31.07.2025-İNGİLİZ ANTROPOLOG PAUL STİRLİNG ‘IN (POL AMCA) OBJEKTİFİNDEN- Ali PEKER
SAKALTUTAN KÖYÜ (1949)
İngiliz antropoloğ Paul Stirling ,1949’da Sakaltutan ve Elbaşı köylerinde bir süre yerleşip ,antropolojik araştırmalar yapmış, doktora tezini de bu konuda yazmıştır.
1965’te çıkardığı “Türkish Village “isimli kitabında Sakaltutan ve Elbaşı köylerini sosyal ,kültürel ve ekonomik olarak derinlemesine incelemiştir. Bu köyleri 1971 ve 1985’te tekrar ziyaret etmiş ve bilgi toplamıştır.
Pol amca ,konusunda; Atabey Kılıç hocam ;” Bu köylerin ahalisi Stirling’e “Pol Amca ” diye hitap ederdi ” demişlerdi. Stirling’in ismini İlk kez bundan birkaç sene önce, Mustafa Ünal hocam’dan duymuştum.
Bir de anısını anlatmıştı;
“Doksanlı yıllar olmalı, Paul Stirling Erciyes Üniversitesi’nde bir konferans vermişti, konferansın bitiminde soru -cevap bölümüne geçildi. İçimizde bir arkadaş hocaya şunu sordu ,”Türkiye ile Batının bir kıyaslamasını yapar mısınız ?”
“Batı , galiba Türkiye’den 75 yıl kadar ileride ” diye cevapladı. Nazik adamdı, siz geridesiniz, dememişti. O zamanlar genç bir akademisyendim, bu cevap üzerine, gayri ihtiyari ,
“oha ” demişim, duymuştu ve ne anlama geldiğini de biliyordu .Şöyle dedi ,”Bak delikanlı, ben bu konuya elli yılımı verdim, daha gençsiniz hele bir çalışın, sonra anlarsınız. “.
13.06.2025- HAZAL MERİSANA- ANUNNAKİ VE SÜMER TANRILARI
GÜNEŞLE YAKILAN GEMİLER GERÇEK Mİ?
Tarihin tozlu sayfalarında bazen öyle hikâyeler vardır ki, gerçek mi, efsane mi olduğu yüzyıllar boyunca tartışılır. İşte Arşimet’in “ölüm ışını” da tam olarak böyle bir olay.
M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış olan Arşimet, sadece dönemin en büyük matematikçisi ve mucidi değil, aynı zamanda bir savaşın kaderini değiştirdiği iddia edilen bir dâhiydi. Rivayet o ki, Roma İmparatorluğu Siraküza’yı kuşattığında, Arşimet aynalarla güneş ışığını bir noktaya odaklayarak Roma gemilerini alev alev yakmış.
Bu hikaye kulağa hem büyüleyici hem de biraz fazla iyi geliyor, değil mi? İşte tam da bu yüzden tarihçiler uzun yıllar bu olayın gerçek olup olmadığını araştırdı. İlginçtir ki, olayın geçtiği dönemde yazılmış Roma kaynaklarında bu “ölüm ışını”na dair tek kelime bile yok. Bu hikaye, olaydan yüzyıllar sonra yazılmış metinlerde ortaya çıkıyor. Özellikle Antik Çağ yazarları Lucian ve Anthemius gibi isimler, Arşimet’in aynalarla yaptığı bu savunma sisteminden bahsetmişler. Ama aradan geçen yüzlerce yıl, anlatının güvenilirliğini epey zayıflatıyor.
Modern çağda ise bilim insanları bu efsanenin peşini bırakmadı. MIT’li bir grup öğrenci 2005 yılında bu fikri deneysel olarak test etti. Tam 127 küçük ayna kullanarak, güneş ışığını tahta bir hedefe odakladılar ve gerçekten de birkaç dakika içinde hedef yanmaya başladı. Bu deney heyecan vericiydi çünkü fizik kurallarına göre bu fikir aslında mümkün görünüyordu. Ama işin içine pratik zorluklar girince işler değişiyor. Aynaların mükemmel hizalanması, rüzgarsız bir ortam, sabit hedef gibi pek çok şartın sağlanması gerekiyor. Yani savaş ortamında bu kadar hassas bir düzenekle isabetli bir saldırı yapmak pek kolay değil.
Bir başka popüler deney de MythBusters (Efsane Avcıları) ekibine ait. Onlar da benzer testler yaptılar. Örnek olarak, tahtayı yakmak mümkün, ama savaş gemisini yakacak kadar etkili ve hızlı değil. Hatta bazı denemelerde sadece duman çıkmış, alev bile görülmemiş.
Sonuç olarak, teoride mümkün olsa da pratikte çok verimli bir savaş silahı olmayacağı ortaya çıktı. Yani Arşimet’in ölüm ışını efsanesi, bilimin sınırlarını zorlayan ve tarihle bilimin tam ortasında duran büyüleyici bir hikaye. Gerçek olup olmadığını kesin olarak bilemesek de, bu hikâye Arşimet’in ne kadar ileri görüşlü bir zihin olduğunu gösteriyor. Çünkü 2000 yıl önce düşünülen bir fikir, bugün hala insanların ilgisini çekiyor, yeniden deneniyor ve tartışılıyor. Belki de önemli olan, bunun gerçekten yaşanıp yaşanmadığı değil, insan aklının neler hayal edip sorgulayabildiği… İşte bu yüzden, bazen bir efsane bile gerçeği yakmaya yeter..
Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları kitabında, Andaval köyünün hikayesini anlatır. Vaktiyle Kayseri ile Niğde arasında atlı sürücülerin gelip geçtiği, ara durak şeklinde bir tepe köyüymüş, Andaval. İnsanları çok misafirpervermiş .Yolda kalan ,dinlenmek isteyen her yolcuya kapılarını ve sofralarını açarlarmış.
O kadar çok izzet ve ikramda bulunurlarmış ki sadece Kayseri değil, civar illerden gelen bir çok insan buraya uğrar olmuş. Hatta işi abartıp hastalık bahanesiyle günlerce yatıya kalanlar günden güne artmaya başlamış.
Andavallılar iyi niyetlerinden dolayı kimseye hayır diyemedikleri için artık bu yükü kaldıramaz olmuşlar. Sonunda kendi köylerini terk edip, dağ köylerine kaçıp, göç etmişler.
Paylaşım metni ;Meydan -Larousse ‘dan alınmıştır.
Ansiklopedi ‘nin gösterdiği kaynak ; Reşat Nuri Güntekin /Anadolu Notları. Anadolu Notları ;Yazarımızın Milli Eğitim Müfettişliği döneminde (1927-1939) yaptığı yurt gezilerindeki izlenimlerinden oluşmaktadır.
***
NOT: Andaval Kilisesi, Niğde‘ye bağlı Aktaş beldesinde bulunan ve M.Ö. 8. yy’ın başlarına tarihlenen kilisedir.
Geç-Hitit yerleşimi olan ve aynı zamanda Roma döneminde de önemli bir merkez olan Antik Tyana kentinin uzantısı olarak düşünülen bu yapı yakın zamanda restore edilerek ziyarete açılmıştır.[1]
Tarihi kaynaklarda adı Andavilis, Addaualis, Ambavalis olarak geçen yerleşim Geç antik dönemde, İstanbul’dan Kilikya’ya giden yol üzerinde bir istasyon görevi üstlenmiştir. Bizans dönemine ait kilise ilk olarak W. J. Hamilton’ın 1842 yılında basılan seyahatnamesinde kısaca anlatılmaktadır. Seyyah, Eski Andavaldaki kilisenin Konstantinos’un annesi Helena’ya adanmış bir kilise olduğunu belirtmektedir.[2]
1977`ye kadar sağlam ve ayakta olduğu belirtilmektedir.[3] O zamana kadar büyük olasılıkla köylülerin depo olarak kullandığı bu yapı 1977`li yıllarda tescil edilmiştir. Ancak bir süre sonra kilisede patlama olmuştur. Patlamadan sonra uzun süre bakımsız kalan kilisede 1996 yılında Niğde Müzesi ile Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünden Prof. Dr. Sacit Pekak işbirliğiyle ilk kazı ve restorasyon çalışmaları yapıldı.[4]
Andaval anlamı nedir?
i. (Yun. andalavus, göçüşme ile andavalus > andavallus > andavallı) argo. Görgüsüz, bön, aptal kimse, ahmak: Ulan andavallı, dolap beygiri misin? (Hüseyin R. Gürpınar).
^“Andaval Kilisesi”. nigde.ktb.gov.tr. Nğde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. 14 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
“Ben hiçbir şey icat etmedim. Sadece ben keşfettim. “
“Bilginin en büyük düşmanı cehalet değil, bilginin yanılsamasıdır. “
“Hastalık zihinsel çöküşten doğar.
İnsan kendi doktoru olmalı. İnsanın içi huzurlu değilse, tüm ilaçlar ve en iyi doktorlar boşuna demektir. Modern insanın bilinçaltı, büyük fırtınalı rüzgarlarla huzursuz bir okyanus kadar çalkantılıdır. İzlenimlerle dolu bir bilinçaltı ruhun huzursuz olmasına neden olur. Duygular sonra volkanik bir patlama gibi kaynar.
Duygular üzerinde çalışmadan, maneviyat sadece kartlardan ibarettir. Ve gönül rahatlığı olmayan bir insan nedir? İlahi lütuftan ayrı, boş yere maddi şeylerde rahatlık bulmaya çalışıyor. Orada rahat yok, dipsiz bir kuyu. Daha fazla, daha fazla, daha fazla ver ve sonunda yine boşluk.
Ruh sakin bir denize dönüştüğünde iyileşme başlar. Bunu unutma, bu altın kuraldır. Çoğu hastalığın kökü ruhtadır, bu nedenle ruh çoğu hastalığı yenebilir.
*Bosna Piramitleri’ni kimileriniz duymuş olabilir ancak fark ettiğim, çoğunluğun bu piramitlerden haberinin olmaması. Belki de fark etmemizin özellikle istenmediği bu gizem, tüm tarih kitaplarını tekrar yazmamızı gerektirecek.
*Bosna Piramitler Vadisi altında tüneller, su havuzları ve odalar ağı bulunmuştur. Birçok bilimsel ve jeoradar ölçümler sonucu bu labirentin onlarca kilometre uzunluğunda olduğu ortaya çıkmıştır. Çalışmalar sonucunda üç farklı kültürel seviye bulunmuş: Tünellerde bulunan megalitleri oraya yerleştiren 32.000 yıllık ilk uygarlık, en az 10.000 yıl önce tünelleri ve piramitleri yapan uygarlık ve tünellerle birlikte odaları malzemeyle doldurarak kapatan, 5.000 yıl önce yaşamış uygarlık.
*Ravne tünelinin yeraltında tüm piramitleri birbirine bağladığı tahmin ediliyor.. Bosna piramitlerine kuş bakışı bakarsak kutsal geometri henüz piramitlerin konumundan başlıyor ve Bosna piramitler vadisi adı verilen geniş bir alana yayılıyor. Merkezinde bir kuvarz kristali bulunan seramik megalitler yeraltı sularının da etkisiyle yüksek elektromanyetik enerji üretiyor. Tünellerde negatif radyasyon sıfır, hava dolaşımı kusursuz ve negatif iyon yoğunluğu normalden onlarca kat daha fazla. Bu nedenle içerideki hava bakteri ve virüslerden tamamen arınmış durumda. Tüm bunlar bu yeraltı labirentini dünyanın en şifalı yeri yapıyor.
*Ravne tüneli – Bosna piramitler vadisinin altında karmaşık bir tünel… Piramitlerin en büyüğü olan güneş piramidine adım adım yer altından yaklaşıyor. Bosna piramitlerini ve Ravne tünelini Dr. Osmanagic keşfetmiş.
*Semir Sam Osmanagiç, Bosna doğumlu, Amerikalı yazar, araştırmacı ve iş adamı. 2005 yılında, Bosna Piramitlerini keşfetmiş ve bu piramitlerin araştırılmasına yönelik olarak Bosna Güneş Piramidi Derneği’ni kurmuştur. Son yıllarda Bosna piramitlerini tanıtmak için yirmiden fazla ülkede konuşma yapmıştır. Maya dünyası, Peru, Pasifik, Afrika ve Avrupa uygarlıkları üzerine toplam 10 kitap yazdı. Bunlardan “Maya Dünyası” Türkiye’de de yayımlandı. Kendisi ayrıca dünyanın en saygın bilimsel enstitülerinden biri olan Rus Doğal Bilimler Akademisi’nin yabancı üyesidir. Şu anda Bosna Hersek’teki Amerikan Üniversitesi’nde antropoloji profesörü olarak çalışmaktadır.
*Bosna piramitleri ya da bulunduğu şehrin adıyla Visoko piramitlerinden birine Ay, -‘Bosanska Piramida Mjeseca’- diğerine Güneş piramidi -‘Bosanska Piramida Sunca’-, deniyor. Bunlar, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna ve Zenica arasında yer alan Visoko kentinin ardında yükselen, piramit biçimli, oldukça düzgün tepeler. Dr. Semir Osmanagiç tarafından üzerinde çalışmalar yürütülmeye devam ediyor.
Güneş piramidi 220 metre yüksekliğiyle dünyanın en yüksek piramidi. Kuzey, batı ve doğu yönleri korunmuş ve bildiğimiz piramit biçiminde. Yüzeyi dikdörtgen bloklarla kaplı. Avrupa’nın bilimsel enstitülerine göre bu bloklar modern betondan daha üstün bir beton malzemeden yapılmış. Manyetik kuzeyi bir dereceden küçük bir sapmayla gösteriyor. Bu da Maya veya Mısır piramitlerine oranla daha düzgün bir sıralamada olduğunu gösteriyor.
Piramidin üzerindeki beton bloklar arasında bulunan toprak parçalarının karbon testleri sonucu 12.000 yıllık olduğu ortaya çıkmış. Bu veriler Güneş piramidini Dünyanın en eski piramidi yapıyor.
Dr. Semir Osmanagic ve ekibi, 2005 ve 2014 yılları arasındaki dönemde, 350.000 iş saati kapsamında arkeolojik kazı, numune ve karbon 14 yöntemiyle testler yaptılar. Bosna vadisindeki beş piramidin isimleri yapılarına göre belirlendi: Güneş, Ay, Ejderha, Dünya ve Sevgi. Bu alan aynı zamanda höyük kompleksi ve büyük bir yeraltı labirentini barındırmaktadır.
Bosna piramitlerinde üstün nitelikte yapıcıların dev materyalleri nasıl kullandığına tanık olmaktayız. Bu keşif tarihidir ve birkaç nedenle Avrupa’nın erken tarih bilgilerini değiştirmektedir:
1. Bunlar, Avrupa’da keşfedilen ilk piramitlerdir.
2. Bu alan dünyadaki en büyük piramit yapısını içerir. Bosna Güneş Piramidi’nin yüksekliği 220 metreyi aşar ve Mısır’ın 147 metrelik büyük piramidinden daha yüksektir.
3. Bosna Jeodezi Enstitüsü’ne göre, Bosna Güneş Piramidi, 0 derece hata, 0 dakika ve 12 saniyeyle, manyetik kuzeye doğru en keskin oryantasyona sahiptir.
4. Bosna Güneş Piramidi’nin tamamı dikdörtgen beton bloklardan oluşmaktadır. Betonun özellikleri, aşırı sertlik (133 MS) ve düşük su emilimi (yaklaşık %1) de içinde olmak üzere, Bosna, İtalya ve Fransa’daki materyallerle ilgili bilimsel kurumlara göre modern beton materyallerinin çok daha üzerindedir.
5. Piramitler, Bosna Hersek’ten Agro pedolojiye göre, toprakla kaplıdır ve yaklaşık 12.000-15.000 yıllıktır. Organik materyalden elde edilen karbon 14 yöntemi (fosil yapraklar), 2012 yaz mevsiminde Bosna Güneş Piramidi zerindeki beton bloklar üzerinde yapılmış ve Ukrayna, Kiev’de laboratuvarlarında gerçekleştirilen çalışmada +/- 200 farkla 24.800 yıllık olduğu doğrulanmıştır. Son olarak 29.200 +/400 yıllık beton blokları arasında iki fosil yaprağı daha keşfedilmiştir. Bu bulgular, Bosna piramitlerinin gezegen üzerinde bulunan en eski piramitler olduğunu doğrulamaktadır.
6. Bosna Piramit vadisinin altında kapsamlı yeraltı tünelleri ve on milden daha fazla uzunluğa sahip bölme ağı vardır.
7. Ağırlığı yaklaşık 8 tonu bulan seramik heykeller yeraltı labirentlerinde bulunmuştur ve şimdiye kadar dünyada bulunan en büyük heykellerdir.
Visoko’daki üç temel piramit (Güneş, Ay, Ejderha), tepe noktalarından 2.180 metre uzaklıkla mükemmel bir üçgen oluşturmaktadırlar. Bu üçgenin içinde, bir piramit daha bulunmaktadır: Aşk Piramidi’nin, Tabiat Ana Piramidi’nin ve Fojnica nehrinin tepeleri. Üçgen içinde üçgen, tam anlamıyla kutsal geometridir.
Peki gelelim bu piramitlerin diğer bir sıradışı özelliğine. Avrupa’daki en eski yapılardan biri olması ve tarihi yeniden yazmasının yanı sıra piramitlerin bambaşka ve olağan dışı bir özelliği daha var. Piramidin zirvesinde 4.5 metre çapında, 28 kHz frekansında bir elektromanyetik enerji alanı dikey olarak yükseliyor. Piramit ayrıca hayvanları bölgeye yaklaştırmayan bir ultrases yayıyor. Uluslararası bir fizisit grubu, araştırmacıların ve bilim insanlarının imkansız olduğunu düşündükleri bir keşfi Bosna piramidinde yapmışlar ve güneş piramidinde yukarıya doğru giden bir enerji ışını keşfedilmiştir. Hırvatistan, Sırbistan, İtalya ve Finlandiya’nın enerji uzmanlarından oluşan dört ekip, Güneş Piramidinin üzerinden gelen elektromanyetik bir alana sahip enerji ışınını doğrulamışlardır.
Dünyada ilk kez böyle bir enerji ışını bir piramit alanında tespit edilmiş ve doğrulanmıştır. Kısa bir süre sonra piramidin tepesinden gelen 28-33 kHz aralığında ve 5-15 metre genişliğine sahip bir ultrason ışını tespit edilmiştir. Bu frekanslara doğada pek sık rastlanmamaktadır. Bunları oluşturmak için son derece gelişmiş bir makine gerekmektedir. Bu frekansa sahip bir ultrason, Amerikan Ralph Ring araştırmasına göre yerden yükselme için oldukça idealdir. Bu nedenle, Bosna Güneş piramidinin, aslında çok büyük bir enerji makinesi olduğu sonucuna varılmıştır. Buna yakın ölçümler, Visoko’nun doğal tepeleri yakınında ve İtalya doğal piramitlerinde bulunmuştur ancak şimdiye kadar herhangi bir düzen, anomali, düzenli ultrason ya da elektromanyetik alan ölçülmemiştir.
Rusya Doğal Bilimler Akademisi’nden Dr. Oleg Khavroshkin ve Dr. Vladislav Tzyplakov ile birlikte, hem Mısır hem de Bosna piramitlerinin zirvesinden ve altından gelen sinyallerin ölçumunu yapılmıştır. Sonuçlar, tepeden gelen sinyallerin 50 kat daha güçlü olduğunu göstermiştir. Bu nedenle piramitler dev enerji amplifikatörleridir.
Ve son olarak Nisan 2013 tarihinde, Sırp mühendis Goran Samoukovic tüm piramit ve yeraltı tünelleri boyunca 7.83 Hz (Schumann Rezonansı) değerini tespit etmiştir. Bu değer insanların fiziksel, zihinsel ve ruhsal gelişmeleri için en yararlı rezonans olan piramit kompleks korumaları olduğunu kanıtlamıştır. Bu durum, Güneş Piramidi mühendislerinin, çok uzun zaman önce kendini tekrarlayan bir makine yarattığını ve bu “enerji makinesinin” hala çalıştığını göstermektedir.
Peki Ravne tünelinin Bosna piramitleriyle bağlantısı nedir?
Dr. Semir Osmanagic bunu şu şekilde açıklar. Her bir orijinal piramidin (Çin’de Shaanxi, Mısır’da Giza ve Sakkara, Meksika’da Teotihuacan ve Palenque) yeraltı tünelleri, yapının bir parçası olarak inşa edilmiştir. Aynı durum, Bosna piramitleri için de geçerlidir.
Tarih öncesi tünellerin, kavşakların ve odaların onlarca kilometrelerden oluşan ağları, piramitlerin altına yerleştirilmiştir. Bosna piramitleri hakkında İkinci Uluslararası Bilimsel Konferansı, 2011 yılında, 11 farklı ülkeden gelen 27 bilim adamının katılımıyla gerçekleştirilmiş ve negatif iyonların yüksek konsantrasyonlarına sahip elektromanyetik alanlarının olduğu bu tünellerin, tarih öncesi ustaca yapılmış kompleks bir yapı olduğu sonucuna varılmıştır.
*Peki bu piramitlerin varlığı insan bilincinde ne tür değişiklikler oluşturacak? Kadim tarih hakkında bize öğrettikleri her şey neredeyse yanlıştır: İnsanın kökeni, uygarlıklar ve piramitler. Gelişimimiz, doğrusal değil döngüsel bir gelişim sergilemektedir. Uygarlıklar zirveye ulaşmış ve küresel felaketler onları gezegen üzerinden silmiştir. Bu durumu yeni başlangıçlar izlemiştir. Biz ise sadece en son uygarlık döngüsünde.
Hıltlar: Antikçağ ve ortaçağ tıp anlayışlarında dört çeşit hılttan bahsedilir. Bunların çeşitli özellikleri vardır. Bedeni dolaşan kan akıcı ve sıcak, beyinde saklanan balgam akıcı ve soğuk, dalak ve midede bulunan kara safra kuru ve soğuk, karaciğerde saklanan sarı safra kuru ve sıcaktır.92
Her biri kendi rengine göre tanımlanır. Platon’a göre bu hıltlar kandan gelen tatlı bir lenfadır. Bunlar da dört çeşittir.
1. Siyah ve ekşi ödden gelen sıcaklığın tesiriyle tuzlu bir nitelikle karıştığı zaman acılaşır. O zaman ekşi hıltın adını alır.
2. Taze ve gevrek bir etin havanın yardımıyla bozulmasından meydana gelen bir hılt daha vardır.
3. Hava ile şişmiş olan bu hılt akıtla çevrilidir. Bundan ötürü çok küçük olduklarından teker teker görülmeyen fakat bir araya geldikleri zaman çıkardıkları köpüklerle bir renk alarak gözle görünür kütle halini alan kabarcıklar vücuda getirir.
4. Gevrek bir etin hava ile karışan bütün bu bozulmasına beyaz sümük diyoruz. Vücuttaki sümüğün artan kısımları ter, gözyaşı ve vücudun her gün kendini temizlediği bütün öteki salgıları yaratır.93
Platon’dan sonra formüle edilen dört hılt, aslında Platon’un ortaya attığı hıltlarla benzerlik arz etmektedir. Çünkü Platon’un da değindiği dört hılt şekli vardır. Ancak bunların çıkış ve oluşum noktaları daha sonraki dönemlerde ortaya atılan “ahlat-ı erbaa” karışımlarından farklı olukları anlaşılmaktadır.
***
92 Erdemir, A. Demirhan, “Ahlat-ı Erbaa,” TDVİA., İstanbul 1989, C. II, s. 24.
93 Platon, Timaios, 83d.
BİLKE YORUM: Hılt nedir diye araştırdık.
Ahlât-ı erbaa, antikçağ ve ortaçağda insanın biyolojik, ahlâkî ve psikolojik fonksiyonlarını etkilediği kabul edilen, insan bedenindeki dört sıvı maddeye verilen addır. Bu dört sıvı(kan, safrâ, sevdâ, balgam)nın dengede olmasıyla sağlık, bozulmasıyla da hastalık ortaya çıkmaktadır.
Bir başka açıklama şöyle: “HILT, yüksek yoğunluklu lazer ışınları kullanarak dokuların iyileşmesini hızlandıran bir tedavi yöntemidir. Bu yöntemin fizik tedavide kullanılan geleneksel lazerlerden farkı çıkış gücünün çok yüksek olması ve çok daha derine nüfuz edebilmesidir.”
Platon’un icadı nedir diye aradık: Yazının düşünceyi belirli bir kodlama yoluyla kaydetme işlevi, üzerine yazıldığı malzemeye bağlı olarak etkinlik kazandı: Kil tabletler, papirüsler ve en nihayetinde kâğıt yazının doğal ortamı olarak vücut buldu.
Bilmediğimiz ve öğreneceğimiz çok şey var. Bilim insanlarına saygıyla…
Çin yer çekimi pilleri için kuyular kazmaya başladı. Peki yer çekimi pilleri nedir ?
Yenilenebilir enerji kaynaklarından elde ettiğimiz enerjinin çok azını kullanıyoruz. Kalan fazla enerji ise boşa gidiyor. İşte bu kuyu pillerin amacıda boşa giden bu fazla enerjiyi depolamaktır.
Sistem şu şekilde işleyecek.
Yerde çok derin kuyular açacaklar ve bu derin kuyuların dibine halatlara bağlı ağırlıklar gönderecekler. Güneş panellerden gelen fazla enerji motorları harekete geçirecek ve motorlarda halatları saracak. Kuyunun dibindeki ağırlıkları yukarıya taşıyacak. Ve böylelikle güneş fotovoltaiklerden gelen foton enerjisini potansiyel mekanik bir enerjiye çevirip depolayacak. Güneş battıktan sonra bu halatlar tekrar serbest kalacak. Ağırlık yavaş yavaş dibe indikçe potansiyel enerjisi kinetik enerjiye dönüşerek alternatör üzerinden tekrar elektrik üretecek.
BİLKE YORUM: Bu paylaşımın altına öyle eleştirel yorumlar yazılmış ki. Kendi başaramadığını, başkası başarınca, neden karşısında durarak olumsuz tavırlar sergiler diye düşündürüyor insanı. Aklımıza, Orta Çağın skolastik düşünceleri arasında kiliselerin yargıladığı bilim insanları geliyor. Yukarıdaki bilimsel açıklamanın eksikleri varsa, bilimsel olarak nedenleri ile birlikte ortaya konulabilir. Hemen olmaz, olamaz, atıyorlar yakıştırmaları neden öne geçer ki? Arge çalışma yapanlara çok ihtiyaç var oysa. Ve bu çalışmaları değerlendirecek kadrolara. Sadakat ilişkileri ile değil, bilimsel yöntemlerin aydınlığıyla yürüyen ve süreklilik kazandıracak KADROLARA. Halk olarak, sadakati değil bilimselliği benimsemeli ve göz boyamalara izin vermemeliyiz.
Alizonlar – İskit halkı. “İskit tarzı bir yaşam sürerler, ancak mısır, soğan, sarımsak, mercimek ve darı eker ve yerler.” (Burada Timber Grave halkının son ismini bulmuş olabiliriz. M.Ö. 5-4. yüzyıllarda, biri K.Pontus ya da “İskit”, diğeri doğudan, daha Moğollaşmış Avrasya bozkırlarından gelen iki Timber Grave kültürü göçmeni akımı Chorasmia bölgesinde karşılaştığında, ortak yaşam kurmakta sorun yaşamadılar ve bin yıl süren Chorasmian uygarlığını kurmaya devam ettiler ve yüzyıllarca süren Pers saldırıları ve kolonizasyonundan kurtuldular) Herodot IV 17, 52.
HEREDOT
Antik yazarların yazılı eserlerindeki Eski Türk haşiyelerinden (İskitçe kelimeler) / / 1. bilimsel ve pratik konferansın bildirileri “Orta ve Kuzey Asya halklarının göçebe uygarlıkları: Tarih, durum, sorunlar”, Bölüm 1, Kızıl – Krasnoyarsk, 2008, – s. 149 – 177
Alazonlar – Antik Yunan tarihçi Herodot’a (MÖ 5. yy) göre, Dinyeper Nehri’nin batısında Karadeniz yakınlarında yaşayan İskit kabileleri bu şekilde adlandırılırdı. Yunanca -on ve -es biçimlendirme ekleri olmadan alaz kabile adlarının kökü, çeşitli dillerde obstruent affrikatın [dj] bir ıslıklı [z] ile fonetik olarak yer değiştirmesinden kaynaklanan Aladj etnoniminin uyarlanmış, yani Helenleştirilmiş şeklidir. Türk dillerinde [dj] fonemi [dz], [j], [tş ~ ç] ve [z] gibi duyulabilir, örneğin: djigit ~ jigit ‘genç, çevik’, Bahıt-djan ~ Bahıtşän ~ Bahçän -. erkek özel adı, djer ~ jer ~ dzer ~ zer ‘toprak’.
BİLKE YORUM: Alizonlar, Alazonlar ile Amazonlar arasında sadece bir harf farkı var. Bilim insanları arasında Sakalar ve Amazonlar aynı kavim diyen çoktur. Heredot’un, M.Ö. tarih alanında yazdığı değerli bilgiler, hala günümüze ışık tutmaktadır. Bilim için çalışan, araştıran, keşfeden, icat eden herkese saygıyla.
“Adı Âfiyet Sıddiki, otuz yaşlarında, Pakistanlı bir nöroloji uzmanı, Harvard’dan fahri diploma almış tek doktor, çeşitli üniversitelerden 144 fahri diploması var, sinir sistemi alanında birçok üniversitede çalışarak diploma almış. Tıbbı ve nörolojiyi ABD’nin en önemli üniversitelerinden biri olan Massachusetts Teknoloji Üniversitesi (MIT)’nde tamamladı, annesi, kardeşleri ve kocası da tıpçı.”
KRİTİK ÇALIŞMASI CIA’E SIZDIRILDI
“Kritik çalışmasını Amerikalılara duyuran kocasından ayrıldığı için üç çocuğu da yanında kaldı.”
O ÇALIŞMA NEYDİ?
“İnsanları biyolojik silahların tahribatından koruyacak bir orijinal program üzerinde çalışıyordu, bu programın başarılı sonuçlanması ABD’nin milyarlarca dolar sarf ettiği bu silahları etkisiz hale getirecekti.”
CIA ALMAK İSTEDİ
“ABD istihbâratı kendisine “programı sonlandırması ve geldiği noktaya kadar olanı büyük bir meblağ karşılığında satın almayı” teklif etti, o, “henüz bitirmedim” diyerek teklifi reddetti.”
PAKİSTAN’DAN KAÇIRILDI
“ABD istihbaratı, asılsız ve delilsiz olarak onu el-Kaide ilişkisi ile itham ederek üç çocuğu ile birlikte ve Pakistan’dan izin alarak kaçırdı, 2003 Mart’ından bugüne kadar zindanda.”
ERKEKLERİN KALDIĞI BİR HAPİSHANEYE KAPATILDI
“Onu, ABD-Afganistan’ın şöhreti en kötü olan Bagram Cezaevi’ne ve erkeklerin yanına hapsettiler. Koğuşu gardiyanlara ve diğer tutuklulara açık, gardiyanlar durmadan işkence yapıyorlar, mahkumların tecavüzleri sebebiyle onun çığlıkları gece boyunca kulakları tırmalıyordu.”
İŞKENCE YAPILDI
“Bir İngiliz gazetesinin (Yvonne Ridley) açıklamasına göre ona yapılan işkencelere değil bir kadın en güçlü erkeklerin bile dayanması mümkün değildi. New York’ta ilk mahkemeye çıktığında durumu içler acısı idi, yakalandığı sırada göğsünden yaralanmış doğru dürüst tedavi edilmemişti, böbreklerinden biri ve bağırsaklarından bir kısmı alınmıştı, ayakta duramıyordu, otururken de birilerine dayanıyordu, çok zayıf düşmüştü, vücudunda kanamalar görülüyordu. Yapılan işkencelerin birini şöyle naklediyorlar: Kur’an-ı Kerim parçalanmış, sayfaları yere serilmiş ve kanları akarken üzerinden yürümesi istenmişti, maksat diğer mahkumlara, onun kanı ile kirlenmiş Kutsal Kitab’ı göstermekti. Yakaladıklarında zerk ettikleri bir ilaç ve sonraki işkenceler yüzünden psikolojisi altüst olan, kaybolan çocuklarının acısıyla hayal görmeye başlayan, ruh ve bedeni acil müdahale ve tedaviye muhtaç olduğu halde buna izin verilmeyen mazlum Afiyet’in son durumu hakkında bilgiye ulaşamadım. Yapılanların dünya kamuoyuna ve bilgisine ulaştırılması her bilenin birinci vazifesi olmalıdır…
Özet: Bu incelemede, halkbiliminin dünyadaki ve Türkiye’deki son durumu kısaca değerlendirilmektedir. Halkbiliminin işlev ve geleceğinin tartışıldığı bu makalede, folklor ve medya arasındaki karşılıklı ilişki açıklanmaktadır.
………………
Bugünkü bireysel ve toplumsal sorunlar gittikçe çok boyutlu, karmaşık bir yapı arz etmekte, bu da disiplinler arası ortak çalışmaların gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu sorunların çözülmesinde ve yaşamın daha anlamlı ve yaşanılır kılınmasında halkbiliminin katkısı olacak mıdır, olacaksa nasıl olacaktır? Toplumsal yaşamda sağlık ve idari bilimlerin, diğer disiplinlere göre, baskın oluşu, özetle belirtmek gerekirse, yaşama olan katkılarının bir sonucudur. Halkbiliminin de gelecekte, benzer bir konuma sahip olabilmesi için bünyesinde hangi değişimler veya dönüşümler gerçekleştirilmelidir, sorusunun da cevaplanması gereklidir. Yukarıda bir bölümü aktarılan bu sorular, günümüz halkbilimcilerinin önemli tartışma başlıklarını oluşturmaktadır. Türkiye’de bu sorunların, birkaç araştırmacının dışında, tartışılmadığı gerçeğinin varlığı, şaşırtıcıdır. Oysa bu konular uzun bir süredir özellikle Batı dünyasındaki folklor tartışmalarının odağında yer almaktadır.
Dünyada, halkbiliminin derlemecilik ve arşivcilik ile geçmişi yeniden kurmaktan ibaret olmadığına ve işlevsel bir sosyal bilim dalı olduğuna yönelik düşünceler, daha 20. asrın ikinci yarısından itibaren ortaya konulmaya başlanmıştı. Özellikle İskandinav ülkeleri ile Almanya’da, daha sonra da Kuzey Amerika’da halk hayatı (folklife) adlı halkbilimi alt-dalı ile açık hava müzeleri/halk kültürü müzeciliği, bu eleştirel bakışın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Halkbiliminin statik/işlevsel olmadığına yönelik asıl sarsıcı eleştiriler, 1960’lı yılların sonunda görülmeye başladı. Bu bağlamda, Alman Folklor Derneği’nin 1967-1969-1970 yıllarındaki senelik toplantılarında özellikle başlarını Hermann Bausinger’in çektiği “Tübingen Okulu” mensuplarının eleştirileri ve bu süreçte “Falkenstein Formula” adıyla da tanınan yeni tanımlamanın ortaya çıkması, yine aynı dönemde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Genç Türkler adı verilen grubun çalışmaları ilk örnekler olarak gösterilebilir.. Uygulamalı Halk Bilimi (Applied Folklore), bütün bu eleştirilerin bir ürünü olarak ortaya çıkmış ve “şehir planlaması, turizm, yeni eğlence sistem ve türleri, duvar yazıları, anılar, siyasi fıkralar, popüler kültür, kitle kültürü ” vb. pek çok konu, halkbiliminin araştırma alanına dahil edilmiştir.