RSS

Etiket arşivi: ağaç

BAĞDAT’TAN GELDİ KURTULUŞ SAVAŞINDA SAVAŞTI BİR ŞEHRİ TEK BAŞINA YEŞERTTİ

05.08.2026- Erdem CIRIK- Gazeteci

MANİSA TARZANI

“Üstünde yalnızca siyah bir şort vardı. Ayağında lastik pabuçlar…”

Göğsünde ise bir palmiye yaprağına iliştirilmiş Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası. Etrafındaki herkes takım elbiseli, kravatlıydı. O ise kimseye aldırmadan Türk bayrağına bakıyordu. Çünkü bu topraklarda doğmamıştı…

Ama önce Türkiye için savaştı, ardından ömrünü yanmış bir Türk şehrini yeniden yeşertmeye adadı. Asıl adı Ahmet Bedevi’ydi. 1899 yılında Bağdat’ın Samarra bölgesinde, Kerkük kökenli bir Türkmen ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Genç yaşta cephelerle tanıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda savaştı. Ardından Anadolu’ya geçti ve Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Yanında sevdiği kadın da vardı. Adı Meral’di. Birlikte çıktıkları zorlu yolculuk sırasında sarp kayalıklardan geçerken Meral’in ayağı kaydı. Ahmet Bedevi, sevdiği kadını o gün kaybetti. Bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra ayağa kalktı…

Ve savaşa devam etti. Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde Batı Anadolu’nun büyük bir bölümü yanmıştı. Manisa’nın dağları, ormanları ve yemyeşil tepeleri kapkara kalmıştı. Ahmet Bedevi savaştan sonra memleketine dönmedi. Manisa’ya yerleşti. Spil Dağı’nın eteklerine küçücük bir kulübe yaptı. Eline bir kazma aldı ve yanmış toprağa fidan dikmeye başladı. Bir tane… Sonra bir tane daha…

Belediye onu bahçıvan yardımcısı olarak işe aldı. Aldığı maaşın büyük kısmını yoksullara dağıttı. Çocuklara şeker, genç kızlara boncuk götürürdü. Kendisi ise yataksız, yorgansız bir kulübede yaşardı. Tahta sedirinin üzerine gazete serer, geceleri orada uyurdu. Diktiği her fidana “evladım” diye seslenirdi. Her gün onları tek tek sular, kuruyanların yerine yenisini dikerdi. Bir de Manisa halkının unutamadığı başka bir görevi vardı. Her öğlen lastik pabuçlarıyla Topkale Tepesi’ne çıkardı. Başkalarının yaklaşık yarım saatte ulaşabildiği tepeye birkaç dakika içinde varır, saat tam 12.00’de topu ateşlerdi. Manisalılar o sesi duyunca saatin öğlen olduğunu anlardı. Şehir aşağıdaydı. O ise yukarıda…

Fidanlarının arasında. Yıllar geçti. Yanmış tepeler yeniden yeşermeye başladı. Saçları ve sakalları uzadı. Sade yaşamı ve görüntüsü nedeniyle halk ona önce “Hacı”, ardından “Manisa Tarzanı” demeye başladı. Fakat onun için adı önemli değildi. Önemli olan diktiği ağaçların yaşamasıydı. Ömrünün sonlarına doğru hastalandı. Belediye onun için şehir merkezinde daha rahat, daha sıcak yeni bir kulübe hazırladı. Hastaneden çıktığında herkes oraya gideceğini düşündü. Gitmedi.

Yine Spil Dağı’ndaki eski kulübesine, tahta sedirine ve “evladım” dediği ağaçlarının yanına döndü. Kısa süre sonra yeniden hastaneye kaldırıldı. Bu kez geri dönemedi. 31 Mayıs 1963’te hayatını kaybetti. Diktiği ağaçların sayısını bugün bile kimse kesin olarak bilmiyor. Kimi 60 bin diyor, kimi 80 bin… Ama belki de sayıların hiçbir önemi yok. Çünkü o, bu ülkeye hiçbir şey borçlu değildi. Yine de Türkiye için savaştı. Sevdiği kadını bu yolda kaybetti. Sonra eline bir kazma aldı ve yanmış bir şehri, yıllar boyunca tek başına yeniden yeşertti.

Bugün Manisa’da gördüğümüz bazı ağaçların gölgesinde… Belki hâlâ onun ellerinin izi var.

 
1 Yorum

Yazan: 05 Ağustos 2026 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ÇOCUK VE BALON

12.06.2026- Sezgiler.com- hikayeler

Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, “Bizim eve bile sığmaz.” dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi. Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve bütün cesaretini toplayarak:

-Baloncu amca, dedi. Benim hiç balonum olmadı biliyor musun?

Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:

-Paran var mı? diye sordu. Sen onu söyle.

-Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.

-Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.

Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayıramadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Birkaç adım attıktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı. Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona doğru dönerek:

-Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm.

Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu. ister istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adam dönerek:

-Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?

Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:

-Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. istersen çık al.

Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:

“Olsun”, diye mırıldandı. “Olsun.” Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum varya artık.

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Haziran 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

DİKİLİ BİR AĞAÇ

07.08.2025-Şafak Gündüz SARIKAYA

Dikili bir ağacı olmalı insanın.

Uzmanlar diyor ki; ağaçlar dışarı çıkmak, yürüyüş yapmak için harika bir motivasyon kaynağı.

Hayatımda yer alan ve tesirini de yıllarca hissettirmiş çok ağaç var.

Yıllar önce doğduğum evin hemen bitişiğinde sırtını eve dayamış harika kirazları olan bir ağaç vardı. O kiraz ağacına çıkıp, o çatpat kirazlarını yemeye bayılırdım. O ağaca tırmanıp evin üstüne çıkardım. Katran karası renkli zeminde 3 tekerlekli bisikletimin seslerini duyar gibiyim hala.

3 tekerlekli bisikletle evin bahçesinde dut ağaçlarının, şeftali ağacının, erik ağacının arasında gezinirdim. Dut ağaçları bahçenin bir köşesinde yan yana dururlardı. Aslında Kuruçeşme Sokak’tan oraya kadar birçok farklı bahçede farklı dutlar, erik ağaçları, hünnap, incir aklınıza gelebilecek çok farklı meyve ağaçları vardı.

Ama kiraz ağacı farklıydı. Kökü evin temelindeydi. İki adımda hadi bilemediniz üç adımda evin tepesine çıkardım ve hemen karşıda Yesari Baba Türbesi gözükür, kazara elimle gösterirsem, yapma büyük günah deyince, bu türbe daha korkulur bir hal alırdı küçük bir çocuğun gözünde.

Arkamı döndüğümde iskele uzaktan bizi selamlar, hatta şileplerin gürültülü sesi bu selamı uzaktan size iletirdi. Sol tarafta zeytin ağaçları Zeytinlik’ten seslenirdi martılara.

Oranın bir büyülü havası vardı. Birbirine yakın yerlerde ne çok hatıra bırakmışız. Dönüş yolunda taş merdivenden inerken Tarzan Kemal bahçesinde çalışırdı her zamanki gibi, zaten tembellik ona göre değildi.

Şimdi ağaçlar şöyleymiş diyesi geliyor insanın, ama boş verin, her şeye rağmen, bence dikili bir ağacı olmalı insanın.

Uzun zamandır kiraz yemedim, her yerde erik var ama erik te çok az yedim. Bırakın meyveyi bu sene çok canımız yandı, çok ağaç gitti, ormanlarımız gitti, içindeki canlılar gitti, hatta canla başla çalışan işçiler, gönüllüler de gitti.

Uzmanlar diyor ki;

“Bitkiler stresi, öfkeyi, acıyı azaltmaya yardımcı olur ve refah duygusu yaratır. Bitkileri evinize veya iş ortamınıza yerleştirmek, yaşamınızda olumlu değişikliklere yol açabilir. Araştırmalar, hastanelerde bulunan ve doğaya bakan odalarda kalan hastaların daha hızlı düzeldiğini göstermiştir.”

“Bitkilerin bizimkilere benzeyen duyu organları, dokuları ya da sinir sistemleri olmayabilir, ama buna rağmen onlar gene de hisseder ve çevrelerinde olup bitenleri algılar. Tıpkı bizler gibi onlar da görür ve koklar. Hatta duyar, tat alır, teması hisseder, iletişim kurar, mutlu olur ve dans ederler.”

Altay Mitoloji’sinde kutsal ağaç kavramı vardır. Ağaç yaşamın devamlılığını ve kozmik düzeni temsil eder.

Yanan yerleri yeşertelim tekrar.

Unutulmasın her şeyin çabuk unutulduğu gibi.

Ağaçlara kıymayın, ormanlara kıymayın!

Umutlarımız yeşersin, bütün kötülüklere inat.

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Ağustos 2025 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ODUNCU

26.11.2024- Alıntı

Bir zamanlar, çok güçlü bir oduncu bir kereste tüccarından iş istemiş ve işe alınmış. İşin hem ödeme hem de çalışma koşulları çok iyiymiş. Bu nedenle, oduncu elinden geleni yapmaya karar vermiş. Patronu ona bir balta vermiş ve çalışacağı bölgeyi göstermiş.

Oduncu büyük bir gayretle ilk gün tam 18 ağaç keserek getirmiş.

“Tebrikler,” demiş patron, “Çalışmana böyle devam et”

Patronun bu söylediklerinden daha da motive olan oduncu ertesi gün çok daha gayretle çalışmış. Ancak, sadece 15 ağaç kesip getirebilmiş. Bu durumdan biraz mahcup olmuş. Üçüncü günü bunu telafi edeyim diye gayret etmiş. Ama sadece 10 ağaç kesip getirebilmiş. Her geçen gün kesip getirdiği ağaç sayısı giderek daha da azalmaya başlamış.

“Gücümde ve kuvvetimde azalma oluyor”, diye düşünmüş oduncu.

Ve patronuna giderek özür dilemiş. Çok çalıştığını ama kestiği ağaç sayısının giderek azaldığını söylemiş. Bunun nedenini de tam olarak çözemediğini ifade etmiş. Patronu,

“En son baltanı ne zaman biledin?” diye sormuş.

“Bilemek mi?” diye cevap vermiş oduncu.

“Odun kesmekle o kadar çok meşguldüm ki, baltayı bilemek hiç aklıma gelmedi.”

Hayatta her zaman aynı işi yapmakla meşgul olmak veya sadece çok çalışmak başarı için yeterli değildir. Bu zaman içinde arada bir durup, kendinizi geliştirmek ve daha verimli olmak için ne yapmanız gerektiğini de öğrenmek gerekir. Yani arada bir durup, kendi kişisel baltanızı da bilemelisiniz…

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ÇAM DEVİRMEK/GÜME GİTMEK/AVUCUNU YALA DEYİMLERİNİN HİKAYESİ

06.10.2024- Onedio Üyesi BENDER

(Başkalarını kızdıracak, üzecek, gereksiz, münasebetsiz söz söyleme anlamında bir deyim.) 

ÇAM DEVİRMEK

Zengin bir adamın, Göztepe Erenköy taraflarında, sekiz on dönüm bahçeli, büyük bir köşkü varmış. Adam bu bahçenin bir köşesine bir bina daha yaptırmaya karar vermiş. Eski binalar hep ahşap yapıldığı için, gereken keresteyi tomruk halinde getirtmiş ve inşaat yaptıracağı yere istif ettirmiş. Bu tomrukların içinde çam, gürgen, meşe ve ceviz ağaçları da bulunuyormuş. Sayfiye mevsimi olmadığı için Nişantaşı’ndaki konağında oturan zengin adam bir sabah, köşküne gitmiş ve köşkün saf bekçisine emir vermiş:

-Bir hızarcı bul, bahçedeki ağaçların arasındaki çamları biçtir, tahta ve kalas yaptır demiş.

Saf uşak da efendisinin emri üzerine hızarcıları bulmuş. Çam tomrukları yerine, köşkün bahçesinde ne kadar kıymetli çam ağacı varsa kestirip devirmiş. Bu akılsız uşağın adı, çam deviren uşak kalmış.

Güme Gitmek: Zamanında yeniçeriler suçluları yakalayıp zindana kapatırlarken “HOOOPPP GÜM” şeklinde nara atarlarmış. Ancak aynı “kurunun yanında yaş da yanar” atasözünde olduğu gibi bazen zindana atılanlar arasında suçu olmayanlar yani masum kişiler de bulunurmuş. İşte halk suçsuz bir vatandaşın zindana atıldığında, günahsız yere hapse götürülüyor anlamında “Adamcağız güme gitti, yazık oldu” demiş.

Avucunu Yala: Bu deyim, kışın karlı ve soğuk havalarda inine kapanarak, tabanlarının altını yalamak suretiyle karın doyurmaya uğraşan ayıların hareketinden alınmadır. Çünkü ayılar kışın arasa da yiyecek bulamaz hareket edecek olsa da, boşuna enerji tüketmiş olur. Bunu iyi bilen ayılar kış uykusuna yatar. Ayağını yalamakla yetinir yazın gelmesini bekler. Başka yapacak bir şeyi yoktur.

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Ekim 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

IHLAMUR AĞACI

14.06.2021- Şafak Gündüz SARIKAYA

Geç kalmıştım. Aceleyle evden çıktım, Deniz Otobüsünü yakalarsam işe yetişebilirdim. O zamanlar İstinye ve Yeniköy’e eşit mesafe uzaklıkta bir evde oturuyordum. Deniz Otobüsü İstinye’den kalkıyordu. Yeniköy yolunda yürümeyi, mis gibi kokan ıhlamur ağaçları ve manzara için tercih ediyordum. Deniz manzarası, ıhlamur kokusu unutulmazdı.

O zamanlar annem ve babam benimle birlikte oturuyordu. Bir gün evde kitap okuyordum. Aniden kuvvetli bir sesle sarsıldığımızı hissettim. Binanın penceresinin demir korkuluğuna kamyon çarpmıştı. Çarpmakla kalmamış demir korkuluğu yerinden çıkarmıştı. Birkaç saniyede kamyonun önüne nasıl kendimi attığımı hatırlamıyorum. Şoföre bağırmış da olabilirim, ne yapıyorsun diye.

Ama şoför durur mu? Aracı hareket ettirdi, ben hızlıca aracın önüne geçtim, o da mecburen durdu. Yol aşağı doğru meyilli, rampaydı. Ondan sonrası hayal gibi. Adam ben önündeyken aracı tekrar hareket ettirdi, yani beni ezmeye çalıştı. Hızlıca düşündüm, yapacak fazla seçeneğim yoktu. Ya bir kaleci edasıyla yana kendimi atacak ya da ezilecektim.

Fakat ben ne yaptım, ayağımda terliklerle kaputun üstüne çıktım, çıkmasam ezilecektim. Şoför o kadar korkmuştu ki, ne bilsin aksiyon filmlerindeki gibi hareket halindeki kamyona bir adam terlikle çıkacak. Ben yavaş yavaş şoför kabinine ilerliyordum. Olayın yaşattığı heyecan ve adrenalinle bağırdım, şoför de aracı durdurdu.

Annem ve babam da gürültünün etkisiyle evden çıkmıştı. Onlar da hasar var diye arabanın önüne geçip durumu anlatmaya çalışıyorlardı. Bir taraftan da beni aşağıya indirmeye çalışıyorlar, bir taraftan şoföre hasarı ödemesi gerektiğini söylüyorlardı. Bir ara annemin o kısacık boyu ile kaputa tırmanmaya çalıştığını görünce, Türk Filmlerindeki Adile Naşit’i anımsadım. Masum kamyon şoförüne saldırı yapan çılgın aile film karesi gözümün önüne geldi.

Aslında arabada rehin kalmıştım, inmek istiyordum ama adam kaçmaya çalışıyordu. O kaçıyor, arabada beni de kaçırıyordu. Sonrasında olaylar şaka gibi gelişti. Kamera şakası gibi mahalleli bir anda birikti, hani şu işi organize yapalım deseniz senkronize olamazsınız. 30-40 kişi birden toplandı, in oradan, yapma, adamı tanıyoruz, iyi bir insandır.

Yine inmek istiyorum ama kalabalık toplanmış aslında bir konuşma yapmak daha iyi olurdu diye düşündüm.

-“Romalılar, sevgili halkım, ne iyi ettiniz toplandınız, bu masum şoföre eziyet ettiğim için kusura bakmayın der, oradan da bir tirada bağlayabilirdim.”

Bir de itibarlı bir işim vardı, onları düşünemiyorum. İş arkadaşlarım, boş vakitlerinde Tom Cruise gibi kamyon üstlerinde vakit geçiren bir çalışanları olduğunu bilseler, ne yaparlardı. Tom Cruise bu arada aksiyon sahnelerinde dublör kullanmıyor diye de duymuştum.

Neyse elbette en sonunda aşağıya indim, kalabalık biz hallederiz, şoförü tanıyoruz, zararı karşılar dedi ve sakinleştim.

Yani siz, siz olun kamyon üstlerine falan çıkmayın, hem sizi ezmeye çalışırlar, hem de haklılığınızı anlatmak isterken haksız duruma düşerseniz. Bu arada şoförün sarhoş olduğunu sonradan öğrendim. Mahalleli kusuru binaya çıkarmıştı bu arada, zaten gitmişler yola bina yapmışlar. (Yani kusur binadaydı ve ona izin veren belediyede, suçlu bulunmuştu.)

Aradan geçen zamanda şoför elbette pencereyi verdiği zararı karşılamadı. Toplanan kalabalıktan bir kişi de destek olmadığı gibi, adaletsiz davrandılar.  Ama yine de kamyon üstünde, ayağımda terliklerle adamın gözündeki korkuyu düşündükçe utanasım değil de gülesim geliyor. Yine ıhlamur ağacının yanından geçiyor, kendimi Yeniköy sahiline atıyorum varsın deniz otobüsü kaçsın.

Bu kokuları çekmektense,  ıhlamur ağacı senin kokun yeter!

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 14 Haziran 2021 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,