Kadınlarımız, yokluk günlerinde yaşarken, ürettikleriyle yoktan var etmeyi bilmişlerdir. Çalışmadan, emek vermeden, alın teri akıtmadan, iradeyi çalıştırmadan HAZIR satın alma eğiliminin yaygın olduğu günleri yaşıyoruz.
Kadınlarımız yöresel el işlemelerini, hayvan güderken, tarlada yorulup da bir soluklanma arasında, gece idare lambası ışığında yapmıştır. Unutulan bu değerleri kayda geçirelim de, gelecek nesillere ulaştıralım amacını taşıyoruz. O güzelliklerin matematiksel ve renk boyutu incelikleri, okurlarımızı da düşündürür umarım.
Sinop’un yalnızca Ayancık ve Türkeli ilçelerimizdeki kadın başlığında bulunan YENGİL adındaki özel parçaya dikkat çekmek istiyorum.
Bordo el işlemesi tepeliğin adı NEZGEP, nezgepin yanlarından boyundan geçen ve tepeliği tutan kordon ise YENGİL. Yen kökünden geliyor, kolların altındaki üçgen parçaya da YEN adı veriliyor. Yanda olan anlamını açıkça içeriyor sözcük.
Akademik çalışmaların yapılması, Olgunlaşma Enstitülerinin modernize ederek günümüze uygulamaları sevindirici oldu.
İlginizi çeker mi bilmiyorum, yengil Türkiye kadın başlıkları arasında hangi yörelerde var?
Muğla- Milas- Çomakdağ kadını başlığında:
Adıyaman kadın başlığında:
Karaburun İzmir kadın başlığında:
İnce el işlemesi olan yengil örneklerine Aydın, Bursa, illerimizde ve Çepni kadın başlıklarında rastlayabiliyoruz. Giysiler de sözcükler ve türküler gibi insanlarla coğrafyaları gezerler. Her kültür, etkileştiği geleneği kendi öz yapısına uyarlar ve yaşatır. Güzel değerlerimizi yaşatmak ve kıymetini bilmek dileğiyle…
13.06.2025- HAZAL MERİSANA- ANUNNAKİ VE SÜMER TANRILARI
GÜNEŞLE YAKILAN GEMİLER GERÇEK Mİ?
Tarihin tozlu sayfalarında bazen öyle hikâyeler vardır ki, gerçek mi, efsane mi olduğu yüzyıllar boyunca tartışılır. İşte Arşimet’in “ölüm ışını” da tam olarak böyle bir olay.
M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış olan Arşimet, sadece dönemin en büyük matematikçisi ve mucidi değil, aynı zamanda bir savaşın kaderini değiştirdiği iddia edilen bir dâhiydi. Rivayet o ki, Roma İmparatorluğu Siraküza’yı kuşattığında, Arşimet aynalarla güneş ışığını bir noktaya odaklayarak Roma gemilerini alev alev yakmış.
Bu hikaye kulağa hem büyüleyici hem de biraz fazla iyi geliyor, değil mi? İşte tam da bu yüzden tarihçiler uzun yıllar bu olayın gerçek olup olmadığını araştırdı. İlginçtir ki, olayın geçtiği dönemde yazılmış Roma kaynaklarında bu “ölüm ışını”na dair tek kelime bile yok. Bu hikaye, olaydan yüzyıllar sonra yazılmış metinlerde ortaya çıkıyor. Özellikle Antik Çağ yazarları Lucian ve Anthemius gibi isimler, Arşimet’in aynalarla yaptığı bu savunma sisteminden bahsetmişler. Ama aradan geçen yüzlerce yıl, anlatının güvenilirliğini epey zayıflatıyor.
Modern çağda ise bilim insanları bu efsanenin peşini bırakmadı. MIT’li bir grup öğrenci 2005 yılında bu fikri deneysel olarak test etti. Tam 127 küçük ayna kullanarak, güneş ışığını tahta bir hedefe odakladılar ve gerçekten de birkaç dakika içinde hedef yanmaya başladı. Bu deney heyecan vericiydi çünkü fizik kurallarına göre bu fikir aslında mümkün görünüyordu. Ama işin içine pratik zorluklar girince işler değişiyor. Aynaların mükemmel hizalanması, rüzgarsız bir ortam, sabit hedef gibi pek çok şartın sağlanması gerekiyor. Yani savaş ortamında bu kadar hassas bir düzenekle isabetli bir saldırı yapmak pek kolay değil.
Bir başka popüler deney de MythBusters (Efsane Avcıları) ekibine ait. Onlar da benzer testler yaptılar. Örnek olarak, tahtayı yakmak mümkün, ama savaş gemisini yakacak kadar etkili ve hızlı değil. Hatta bazı denemelerde sadece duman çıkmış, alev bile görülmemiş.
Sonuç olarak, teoride mümkün olsa da pratikte çok verimli bir savaş silahı olmayacağı ortaya çıktı. Yani Arşimet’in ölüm ışını efsanesi, bilimin sınırlarını zorlayan ve tarihle bilimin tam ortasında duran büyüleyici bir hikaye. Gerçek olup olmadığını kesin olarak bilemesek de, bu hikâye Arşimet’in ne kadar ileri görüşlü bir zihin olduğunu gösteriyor. Çünkü 2000 yıl önce düşünülen bir fikir, bugün hala insanların ilgisini çekiyor, yeniden deneniyor ve tartışılıyor. Belki de önemli olan, bunun gerçekten yaşanıp yaşanmadığı değil, insan aklının neler hayal edip sorgulayabildiği… İşte bu yüzden, bazen bir efsane bile gerçeği yakmaya yeter..
İnsan, iç potansiyelinde var olan aşkı, seçtikleriyle özdeşleştirir. Konuyu, sigarayı ve alkolü ilk tadan kişi ile örnekleyebiliriz. İlk tadış acıyı hisseder, mide ve ciğerler rahatsız olur. Çevreden, sözcüklere yüklenen anlam etkisiyle bu acının “zevk” olduğunu kabullenerek. gittikçe alışkanlığa ve haz almaya dönüştürür. Sonra, aralarında inanılmaz bir sevgi akışı başlar.
Veysel’in dediği gibi” bu bendeki aşk olmasa, güzelliğin on para etmez”.
Böylece, maddesel ve duygusal yapının içten dışa- dıştan içe etkileşimi, insanı bağımlılığa doğru götürür. Gönül köşkünde, ona özel alan açar. Veysel ne diyordu” eylenecek yer bulamam, gönlümdeki köşk olmasa”. O, özdeki kendine ulaştığından, dizeleri su gibi akıp gidiyordu.
Kurban, tüm dinlerin babası olan Hz. İbrahim’in, maddesel ve manevi algısının yaşanmışlık örneğidir. Kişide var olan tüm yanlışların kurban edilmesi öğretisi, milattan önceden beri devam etmektedir. Hz. İbrahim, tanrılara insan kurban eden kavimleri, bu ilkellikten kurtaran öncü bir peygamberdir.
“Eski Türkçede kurban: Bayçar – Türk, Altay ve özellikle Balkar halk kültüründe kurban. Türkçedeki “kurban” sözcüğünün içerdiği anlamdan daha geniş kapsamlıdır. İlahi bir amaçla kesilen veya doğaya salınan hayvan ya da doğaya saçılan yiyecek, içecekler ile tahılları da içerir.”(Nişanyan Sözlük)
“Arapça ḳrb kökünden gelen ḳurbān قربان “tanrıya sunulan adak” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Aramice/Süryanice ḳrb kökünden gelen ḳūrbānā קוּרְבָּנָא “adak, sunu, hediye” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük İbranice aynı anlama gelen ḳarbān קׇרְבָּן sözcüğü ile eş kökenlidir.”(Nişanyan Sözlük)
“Herhangi bir şeye, bir Tanrı’ya veya kutsal kabul edilen bir objeye yakınlık göstererek sevgi bağıyla yönelme. Bu nedenle akraba kelimesiyle aynı köke dayanmaktadır. Akadca ḳerēbum/qerēbum (=yaklaşmak, yakın olmak) sözünden kaynaklanmıştır. Kirve kelimesinin de aynı kökten dönüştüğü görüşündeyim. Akadcada ḳarābu veya ḳerēbu sözü ‘takdis etmek, saygı ile anmak, dua etmek’ karşılığıyla da kullanılmıştır. Arapça karîb (=yakın) kelimesinin çoğulu akribâ’dır. Önceleri akribâ (=yakınlar) diye bilinen bu kelime, sonraları sehven akrabâ şeklinde telaffuz edilegelmiş. Arapçadaki akrabâ “(Ak Sözlük)
Kısa bir bağımsızlığın ardından Azerbaycan toprakları yine işgal edilecekti.
Bu tehlikeyi önceden görüp bütün aileye bunu söyleyen ve göçe yönlendiren kişi, Kerim dedenin de büyük dedesi Kara’ydı. Bunu öngören Kara ile birlikte, Türkiye’ye göçmek üzere bütün akrabalar, bütün aile toplanıp yola çıktılar. Altınlarını, paralarını bellerine bağlayarak, eşyalarını sırtlarında taşıyarak yürüyorlardı.
Tüm hayatlarını geride bırakarak..
Kara, Türkiye’ye kadar hepsine rehberlik yapan kişiydi… Bellerinde yükleri, sırtlarında çuvalları, tam altı ay yürüdüler. Altı ay sonra bir ermeni köyünde iyi insanlara denk geldiler ve orada misafir edildiler. Köylüler yolculara yemek verdiler, su verdiler, banyolarını yaptırdılar. Büyüklerimiz, bu köyde bir ay kadar dinlenip, tekrar yola çıktılar.
Aylarca yürüdüler. Bu sefer bir müslüman köyünde misafir oldular. Kara, bilgili insanlara yol soruyordu, nereye gidelim, diye, ama yanlış yol gösterenler oluyordu. Şu dağın arkasına gidin, orası Türkiye, diyenler, aslında onları o dağın arkasındaki Gürcistan’a gönderdiler..
Gürcistan’ın bir ermeni köyünde, köylüler, büyüklerimizi, odunlukta, tendir damlarında misafir ettiler. Bu arada Kerim dedenin annesi hamile kalmıştı. Gürcistan’ın o köyünde de annesi Kerim dedeyi doğurdu. Ancak, dediler ki, yolumuz daha çok, bu çocuğu burada bırakalım, götüremeyiz, taşıyamayız, bir zarar gelir. Ama ablası, ben götürürüm, burada bırakamayız, Allah Kerim’dir, dedi ve bir bezle onu sırtına bağladı. Kerim dedeyle birlikte bütün bir aile, bütün akrabalar tekrar yola koyuldular. Tek hayalleri Türkiye’ye varmaktı.
Aylar geçti. Kerim dede altı aylık oldu. Sonunda konaklaya konaklaya, yürüye yürüye Türkiye’ye varmışlardı.
Aradan tam üç yıl geçmişti… Üç yıl boyunca tüm zorluklara rağmen, pes etmeden, Türkiye’ye ulaşabilmek için yürümüşlerdi. Vardıklarında karşılarında askerleri gördüler ve çok korktular. Ve askerlerimiz onlara, korkmayın, biz Türk askerleriyiz, burada cumhuriyet ilan edildi, dedi.
Ve Kerim dedenin adı da, Allah Kerim, denilerek getirilmesinden yola çıkılarak, Kerim konuldu.
Devlet, hepsine muhacir hakkıyla ev verdi. Geldikleri yer Kars şehriydi. Kendilerine, farklı şehirlere de gidebilirsiniz, size oralarda da ev verilebilir dediler. Ama büyüklerimiz, tüm mal varlıkları, düzenleri Azerbaycan’da olduğu için ve belki tekrar geri dönerler umuduyla, Azerbaycan’a yakın diye bu şehirde kalmak istediler.
Aradan yıllar geçti. Bu akrabaların içerisinde bir aile vardı ki, bir kardeşlerini yola çıkmadan önce Azerbaycan’da kaybetmişlerdi. Ve bu hüznü hep sessizce, içlerinde taşıdılar. Kendi evlatlarına dahi bundan hiç bahsetmemişlerdi. Kardeşlerden biri, hep kardeş acısıyla yanıp tutuşan türküler söyleyerek dolaşırdı. Adı Habip idi. Habip Bey’in evlatları onun türkülerini dinlerlerdi ama anlam veremezlerdi. Babalarının sesi çok güzeldi.. Çocukları, erken yaşta babalarını kaybettiler.
Büyüdüler, evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Onlar için büyümek on sekizine bile gelememekti… Çünkü çocuklar, 1970’li yıllara denk gelmişlerdi. Darbeden önce sağ sol olayları patlak vermişti. Memleket karışmıştı. Komşular komşularını vuruyordu. Bir mahalleden diğer mahalleye gidemiyorlardı. Her mahalleyi birileri sahiplenmişti.
O dönemde okullarını, olay çıkaranlar basıp herkesi eve gönderiyorlardı. Yolda, eve giderken de polisler çevirip öğrencilere, okula gitmelerini söyleyerek baskı kuruyorlardı. Biri diğerinin inancına küfrediyordu. Diğeri ise o küfürleri kendine yediremiyordu. Haksız yere insanlar ölüyordu.
Güzeller güzeli Hamiyet de bu öğrencilerden biriydi. Bu olayların içinde ayakta kalmaya çalışıyordu. Sağ’ın, sol’un ne demek olduğunu bile bilmiyordu Hamiyet. Sağ elini kaldıranların içinde dayak yememek için o da sağ elini kaldırıyordu. Sol elini kaldırıp sloganlar atanların içinde de sol yumruğunu havaya kaldırıyordu.
Acıklı türküler söyleyen babasını erken yaşta kaybetmişti. Ve o da diğer kardeşleri gibi doğru düzgün okuyamadan erken yaşta evlenmek zorunda kalmıştı. O dönemlerde öyleydi. Kız çocuklarının, erkenden büyümek zorundalığından ve peşine düşenlerden korunmak için evlenmekten başka seçenekleri yoktu.
Ama ortalık o kadar karışıktı ki, evleneceği kişi diğer mahalledendi ve nikahtan önce ancak haftada bir gün taksiyle üzerine battaniye örtülerek gizlice gelip Hamiyet’i görebiliyordu. Hatta bir gün kadın kılığında evden gizlenerek çıkarılmıştı. Onu Hamiyet’in mahallesine getirdiğini öğrenen karşıtlar, taksi şoförünü öldüresiye dövmüşlerdi. Geceleri evlere silahlı saldırılar oluyordu. Evlerinin önlerine barikatlar kurarak gecelerini geçiriyorlardı. Kına gecesi de, nikâhı da gizlice yapılmıştı.
Büyüdü Hamiyet. Çocuklarını da büyüttü. Bir gün eşiyle birlikte Azerbaycan kanallarından birini izlerlerken yaşlı birini gördü eşi televizyonda. Elinde, Hamiyet’in dedesi Hasan dedenin fotoğrafı vardı.
Yaşlı adam, fotoğraftaki Hasan dedenin babası olduğunu ve babası ile kardeşlerinin işgalden dolayı Türkiye’ye göç ettiklerini ve o sırada onları kaybettiğini, şimdi son çare bu programa çıkıp, onlara ulaşmak istediğini anlatıyordu.
Adı Ali Ekber’di. Ali Ekber Bey, Sibirya’ya sürgün edildiğini, yirmi beş yıl orada esir kaldığını anlatıyordu. Hamiyet şaşkınlıkla dinliyordu. Bir yanda ise Ali Ekber Bey’in arkasında bir kütüphane duruyordu. Ben şairim, bütün bu kitapları ben yazdım, diyordu. Ben kardeşlerime aileme hasret kaldım. Esaretten kurtulunca Azerbaycan’a döndüm, onlara ulaşamadım, diyordu. Burada aile kurdum, kız kardeşimin adını evladıma, yetmedi torunuma verdim. Ama doyamadım. Kars şehrinde yaşıyorlarmış, onlara ulaşmak istiyorum, diyordu.
Bu programı izleyen Hamiyet, akrabalarına durumu anlattı ve Ali Ekber’in çocuklarına ulaştılar. Ama çocukları, arayan akrabalarına, kızgın bir şekilde, bunca yıldır neredeydiniz, neden babamızı aramadınız, babamızı o programdan sonra kaybettik, dediler.
Kimsenin Ali Ekber dededen haberdar olmadığını onlar da telefonda öğrendi…
Ali Ekber Bey’in çabası karşılığını bulmuştu. Yeğeni onu görüp ona ulaşmıştı ama o artık yaşamıyordu…
Bu hikâyedeki Hasan dede, benim büyük dedem, sesi güzel olan ve acıklı kardeş türküleri söyleyen Hamiyet’in babası Habip Bey, benim hiç göremediğim öz dedem ve Hamiyet, benim canım teyzem.
Ben bu hikâyeyi teyzemden dinlerken, göz yaşlarım kalbimden akıyordu.
İçimizden gelenler…
‘Ben bu hayata bunları yapmak için geldim.’, dediklerimizin, hislerimizin, yeteneklerimizin, atalarımızın bize kalan mirasları olduğunu her hikâyelerini dinlediğimde daha da iyi anlıyorum.
Mücadelelerimiz, yeteneklerimiz, isteklerimiz, onların yeteneklerini devam ettirmek üzere bizden açığa çıkıyor. Bunu hissediyorum.
Üç yıl yollarda yürüyerek, büyük zorluklarla mücadele etmiş, yaşadıklarını kabullenip, şiirler yazarak, türküler söyleyerek dile getiren, içimde o sonsuz güçlerini hissettiğim büyüklerimin kalplerinden öpüyorum.
Ali Ekber dede, yıllarca süren uğraşları sonucunda, kimseye ulaşamadan öldü. Ama biz onun varlığına, ruhuna ulaştık.
Bu yazı, gözyaşlarımdan akıp senin ruhuna, şiirlerine, kalbine ulaşsın Ali Ekber dede..
Felç geçiren Cahit Sıtı Tarancı, konuşma yeteneğini yitirir. Ünlü şairi Cavit Orhan Tütengil, 1 Şubat 1955 tarihinde Diyarbakır’ daki baba evinde ziyaret eder…
Tütengil o gün yaşadıklarını, duygularını “Yenilik” dergisinin Mart sayısında şairin hasta yatağındaki fotoğrafıyla birlikte yayınlar… İşte o tarihi fotoğraf ve Tütengil’in o yazısından paragraf..
“Konuşulanları anlıyor, fakat cevap veremiyor. Ağzı var dili yok.. Biricik tepkisi gülümsemek veya ağlamak.. Kendisine son bir kaç ay içinde yayınlanan şiir kitaplarından söz ettim, ilgiyle dinledi. Şair adları geçtikçe de yüzünde gülümseme dolaştı.. O, sadece susuyor.. Anacığı yanı başında oturuyor.. Sessizlik, salonun mırıltılarını hissettirdikçe aklımdan parça parça mısralar geçiyor.. Üzüntü veren mısralar.. Yüzüne baktığımda sanki ”Ah, aklımdan ölümüm geçer” diyor ….
Cahit Sıtkı Tarancı bir yıl sonra tedavi için gönderildiği Viyana’ da son nefesini verecek, sosyoloji profesörü olacak olan Cavit Orhan Tütengil ise yirmi dört yıl sonra, 7 Aralık 1979 evinden üniversiteye giderken katledilecektir.. Şair ve bilim insanın anılarına sonsuz saygıyla….
Zamanın ağır aktığı yıllardı… İstanbul, Anadolu’dan gelenler için bir ekmek kapısıydı; ama o kapı, çoğu zaman sırtla, sabırla ve sessizlikle açılırdı. Ne bir meslek diploması, ne de “bir tanıdıkla gelenler; sadece elinde gücü, dilinde duası olanlar vardı.
Şehre vardıklarında, yapabilecekleri ilk iş genellikle hamallıktı. Ancak bu iş bile bir donanım isterdi. Hamallığın bir ‘alet çantası’ vardı: İp ve sap. Sırtla yük arasında dengeyi sağlayan bu ip ve saplar, hem yükün düşmesini engellerdi hem de sırtı tahrişten korurdu. Bir hamalın ekmeği, bu basit ama hayati araçlara bağlıydı. Aynı şekilde inşaatlarda çalışan amelelerin de yanında mutlaka bir kazma, kürek veya balyoz bulunurdu.
Bu aletler, sadece bir iş değil, kimlik ve saygınlık da kazandırırdı. Peki ya hiçbir şeyi olmayan? İşte işte tam burada doğdu bu deyim: “İpsiz sapsız.”
Yani; ne işi, ne aracı, ne de düzenli bir hayatı olan kişi. Başta bu ifade, gerçekten elinde ekipmanı olmayan, hamallık veya amelelik bile yapamayacak kadar çaresiz insanlar için kullanıldı. Ama zamanla anlamı genişledi. Artık “ipsiz sapsız” dendiğinde sadece ekipmansız biri değil; düzensiz, güven vermeyen, tutarsız ve sahipsiz yaşayan insanlar kastedilir oldu. Halk arasında; işi gücü olmayan, ne yaptığı belli olmayan, toplumla sağlıklı bağ kuramayan kişilere yöneltilen hafif küçümseyici ama aynı zamanda merhametli bir niteleme hâline geldi.
Bugün o deyimi kullanırken çoğumuz farkında bile değiliz, ama arkasında göçlerin, yoksulluğun, taşra ile kent arasında sıkışıp kalmış binlerce insanın hikâyesi var. Belki de bir baba, sırtında ipiyle evladına ekmek götürmeye çalışırken; bir diğeri, o ipi bile alamayacak kadar yoksuldu… Ve işte o fark, dile bir deyim olarak yansıdı. “İpsiz sapsız” sadece bir söz değil; omzunda hayat taşıyamamış nice insanın sessiz ağıtıydı. Hazırlayan: Dünya Gözüme Kaçtı
1908 yılında, Almanya’da sessiz bir mutfakta, yorgun bir kadın bir karar verdi. Bu karar, dünyanın sabahlarını sonsuza dek değiştirdi. Melitta Bentz artık acı ve fazla demlenmiş kahveden bıkmıştı. O dönemde kahve, telvesiyle birlikte kaynatılarak hazırlanıyordu. Bu da fincanın dip kısmını tortu ve kalıntılarla dolduruyordu.
Perkolatörler durumu düzeltmek yerine daha da kötüleştiriyordu. Bir sabah, Melitta dahice bir şey yaptı. Oğlunun defterinden bir parça mürekkep emici kâğıt (buvard) aldı, bir pirinç kabın dibini deldi, kâğıdı yerleştirdi… ve öğütülmüş kahvenin üzerine sıcak su döktü.
Ve süzülen şey?
Temiz, berrak, mükemmel bir fincandı. Bu küçük mutfak deneyi bir devrime dönüştü. Melitta aynı yıl buluşunun patentini aldı, eşi ve oğullarıyla birlikte bir şirket kurdu, 1920’lere gelindiğinde, onun kahve filtreleri Avrupa genelinde kullanılıyordu. O bir laboratuvardan çıkmamıştı. Üzerinde beyaz önlük yoktu. Ama dünyanın yeni bir güne başlama biçimini değiştirdi.
Bugün hâlâ Melitta markası başarıyla yoluna devam ediyor. Ve onun hikâyesi? Bize şunu hatırlatıyor: Büyük fikirler çoğu zaman sıradanın içinde doğar, biraz hayal kırıklığıyla… ve bolca yaratıcılıkla.
Bu yüzden bir dahaki sabah kahvenizi yudumlarken, bir yudum alın… ve o kahveyi bu kadar yumuşak hâle getiren kadını anımsayın.
Göçebeler, doğayla uyumlu yaşarken özgürdüler ve yaşamlarının patronuydular. Dünyada nüfus arttıkça, topraklar paylaşılamadı ve savaşlar çıktı. Yerleşik hayata erken geçenler, kurallara uyumlanma sürecini çabuk tamamladı. Göçebelikten en geç kurtulanların durumu ise başkaydı. Onlar, 1600 sonu 1700 başlarında yerleşik hayata geçenlerdi.
Doğal yaşamın inceliklerini özümsediklerinden, varlığın kıymetini bilenlerdi. Yerleştikleri alanlarda, her biri doğacıydı. Toprağı ekiyor biçiyor, doğa da onlara sunuyordu. Yaparak yaşayarak öğrendiklerinden, zengin kültüre sahiptiler. Sanayileşme, medya araçları, internet yaygınlaşınca bu pazara alıcı gerekti. Köylerde okul kalmadı ve göçebelikten kurtulanlar yeniden göçebe olmuşlardı. Boşalan, 10 hanesi kalan ve cemaati olmayan üç camili köye 3 imam atanırken, köy çocukları için öğretmen atanması imkansız oldu.
Bu göç mağdurları, büyük kentlerin, vasıfsız eleman ihtiyacını karşılamalıydı. Çok göçen olmalı ve pazara alıcı yaratılmalıydı. Öyle de oldu, üretenler artık tüketici oldu. Böylelikle kendisi olmayan, kentli de olamayan ara bir kültür doğdu.
Unutuldu nenelerin, dedelerin el sanatları. Unutuldu doğal ürünlerden yapılan yemekler. Unutuldu ana dilin doğal sözcükleri.
Sinop köylerinde tarım alanında inceleme ve araştırmaları yaparken söz varlığını da toplayan İsmail ERSOY, köylerde buğdayla yapılan sütlaç tatlısını derlemiş. Sitemize gönderdiği bilgiyi okurlarımızla paylaşıyoruz:
“Ben İsmail ERSOY, Sinop yöresi söz varlığını toplarken 1968-1977 yıllarında köylerde buğdayla yapılan sütlaç ikram ettiler. Bu kültürü, gezdiğim Çankırı, Ankara, Kırşehir, Konya, Kayseri, Kahramanmaraş, Antep, Hatay köylerinde hiç görmedim. Sinop yöresi yemeklerinde değerlendirilmesi kültürümüze zenginlik kazandırır.“
Teşekkürler İsmail ERSOY. Dövme buğdaydan sütlaç yapan başka illerin olduğunu internetten de görüyoruz. Buğday ve undan çok çeşitli yiyecekler üretirdi insanımız. Hazır yiyecek pazarının alıcısı oldu artık.
Yel değirmenleri dönüyor yine. Döndürülüyor dümen. Hafızalara format atılıyor, küresel sistemin istediği insan yaratılıyor. Geçmişi ve geleceği de getirinin kontrolünde.
Kroisos; Krezüs ya da İslâm kaynaklarında geçen adıyla Kârûn, zenginliğiyle bilinen Lidya kralı. MÖ 560-546 yılları arasında tahtta kalmıştır. Kroesus, Lidya´yı gücünün zirvesine taşımıştı.
Kral Krezüs zamanında Lidya, ticaret ve altın madenciliği ile çok zenginleşti. Batı Anadolu’daki Yunan şehir devletlerini istila ederek ve doğudaki seferleriyle devletinin sınırlarını şimdiki Kızılırmak sınırına kadar genişletti.
Mermnad Hanedanı’ndan gelen Kroisos Lidya kralı Alyattes’in oğluydu. MÖ 549’da Perslere karşı Babilliler, Mısır ve Sparta ile ittifak kurmuştu. Bu ittifaka güvenerek Pers İmparatorluğu’na savaş açtı. Kapadokya’ya saldıran Krezüs, Pers kuvvetleriyle MÖ 547’de Pteria Muharebesi’nde karşılaştı ancak savaş alanında iki taraf da kesin bir sonuç elde edemedi.
Beklediği yardım gelmeyince başkent Sard’a geri çekildi. Pers Kralı Sirus onu takip etti ve Lidya´yı Pers topraklarına kattı Antik çağın bilinen en zengin kralı olan Krezüs mitolojiye göre her tuttuğunun altın olması için ilâhlara yalvarır; bu dileği kabul edilince mutluluğa erişeceğini sanır. Ancak çok zengin olduğu halde mutluluğu bir türlü bulamayan kral acı içinde kıvranarak ölür.
Tarihçi Taberi efsane ve deyimlerdeki kişinin Musa zamanında yaşayan farklı bir kişi (Koreh) olduğuna inanmıştır. Kroesus, Arap, Yahudi ve Pers medeniyetlerinde Karun şeklinde anılmaktadır. Karun Hazinesi, çoğu MÖ 560-546 yılları arasında Lidya ülkesini yöneten Kroisos veya Krezüs (Karun) dönemine ait olan ve Uşak’ın 25 km batısında ve İzmir Karayolu üzerinde bulunan Güre Kasabası yakınlarındaki tümülüslerden 1960’lı yıllarda çıkarılarak ABD’ye kaçırılan ve 1993 yılında uzun bir hukukî süreç sonucunda geri alınan eserlerin toplu adı. Bazı kaynaklarda Lidya Hazinesi olarak da anılır. Hazinenin ele geçirilen kısmında yaklaşık 450 parça bulunur.
Buzla kaplı Arktik’te, tam iki yıl boyunca yalnız başına bırakıldı — yanında yalnızca bir kedi vardı. İşte Ada Blackjack’in inanılmaz hikâyesi.
1921 yılında genç bir İnuit anne olan Ada Blackjack, Arktik’e yapılacak bir keşif gezisine katılmayı kabul etti. Ne bir kâşifti ne de bir avcı. Sadece hasta oğlunun tedavisi için para kazanmak isteyen kararlı bir kadındı. Terzi olan Ada, Vilhjalmur Stefansson liderliğindeki bu yolculuğa katıldı. Hedef, Wrangel Adası’nı Kanada adına sahiplenmekti. Beraberindeki dört beyaz erkek arasında Ada hem tek kadındı, hem de tek İnuit’ti. Erzaklar tükenince adamlar buz denizine çıkarak yardım aramaya gittiler… ve bir daha geri dönmediler. Ada, ölüm döşeğindeki bir yol arkadaşıyla ve Vic adındaki kediyle baş başa kaldı.
Ardından sadece Ada ve Vic kaldı — bu sonsuz buz çölünde, medeniyetten 1000 kilometre uzakta, yapayalnız. Ve o zaman, Ada hayatta kalmayı öğrendi. Tüfek kullanmayı öğrendi. Sadece bir bıçakla kutup ayılarını uzaklaştırdı. Soğuk parmaklarını kemirince kendi eldivenlerini dikti. Tuzaklar kurdu, fok eti yedi, yüksek sesle İncil okudu. Her gece, Vic gelip ona sokuldu, birlikte ısındılar. İki yıl sonra, yardım geldi. Ada hâlâ hayattaydı. Zayıf düşmüştü. Yorgundu. Ama ayaktaydı. Yenilmemişti. Dünya onu neredeyse unuttu. Gazeteler erkekleri övdü. Ama biz bugün Ada Blackjack’e hak ettiği saygıyı sunuyoruz:
Bir hayatta kalan. Bir anne. Bir savaşçı. Bir efsane.
Nome polis şefi ER Jordan, Ada’nın durumundan haberdardı, bu yüzden ona bazı adamların Çukçi Denizi’ni geçerek Wrangel Adası’na yapacakları Arktik keşif gezilerine kendileriyle birlikte gitmek üzere İnuitleri işe aldıklarından bahsetti . Jordan, keşif gezisinin amacını bilmese de İngilizce konuşan ve mükemmel bir terzi olan Ada’nın, ekibe kürklü giysiler dikecek birine ihtiyaç duyan görev için uygun bir aday olabileceğine inanıyordu. [ 5 ] Keşif gezisi Kanadalı kaşif Allan Crawford tarafından yönetildi ancak Vilhjalmur Stefansson tarafından finanse edildi, planlandı ve teşvik edildi . [ 7 ] Stefansson, Wrangel Adası’nın kuzeyinde bir kıta aramak için yapılacak başka bir keşif gezisi için para toplamak üzere geride kaldı. [ 4 ] Arktik’in uyum sağlamaya istekli olanlar için kolayca yaşanabilir olacağına inanıyordu.
Stefansson, adayı Kanada adına talep etmek için spekülatif bir girişimde bulunmak üzere beş yerleşimci (bir Avrupalı Kanadalı, üç Avrupalı Amerikalı ve bir İnyupik, Blackjack) gönderdi. [ 8 ] Kaşifler, Stefansson tarafından önceki deneyimleri ve akademik kimlik bilgilerine dayanarak özel olarak seçildi. Stefansson, keşif için coğrafya ve diğer bilimler alanlarında ileri düzeyde bilgiye sahip olanları değerlendirdi. [ 7 ]
Adadaki koşullar ilk başlarda yeterliydi, ancak bir yıl sonra kötüye gitti. [ 7 ] Erzaklar tükendi ve ekip adada hayatta kalmak için yeterli av hayvanı öldüremedi. [ 5 ] 28 Ocak 1923’te, üç adam sonunda yardım ve yiyecek için 90 mil (140 km) uzunluğundaki donmuş Çukçi Denizi’ni geçerek Sibirya’ya ulaşmaya çalıştı ve Blackjack ile hasta Knight’ı geride bıraktı. Knight iskorbüt hastalığına yakalandı ve 23 Haziran 1923’te ölünceye kadar Ada tarafından bakıldı. Diğer üç adam bir daha hiç görülmedi ve böylece Blackjack, keşif ekibinin kedisi Victoria dışında yalnız kaldı. [ 5 ] Blackjack, sekiz ay boyunca aşırı soğuk koşullarda hayatta kaldı, tilki avlamayı, tekne yapmayı ve ren geyiği derisinden parka dikmeyi öğrendi. [ 11 ] 19 Ağustos 1923’te [ 9 ] Stefansson’un eski bir meslektaşı olan Harold Noice tarafından kurtarıldı . [ 7 ] Bazı gazeteler onu gerçek “dişi Robinson Crusoe ” olarak selamladı. [ 1 ]
Blackjack biriktirdiği parayı oğlunu tüberkülozunu tedavi ettirmek için Seattle , Washington’a götürmek için kullandı. Tekrar evlendi ve Billy adında bir oğlu daha oldu. Sonunda Arctic’e geri döndü ve 85 yaşına kadar orada yaşadı.