RSS

LANETLİ EKMEK OLAYI

21.08.2025-By Serpil Erkul /https://math-trip.com

Fransa’nın Grad bölgesinde küçük bir köy olarak bilinen Pont-Saint Esprit, kendi halinde yaşayan insanlardan kurulu, sessiz ve sakın bir yerleşim alanıydı. İnsanların günlük ihtiyaçlarını karşılamak için işinde gücünde olduğu kasaba 16 Ağustos 1951 günü tarihi bir olaya uyandı. O gün sanki herkes aklını yitirmiş gibiydi. Bazıları halüsinasyonlar görüp akıl almaz hareketler yaparken bazıları sadece mide bulantısından, baş ağrısından ve günlerce süren uyuyamama probleminden şikayet ediyordu. Fakat şu bir gerçekti ki herkeste bir anormallik vardı.

Aynı gün evinden çıkan bir kadın ise kendisine kaplanların saldırdığını söylemekteydi. Köydeki herkes hayal görüyordu. Yaratıklar, ejderhalar, kaplanlar, yılanlar ve daha niceleri köylüleri çıldırtıyordu.

İlginç yaratıklar gördüğünü söyleyen yaklaşık 300 insan incelenmeye başlandı. 50’si ise kontrol edilemediği için akıl hastanesine yatırıldı.

Hastaneye yatırılmaları da durumun kontrol edilmesini sağlayamadı. Doktorlara kalbinin yerinden çıktığını ve onu yerine koymaları gerektiğini söyleyenler bile vardı.

Uzun süredir kasabayı delirten ve toplamda 7 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların sorumlusu olarak ise köyün fırıncısı gösterilmekteydi.

Olayları araştıran Dr. Gabbai, Dr. Lisbonne ve Dr. Pourquier makalesinde şu ifadelere yer verdi:

“Olayın bir başlangıç noktası herkes bir fırından dağıtılan ekmekleri yedikten sonra bir hallere giriyordu. Ekmekten yenilen miktar ise insanların akli dengesini belirleyen etken oluyordu. Az yiyenlerde 6 ile 48 saat arasında mide bulantısı, kuvvetli baş ağrısı, uyuyamama gibi semptomlar görünüyordu. Çok yiyenler ise kontrol altına alınamıyordu. Az şekilde etkilenenlerde insomnia (uyuyamama) geçtiği zaman hastalığın da geçtiğini anlıyorduk fakat ciddi boyutta olanlar hatta ölümcül boyutta olanlar da vardı. Bunlar 10-12 gün sonra delirmeye başlayabilenlerdi. Tüm köy zehirlenmişti ve bazı insanlar deliyordu. Buna neden olan ise ortaya atılan iddialara göre ekmeğin içerisine karıştırılan “ergottu”. Yapılan araştırmalar sonrasında köylülerin ekmeklerine ergot isimli bitki mantarı veya mantarın içindeki kimyasalların karıştığı tespit edildi.

LSD’nin ana maddesi olarak bilinen ergot mantarı, dünya üzerindeki en güçlü halüsinojen maddelerden bir tanesi olarak biliniyordu.

Kasabadaki garipliğin nedeni ergot mantarı ile çözülmüş gibi dursa da, üzerinde birtakım soru işaretleri her zaman bulunmaktaydı. Çünkü akıllarda hala “ergot mantarı ekmeğin içine karıştırılsa bile işlenmemiş halde bu kadar güçlü etki yaratabilir mi? gibi sorular vardı. Ergot mantarının işlenmeden unun içine karıştırılması, bu kadar güçlü bir halüsinasyon dalgası yaratabilir miydi? Ayrıca yüksek fırın ısısının mantarın içindeki etkileri yok edip edemeyeceği konusunda araştırmalar yapılmamıştı. Bu da ortaya belki de direk LSD’nin ekmeklere karıştırılmış olabileceği teorisini ortaya çıkardı.

Kasabanın toplu halde delirmesinden 2 yıl sonra yaşanan intihar vakası ise kasabada yaşananlar hakkında farklı tezlerin ortaya çıkmasını sağladı.

Soğuk savaş döneminde zihin kontrolü konusuna oldukça fazla önem veren CIA, zihin kontrolünü sağlamak için LSD’yi kullanarak çeşitli gizli deneyler yapıyordu“LSD zihin kontrolünü sağlayabilir mi?” sorusuna cevap aramak için onlarca çalışma yapmıştı. Bu da CIA’in fırıncıya talimatı verip farklı miktarlardaki LSD’nin insan zihni üzerindeki etkisini analiz etmesini sağlamış olabilirdi.

CIA’nın MK-Ultra adını verdiği ve zihin kontrolünü amaçladığı deneylerde, belirli miktarda LSD verilerek zihni kontrol edilmeye çalışılan kobay Frank Olson kaldığı otelin 13. katından atlayarak intihar etti. Olson’un bilincini kaybettiği ve yapılan deneyi tüm dünyaya duyurma isteği duyduğu düşünülüyordu. İntiharla ilgili yapılan araştırmalar sırasında ulaşılan belgede, bir ilaç firması ile bir CIA ajanı arasında geçen görüşmelerde, kasabada yaşananların tamamen LSD nedeniyle olduğu iddia edilmeye başlandı. LSD tıp literatüründe en güçlü halüsinojen olarak bilinirken, fazla miktarlarda alınması halinde insanın aklını kaybetmesini sağlayabiliyordu. 

O dönemde Avrupa’da LSD üretimi yapan tek ilaç firması olma özelliğini elinde bulunduran firmanın kasabaya 100 km yakınlıkta üretim tesisinin bulunması ise bu iddiaların gerçek olabileceğini düşündürürken, CIA ile ilaç firmasının MK-Ultra projesi için birlikte çalıştığı biliniyordu.

Bu olay hakkındaki en güçlü teori ise CIA’in tüm köyü kobay olarak kullanarak farklı LSD miktarlarının insan zihnini nasıl etkilediğini görüp, LSD’nin insan zihnini kontrol edip edemeyeceğini keşfetmek olduğu düşünülmekle birlikte hiçbir teori hala kanıtlanmış değil.

Toplamda 300 köylünün uzun süre hayal gördüğü, 50 köylünün uzun süreler tımarhanelerde tedavi altına alındığı ve 7 köylünün de hayatını kaybettiği ‘Lanetli Ekmek’ olayı halen daha aydınlatılmış değil.

300 Kişilik Köyün Aynı Anda Delirdiği ve 7 Kişinin Ölümüyle Sonuçlanan ‘Lanetli Ekmek’ Olayı Tarih: 15 Ağustos 1951 Olay Yeri: Pont-Saint Esprit köyü, Fransa Olay: Köyde yaşayan 300 kişinin bir anda delirip, halüsinasyonlar görmeye başlaması. Suç Aracı: Ekmek Fransa’da küçük bir köy olan Pont-Saint Esprit, 15 Ağustos 1951 günü tarihi bir olaya uyandı. O gün sanki herkes aklını yitirmiş gibiydi. Bazıları halüsinasyonlar görüp akıl almaz hareketler yaparken bazıları sadece mide bulantısından, baş ağrısından ve günlerce süren uyuyamama probleminden şikayet ediyordu. Fakat şu bir gerçekti ki herkeste bir anormallik vardı. Bazı köylüler ejderha gördüklerini iddia ediyorlar, bazıları yılanların kendilerine saldırdığını söylüyordu. O dönem 11 yaşında olan Charles Granjhon evinden çıkıp büyük annesini boğmaya çalışıyor, bir işçi olan Gabriel Validire ise kendisinin öldüğünü iddia ediyordu. Validire’ye göre hem kendisinin hem de arkadaşının kafası bakırdan yapılmıştı ve karınlarını yılanlar yemişti. Bir başka kadın ise kaplanların kendisini yediğini iddia ediyordu. Köy tam bir tımarhaneye dönmüştü. Yaşanan bu akıl almaz olaylar artınca yetkililer ve doktorlar olayı araştırmaya başladılar. 250’den fazla kişi takip altına alındı ve 50 kişi kontrol edilemediğinden akıl hastanesine yatırıldı. Akıl hastanesine yatırılanlar orada da boş durmadı, kalbinin yerinden çıktığını iddia edip yerine koyulmasını talep edenler bile vardı. Hatta olaylardan 8 gün sonra akıl hastanesindeki bir kadın çığlıklarla kendisini 2. kattan aşağı attı ve düştükren sonra koşmaya başladı. Kendisinin bir uçak olduğunu iddia ediyordu. Olay neticesinde 50 kişi akıl hastası oldu, 7 kişi ise öldü. Olayın sorumlusu olarak ise fırıncı Roch Briand gösteriliyordu. Herşey o lanetli ekmeklerden sonra ortaya çıkmıştı. Yapılan araştırmalar gösterdi ki fırıncı ekmeklerin arasına LSD’nin ana maddesi olan ergot mantarını karıştırmıştı. Bilindiği üzere LSD dünyadaki en güçlü halüsinojen etkenidir.

Alıntıdır

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Ağustos 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

KÜÇÜK ADAM

17.08.2025- Şafak Gündüz SARIKAYA

Küçük çocuk, küçük adam dedi.

Hemen, “Küçük adam derken kısa boylu, ufak tefek bir adamı kastetti.”, dediler.

Biri hayır dedi, aslında bir çocuk ama adam olacak çocuk.

Başka biri fantastik bir anlatım yaptı aslında, yok küçük adam dedi.

Herkes bir şey söyledi ama hiç biri değildi aslında.

Zeytin ağaçları arasından heyecanla koşarak indi taş merdivenlerden. Büyülü bir atmosferde masmavi deniz karşınızdaydı. Küçük bir koy içinde çocukların neşe dolu sesleri uzaktan da işitiliyordu. Denize dalınca bile o sesler yine duyuluyordu.

İşte o esnada birbirine yakın 2 kayalık göründü. Alelade kayaydı. Ama bulunduğunuz ortamı diğerlerinden farklı, kalıcı kalan gözünüzle gördüğünüz mü, yoksa belleğinizde kalıcı olarak yer etmesi mi?

Bu kayalık yer çok sıradan dediler. “Hiçbir özelliği yok, neresini beğendin. “

Çocuk burası çok farklı, çok özel dedi. Burası onun için kayadan çok bir ada gibi görünüyordu. Kayanın üzerine çıkıyor, denizin ortasında bir adada gibi hissediyordu. Burası benim adam dedi, burası Küçük Ada’m.

Küçük Adam buydu, aslında.

Çok konuşulmuştu, çok yorum yapılmıştı ama küçük olan bir adam değil, bir adaydı, aslında ada bile değildi, bir kayalıktı.

Her bir obje, her bir şey insanın belleğinde nasıl yer ederse o kadar özeldi, herkes kendi bakış açısına göre yorum yapıyordu.

Demek Küçük Ada’yı Küçük Adam anlamışlardı Büyük Adamlar.

Olsun adası bile küçük oluversin, hayal etmesi bile güzeldi, hayallerine de mi engel olacaklardı?

Önemli olan küçük şeylerle mutlu olmasını bilmekti. Yoksa herkes zaten eleştiriyordu doğası gereğince.

Dünyanın herhangi bir anında, hiç kimse aynı noktada değildir. Hepimiz farklı yerlerdeyiz ve bu yüzden dünyaya farklı açılardan bakıyoruz.

Masmavi deniz…

Zeytin ağaçları geçince…

Sonra,

Küçük Adam, benim adam.

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Ağustos 2025 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

DİKİLİ BİR AĞAÇ

07.08.2025-Şafak Gündüz SARIKAYA

Dikili bir ağacı olmalı insanın.

Uzmanlar diyor ki; ağaçlar dışarı çıkmak, yürüyüş yapmak için harika bir motivasyon kaynağı.

Hayatımda yer alan ve tesirini de yıllarca hissettirmiş çok ağaç var.

Yıllar önce doğduğum evin hemen bitişiğinde sırtını eve dayamış harika kirazları olan bir ağaç vardı. O kiraz ağacına çıkıp, o çatpat kirazlarını yemeye bayılırdım. O ağaca tırmanıp evin üstüne çıkardım. Katran karası renkli zeminde 3 tekerlekli bisikletimin seslerini duyar gibiyim hala.

3 tekerlekli bisikletle evin bahçesinde dut ağaçlarının, şeftali ağacının, erik ağacının arasında gezinirdim. Dut ağaçları bahçenin bir köşesinde yan yana dururlardı. Aslında Kuruçeşme Sokak’tan oraya kadar birçok farklı bahçede farklı dutlar, erik ağaçları, hünnap, incir aklınıza gelebilecek çok farklı meyve ağaçları vardı.

Ama kiraz ağacı farklıydı. Kökü evin temelindeydi. İki adımda hadi bilemediniz üç adımda evin tepesine çıkardım ve hemen karşıda Yesari Baba Türbesi gözükür, kazara elimle gösterirsem, yapma büyük günah deyince, bu türbe daha korkulur bir hal alırdı küçük bir çocuğun gözünde.

Arkamı döndüğümde iskele uzaktan bizi selamlar, hatta şileplerin gürültülü sesi bu selamı uzaktan size iletirdi. Sol tarafta zeytin ağaçları Zeytinlik’ten seslenirdi martılara.

Oranın bir büyülü havası vardı. Birbirine yakın yerlerde ne çok hatıra bırakmışız. Dönüş yolunda taş merdivenden inerken Tarzan Kemal bahçesinde çalışırdı her zamanki gibi, zaten tembellik ona göre değildi.

Şimdi ağaçlar şöyleymiş diyesi geliyor insanın, ama boş verin, her şeye rağmen, bence dikili bir ağacı olmalı insanın.

Uzun zamandır kiraz yemedim, her yerde erik var ama erik te çok az yedim. Bırakın meyveyi bu sene çok canımız yandı, çok ağaç gitti, ormanlarımız gitti, içindeki canlılar gitti, hatta canla başla çalışan işçiler, gönüllüler de gitti.

Uzmanlar diyor ki;

“Bitkiler stresi, öfkeyi, acıyı azaltmaya yardımcı olur ve refah duygusu yaratır. Bitkileri evinize veya iş ortamınıza yerleştirmek, yaşamınızda olumlu değişikliklere yol açabilir. Araştırmalar, hastanelerde bulunan ve doğaya bakan odalarda kalan hastaların daha hızlı düzeldiğini göstermiştir.”

“Bitkilerin bizimkilere benzeyen duyu organları, dokuları ya da sinir sistemleri olmayabilir, ama buna rağmen onlar gene de hisseder ve çevrelerinde olup bitenleri algılar. Tıpkı bizler gibi onlar da görür ve koklar. Hatta duyar, tat alır, teması hisseder, iletişim kurar, mutlu olur ve dans ederler.”

Altay Mitoloji’sinde kutsal ağaç kavramı vardır. Ağaç yaşamın devamlılığını ve kozmik düzeni temsil eder.

Yanan yerleri yeşertelim tekrar.

Unutulmasın her şeyin çabuk unutulduğu gibi.

Ağaçlara kıymayın, ormanlara kıymayın!

Umutlarımız yeşersin, bütün kötülüklere inat.

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Ağustos 2025 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

SENİ ÇOK SEVİYORUM

05.08.2025- Suat ÖZGE

~OĞLUM ~

Adı Jiro’ydu. Japoncada ikinci çocuk anlamına gelen bu isimden dahi anlardı babasının ona olan sevgisini. Ağabeyi babasından bir tokat dahi yememişken, Jiro en küçük hatasında yaşının kaldıramayacağı dayakları yer ve sonrada ceza olarak aç acına kömürlüğe kilitlenirdi…

Daha o yaşlarda yüzü çirkin ve gözleri şaşı olduğu için babasından gördüğü bu muamele yüreğine işlemişti Jiro’nun. Anneleri onlar daha çok küçükken ölmüştü. Babasının sevgisizliğini ise hiç anlayamadı küçük çocuk. Daha o yaşında ona iyi hissettiren şeye robot yapmaya adamıştı kendini. Kim sorsa, neden böylesine robotlarla uğraşmayı sevdiğini de anlatmıyor, bu soruya hep sessiz kalıyordu…

Yıllar yılları kovaladı. Babası Jiro’ya vir kez olsun iyi davranmadı. Çirkin görüntüsünden dolayı hep hor gördü. Dövdü ve aşağıladı… Teselliyi ise hep yarım yamalak yaptığı robotlarında aradı Jiro…Gözyaşlarıyla uğraşıp durdu robotunun başında. Uzun yıllar sonra evlendiği eşi ise canından çok sevdi Jiro’yu. Ama onun yüreğinin bir tarafı hep kanayıp durmuştu. Ve bir fabrika da işci olarak çalışsa da hayalindeki robotu yapma isteğinden hiç vazgeçmedi…

Eşi Naomi ise hep destek oldu Jiro’ya. Hayalindeki robotu yapabilmesi için inandı, güç verdi eşine. Ve tam yedi yılın sonunda, büyük uğraşlarının sonucunda dünyada büyük yankı uyandıran konuşan oyuncak bir robot yaptı Jiro. Daha piyasaya sürülmeden, birçok ülkeden milyonlarca şipariş alınmıştı. Çünkü dünyada bir ilkti konuşan robot. Robotun tanıtılacağı gün binlerce çocuk ve velileri fuar alanında toplanmışlardı büyük bir heyecanla. Oğlunun zengin olacağını öğrenen Jiro nun yaşlı babası da gelmişti alana. Sonra robotun üzerindeki örtü açıldı. Jiro’nun babası gördükleriyle donup kalmıştı o an. Çünkü robot birebir, tıpatıp kendine benziyordu. Jiro robotuypa gözgöze geldi . Gözyaşları yanaklarını ıslatmıştı bile o anda. Ve robotun tuşuna basıldığında konuştuğu ilk cümle ise,şefkatli bir ses tonuyla:

-“Jiro.. Oğlum seni çok seviyorum -” olmuştu… Bir insanı kim severse sevsin, onu dünyaya getirenler sevmediyse bütün sevgileri eksiktir… #Yazar #Suat #Özge

 
1 Yorum

Yazan: 05 Ağustos 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

SAKALTUTAN KÖYÜ

31.07.2025-İNGİLİZ ANTROPOLOG PAUL STİRLİNG ‘IN (POL AMCA) OBJEKTİFİNDEN- Ali PEKER

SAKALTUTAN KÖYÜ (1949)

İngiliz antropoloğ Paul Stirling ,1949’da Sakaltutan ve Elbaşı köylerinde bir süre yerleşip ,antropolojik araştırmalar yapmış, doktora tezini de bu konuda yazmıştır.

1965’te çıkardığı “Türkish Village “isimli kitabında Sakaltutan ve Elbaşı köylerini sosyal ,kültürel ve ekonomik olarak derinlemesine incelemiştir. Bu köyleri 1971 ve 1985’te tekrar ziyaret etmiş ve bilgi toplamıştır.

Pol amca ,konusunda; Atabey Kılıç hocam ;” Bu köylerin ahalisi Stirling’e “Pol Amca ” diye hitap ederdi ” demişlerdi. Stirling’in ismini İlk kez bundan birkaç sene önce, Mustafa Ünal hocam’dan duymuştum.

Bir de anısını anlatmıştı;

“Doksanlı yıllar olmalı, Paul Stirling Erciyes Üniversitesi’nde bir konferans vermişti, konferansın bitiminde soru -cevap bölümüne geçildi. İçimizde bir arkadaş hocaya şunu sordu ,”Türkiye ile Batının bir kıyaslamasını yapar mısınız ?”

“Batı , galiba Türkiye’den 75 yıl kadar ileride ” diye cevapladı. Nazik adamdı, siz geridesiniz, dememişti. O zamanlar genç bir akademisyendim, bu cevap üzerine, gayri ihtiyari ,

“oha ” demişim, duymuştu ve ne anlama geldiğini de biliyordu .Şöyle dedi ,”Bak delikanlı, ben bu konuya elli yılımı verdim, daha gençsiniz hele bir çalışın, sonra anlarsınız. “.

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Temmuz 2025 in Eğitim, Uncategorized

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

SİNOP’UN YAĞMUR TAŞI

24.07.2025- Mustafa GENÇ

RADARIN TEL ÖRGÜSÜ İÇİNDE BULUNAN YAĞMUR TAŞI

Kurak geçen mevsimlerde veya aylarda yağmurun yağması için çoğunlukla “yağmur duası” yapılır. Bu yağmur duası genellikle kalabalık bir cemaat ve din görevlilerinin katılımıyla gerçekleştirilir.

Eskiden şehrimizde de sık sık yağmur duası yapılırdı. İlimizdeki yağmur duası, Ada yöremizdeki Çelik Bahçesi Pınarı’nın üst tarafında bulunan “Yağmur Taşı” etrafında olurdu. Ancak daha sonraki yıllarda bu yağmur taşı Amerikan Radarının tel örgüsünün içinde kaldığından, taşın etrafında yağmur duası yapılamadı.

Şehrimizdeki yağmur taşı yüksek ve kalın bir taş olup, üst tarafı insan kafasını andırıyordu. Ben bu taşın fotoğrafını çekmek için birkaç kez gittim, ancak yoldan yağmur taşı görünmüyor. Belki de Amerikalılar bu taşı kırmış olabilir, bilemiyorum. Ben bu yağmur duasına inananlardanım. Sebebini de sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlimizin Saraydüzü İlçesinde ilgililer, bir ay öncesinden yağmur duası töreni düzenlemişlerdi. Bu törene beni de davet ettiler. Günlerden pazar… Saraydüzü yöresi, İstanbul’dan, Boyabat’tan, Durağan’dan gelen davetlilerle dolup taştı. Tam öğle saatlerinde toplanan insanlar birlikte yürüyerek Saraydüzü’nün en yüksek tepesine tırmandılar. Daha sonra törene katılanlar bir daire şeklinde yere oturup, hocaların Kur’an-ı Kerim okumasını dinlediler. Ardından yağmur duası yapıldı. Törenin son bulmasıyla birlikte havanın kararması ve kısa bir süre sonra yağmurun çiselemeye başlaması herkesi heyecanlandırdı.

Her neyse, kalabalık tepeden Saraydüzü Köy Konağı’na hızlı adımlarla geri döndü. Burada hazırlanan yemek bölümüne oturuldu. Henüz yemek tam anlamıyla bitmeden aniden öyle bir yağmur bastırdı ki, yaklaşık iki saat içerisinde her yer sel ve göl haline geldi. Ben bu olayı yaşayan birçok davetliden yalnızca biriyim. Törende gazeteci olarak bulunduğum için yağmur duasını tertipleyen ilgililerle birebir konuştum. Bana şunları söylediler:

“Biz bu törenin gününü bir ay önce belirledik. Bugünkü durumu da hep birlikte yaşadık. İki ay öncesinden bu yana bu yöreye hiç yağmur yağmamıştı. Bu nedenle yağmur duası tertipledik. Daha önceki yıllarda da aynı tepe üzerinde birçok kez yağmur duası yaptık. Her törenimizin ardından yağmur yağdı.

”Gerçekten o gün, hayatımda en fazla etkilendiğim günlerden biriydi. Saraydüzü’nden akşama doğru ayrıldığımda yolda rastladığım bir kurbağanın su birikintisi kenarında yıkandığını ve su içtiğini görünce çok duygulandım. O yıllarda Sinop’ta su kıtlığı hüküm sürüyordu, çünkü Erfelek Barajı henüz devreye girmemişti. Birkaç arkadaşımla konuştum ve şöyle dedim: “Şu Saraydüzü hocalarını biz de Sinop’a davet etsek de, buraya yağmur yağdırıp Sinop’un içme ve kullanma suyuna katkı yapsalar, fena mı olur?”

Mustafa Genç Sinop Gazeteciler Cemiyeti eski Başkanı

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Temmuz 2025 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

EİNSTEİN VE HAWKİNG’DEN DAHA ZEKİ ADHARA

09.07.2025-Forbes Mexico, El Universal, El Financiero ve Ulusal Politeknik Enstitüsü’nden resmi raporlar.

Adhara Maite Pérez Sánchez, 28 Ağustos 2011 doğumlu. 162 gibi inanılmaz IQ’su ile tanınan, Albert Einstein ve Stephen Hawking gibi dahilerden bile daha yüksek bir ıq’ya sahip bir çocuk. Veracruzlu Meksikalı bir kız.

3 yaşında Asperger sendromu teşhisi kondu, okul zorbalığı gibi zorluklarla karşılaştı ancak bu hayatının inanılmaz dönüm noktalarına engel olamadı.

İlkokulu 5 yaşında, ortaokulu 6 yaşında, liseyi 7 yaşında bitirdi. 11 yaşında Meksika’da Ulusal Politechnic Institute (IPN) Endüstri Mühendisliği Matematik alanında yüksek lisans yapan en genç kişi oldu. Ayrıca iki lisans derecesini tamamladı: Sistem Mühendisliği ve Matematik Mühendisliği.

En büyük hayali astronot olmak ve NASA’da çalışmak. Ay ve Mars görevlerine katılmayı hedefliyor.

Şu anda Arizona Üniversitesi’nde Astrofizik okuyor, ancak bunu başarmak için finansal ve vize zorluklarıyla karşı karşıya.

Adhara, otizmle ilgili deneyimlerini paylaştığı ve diğer çocukları hayallerinin peşinden koşmaya motive ettiği Pes Etme kitabının yazarı aynı zamanda. Ayrıca nöbetleri önlemek için akıllı bir bilezik geliştiriyor ve otizmli çocukları destekleyen bir kuruluş olan “Adhara Yıldızları” nı kurdu.

2019’da Forbes onu Meksika’nın en güçlü 100 kadını arasında tanıttı ve 2021’de Meksika Senatosu akademik başarılarını onurlandırdı. Adhara, otizmin ve engellerin insan potansiyelini sınırlamadığını gösteren azim ve yeteneğin bir örneği.

Kaynak: Forbes Mexico, El Universal, El Financiero ve Ulusal Politeknik Enstitüsü’nden resmi raporlar.

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Temmuz 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ANADOLU GERÇEK BİR MASAL COĞRAFYASI

03.07.2025-Yusuf YAVUZ

Yaşayan bir kültür ya da gelenek özünü yitirdikçe yerini simgesi alıyor. Tıpkı 1958 yılında Ürgüp’te çekilen bu fotoğraftaki gerçekliğin yerini artık dramatik müzikler eşliğinde banka reklamları ya da siyasi partilerin tanıtım videolarının alması gibi.

Nevşehir Ürgüp’te bir ailenin bayram gününü yansıtan bu fotoğraf, National Jeographic Magazine Dergisi’nin 1958 Ocak sayısında Kapadokya’yı ele alan kapsamlı bir yazıdan.

Peri bacalarından dolayı “Koniler ülkesi Kapadokya” başlığıyla yayımlanan yazıya Ürgüp, Göreme ve Uçhisar’dan yöre halkının gündelik yaşamından çeşitli kareler de eşlik ediyor.

Ürgüp’te bir dini bayram günü konuk olunan ailenin sofrasında çeşitli meyve ve kuru yemişler, bir tabakta salatalıklar dikkat çekiyor. Masa örtüsünden işlemeli köşe yastıklarına, kadınların ve kızların saç örgülerinden erkeklerin kıyafetlerine, kayadan oyulma odanın düzeninden bir arada olmanın yarattığı ortak duyguya kadar birçok ayrıntı yansıyor fotoğraftan. Fotoğrafçı Marc Ribound, bu karenin altına Ürgüplü aile ve yakın akrabalardan oluşan sofradakilerin peri bacalarının olduğu bölgede yetişen meyveleri yediğini ekleyerek, erkeklerin modern, kadınların ise geleneksel kıyafetlerinin tezatlığına değinmiş.

Orta Anadolu coğrafyasının 20 yüzyılın ortalarındaki manzaralarını yansıtan bu kareler, aynı zamanda giyimden yeme içme kültürüne, biyolojik çeşitlilikten gündelik yaşamın akışına kadar birçok ayrıntıya işaret ediyor.

Derginin ilgili sayısında yer verilen bir başka fotoğraf ise ağaç çubuklarına geçirilerek gerilmiş koyun kaburgalarını sonbahar güneşinin altında kurutan bir çifti yansıtıyor. Bir zamanlar birçok et kurutma ve saklama yöntemi vardı Anadolu’da.

Fotoğrafta, Göreme’de bir evin avlu kapısının üzerine asılarak kurutulmaya bırakılan koyun etleri görünüyor. Fotoğrafçı Marc Ribound, bu karenin altına düştüğü notlarda, Kapadokyalı her çiftçinin kendi kendisinin hem kasabı, hem de bakkalı olması gerektiğini belirtiyor. Bu, bir bakıma Anadolu insanının kendi kendine yetebilmeyi öne alan yaşamının özeti gibi. Etler, peynirler, üzümler ve tahıllardan oluşan kışlık gıda ihtiyaçlarının önceden hazırlandığı bir üretim ve yaşam kültürü, tüm Anadolu coğrafyası gibi Kapadokya’nın da gerçeği. Aynı zamanda hayvanlar için de kış hazırlıkları yapılıyor, kurutulmuş otlar evlerin ya da ahırların damlarında yığılıyor.

Eski adı Maccan olan Göreme’de kadınlar kayadan oyulma evleri onarıp kireçle badanalıyorlar. Fotoğrafa yansıyan bir kıs çocuğu, üzerindeki kıyafete ve saçlarına kireç damlamasına aldırış etmeksizin gülümseyen yüzüyle yaşadığı dönemden geleceğe bakıyor.

Ürgüp-Uçhisar arasındaki yol kenarlarında peri bacalarına tüneyen güvercinlerin gübrelerini toplayan köylülerin görüntüleri de bölgenin bir başka gerçekliğini yansıtıyor. Kayseri’den Nevşehir’e, Niğde’den Aksaray’a Kapadokya coğrafyasının ayrılmaz parçası olan güvercinler, aynı zamanda tarımsal üretim için de önemli olmuş. Çoğu yerde halen varlığını sürdüren güvercin evleri, insanla kuşlar arasındaki karşılıklı ilişkinin binlerce yıllık hikâyesini anlatıyor.

20. yüzyılın ortalarında Kapadokya’dan yansıyan bir başka kare de canlı hayvan pazarındaki pazarlık geleneğinin kutsallığından söz ediliyor. Ankara keçisi başta olmak üzere keçinin Orta Anadolu için önemli olduğuna değinilirken kendi kültürel dokusu içinde sürüp giden bir yaşamdan kareler aktarılıyor. Halıcılığın o yıllarda oldukça güçlü olduğu bölgeden yansıyan kareler arasında çokça halı dokuyan kadın figürü de var…

Bugün gerçekliğini giderek yitiren yaşamların yerli ve milli sosu eklenerek abartılı biçimde siyasi malzemeye dönüşmesiyle aslında neden bir türlü bütünlüklü, kimlikli ve irade kullanacak halde olunamadığını düşündürüyor bu fotoğraflar. Ürgüplü ailenin bayram sofrasındaki bütünlük ve gerçeklik, bankaların, küresel meşrubat şirketlerinin ya da siyasi partilerin Ramazan ayında ve bayramlarda dolaşıma soktuğu duygu sömürüsü dolu reklam videolarının nesnesi haline geldi.

Metropollerden taşraya, kamu idaresinden yerel yönetimlere kadar hemen her yere sirayet eden “görüntüyü kurtarma” siyaseti tam da buradan besleniyor. Gerçeği yok olup ortadan kalktıkça her türlü değerin, kültürün ve güzelliğin sanal çeşitleri dolaşıma sokulup durdukça aslında tam olarak neyi kaybettiğini bile anlayamadan sürüklenip duruyoruz.

İnsan bazen bir halkın çıkarsız, sade ve içten gülümsemesini bile özlüyor işte…

Görseller: (Marc Ribound, National Geographic Magazine, Ocak 1958, sayfa:122-146)

(Yusuf Yavuz)

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Temmuz 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

KANTARON SÖZÜNÜN ANADOLU KULLANIMI

23.06.2025- Ayşe Yaşar SARIKAYA

DÜNYADA BİNLERCE YIL VAR OLAN ŞİFALI BİTKİ KANTARON

DIGITAL CAMERA

Bizim insanımız, bu bitliye ne ad vermiş? Yoksa, kantaron yağı pazarlanınca mı bu ot tanınmış?

Bu ot, Avrupa, Kuzey Afrika, Sibirya, Asya, İran ve Kıbrıs’ta da bulunmaktadır. Bitki dünyanın birçok yerinde yetişmekte ve son yıllarda artan talep nedeniyle Avrupa, Amerika, Avustralya ve Çin’de bitkinin tarımı yapılmaktadır. Her ülke, kendi adlandırdığı sözü kullanmaktadır.

Kökünün Yunanca olduğu konusuna gelirsek; bu otun geçmişinin tarihini M.Ö. 450 tarihi ile sınırlandırmış oluruz. Otun tarihi, çok eskilere dayanır. Şifa amaçlı hep kullanılmıştır.

Anadolu’da:

-binbirdelik otu,

-kan otu,

-kılıç otu,

-koyun kıran,

-kuzu kıran,

-mayasıl otu,

-püren,

-yara otu gibi isimlerle bilinir.

Peki halkın bildiği bu ot, neden KANTARON OTU oluverdi?

Annem PÜREN derdi, yaşasaydı da yine sorsaydım, daha ince ayrıntılarla anlatırdı. Onların haklarını çiğnetmemek adına, bu halk otun adını koymuştur ve Yunancadan falan almamıştır. Yalnızca, kantaron yağı alternatif tıpta kullanılır olunca, getiri öne çıkmış ve dünya literatürüne KANTARON YAĞI olarak adını kazımıştır.

Yalnızca ticari amaçla hazırlanan şişelerde KANTARON YAĞI yazdığından, halk kendi verdiği ad yerine ticari adı kullanmaya yönlenmiş.

Ne olacak, bu modern dünya her şeyin iyisini biliyor ya(!). Para her kapıyı açıyor ya. Onlar ne derse daha “EYCE” olmalı ya. Varsın, bizim eli nasırlı, yüzü onurlu insanlarımızın verdiği adlar kaybolsun mu?

Gözünü sevdiğim para derler ya. Herkesi esir ediyor, halkın kullandığı sözcükleri siliveriyor.

Almanca Enzian, İngilizce hypericum perforatum), diğerlerini sözlüklerden araştırmak gerek.

SÖZLÜK NE DİYOR:

Yunanca kentávrion κενταύριον sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca kentaúrion κενταύρειον “şifalı bir bitki, centaurium” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Kentaúros κενταύρος “Yunan mitolojisinde at gövdeli efsanevi varlık” Eski Yunanca özel isminden +(t)ion ekiyle türetilmiştir.

Mitolojide şifalı otların piri sayılan kentaur Khiron’a atfen. Karş. İngilizce centaury (aynı anlamda).(Nişanyan Sözlük)

“Türkçe Bitki Adları Sözlüğü”nde mayasıl otu aynı zamanda boz ot (Lat.Marrubium vulgare), kantaron (Lat. Hypericum perforatum)https://acikerisim.uludag.edu.tr/…/1582e6ae…/content

https://www.acibadem.com.tr/hayat/

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

İPLİĞİ PAZARA ÇIKMAK

19.06.2025- Engin YEŞİL

Biri hakkında “ipliği pazara çıktı” denince, ne anlaşılır?

Ayıbı meydana çıktı ya da ne mal olduğu anlaşıldı…

Oysa deyimin hikâyesi öyle değil. Eski zamanlarda, yün ve pamuğu evlerde kızlar, kadınlar eğirir, ip yapar; çarşı pazarda satılırdı bunlar…

Kazak, çorap, başlık örmek için ya da halı dokumak üzere bu ipler satın alınırdı. Ancak eğrilmiş ip alırken, özenle yapılmış olmasına dikkat edilirdi. İpliğin standardı önemliydi.

Ne çok ince, ne çok kalın; düğümsüz, kopuksuz olmalıydı. Her kadın, her genç kız bu nitelikte ip eğirmeyi beceremezdi. Niteliksiz ip pazarda alıcı bulamazdı.

Gelinlik çağında bir kızın becerikli oluşunu anlatmak için, “ipliği pazara çıktı” denirdi. İpliği pazarda alıcı buluyor, pek hünerli kız denirdi.. Engin Yeşil

Ancak zaman içinde deyimin hikâyesi ile bağlantısı kopmuş ve tam aksine bir anlam oluşmuştur. Çünkü hikâyedeki “ipliği pazara çıktı” ifadesi olumlu bir manayı işaret ederken bu ifade günümüzde olumsuz anlamda, önceleri fark edilmeyen kötü niteliklerin zamanla veya belirli bir olay ile açığa çıkması anlamında kullanılır olmuştur.

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Haziran 2025 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,