RSS

740 POLONYALI ÇOCUK

07.01.2026- Hayat ve Farkındalık

740 çocuk denizde ölmek üzereyken ve her ülke birer birer “hayır” derken, sessiz kalmak için her türlü gerekçesi olan bir adam “evet” dedi.

Yıl 1942’ydi. Gemi, Arap Denizi’nde yüzen bir tabut gibi sürükleniyordu. İçinde 740 Polonyalı çocuk vardı. Yetimlerdi. Anne babaları, Sovyet çalışma kamplarında gripten ya da açlıktan ölmüştü. İran üzerinden kaçmayı başarmışlardı ama onları daha da acımasız bir sınav bekliyordu. Kimse onları istemiyordu. Zamanın en büyük gücü olan Britanya İmparatorluğu, Hindistan kıyıları boyunca limanları bir bir kapattı. “Bu bizim sorumluluğumuz değil. Bildirin.”

Hayat tükeniyordu. İlaç yoktu. Zaman kalmamıştı. On iki yaşındaki Maria, altı yaşındaki kardeşinin elini sıkı sıkı tutuyordu. Ölmek üzere olan annesine onu koruyacağına söz vermişti. Ama bütün dünya sırtını dönmüşken birini nasıl koruyabilirdin?

Sonra haber, Gujarat’taki küçük bir saraya ulaştı. Nawanagar Maharajası Jam Sahib Digvijay Singhji’ye… İmparatorluk düzeninde o, yalnızca “küçük” bir prensti. Limanları, ticareti, orduyu İngilizler kontrol ediyordu. Boyun eğmek için her türlü nedeni vardı. Ve susmak için de… Danışmanları, İngilizlerin çocukları hiçbir Hint limanına kabul etmediğini, 740 çocuğun denizde mahsur kaldığını anlattığında tek bir soru sordu:

— “Kaç çocuk?”

— “Yedi yüz kırk, Majesteleri.”

Bir an durdu. Sonra sakin ama kesin bir sesle konuştu:

— “Limanlarımı İngilizler kontrol edebilir. Ama vicdanımı asla. Bu çocuklar Nawanagar’a inecek.” Danışmanlar uyardı:

— “İngilizlere meydan okursanız—”

— “O hâlde burada dururum.” Gemiye mesaj gönderildi:

“Gelin.” İngiliz yetkililer protesto ettiğinde Maharaja geri adım atmadı: “Güçlü olan çocukları kurtarmayı reddediyorsa,” dedi, “ben, zayıf olan, senin yapamadığını yaparım.” Ağustos 1942’de gemi, kavurucu güneşin altında Nawanagar limanına ağır ağır yanaştı. Çocuklar hayalet gibiydi. Bitkin, gözleri boş, yürümekte zorlanıyorlardı. Umut etmeyi bırakmışlardı; çünkü umut, çoktan tehlikeli bir şeye dönüşmüştü. Maharaja limanda onları bekliyordu. Beyazlar içindeydi. Onlarla aynı hizaya gelebilmek için diz çöktü. Tercümanlar aracılığıyla, anne babaları öldüğünden beri ilk kez duydukları sözleri söyledi:

“Artık yetim değilsiniz. Artık benim çocuklarımsınız. Ben sizin Bapu’nuzum — babanız.”

Maria, kardeşinin elini tuttuğunu hissetti. Aylar süren reddedilmeden sonra bu sözler gerçek dışı geliyordu. Ama Maharaja ciddiydi. Bir mülteci kampı kurmadı. Bir yuva kurdu. Balachadi’de olağanüstü bir yer inşa etti: Hindistan’da küçük bir Polonya. Polonyalı öğretmenler ders verdi. Polonya yemekleri pişti. Hint bahçelerinde Polonya şarkıları yankılandı. Tropik gökyüzünün altında Noel ağaçları süslendi.

“Acı sizi yok etmeye çalışır,” dedi. “Ama diliniz, kültürünüz, gelenekleriniz kutsaldır. Onları burada yaşatalım.” “Dünyada yeriniz yok” denilen çocuklar sonunda bir eve kavuştu. Yeniden gülmeye başladılar. Yeniden yaşamaya… Okula döndüler. Maria, kardeşinin saray bahçesinde bir tavuskuşunun peşinden koşmasını izlerken, bedeni ilk kez güvenin ne demek olduğunu hatırladı. Maharaja onları sık sık ziyaret etti. İsimlerini ezberledi. Doğum günlerini kutladı. Okul gösterilerine katıldı. Bir daha geri dönmeyecek anne babaların yasını tutan çocukları teselli etti.

Doktorlara, öğretmenlere, kıyafetlere ve yiyeceğe kendi servetinden ödedi. Dört yıl boyunca, dünya savaşla parçalanırken, 740 çocuk mülteci olarak değil; bir aile olarak yaşadı. Savaş bittiğinde ayrılma vakti geldi. Çoğu ağladı. Balachadi, bildikleri tek gerçek ev olmuştu. Bu çocuklar büyüdü. Dünyanın dört bir yanına dağıldılar: doktor oldular, öğretmen, mühendis, anne, baba, büyükanne, büyükbaba… Ve asla unutmadılar. Varşova’da bir meydana onun adı verildi. Okullar ona adandı. Polonya’nın en yüksek nişanıyla onurlandırıldı. Ama asıl anıt taş değildi. Asıl anıt, kurtarılan 740 hayattı. Aradan 80 yıl geçti. Bugün yeniden bir araya geldiler. Torunlarına, merhameti siyasi hesaba dönüştürmeyi reddeden Hintli bir kralın hikâyesini anlatıyorlar. 1942’de krallıklar kapılarını kapattığında, bir adam

—mecburiyeti olmadığı hâlde, susmak için her türlü sebebi varken— acıya baktı ve dedi ki:

“Onlar artık benim çocuklarım.” Ve dünya böyle değişti: sessizce, sonsuza dek ve geri dönülmez biçimde. #Hayatvefarkındalık —

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Ocak 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Alnından Boynuz Çıkan Kadın

27.12.2025- Alıntı

Kutanöz Boynuz 

1800’lerden Gerçek Bir Tıp Hikâyesi…
Madame Dimanche, 19. yüzyıl Paris’inde yaşayan gerçek bir kadındı.
70’li yaşlarında alnının ortasında küçük bir çıkıntı oluştu. Zamanla bu yapı sertleşti, uzadı ve yaklaşık 25 cm’lik boynuz benzeri bir şekle dönüştü.


Bu yapı:
• Kemik değildi
• Hayvansal değildi
• Keratinden oluşuyordu (saç ve tırnakla aynı madde)
Tıpta buna kutanöz boynuz denir.

İlginç olanlar:

• Görünüşü nedeniyle sosyal dışlanma yaşadı
• Çok az ağrı yaptı
• İçinde kemik veya sinir yoktu

1815’te cerrah Joseph Souberbielle boynuzu başarıyla aldı. Madame Dimanche iyileşti o dönem için nadir bir durum.

Boynuz bugün Mütter Museum koleksiyonunda.
Bir efsane değil.
Bir masal değil.
Belgelere geçmiş gerçek bir tıp vakası.

Bazen geçmiş, gerçekten kurgudan daha tuhaftır… 

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Aralık 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,

İnsan Neden Eskiye Özlem Duyar?

18.12.2025-Ayşe EKŞİ ELMACI

İnsan geçmişe özlem duyduğunu sanır.

Oysa bu özlem, zamanla ilgili değil,

insanın bugüne duyduğu yabancılıkla ilgilidir.

Bugün her şey var.

Bilgi sınırsız, iletişim anlık, seçenekler sonsuz.

Ama insan yok.

Daha doğrusu, orada değil.

Ekranların içinde çoğaldıkça

hayatın içinde azaldık.

Teknoloji ilerledi,

ama toplum olgunlaşmadı.

Hız arttı,

derinlik kayboldu.

Herkes konuşuyor,

kimse dinlemiyor.

Herkes görünür olmak istiyor,

kimse gerçekten anlaşılmayı talep etmiyor.

Eskiden insanlar daha iyi değildi,

sadece daha mecburdu.

Birbirine, zamana, beklemeye mecburdu.

Şimdi kimse kimseye mecbur değil.

Bir tuşla silinen ilişkiler,

bir kaydırmayla değişen insanlar var.

Bu özgürlük değil,

bu, bağ kurmaktan kaçan bir toplumun konforudur.

Eskiye duyulan özlem,

nostalji değil,

bu yüzeyselliğe karşı içten gelen bir itirazdır.

İnsan, sürekli meşgul edilip

hiçbir şeye gerçekten dokunamadığı bir hayata

sessizce isyan eder.

Ama geçmişe dönmek mümkün değil.

Zaten mesele de o değil.

Mesele, bugünü sorgulayabilme cesaretini göstermek.

Teknolojiyi kullanırken

ona teslim olmamayı başarabilmek.

Kolay olanı değil,

anlamlı olanı seçmek.

Bugün toplum,

hızlı tüketen ama geç doyan,

çok bilen ama az düşünen,

her şeye erişen ama kendine ulaşamayan

bir hâle geldi.

İnsan eskiyi özlemez.

İnsan,

insan olduğu zamanları özler.

#@ayseceeeee#

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Aralık 2025 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , ,

SORAYA’YI TAŞLAMAK

10.12.2025-Fransız-İranlı gazeteci Freidoune Sahebjam

SORAYA…
13 yaşındayken birkaç inek, küçük bir arsa ve
birkaç halı karşılığında 20 yaşındaki Ali ile evlendirilen Soraya’nın, ‘Manutchehri’ adında filmi de çekilmiş olan çocuk bir kadının hikayesi bu.

Soraya toplam 7 çocuk doğurur ve bunlardan sadece 4’dü sağ kalır.

İran’da 1979 yılında İslam Devrimi ile her şey değişir. Ali, Soraya’yı boşamak ister ve onu sağda solda kötüler. 14 yaşındaki bir kızdan etkilenen Ali, Soraya’yı boşamak için her şeyi göze almıştır.

Ali’nin şeytani planları Soraya’nın çocukluk arkadaşı Firuze öldüğünde devreye girer. Soraya, Firuze’nin ortada kalan kocası Haşim ve çocuklarına ev işlerinde yardım etmeye başlar.

Ali ailesine nafaka ödememek ve Soraya’dan kurtulmak için karısının onu Haşim’le aldattığını ileriye sürer ve kısa süre içerisinde bunu küçük kasabada yayar.

Ali daha sonra Haşim’i tehdit ederek yalan söylemesini ister; çünkü hükmün gerçekleşmesi için 4 erkek şahide ihtiyaç vardır.

Bunlar bir şekilde bulunur ve Soraya’nın babası Morteza Ramazani’de toplum baskısına boyun eğerek recm cezasını onaylar

Soraya’ya son sözleri sorulduğunda verdiği yanıt şu olur; “Bunu nasıl yapabilirsiniz?
Sizler benim dostum, arkadaşlarımsınız.
Birlikte aynı sofraya oturduk, aynı yemekten yedik.
Sen benim babamdın,
Sizler benim oğullarımdınız,
Sen benim kocamdın!
Bunu bana nasıl yapabildiniz?
Bunu herhangi bir insana nasıl yapabiliyorsunuz?” Aldığı tepki ise, ellerinde Kuran kitabını tutarak toplanan kalabalık ve o kalabalıktan gelen “Bunu Allah istedi! Allahuuuekber

Daha sonra kalabalık güruh Soraya’yı taşlamaya başlar.

Ağlamayacağına söz veren Soraya’nın o alnını delen ilk taş darbesi babasından gelir…
Aşağıda ki fotoğraf, Soraya’nın bilinen tek fotoğrafıdır.

Soraya’yı Taşlamak / 2010

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Aralık 2025 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Parazit İkizle Dünyaya Gelen Adamın Tüyler Ürperten Hikayesi

24.11.2025- Metehan BOZKURT- Yaşam Editörü

Jean ve Jacques Libbera isimli yapışık ikizler 1900’lü yıllarda dikkat çeken isimlerden bir tanesi. Jean isimli adam, midesine ve göğsüne yapışık bir parazitik ikizle dünyaya geldi. Yıllarca ikiziyle birlikte gösterilerde ve sirklerde rol alan Jean Libbera, 50 yaşında İtalya‘da hayatını kaybetti. Jean ve Jacques Libbera’nın hikayesine gelin beraber bakalım.

Sizleri 1900’lü yıllarda yaşamış Jean ve Jacques Libbera ile tanıştıralım. Evet, yanlış duymadınız. Fotoğrafta da gördüğünüz üzere, iki kişi var!”Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyiz. Jean ve ikiz kardeşi Jacques, birbirlerine yapışık bir şekilde dünyaya geldiler. Fakat hikaye aslında göründüğünden biraz daha karışık.

İsterseniz her şeyi en baştan anlatalım… Jean Libbera, dünyaya geldiğinde göğsüne ve karnına yapışık parazit bir ikizle dünyaya geldi.

Parazit ikiz denmesinin sebebi, Jacques isimli ikizin Jean’in vücudundan beslenerek hayatta kalabilmesi. Bu nedenle Jean Libbera, ‘İki Vücutlu Adam’ olarak da biliniyor.

Fakat bu Jean için hiçbir şekilde sorun olmamış ve sağ salim 50 yaşına kadar yaşamış.

Evlenmiş ve 4 çocuk babası olmuş. Jean Liberra’nın gösteri reklamları dışındaki hayatı aslında son derece gizemli. Liberra’nın 13 kardeşi vardı ve kardeşleri arasında parazit ikizle dünyaya gelen ilk çocuk değildi. Diğer parazit ikizle dünyaya gelen kardeşi ise henüz bebekken hayatını kaybetti.

Jean’ın Jacques isimli ikizi aslında tam gelişmemiş olarak raporlara geçti. Bu durum, embriyonun kısmen ikiz olarak ayrılması ve iki tarafın da anne karnında asimetrik olarak gelişmesi, küçük ikizin büyük olana bağlanmasıyla ortaya çıkar.Cleveland Clinic’e göre yapışık ikizler son derece nadirdir. Dünya çapında 50 bin gebelikten sadece bir tanesinde görülür. Bu arada parazit ikizlerin, yapışık ikiz vakalarının yaklaşık yüzde 10’unu oluşturduğu ve dünya çapında milyonda bir doğumdan daha azını etkilediği bildiriliyor.

Günümüzde parazit ikiz vakası görüldüğünde tıbbi açıdan zararlı olduğu için doğumdan sonra alınıyor. Fakat 19. yüzyılda durum çok daha farklıydı.İnsanlar, parazit ikizleriyle birlikte sirklerde ve gösterilerde yer alıyordu. Jean Liberra’nın da ikiz kardeşi Jacques ile yaptığı tam olarak buydu. Genellikle ikili, gösterilerde birbirlerini tamamlayan takım elbiseler giyerlerdi.

İkizin iki küçük kolu, iki eli, iki bacağı ve iki ayağı vardı. Parazit ikizler normalde bilinçsiz olsa da bazı raporlara göre Jacques hayattaydı ve hareket edebiliyordu.Jean ve Hacques, dolaşım ve sinir sistemleri de dahil olmak üzere adeta her şeyi ortak olarak kullandılar. Jean, ikizini bir şekilde saklayarak yaşamına devam etse de 50’li yaşlarında İtalya‘ya döndü ve orada hayatını kaybetti.

Jean ve Jacques ikilisine eşlik eden başka çift ise Chang ve Eng Bunker ikilisiydi. Aynı sirkte şovlara çıkan yapışık ikizler, o dönemin en çok rağbet gören etkinliğinde boy gösteriyorlardı.

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Kasım 2025 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , ,

FİLİSTİN’DE ESİR DÜŞEN DEDENİN ANILARI

22.11.2025- Ertuğrul KALAFAT

Dedem İstiklal Savaşı Gazisi Şükrü hoca. 1 Dünya Savaşı’ndan sonra Filistin’i savunmaya giden Osmanlı askerleri arasındaydı. Bir süre İngilizlerle çatışırlar ancak Filistinlilerin İngilizlerle işbirliği yapması neticesinde esir düşerler.

Rahmetli dedem Filistinlilerin ellerinde değneklerle Osmanlı askerlerini acımadan dövdüklerini anlatmıştı. Daha sonra bazı arkadaşlarla birlikte esir kampından kaçan Şükrü Hoca Mustafa Kemal Atatürk’ün başlatmış olduğu Kuvayi Milliye hareketine katılır ve Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan muharebesi savaşlarında gazilik şerefine erişir.

Türk ordusuna imamlık yapan Dedem Şükrü Hoca hayatım boyunca Arapların bize yaptığı kalleşliği unutmayacağım demişti.

105 yaşında vefat eden Gazi Şükrü hocanın mezarı izmir Karşıyaka soğukkuyu mezarlığında bulunmaktadır..

Şimdi soruyorum size Araplar bizi arkadan vurmadı da bizim askerlerimizin Yemen Çöllerinde Suriye Filistin cephelerinde ne işi vardı. İngiliz Lawrence diye bir adamı hiç mi okumadınız.Allah aşkına Bazı konuları tarihçilere bırakınız her şeyi ben biliyorum ben yapıyorum modundan çıkarın artık kendinizi…

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Kasım 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

SİNOP’TA BULUNAN “YAZMA BASKISI”

16.11.2025- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Derneğimizi, 13. Kasım’da tarihi araştırmaları ve antikalar hakkındaki bilgileri ile ünlenen Hikmet KARA ziyaret etti.

Roma dönemi evleri, antik kalıntılar, su kanalları, duvar kireçleri ve toprak boyaları hakkında detaylı bilgiler verdi. Sinop’ta bulunan bir yazma baskısını gösterdi. Ihlamur ağacı üzerine kazınmış çiçek deseniydi.

Sinop eski çağlarda bir ticari koloniydi. Bu parça, insanın aklına ticaretle gelen bir parça mı, yoksa Sinop’ta yazma atölyesi var mıydı sorusunu getiriyor. Akademik çalışma yapanlar için yine bir başlık atalım dedik.

Sinop kültürü, tarihi ile değerli bir kent. Araştırmaları için Hikmet KARA’YA teşekkür ediyoruz. Aynı gün yaptığımız video çekimini sizlerle paylaşıyoruz.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Kasım 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

O GÜN BÜTÜN TÜRKİYE YAĞMUR YAĞMADAN ISLANDI!

10 KASIM 2025-BİLKE

GÖNÜLDEN YAPILAN SAYGIDA BİRLİK OLANLARA SELAM OLSUN…

Screenshot
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Kasım 2025 in Etkinlik

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

TARİHİN EN ONURLU İSTİFASININ HİKÂYESİ

10.11.2025- Sedat Kaya

Antik Roma’nın en büyük dersi, bir savaş değil, bir istifa hikâyesidir. Ve o hikâyenin kahramanı bir imparatordu: Lucius Quinctius Cincinnatus.

MÖ 458 yılıydı. Roma Cumhuriyeti henüz genç, iç kargaşa derin, sınırlar tehdit altındaydı. Aequi kabilesi Roma ordusunu kuşatmış, şehir paniğe kapılmıştı. Senato çareyi olağanüstü yetkilerle bir diktatör atamakta buldu. Elçiler, Cincinnatus’u tarlasının başında buldular. Üzerinde yıpranmış bir tunik, elinde saban…

Tiber Nehri kıyısında, sessizce lahana yetiştiriyordu. “Devlet seni çağırıyor” dediler. Adam sabanını toprağa sapladı, yüzündeki teri sildi ve hiç tereddüt etmeden Roma’ya gitti. Sadece on altı günde düşmanı bozguna uğrattı. Roma kurtuldu. Halk onu yüceltti, senato iktidarını sürdürmek istedi.

Ama o, yetkiyi devretti. Savaşın ardından kılıcını bir köşeye koydu, sabanını yeniden eline aldı. Ve şöyle dediği rivayet edilir.

“Bir insanın toprağa dönebilmesi, en büyük zaferdir.”

Cincinnatus’un hikâyesi Roma’da “virtus” yani erdemin sembolü oldu. O, gücü eline aldığında ona teslim olmayan adamdı. Bugün iktidar, dünyanın her yerinde tutkuyla aranan bir zehir gibi dolaşıyor. Kimse vazgeçmek istemiyor. Oysa Cincinnatus, tarihe “bırakabilen insan” olarak geçti.

Livy, Roma tarihini anlatırken onun için şu cümleyi kurdu.

“Görev onu buldu. O, görevi değil.”

İşte bütün fark burada. Birçok insan görevi ister. Bazıları görevin arkasına saklanır. Ama çok azı, görev bitince çekilir. Yüzyıllar sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’da bir şehir kuruldu: Cincinnati. Adını bu Roma çiftçisinden aldı. George Washington da devrim sonrası çiftliğine dönünce “modern Cincinnatus” diye anıldı.

Tarihte iktidardan çekilmenin bir erdem olduğu çağlar yaşanmıştı. Bugün ise çekilmeyi değil, çökmeyi bilenler baş tacı. Lahana tarlaları yerini saray bahçelerine bıraktı. Ama hâlâ bir yerlerde, bir sabanın iziyle insan kalbinin onuru çiziliyor. Roma’nın mermer salonları yıkıldı, ama Cincinnatus’un tarlası hâlâ yeşil. Çünkü orada bir lahana değil, erdem yetişti. “Gerçek hükümdar, sabanını bırakıp tahta oturabilen değil, tahttan inip halkın arasına dönebilen insandır.”

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Kasım 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

8 MAYMUN VE MUZ HİKAYESİ

07.10.2025- A. Rıza ÇAKIR

Bir odaya sekiz maymun koymuşlar.

Odanın tam ortasında, tavandan sarkan bir muz demetine uzanan bir merdiven duruyormuş. Ne zaman içlerinden biri merdivene tırmanmaya kalksa, hepsinin üzerine buz gibi su püskürtülüyormuş.

Bu deneyim o kadar rahatsız ediciymiş ki, kısa sürede maymunlar bir refleks geliştirmiş:

Her kim merdivene yaklaşsa, diğerleri onu yakalayıp dövüyor, çünkü yeniden o soğuk suya maruz kalmaktan korkuyorlarmış. Çok geçmeden, sekiz maymundan hiçbiri merdivene bakmaya bile cesaret edemez olmuş.

Derken, araştırmacılar orijinal maymunlardan birini alıp yerine yeni birini koymuşlar. Yeni gelen maymun, tavandan sarkan muzları fark etmiş ve şaşkınlıkla çevresine bakmış:

“Neden kimse o güzel muzları almıyor?” diye düşünmüş.

Dayanamamış, merdivene doğru yürümüş. Tam tırmanmaya başladığı anda diğerleri üzerine atlamış, onu hırpalamışlar, dövmüşler.

Yeni gelen şaşkınmış. Neden böyle davrandıklarını anlamamış ama dersini çabucak öğrenmiş:

Merdivene yaklaşılmaz.

Bir süre sonra, ikinci bir maymun daha yenisiyle değiştirilmiş. Yeni gelen de doğal olarak muzlara yönelmiş.

Ama daha merdivene elini uzatmadan, diğerleri –aralarında daha önce dövülmüş yeni maymun da dahil–

hep birlikte ona saldırmışlar.

Zamanla, maymunların hepsi teker teker değiştirilmiş. Sonunda odada hiçbiri kalmamış.

Yeni sekiz maymunun hiçbiri, o buz gibi suyla ne olduğunu hiç yaşamamış. Hiçbiri cezayı bilmiyor, nedeni hatırlamıyormuş. Ama içlerinden biri merdivene yaklaşacak olsa, diğerleri bir an bile tereddüt etmeden onu dövüyormuş.

İşte böyle doğar gelenekler…

Ve işte böyle sürer kör inançlar, önyargılar. Bir davranışı, bir geleneği, bir yargıyı benimsemeden önce dur ve düşün.

Gerçekten nedenini biliyor musun?

Yoksa sadece herkes öyle yaptığı için mi yapıyorsun?

#Hayatvefarkındalık

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Kasım 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,