyorum. Ebe;

“nasıl olsa gelin ölecek, çocuğu kurtaralım” diyor. “Bana bi cilet (jilet) getirin hele, çabuk olun durman öyle, sıcak suyla sabun getirin! kesip çocuğu alacam. Hazır mı, sıcak su? Sabun nerde, haydin ne duruyonuz, Haçça, Fadime, Zöhre, size diyom haydin, ölüyo görmüyonuz mu?..”

Kesiyor ebe jiletle. Kim bilir ne kadar kesti! İki elinin parmaklarıyla bebeği çıkarmaya çalışıyor, var gücüyle asılıyor, bebek gelmiyor.

“Bağırsak dolanmış, gelmez bu bebek!”

Birinci hamlede sonuç yok. Bir hamle daha, gene yok. Üçüncü hamlede doğuyor bebek, boynunda bağırsak (kordon) dolalı bir şekilde, kanlar içinde. İnga, inga! Bebek sesi yankılanıyor, evin içinde. Sanki; annesinin çektiği acılara üzülüyormuş gibi, var gücüyle bağırıyor. Yıkayıp kundakladılar bebeği. Kendinden habersiz, baygın yatan annenin yanına yatırdılar.

“Ağzına biraz su verin gelinin.”

Gelin ceset gibi yatıyor. Kaşıkla su veriyorlar ağzına. Arada bir yanaklarına dokunuyorlar, hafif hafif şamarlıyorlar, nefesini kontrol ediyorlar.

“Gülizar, Gülizar, Gülizar gız, aç gözünü!” Sesleniyorlar arada bir.

Saatler sonra, belli belirsiz iniltiler geliyor. Gözünü yarım yamalak açıyor, Gülizar gelin… Bir gün sonra kendine geliyor.

– Bebeğin oldu gelin.

– Gız mı, oğlan mı? Soruyor, bitkin bir vaziyette, zor duyulan sesiyle.

– Oğlun oldu gözün aydın, gelin! Onca acıya rağmen hafifçe gülümsüyor, Gülizar gelin.

– Yaşıyo mu, sağlam mı?..”

– Turp gibi maaşallah, bi görsen. Elleri yumuk yumuk, kapkara saçları var. Ayakları bi lokma, ağzı gayfe gaşığı gibi. Bi güzel, bi güzel. Aynı sana benziyo gız, valla billa bak. Bak bak görüyon mu, sesini duyuyon mu?

Başını sallıyor, dudağının kenarından zar zor gülümsüyor, yine Gülizar gelin… Kendi acısını unutup; evlat sevgisini dolduruyor, yüreğinin ta derinliklerine, Anadolu kadını. Evlat sevgisi bastırıyor acıyı!.. Göher Güler (Yaşanmış bir hikaye)

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

MUTLU ŞEHİR ve MUTSUZ ANILAR

25.12.2024- Şafak SARIKAYA

19-20 yaşlarında üniversite öğrencisi iken Sinop’ta gönüllü rehberlik yapmıştım. Sinop ile ilgili gezi programlarını izlerken hep aynı rotayı takip ediyorlar. Sinop Cezaevi, Alaaddin Camii, Pervane Medresesi, Müze, Kale, gemi maketi satan dükkanlar, mantıcılar ve şehir dışında İnce Burun, Hamsilos ya da eski adıyla Hamsaros, Tatlıca Şelaleri ile Sinop bitiyor.

Halbuki bence daha fazlası var. Belki ilk olarak Şahin Tepesi’ne çıkıp bu mutlu şehre yukarıdan bakmakla başlamak lazım ve bu manzarayı Sinop’u hiç görmemiş kişilere ilk olarak göstermek nasıl olur. Zira Sinop’un yerini ve konumunu çoğu kişi tam bilmiyor, ya da Artvin ve Rize yakınlarında zannediyorlar. Türkiye’nin en kuzey ucu diye belki de öyle düşünüyorlardır. Daha sonrasında Seyid Bilal Türbesi ve çevresini gösterirdim diye düşünüyorum.

Zira bu mutlu şehir aslında farklı yerlerden gelen insanların acısını barındırıyor. Onların mutsuzluğunu, sonsuz acılarını dindiren bir şehir olmuş Sinop. Dalgaları ile meşhur Karadeniz’de (Dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar) bu insanlara bir doğal liman olmuş bu yöre. O insanların yüreğine sıcaklık, huzur vermiş. Sadece Sinoplulara değil olmayanlara da vermiş bu huzur verici ortamını. Neden mi mutlu, belki de bundan.

Kimler var bu kişiler arasında. Yolu Batum’a düşen ya da Batum’dan yola çıkanlar var mesela. Seyid Bilal Cami ve Türbesinin olduğu alanda mesela Ali Paşa’nın türbesi var. (Bu Ali Paşa Van Valisi olup, Kaptan-ı Derya Cezayirli Ali Paşa’dan farklı bir zattır.) Hem Seyid Bilal hem de Ali Paşa Batum’dan İstanbul’a yola çıkmış ama hırçın Karadeniz nedeniyle Sinop, onların plansız bir şekilde ebedi istirahatgahı olmuştur. Ali Paşa’nın ağıtları da meşhurdur (Ali Paşa Ağıtı-Modern Folk Üçlüsü, Arpa ektim biçemedim diye başlayan türkü formundaki ağıt).

Ali Paşa yanı sıra, bu çevre Yozgatlı Çapanoğlu Müşir Ahmet Şakir Paşa’nın mezarı, Sinop limanında Ruslarla çarpışırken Şehid olan Amiral Hüseyin Paşa’nın mezarı ile birlikte “Hanımlar Türbesi” gibi pek çok hikâyeye ev sahipliği yapmakta.

Batum’dan gelen göçmenlerin de TRT repertuarında olan meşhur bilinen “Ben Giderim Batum’a da Batum’un Batağına” Sinop Türküsü olarak yer alır. Kafkaslardan gelenlerin acılı hikayelerin de, bu şehrin hafızasında önemli yeri vardır. Aslında şehir uzun yıllar yaralarını sarmıştır, yaraları kabuk bağlamıştır ve mutlu olmayı hak etmiştir.

Batum’dan gelen yine Yesari Baba Türbesi, benim doğduğum evin karşısında bulunan yatırı, kendi halinde beklemektedir. Yesari Baba’nın eserleri de bulunmakta. (1)

Sinop’a ait acı olaylardan biri de, 30 Kasım 1853’te Sinop Baskını olarak bilinen baskında Sinop’a sadece 180 deniz mili uzaklıkta olan Sivastopol’dan kalkan Rus Donanması sürpriz bir baskınla Osmanlı Donanmasını tamamen tahrip etmesidir. (2)

Sinop’ta baskının acı anısını yaşatan bir şehitlik, bir de şehitlerin üzerinden çıkan paralarla yaptırılan Şehitler Çeşmesi inşa edilmiştir. Bazı Kaynaklara 2.700 bazı kaynaklara göre de; 4.000’in üzerinde şehit verilmiştir.

Paşa Tabyaları da aslında gelen ziyaretçilerin çok sık uğradığı bir yer değil. Burası, Sinop Yarımadası’nın güneydoğusunda olup, ( 1877-1878) Osmanlı-Rus Savaşları sırasında denizden gelen tehlikeleri önlemek amacıyla yapılmıştır. (Karakum Yolu üzerindedir.)

Bu şehir sadece Batum’dan gelenlere değil, başka göç yollarının mağdurlarını da misafirlik etmiştir. Mübadele sonrası gelen Selanik Göçmenleri gibi ve Kuruçeşme Sokak tarihi evleri ile meşhur, sivil mimari ilgi duyanların mutlaka görmesi gereken bir yer.

İtalya’nın Pisa şehrinde bir Sinope Müzesi olduğunu ise, Sinopluların çoğu bilmez muhtemelen. Turlarda konu ediliyor mu bunu da çok bilmiyorum açıkçası.

Amazonlar, Sinope ve hatta kazısı halen devam eden Balatlar Kilisesi (Sinope Koimesis Kilisesi ). Kazı bittiğinde burası da çok ilgi çeken bir yer olacaktır.

Mutlu şehir neden mutlu demek kolay, bir de şehrin kendine sorun, bir konuşabilse neler anlatırdı bu yorgun şehir. Daha çok yaşanmışlık var aktarmadığım.

Yılların verdiği yorgunluğa ve mutsuzluğa rağmen halen mutlu olabiliyorsa ne mutlu ona.

1- https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/yesari-batumlu-mehmed

2- https://tr.wikipedia.org/wiki/Sinop_Bask%C4%B1n%C4%B1

ŞGS

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

SARIKAMIŞ GAZİSİ

22.12.2024- Ortaköy Kent Haber

On Yıl Askerlik Yapmış Sarıkamış
Gazisinin Hikayesi
Faruk Nafız Çamlıbel’in ünlü Han Duvarları şiirinde ismi geçen Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış 1911 yılinda askere giden ve tarihi Sarıkamış savaşından sağ dönen bir askerdir. Yemen cephesinden Sarıkamış cephesi ne sevk edildiği için üzerinde kışlık elbisesi yoktur. Savaş bittikten sonra köyüne anne ve babasına dönmek için yola çıkar ancak verem hastaliğına yakalanmıştır. Ulukışla da kaldığı bir handa köyüne ulaşamadan vefat eder. Ölmeden önce de han duvarlarına aşağıdaki dörtlükleri yazar.
1922 yılında Kayseri Lisesine atanan genç Edebiyat Öğretmeni Faruk Nafiz Çamlıbel Kayseri’ye giderken aynı handa misafir kalır ve Şeyhoğlu Satılmış’ın ölmeden önce duvara yazdığı o meşhur dörtlükleri görür ve ünlü şiiri Han Duvarlarına aktarır.

Garibim namıma Kerem diyorlar,
Aslımı el almış harem diyorlar,
Hastayım derdime verem diyorlar,
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben…

On yıl var ayrıyım Kına Dağından,
Baba ocağından yar kucağından,
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben…

Gönlümü çekse de yârin hayali,
Aşmaya kudretim yetmez cibâli,
Yolcuyum bir kuru yaprak misali,
Rüzgarın önüne katılmışım ben…
Allah hepsinden razı olsun. Ruhları şad mekanları cennet olsun. Alıntı

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

HIRSIZIN DA BÖYLESİ!

17.12.2024-Hamit TEKKANAT

KAYSERİDE POLİS KAYITLARINA GEÇMİŞ BİR OLAY

Hırsızın biri, bir evin çatısına çıkar ve anten kablosunu keser. Evin reisi tam televizyona dalmışken yayın kesilince, televizyonunu biraz kurcalar, görüntü gelmeyince de;

“Bozuldu herhalde” diyerek uyumaya geçer.

Ertesi gün adam işe gittikten sonra hırsız kapıyı çalıp adamın karısına;

“Yenge, beni abi gönderdi, televizyon bozuk, alın da bir bakın dedi” der.

Saf kadıncağız nereden bilsin, televizyonu verir tabi ki…

Adam işten eve döndüğünde televizyonu yerinde göremeyince, meraklanıp sorar eşine. Kadın durumu anlatınca da şok olur adeta. Şaşkına dönen çift, nasıl böyle bir oyuna geldiklerine inanamazlar bir türlü… Aradan birkaç gün geçer… Aynı çift, balkonda çay keyfi yapmaktadır. Caddeden geçerken sırıta sırıta balkona bakan delikanlıyı gören kadın, heyecanla yerinden fırlar;

“İşte ordaa, televizyonu çalan hırsız buu” diye bağırmaya başlar.

Adam telaşla yerinden fırlar ve hırsızın peşine düşer. Pijamalarıyla ve yalınayak o caddeden bu caddeye koşturur durur… Beş dakika sonra kapı çalar. Kadın kapıyı açtığında düzgün kıyafetli bir adam önce kendini tanıtır;

“Ben polis memuru Yaşar. Beyiniz az önce yakaladığı bir hırsızı emniyete teslim etti. Fakat pantolonunu ve cüzdanını evde unutmuş, onları almaya geldim.”

Kadın çok sevinir bu duruma ve bir çırpıda koşar getirir pantolonu ve cüzdanı. Aradan 15 dakika geçer ve adam koşmaktan bitkin düşmüş bir halde eve döner. Kadının keyfi yerindedir ama… Adam içeri adımını atar atmaz boynuna sarılır:

“Helal olsun sana bey, bu yaşında nasıl da yakaladın o genç adamı, bravo sana.”

Adeta burnundan soluyan adamın şaka kaldıracak hali yoktur:

“Dalgamı geçiyorsun benimle hanım, ne yakalaması? Tazı gibi koşuyo şerefsiz. Don, gömlek rezil etti beni yedi mahalleye.”

Bir anda tüm neşesi kaçar kadının. Kısık bir sesle:

“Eee? O zaman o polis niye öyle dedi?” diye sorar.

“Hangi polis?”

“Pantolonunla cüzdanını almaya gelen polis.”

“Neee? Yoksa onları da mı verdin?”

 
1 Yorum

Yazan: 17 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

RİZELİ HEDİYE’NİN HİKAYESİ

08.12.2024- Alıntı

Fırtına Vadisinin Cazibesi: Rizeli Hediye’nin Hikayesi

Karadeniz’in fırtınalı havası kadar özgür ruhlu ve sert mizaçlı Hediye, Rizeli bir kadındı. Genç yaşta evlenmiş, ancak kaderin cilvesiyle eşini bir deniz kazasında kaybetmişti. O gün, Fırtına Vadisi’nde, hüzünle boynunu bükmüş çay ağaçları gibi o da yalnız kalmıştı.

Ama Hediye, Karadeniz’in o hırçın ve inatçı dalgalarını karakterine almış bir kadındı. Ne kaderin acımasızlığı ne de köy halkının diline düşme korkusu onu yolundan döndürebilirdi. Hediye, dul kaldıktan sonra

“artık oturup yas tutar” diyen komşularını şaşırtarak hayatına bir neşe ve cesaret kattı.

Kendine özgü havası, konuşurken gözlerinin pırıltısı ve kahkahaları, köyün gençlerinden yaşlılarına kadar herkesin dikkatini çekiyordu. Ama o dikkat çekmekten korkmazdı.

“Benim gönlüm deniz gibidir; bir gider bir gelir!” derdi.

Bir Çay, Bir Gülüş, Bir Kalp Çarpıntısı Hediye’nin çapkınlık hikayesi, en çok köy kahvesinin önünden geçerken belli olurdu. Elinde çay toplamak için kullanılan sepete yaslanır, başındaki eşarbı düzelterek köyün erkeklerini tatlı bir muhabbetle selamlardı. Bir gün, kahvehanenin önünden geçerken Ali Bey adında dul bir adam Hediye’ye laf attı:

“Hediye Hanım, Fırtına Deresi bile senin gibi şen gürlemez!”

Hediye, dönüp hafif bir gülümsemeyle cevap verdi:

“O zaman bir çay ısmarlarsın da şenliğin hakkını veririz!”

Bu laf, kahvehanedekileri kahkahaya boğarken, Ali Bey’in yüzü kıpkırmızı olmuştu. Ama Hediye’nin cazibesi, Ali’yi çoktan büyülemişti. Hediye ise sadece eğleniyordu. Hediye’nin Kuralları Hediye, çapkınlıklarında bir denge ustasıydı. Herkese göz kırpar, ama kimseyi kendine fazla yaklaştırmazdı. Onun gönül oyunları, samimiyetiyle tatlı bir şakadan ibaretti. Ama köyde bir rivayet vardı: Hediye birini gerçekten severse, o kişi onun büyüsünden asla kurtulamazdı. Hediye’nin en büyük sırrı ise şu sözüydü:

“Erkekler, Fırtına Deresi’nin taşına benzer. Sert görünürler ama doğru rüzgar esti mi yerinden oynarlar!” Köy Düğününde Bir Macera Bir yaz günü, köyde büyük bir düğün düzenlendi. Hediye, giydiği renkli Karadeniz kıyafetiyle ortalığı adeta büyüledi. Düğünde hem gençlerin hem de yaşlıların gözleri hep onun üzerindeydi. Herkesle oynuyor, gülüyor, neşe saçıyordu. Ama en çok dikkat çeken, genç öğretmen Cemil’in ona olan ilgisiydi. Cemil, Hediye’nin yanına yaklaşıp utangaç bir şekilde:

“Hediye Abla, sizinle bir horon tepmek isterim,” dedi. Hediye, alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi:

“Horon bilmeyene abla değil, hoca olunur! Önce öğren bakalım, sonra oynarız.”

O gece herkes Cemil’in Hediye’ye olan hayranlığını konuştu, ama Hediye yine zarif bir şekilde uzak durdu. Onun gönlünde, sadece kendisiyle barışık ve cesur bir adam yer bulabilirdi. Fırtına Gibi Bir Hayat Hediye, hayatı boyunca çapkınlıkları ve muzip kişiliğiyle Fırtına Vadisi’nde bir efsane oldu. Onun kahkahası, vadinin derinliklerinde yankılandı. Ancak kimse onun gerçek aşkını öğrenemedi. Belki de o aşk, onun özgürlüğüydü.

Bir gün komşusu Fatma Hediye’ye sordu:

“Hediye, neden birini seçip yeniden evlenmiyorsun?” Hediye gülerek cevap verdi:

“Denizin dalgasını kimse hapsedemez Fatma! Ben de böyleyim işte, özgür gezerim.”

Ve Hediye, kahkahası ve cazibesiyle köyde herkesin hafızasında hep bir soru işareti bıraktı: “Acaba onun gönlü kime aitti?”

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

KABAK TADI VERDİ! NEYMİŞ BU KABAK?

24.10.2024-Murat Güneş

Türlü türlü kabak var diyeceksiniz türlü türlü de kabak hikayesi. Ama bizim konumuz su kabakları üzerine. Bir çoğunuzun belki de işlevsel olarak düşündüğü ya da sadece dekoratif objeler için bir ham madde olarak diye düşünebilirsiniz. Ama bu kabaklar bugün gündelik hayatımızda sıkça kullandığımız deyimlerin başrol oyuncusu.

Kabak tadı verdi! Kabak eskiden birçok mutfak gereci olarak kullanılan işlemesi kolay yerine yenisi konulabilen tedariki kolay bir malzeme. Özellikle saplı olanlar pekmez sırası taşırmada, yine hububat küreği olarak kullanılırdı daha uzun olanlar ise su şişesi matara görevi içindi. İrice büyük göbekte olan kabaklar ise kuru gıdaları saklamakta birebirdi.

Hal böyleyken elbette ki yapılan pekmez üzüm şırası şarap bu kabaklarda bekletilirdi. Hatta küçük olanları şarap su ve benzeri içkiler için bardak kadeh olarak kullanılırdı.

Uzun süre kabak içinde bekletilen şaraplar haliyle içinde bulunduğu kabın kokusunu ve tadını da aldığı için halk arasındaki tabirle “kabak tadı verdi “ifadesini kullanırlardı bazen de durumdan hoşnut olmayan akşamcılar: Bu kabaktan kadeh ve şişeleri meyhanecinin başında kırar buna da “kabak başında patladı “ifadesi kullanılmıştır. Yine bir detay Orta çağ ve yakın çağ Rusya’sında şaraplar votkalar bu kaplarda bekletildiği için halk arasında meyhaneye kabak denilirdi. Tohum & Toprak Dostluğu

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Ekim 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,