RSS

Etiket arşivi: genel

Suskunluğun ezgisi

12.01.2026- Roj YİĞİT

05.01.2026 tarihinde Van Haberlerinde Yayınlanan düşündürücü bir yazıyı sunuyoruz.

Bilal Mazlum ile Müzik, Tanıklık ve içsel sessizlik üzerine söyleşi “Bir ses, bazen bir şarkıyı aşar; bir ömrün yükünü taşır. Onu duymak için kulak değil, derin bir suskunluk gerekir.”

Müzik bazen bir itiraz, bazen de bir sığınaktır. Kimi zaman kalabalıkların içinden yükselir, kimi zaman tek bir odada, tek bir sesle kendine yol açar. Her ses bir hikâye taşımaya bilir belki ama kimi sesler vardır ki hafızaya dokunur; hem söyleyenin hem dinleyenin içinde yer değiştirir. Popüler olanın hızla tüketildiği, seslerin birbirine benzediği bu zamanda, Bilal Mazlum’un yorumu başka bir yerden çağırıyor dinleyeni! Daha içerden, daha sessiz, daha derin bir yerden.

Bu söyleşide müziği yalnızca bir estetik üretim olarak değil; hafıza, suskunluk, kırılganlık ve tanıklık ekseninde ele aldık. İlk dinlemeden kalan izlerden, sesin insana yüklediği sorumluluğa; sahneden çekildiğinde geriye kalan sessizlikten, müziğin iyileştirici gücünden ama aynı zamanda yoran notalarından konuştuk.

“Şarkı, her zaman söylenenle değil; sustuğu yerde bıraktığı izlerle anlaşılır.”

İlk kez birinin sizi gerçekten dinlediğini hissettiğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Bir oda mıydı, bir gece mi, bir yüz mü? O ilk dinletide sesiniz size mi aitti, yoksa çoktan sizden çıkmış mıydı?

__Aslında bir sessizlikti. Sessizliğin sesi. Geceydi belki ama karanlık yoktu; daha çok içe çöken bir duruluk vardı. Karşımdaki yüzü net seçemiyorum; göz müydü, gönül müydü bilmiyorum.

İlk kez sözüm kesilmedi… Aceleye getirilmedi… Düzeltilmedi. Avazım çıkarcasına fısıldadım aslında…

O an fark ettim: Ben konuşurken biri cevap hazırlamıyordu. Sadece duruyordu. Ve o duruş, beni anlattı.

Sesime gelince… O ses bana aitti ama benden çok içimdekilerin avazıydı.
Dilim konuşmadı, içim konuştu.

‘Kendi sesinle karşılaşmak, çoğu zaman bir başlangıç değil; yıllardır ertelenmiş bir iç konuşmanın kapısını aralamaktır.’’

Karşılaşmalar vardır ki insanda sessiz bir kırılma yaratır; bir şarkıyı ya da bir sesi ilk kez duyduğumuzda, henüz anlamı oluşmadan içimizde bir şey yerinden oynar. Siz kendi sesinizle ilk ne zaman karşılaştınız? O karşılaşma bir kabul müydü, yoksa bir yüzleşme mi?

__Kendi sesimle karşılaştığım an bir sahne değildi…
Bir alkış da yoktu. Daha çok, herkes dağıldıktan sonra kalan sandalyeler gibiydi; yerli yerinde ama sessiz.

İlk kez konuştuğumda değil, konuşmam gerektiği hâlde sustuğumda duydum onu.
O an anladım ki ses, çıkınca değil; çıkmadığında da var.

Bu bir kabul değildi önce. Çünkü kabul yumuşaktır. Bu daha çok bir yüzleşmeydi:
“Ben buyum” deme cesareti değil, “Ben buradayım” diyememenin utancı.

Şimdi dönüp baktığımda şunu söyleyebilirim: O karşılaşma bir kapıydı.
Önce yüzleştim, sonra hal kapısından girdim; hâlâ kendimden cevap beklerim. Yüzleştim ama kabul müyüm, bilmem…

‘‘Görünürlük çoğaldıkça, insanın kendisiyle kurduğu mesafe de değişir; kalabalığın ortasında bile içe doğru çekilen bir yalnızlık büyüyebilir.’’

Popülerlik çoğu zaman sesi yükseltir ama derinliği azaltır. Sizce bir müzisyen için görünür olmak mı daha risklidir, yoksa görünmeden kalmak mı? Sizi bugün olduğunuz yere asıl biçimlendiren hangisi oldu?

__Popülerlik sesi yükseltir, evet… Ama bazen ses yükseldikçe insan kendi iç uğultusunu duyamaz. Görünür olmanın riski burada başlar: Alkışın yönü, niyetin yönünü değiştirdiğinde.

İnsan, söylediği sözü değil; duyulacağını sandığı sözü söylemeye başlar.

Görünmeden kalmanın riski ise daha sessizdir ama daha derindir. İçinde büyüttüğün şeyin hiç sınanmadan kalması… Bir de şu var: Kimse duymuyorsa, bazen sen de kendini ciddiye almazsın.

Beni bugünkü yere getiren şey, bu ikisinin ortasında uzun süre durmak oldu. Biraz görünmeden piştim, biraz görünürken törpülendim. Ne tamamen saklandım ne de kendimi çoğalttıkça seyrelttim.

Asıl biçimlendiren şuydu: Duyulmak için değil, dayanmak için söylenen sözler.
Onlar popüler olmaz belki ama insanın omurgasını doğrultur.

O yüzden bugün şunu söyleyebiliyorum: Görünür olmak tehlikelidir, görünmeden kalmak eksiktir. Ama kendine sadık kalmak… O hem zor hem de görünenin arkasındaki asıl gerçeği hâsıl eder.

Beni olduğum yere konumlandıran, kendime sadık kalmak oldu.

‘‘Şarkı bittikten sonra oluşan duraklama, söylenenlerden çok, insanda yer edenlerin tartıldığı bir eşik hâline gelir.’’

Şarkı bittiğinde kalan sessizlik, sizin için bir rahatlama mı yoksa daha yoğun bir iç dinleme hâli midir? Suskunluk, sizde sesi dinlendiren bir alan mıdır, yoksa söyleyemediklerinizi büyüten bir boşluk mu?

__Şarkı bittiğinde kalan sessizlik, benim için bir rahatlama değil… Daha çok derinleşme. Sanki su çekiliyor ve dip görünmeye başlıyor. O an alkış varsa bile ben onu hemen duymam. Önce içimde bir uğultu durulur. Söz yerini bulmuş mu, ses kendine yakışmış mı diye bakarım. Yani dışarısı susarken içeri başlar.

Suskunluk bende sesi dinlendiren bir alan değil sadece; aynı zamanda sesin kendini tarttığı bir terazidir. Söylediklerim hafifse uçup gider, ağırsa orada kalır, oturur.

Söyleyemediklerime gelince… Onlar suskunlukta büyümez. Aksine, suskunluk onları yerlerine koyar. Her söz söylenmek zorunda değildir; bazıları olgunlaşmak ister.

O yüzden sessizlik, benim için bir boşluk değil. Bir eşik. Şarkıdan sonra geçilen, bir dahaki söze hazırlanılan yer. Ve en çok orada anlarım: Ben şarkıyı bitirmedim… Şarkı beni bir süreliğine susturdu.

‘‘Geçmiş deneyimler sesin içine gizlenmez; yaşanan her kırılma, her suskunluk orada kendine bir yer açar ve zamanla yoruma dönüşür.’’

Her yorum, farkında olunsun ya da olunmasın, söyleyenin ruh hâlinden izler taşır.
Kendi sesinizde geçmiş deneyimlerinizin, kırılmalarınızın ve suskunluklarınızın payını nasıl görüyorsunuz?

__Kendi sesimde geçmişim gizli değil… Saklanmıyor, süslenmiyor; olduğu gibi duruyor. Her kırılma bir titreşim bırakmış, her suskunluk bir boşluk açmış. Ses dediğin şey biraz da o boşluklardan geçerek yankılanıyor.

Yaşadıklarım sesi genişletti, kırıldıklarım derinleştirdi. En çok da sustuklarım şekillendirdi beni. Çünkü susmak, sesi öldürmez; ona yön verir.

Bugün söylediğim bir türkünün içinde sadece nota yok. Vazgeçtiğim cümleler var, yarım kalan vedalar var, zamanında yutulmuş sözler var. O yüzden her yorum bir hâl anlatır. Benim sesimde de hâllerim dolaşır.
Neşem gizli durur, hüznüm öne çıkar belki ama ikisi de gerçektir.

Kısacası şunu söyleyebilirim: Sesim beni anlatıyor ama ben sesime hükmetmiyorum. Önceki sorulardan birine cevaben demiştim; ses aslında sessizlikten ibaret. Ben bazen avazım çıkarcasına fısıldar, bazen de avazım çıkarcasına susarım.

‘‘Müziğin iyileştirici tarafı, her şeyi onarmasında değil; insanı kendi yarasının önünde durmaya mecbur bırakmasındadır.’’

Müzik çoğu zaman “iyileştirici” bir alan olarak görülür. Peki, sizin için müzik her zaman iyileştirir mi, yoksa zaman zaman yarayı açık tutan bir hatırlatma işlevi de görür mü?

__Müzik benim için her zaman iyileştirmez. Bazen tam tersine, iyileşmemiş yeri işaret eder. Ama bunu bir zarar gibi görmem; çünkü bazı yaralar kapanmak için değil, unutulmamak için vardır.

Bazı türküler var ki insanı teselli etmez, insanı yerine oturtur. “Burada canın yanmıştı” der. Kaçmadan bakmayı öğretir. İyileştiren müzik çoğu zaman sessizce çalışır; fark etmezsin. Ama yarayı açık tutan müzik, seni kendinle yalnız bırakır. O yalnızlık kıymetlidir. Çünkü orada yalan yoktur.

Ben müziği bir merhem gibi kullanmadım hiç. Daha çok bir ayna gibiydi. Bazen yüzümü gösterdi, bazen sırtımı.

Sonunda şunu anladım: İyileşmek, her zaman rahatlamak değildir. Bazen hatırlamaktır.
Ve müzik, bunu yapmaktan hiç çekinmez.

‘‘Hafıza, tamamlanan melodilerden çok, içte taşınan yarım hâllerle beslenir.’’

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi siz yapan şarkılar mı var, yoksa söyleyemediğiniz, yarım kalan melodiler mi? Bir müzisyenin hafızasında hangisi daha çok yer kaplar söylenenler mi, içte kalanlar mı?

__Geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Beni ben yapan, söylediğim şarkılar kadar söyleyemediklerim. Söylenenler hafızada durur; tarihleri vardır, kayıtları vardır, insanların eşlik ettiği anlar vardır. Onlar yol taşları gibidir: “Buradan geçtin” der. Ama içte kalanlar… Onlar pusula gibidir. Nereye ait olduğunu, neden bu sesi seçtiğini hatırlatır.

Bazı melodiler var ki hiç tamamlanmadı. Belki cesaret yetmedi, belki zaman uygun değildi,
belki de o hâl bir daha gelmedi. Ama en çok onlar çatışır içimde. Çünkü yarım kalan şey,
insanı diri tutar.

Bir müzisyenin hafızasında söylenenler yer kaplar, evet… Ama ağırlık, içte kalanlardadır.
Söylenenler paylaşılır, söylenemeyenler taşınır.

O yüzden bugün buradaysam, bu sadece söylediğim türküler sayesinde değil; vazgeçtiğim, ertelediğim, boğazımda düğüm kalan melodiler sayesinde.

Ses, unutmaya en çok direnen şeydir; çünkü önce insanın içine kaydolur.”

Bilal Mazlum’un müziği işitilen bir şey olmaktan çok, taşınan bir hâl gibi duruyor. Ses burada kulağa değil, hafızaya yerleşiyor; dinlendikçe değil, hatırlandıkça derinleşiyor. Bu söyleşi boyunca açığa çıkan şey şu; yüksekliğin değil, kalıcılığın peşinde olan bir sesle karşı karşıyayız. Alkışın değil, sessizliğin tamamladığı bir müzikal alan bu.

Bu müzik ne sahneye yaslanıyor ne de gösteriye. Daha çok bir tanıklık biçimi gibi; söylenenle birlikte söylenemeyeni de taşıyan, sustukça genişleyen bir ifade alanı. Bilal Mazlum’un sesinde yankılanan şey, acele etmeyen, kendini ispatlamaya çalışmayan ama dinleyeni içeriden yoklayan bir duruş.

Bu yüzden şarkılar geçip gitmiyor, insanda kalıyor. İnsan onları dinlemiyor yalnızca; onlarla birlikte duruyor, susuyor. Ve çoğu zaman en kalıcı ezgi, tam da o duruşun içinde, sessizce büyüyor.

“Şarkılar bittiğinde kalan şey, çoğu zaman müziğin asıl hafızasıdır.”

Hafızanın Tanıkları

BİLAL MAZLUM

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ocak 2026 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

SORAYA’YI TAŞLAMAK

10.12.2025-Fransız-İranlı gazeteci Freidoune Sahebjam

SORAYA…
13 yaşındayken birkaç inek, küçük bir arsa ve
birkaç halı karşılığında 20 yaşındaki Ali ile evlendirilen Soraya’nın, ‘Manutchehri’ adında filmi de çekilmiş olan çocuk bir kadının hikayesi bu.

Soraya toplam 7 çocuk doğurur ve bunlardan sadece 4’dü sağ kalır.

İran’da 1979 yılında İslam Devrimi ile her şey değişir. Ali, Soraya’yı boşamak ister ve onu sağda solda kötüler. 14 yaşındaki bir kızdan etkilenen Ali, Soraya’yı boşamak için her şeyi göze almıştır.

Ali’nin şeytani planları Soraya’nın çocukluk arkadaşı Firuze öldüğünde devreye girer. Soraya, Firuze’nin ortada kalan kocası Haşim ve çocuklarına ev işlerinde yardım etmeye başlar.

Ali ailesine nafaka ödememek ve Soraya’dan kurtulmak için karısının onu Haşim’le aldattığını ileriye sürer ve kısa süre içerisinde bunu küçük kasabada yayar.

Ali daha sonra Haşim’i tehdit ederek yalan söylemesini ister; çünkü hükmün gerçekleşmesi için 4 erkek şahide ihtiyaç vardır.

Bunlar bir şekilde bulunur ve Soraya’nın babası Morteza Ramazani’de toplum baskısına boyun eğerek recm cezasını onaylar

Soraya’ya son sözleri sorulduğunda verdiği yanıt şu olur; “Bunu nasıl yapabilirsiniz?
Sizler benim dostum, arkadaşlarımsınız.
Birlikte aynı sofraya oturduk, aynı yemekten yedik.
Sen benim babamdın,
Sizler benim oğullarımdınız,
Sen benim kocamdın!
Bunu bana nasıl yapabildiniz?
Bunu herhangi bir insana nasıl yapabiliyorsunuz?” Aldığı tepki ise, ellerinde Kuran kitabını tutarak toplanan kalabalık ve o kalabalıktan gelen “Bunu Allah istedi! Allahuuuekber

Daha sonra kalabalık güruh Soraya’yı taşlamaya başlar.

Ağlamayacağına söz veren Soraya’nın o alnını delen ilk taş darbesi babasından gelir…
Aşağıda ki fotoğraf, Soraya’nın bilinen tek fotoğrafıdır.

Soraya’yı Taşlamak / 2010

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Aralık 2025 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

TARİHİN EN ONURLU İSTİFASININ HİKÂYESİ

10.11.2025- Sedat Kaya

Antik Roma’nın en büyük dersi, bir savaş değil, bir istifa hikâyesidir. Ve o hikâyenin kahramanı bir imparatordu: Lucius Quinctius Cincinnatus.

MÖ 458 yılıydı. Roma Cumhuriyeti henüz genç, iç kargaşa derin, sınırlar tehdit altındaydı. Aequi kabilesi Roma ordusunu kuşatmış, şehir paniğe kapılmıştı. Senato çareyi olağanüstü yetkilerle bir diktatör atamakta buldu. Elçiler, Cincinnatus’u tarlasının başında buldular. Üzerinde yıpranmış bir tunik, elinde saban…

Tiber Nehri kıyısında, sessizce lahana yetiştiriyordu. “Devlet seni çağırıyor” dediler. Adam sabanını toprağa sapladı, yüzündeki teri sildi ve hiç tereddüt etmeden Roma’ya gitti. Sadece on altı günde düşmanı bozguna uğrattı. Roma kurtuldu. Halk onu yüceltti, senato iktidarını sürdürmek istedi.

Ama o, yetkiyi devretti. Savaşın ardından kılıcını bir köşeye koydu, sabanını yeniden eline aldı. Ve şöyle dediği rivayet edilir.

“Bir insanın toprağa dönebilmesi, en büyük zaferdir.”

Cincinnatus’un hikâyesi Roma’da “virtus” yani erdemin sembolü oldu. O, gücü eline aldığında ona teslim olmayan adamdı. Bugün iktidar, dünyanın her yerinde tutkuyla aranan bir zehir gibi dolaşıyor. Kimse vazgeçmek istemiyor. Oysa Cincinnatus, tarihe “bırakabilen insan” olarak geçti.

Livy, Roma tarihini anlatırken onun için şu cümleyi kurdu.

“Görev onu buldu. O, görevi değil.”

İşte bütün fark burada. Birçok insan görevi ister. Bazıları görevin arkasına saklanır. Ama çok azı, görev bitince çekilir. Yüzyıllar sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’da bir şehir kuruldu: Cincinnati. Adını bu Roma çiftçisinden aldı. George Washington da devrim sonrası çiftliğine dönünce “modern Cincinnatus” diye anıldı.

Tarihte iktidardan çekilmenin bir erdem olduğu çağlar yaşanmıştı. Bugün ise çekilmeyi değil, çökmeyi bilenler baş tacı. Lahana tarlaları yerini saray bahçelerine bıraktı. Ama hâlâ bir yerlerde, bir sabanın iziyle insan kalbinin onuru çiziliyor. Roma’nın mermer salonları yıkıldı, ama Cincinnatus’un tarlası hâlâ yeşil. Çünkü orada bir lahana değil, erdem yetişti. “Gerçek hükümdar, sabanını bırakıp tahta oturabilen değil, tahttan inip halkın arasına dönebilen insandır.”

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Kasım 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

İPTEN ADAM ALMAK

31.10.2025- Hukuk Sitesi

İyi avukat adamı ipten alırmış” derler. Bu lafın nerden çıktığına dair bir hikayeyi (belki de”rivayeti”) geçenlerde bir yerlerde okudum. Buyrun bakalım…

Yer İngiltere. Birkaç yüzyıl öncesi. Adamın biri cinayetten içeri atılır. Bir avukat bulunur adama. İlk
görüşmelerinde avukat “Merak etme seni kurtaracağım” der. Adam da avukata güvenir ve mahkemeye çıkar.
Karar: İdam.

Adam avukata kızar, köpürür. “Hani beni kurtaracaktın?” der. Avukat da “Sen merak etme. Bu
daha birşey degil. Temyiz var. Seni kurtaracağım” der.Dava temyize gider. Karar: İdam.

Adam yine avukata döner ve sorar. “Hani temyizde beni kurtaracaktın?”. Avukat gayet sakindir. “Dur daha, bukarar Avam Kamarası’nda oylanacak. Seni kurtaracağım.”
Dava Avam Kamarası’na gider. Karar: İdam.

Efendim lafı uzatmayalım. Daha sonra Lordlar Kamarası ve Kraliçe’nin onayları vardır sırasıyla. Bu süreçte
olanlar malum. Kraliçenin de idamı onaylaması ile darağacı kurulur. Adamı sandalyeye çıkarırlar.
Avukatla göz göze gelen adamın tüm öfkesi bakışlarına yansımıştır. Avukat ise hala son derece sakindir.
Gözleriyle işaret ederek merak etmemesini, onu kurtaracağını anlatmaktadır adama. Adamın ise artık
umudu kalmamıştır.

Cellat gelir, sandalyeyi iter ve talihsiz adam boynunda iple sallanmaya baslar. O
sırada avukat kalabalığı yararak darağacına doğru koşmaya baslar, merakla ne yapacağını anlamaya çalışan cellatı bir hamlede geçer, ipi keserek adamı kurtarır.

Tabii ortalık ayaga kalkar, bu sefer hem idam mahkumu adam, hem de avukat yakalanır. Avukata bunu neden yaptığı sorulunca cevabı şöyle olur: “Bu adam idam mahkumuydu. Siz de onu idam ettiniz. Adamın olup ölmemesi sizi ilgilendirmez, kanunda “idam edilir” yazıyor, “idam edilerek öldürülür” yazmıyor. İdam
gerçekleşmiştir.”

Bunun üzerine kimse adamı tekrar asmaya cesaret edemiyor, adam belki de haklıdır diye.
Olay karar için yeniden Kraliçe’nin önüne geliyor. Kraliçe, zekasından dolayı avukatın iddiasını doğru
buluyor ve adamı affediyor. Bu olaydan sonra, ilgili kanun maddesi değiştirilerek “idam edilerek öldürülür”
seklinde yeniden düzenleniyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Ekim 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

KÜÇÜK ADAM

17.08.2025- Şafak Gündüz SARIKAYA

Küçük çocuk, küçük adam dedi.

Hemen, “Küçük adam derken kısa boylu, ufak tefek bir adamı kastetti.”, dediler.

Biri hayır dedi, aslında bir çocuk ama adam olacak çocuk.

Başka biri fantastik bir anlatım yaptı aslında, yok küçük adam dedi.

Herkes bir şey söyledi ama hiç biri değildi aslında.

Zeytin ağaçları arasından heyecanla koşarak indi taş merdivenlerden. Büyülü bir atmosferde masmavi deniz karşınızdaydı. Küçük bir koy içinde çocukların neşe dolu sesleri uzaktan da işitiliyordu. Denize dalınca bile o sesler yine duyuluyordu.

İşte o esnada birbirine yakın 2 kayalık göründü. Alelade kayaydı. Ama bulunduğunuz ortamı diğerlerinden farklı, kalıcı kalan gözünüzle gördüğünüz mü, yoksa belleğinizde kalıcı olarak yer etmesi mi?

Bu kayalık yer çok sıradan dediler. “Hiçbir özelliği yok, neresini beğendin. “

Çocuk burası çok farklı, çok özel dedi. Burası onun için kayadan çok bir ada gibi görünüyordu. Kayanın üzerine çıkıyor, denizin ortasında bir adada gibi hissediyordu. Burası benim adam dedi, burası Küçük Ada’m.

Küçük Adam buydu, aslında.

Çok konuşulmuştu, çok yorum yapılmıştı ama küçük olan bir adam değil, bir adaydı, aslında ada bile değildi, bir kayalıktı.

Her bir obje, her bir şey insanın belleğinde nasıl yer ederse o kadar özeldi, herkes kendi bakış açısına göre yorum yapıyordu.

Demek Küçük Ada’yı Küçük Adam anlamışlardı Büyük Adamlar.

Olsun adası bile küçük oluversin, hayal etmesi bile güzeldi, hayallerine de mi engel olacaklardı?

Önemli olan küçük şeylerle mutlu olmasını bilmekti. Yoksa herkes zaten eleştiriyordu doğası gereğince.

Dünyanın herhangi bir anında, hiç kimse aynı noktada değildir. Hepimiz farklı yerlerdeyiz ve bu yüzden dünyaya farklı açılardan bakıyoruz.

Masmavi deniz…

Zeytin ağaçları geçince…

Sonra,

Küçük Adam, benim adam.

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Ağustos 2025 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

DİKİLİ BİR AĞAÇ

07.08.2025-Şafak Gündüz SARIKAYA

Dikili bir ağacı olmalı insanın.

Uzmanlar diyor ki; ağaçlar dışarı çıkmak, yürüyüş yapmak için harika bir motivasyon kaynağı.

Hayatımda yer alan ve tesirini de yıllarca hissettirmiş çok ağaç var.

Yıllar önce doğduğum evin hemen bitişiğinde sırtını eve dayamış harika kirazları olan bir ağaç vardı. O kiraz ağacına çıkıp, o çatpat kirazlarını yemeye bayılırdım. O ağaca tırmanıp evin üstüne çıkardım. Katran karası renkli zeminde 3 tekerlekli bisikletimin seslerini duyar gibiyim hala.

3 tekerlekli bisikletle evin bahçesinde dut ağaçlarının, şeftali ağacının, erik ağacının arasında gezinirdim. Dut ağaçları bahçenin bir köşesinde yan yana dururlardı. Aslında Kuruçeşme Sokak’tan oraya kadar birçok farklı bahçede farklı dutlar, erik ağaçları, hünnap, incir aklınıza gelebilecek çok farklı meyve ağaçları vardı.

Ama kiraz ağacı farklıydı. Kökü evin temelindeydi. İki adımda hadi bilemediniz üç adımda evin tepesine çıkardım ve hemen karşıda Yesari Baba Türbesi gözükür, kazara elimle gösterirsem, yapma büyük günah deyince, bu türbe daha korkulur bir hal alırdı küçük bir çocuğun gözünde.

Arkamı döndüğümde iskele uzaktan bizi selamlar, hatta şileplerin gürültülü sesi bu selamı uzaktan size iletirdi. Sol tarafta zeytin ağaçları Zeytinlik’ten seslenirdi martılara.

Oranın bir büyülü havası vardı. Birbirine yakın yerlerde ne çok hatıra bırakmışız. Dönüş yolunda taş merdivenden inerken Tarzan Kemal bahçesinde çalışırdı her zamanki gibi, zaten tembellik ona göre değildi.

Şimdi ağaçlar şöyleymiş diyesi geliyor insanın, ama boş verin, her şeye rağmen, bence dikili bir ağacı olmalı insanın.

Uzun zamandır kiraz yemedim, her yerde erik var ama erik te çok az yedim. Bırakın meyveyi bu sene çok canımız yandı, çok ağaç gitti, ormanlarımız gitti, içindeki canlılar gitti, hatta canla başla çalışan işçiler, gönüllüler de gitti.

Uzmanlar diyor ki;

“Bitkiler stresi, öfkeyi, acıyı azaltmaya yardımcı olur ve refah duygusu yaratır. Bitkileri evinize veya iş ortamınıza yerleştirmek, yaşamınızda olumlu değişikliklere yol açabilir. Araştırmalar, hastanelerde bulunan ve doğaya bakan odalarda kalan hastaların daha hızlı düzeldiğini göstermiştir.”

“Bitkilerin bizimkilere benzeyen duyu organları, dokuları ya da sinir sistemleri olmayabilir, ama buna rağmen onlar gene de hisseder ve çevrelerinde olup bitenleri algılar. Tıpkı bizler gibi onlar da görür ve koklar. Hatta duyar, tat alır, teması hisseder, iletişim kurar, mutlu olur ve dans ederler.”

Altay Mitoloji’sinde kutsal ağaç kavramı vardır. Ağaç yaşamın devamlılığını ve kozmik düzeni temsil eder.

Yanan yerleri yeşertelim tekrar.

Unutulmasın her şeyin çabuk unutulduğu gibi.

Ağaçlara kıymayın, ormanlara kıymayın!

Umutlarımız yeşersin, bütün kötülüklere inat.

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Ağustos 2025 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

SENİ ÇOK SEVİYORUM

05.08.2025- Suat ÖZGE

~OĞLUM ~

Adı Jiro’ydu. Japoncada ikinci çocuk anlamına gelen bu isimden dahi anlardı babasının ona olan sevgisini. Ağabeyi babasından bir tokat dahi yememişken, Jiro en küçük hatasında yaşının kaldıramayacağı dayakları yer ve sonrada ceza olarak aç acına kömürlüğe kilitlenirdi…

Daha o yaşlarda yüzü çirkin ve gözleri şaşı olduğu için babasından gördüğü bu muamele yüreğine işlemişti Jiro’nun. Anneleri onlar daha çok küçükken ölmüştü. Babasının sevgisizliğini ise hiç anlayamadı küçük çocuk. Daha o yaşında ona iyi hissettiren şeye robot yapmaya adamıştı kendini. Kim sorsa, neden böylesine robotlarla uğraşmayı sevdiğini de anlatmıyor, bu soruya hep sessiz kalıyordu…

Yıllar yılları kovaladı. Babası Jiro’ya vir kez olsun iyi davranmadı. Çirkin görüntüsünden dolayı hep hor gördü. Dövdü ve aşağıladı… Teselliyi ise hep yarım yamalak yaptığı robotlarında aradı Jiro…Gözyaşlarıyla uğraşıp durdu robotunun başında. Uzun yıllar sonra evlendiği eşi ise canından çok sevdi Jiro’yu. Ama onun yüreğinin bir tarafı hep kanayıp durmuştu. Ve bir fabrika da işci olarak çalışsa da hayalindeki robotu yapma isteğinden hiç vazgeçmedi…

Eşi Naomi ise hep destek oldu Jiro’ya. Hayalindeki robotu yapabilmesi için inandı, güç verdi eşine. Ve tam yedi yılın sonunda, büyük uğraşlarının sonucunda dünyada büyük yankı uyandıran konuşan oyuncak bir robot yaptı Jiro. Daha piyasaya sürülmeden, birçok ülkeden milyonlarca şipariş alınmıştı. Çünkü dünyada bir ilkti konuşan robot. Robotun tanıtılacağı gün binlerce çocuk ve velileri fuar alanında toplanmışlardı büyük bir heyecanla. Oğlunun zengin olacağını öğrenen Jiro nun yaşlı babası da gelmişti alana. Sonra robotun üzerindeki örtü açıldı. Jiro’nun babası gördükleriyle donup kalmıştı o an. Çünkü robot birebir, tıpatıp kendine benziyordu. Jiro robotuypa gözgöze geldi . Gözyaşları yanaklarını ıslatmıştı bile o anda. Ve robotun tuşuna basıldığında konuştuğu ilk cümle ise,şefkatli bir ses tonuyla:

-“Jiro.. Oğlum seni çok seviyorum -” olmuştu… Bir insanı kim severse sevsin, onu dünyaya getirenler sevmediyse bütün sevgileri eksiktir… #Yazar #Suat #Özge

 
1 Yorum

Yazan: 05 Ağustos 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

SAVAŞTAN KAÇANLARIN GÖÇ HİKAYELERİ

01.06.2025- Selma BÜYÜKDAĞ-selmabuyukdag

Azerbaycan’dan Türkiye’ye Bir Göç Hikâyesi

1920 yılıydı..

Kısa bir bağımsızlığın ardından Azerbaycan toprakları yine işgal edilecekti.

Bu tehlikeyi önceden görüp bütün aileye bunu söyleyen ve göçe yönlendiren kişi, Kerim dedenin de büyük dedesi Kara’ydı. Bunu öngören Kara ile birlikte, Türkiye’ye göçmek üzere bütün akrabalar, bütün aile toplanıp yola çıktılar. Altınlarını, paralarını bellerine bağlayarak, eşyalarını sırtlarında taşıyarak yürüyorlardı.

Tüm hayatlarını geride bırakarak..

Kara, Türkiye’ye kadar hepsine rehberlik yapan kişiydi… Bellerinde yükleri, sırtlarında çuvalları, tam altı ay yürüdüler. Altı ay sonra bir ermeni köyünde iyi insanlara denk geldiler ve orada misafir edildiler. Köylüler yolculara yemek verdiler, su verdiler, banyolarını yaptırdılar. Büyüklerimiz, bu köyde bir ay kadar dinlenip, tekrar yola çıktılar.

Aylarca yürüdüler. Bu sefer bir müslüman köyünde misafir oldular. Kara, bilgili insanlara yol soruyordu, nereye gidelim, diye, ama yanlış yol gösterenler oluyordu. Şu dağın arkasına gidin, orası Türkiye, diyenler, aslında onları o dağın arkasındaki Gürcistan’a gönderdiler..

Gürcistan’ın bir ermeni köyünde, köylüler, büyüklerimizi, odunlukta, tendir damlarında misafir ettiler. Bu arada Kerim dedenin annesi hamile kalmıştı. Gürcistan’ın o köyünde de annesi Kerim dedeyi doğurdu. Ancak, dediler ki, yolumuz daha çok, bu çocuğu burada bırakalım, götüremeyiz, taşıyamayız, bir zarar gelir. Ama ablası, ben götürürüm, burada bırakamayız, Allah Kerim’dir, dedi ve bir bezle onu sırtına bağladı. Kerim dedeyle birlikte bütün bir aile, bütün akrabalar tekrar yola koyuldular. Tek hayalleri Türkiye’ye varmaktı.

Aylar geçti. Kerim dede altı aylık oldu. Sonunda konaklaya konaklaya, yürüye yürüye Türkiye’ye varmışlardı.

Aradan tam üç yıl geçmişti… Üç yıl boyunca tüm zorluklara rağmen, pes etmeden, Türkiye’ye ulaşabilmek için yürümüşlerdi. Vardıklarında karşılarında askerleri gördüler ve çok korktular. Ve askerlerimiz onlara, korkmayın, biz Türk askerleriyiz, burada cumhuriyet ilan edildi, dedi.

Ve Kerim dedenin adı da, Allah Kerim, denilerek getirilmesinden yola çıkılarak, Kerim konuldu.

Devlet, hepsine muhacir hakkıyla ev verdi. Geldikleri yer Kars şehriydi. Kendilerine, farklı şehirlere de gidebilirsiniz, size oralarda da ev verilebilir dediler. Ama büyüklerimiz, tüm mal varlıkları, düzenleri Azerbaycan’da olduğu için ve belki tekrar geri dönerler umuduyla, Azerbaycan’a yakın diye bu şehirde kalmak istediler.

Aradan yıllar geçti. Bu akrabaların içerisinde bir aile vardı ki, bir kardeşlerini yola çıkmadan önce Azerbaycan’da kaybetmişlerdi. Ve bu hüznü hep sessizce, içlerinde taşıdılar. Kendi evlatlarına dahi bundan hiç bahsetmemişlerdi. Kardeşlerden biri, hep kardeş acısıyla yanıp tutuşan türküler söyleyerek dolaşırdı. Adı Habip idi. Habip Bey’in evlatları onun türkülerini dinlerlerdi ama anlam veremezlerdi. Babalarının sesi çok güzeldi.. Çocukları, erken yaşta babalarını kaybettiler.

Büyüdüler, evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Onlar için büyümek on sekizine bile gelememekti… Çünkü çocuklar, 1970’li yıllara denk gelmişlerdi. Darbeden önce sağ sol olayları patlak vermişti. Memleket karışmıştı. Komşular komşularını vuruyordu. Bir mahalleden diğer mahalleye gidemiyorlardı. Her mahalleyi birileri sahiplenmişti.

O dönemde okullarını, olay çıkaranlar basıp herkesi eve gönderiyorlardı. Yolda, eve giderken de polisler çevirip öğrencilere, okula gitmelerini söyleyerek baskı kuruyorlardı. Biri diğerinin inancına küfrediyordu. Diğeri ise o küfürleri kendine yediremiyordu. Haksız yere insanlar ölüyordu.

Güzeller güzeli Hamiyet de bu öğrencilerden biriydi. Bu olayların içinde ayakta kalmaya çalışıyordu. Sağ’ın, sol’un ne demek olduğunu bile bilmiyordu Hamiyet. Sağ elini kaldıranların içinde dayak yememek için o da sağ elini kaldırıyordu. Sol elini kaldırıp sloganlar atanların içinde de sol yumruğunu havaya kaldırıyordu.

Acıklı türküler söyleyen babasını erken yaşta kaybetmişti. Ve o da diğer kardeşleri gibi doğru düzgün okuyamadan erken yaşta evlenmek zorunda kalmıştı. O dönemlerde öyleydi. Kız çocuklarının, erkenden büyümek zorundalığından ve peşine düşenlerden korunmak için evlenmekten başka seçenekleri yoktu.

Ama ortalık o kadar karışıktı ki, evleneceği kişi diğer mahalledendi ve nikahtan önce ancak haftada bir gün taksiyle üzerine battaniye örtülerek gizlice gelip Hamiyet’i görebiliyordu. Hatta bir gün kadın kılığında evden gizlenerek çıkarılmıştı. Onu Hamiyet’in mahallesine getirdiğini öğrenen karşıtlar, taksi şoförünü öldüresiye dövmüşlerdi. Geceleri evlere silahlı saldırılar oluyordu. Evlerinin önlerine barikatlar kurarak gecelerini geçiriyorlardı. Kına gecesi de, nikâhı da gizlice yapılmıştı.

Büyüdü Hamiyet. Çocuklarını da büyüttü. Bir gün eşiyle birlikte Azerbaycan kanallarından birini izlerlerken yaşlı birini gördü eşi televizyonda. Elinde, Hamiyet’in dedesi Hasan dedenin fotoğrafı vardı.

Yaşlı adam, fotoğraftaki Hasan dedenin babası olduğunu ve babası ile kardeşlerinin işgalden dolayı Türkiye’ye göç ettiklerini ve o sırada onları kaybettiğini, şimdi son çare bu programa çıkıp, onlara ulaşmak istediğini anlatıyordu.

Adı Ali Ekber’di. Ali Ekber Bey, Sibirya’ya sürgün edildiğini, yirmi beş yıl orada esir kaldığını anlatıyordu. Hamiyet şaşkınlıkla dinliyordu. Bir yanda ise Ali Ekber Bey’in  arkasında bir kütüphane duruyordu. Ben şairim, bütün bu kitapları ben yazdım, diyordu. Ben kardeşlerime aileme hasret kaldım. Esaretten kurtulunca Azerbaycan’a döndüm, onlara ulaşamadım, diyordu. Burada aile kurdum, kız kardeşimin adını evladıma, yetmedi torunuma verdim. Ama doyamadım. Kars şehrinde yaşıyorlarmış, onlara ulaşmak istiyorum, diyordu.

Bu programı izleyen Hamiyet, akrabalarına durumu anlattı ve Ali Ekber’in çocuklarına ulaştılar. Ama çocukları, arayan akrabalarına, kızgın bir şekilde, bunca yıldır neredeydiniz, neden babamızı aramadınız, babamızı o programdan sonra kaybettik, dediler.

Kimsenin Ali Ekber dededen haberdar olmadığını onlar da telefonda öğrendi…

Ali Ekber Bey’in çabası karşılığını bulmuştu. Yeğeni onu görüp ona ulaşmıştı ama o artık yaşamıyordu…

Bu hikâyedeki Hasan dede, benim büyük dedem, sesi güzel olan ve acıklı kardeş türküleri söyleyen Hamiyet’in babası Habip Bey, benim hiç göremediğim öz dedem ve Hamiyet, benim canım teyzem.

Ben bu hikâyeyi teyzemden dinlerken, göz yaşlarım kalbimden akıyordu.

İçimizden gelenler…

‘Ben bu hayata bunları yapmak için geldim.’, dediklerimizin, hislerimizin, yeteneklerimizin, atalarımızın bize kalan mirasları olduğunu her hikâyelerini dinlediğimde daha da iyi anlıyorum.

Mücadelelerimiz, yeteneklerimiz, isteklerimiz, onların yeteneklerini devam ettirmek üzere bizden açığa çıkıyor. Bunu hissediyorum.

Üç yıl yollarda yürüyerek, büyük zorluklarla mücadele etmiş, yaşadıklarını kabullenip, şiirler yazarak, türküler söyleyerek dile getiren, içimde o sonsuz güçlerini hissettiğim büyüklerimin kalplerinden öpüyorum.

Ali Ekber dede, yıllarca süren uğraşları sonucunda, kimseye ulaşamadan öldü. Ama biz onun varlığına, ruhuna ulaştık.

Bu yazı, gözyaşlarımdan akıp senin ruhuna, şiirlerine, kalbine ulaşsın Ali Ekber dede..

Tüm büyüklerimin ruhuna ulaşsın..

Kalbimden kalbinize varsın…

Sevgilerimle,
Selma Büyükdağ

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Haziran 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

“KARUN KADAR ZENGİN OLMAK” NEREDEN GELİYOR

08.05.2025- Dünya Medeniyetleri Tarihi

Kroisos; Krezüs ya da İslâm kaynaklarında geçen adıyla Kârûn, zenginliğiyle bilinen Lidya kralı. MÖ 560-546 yılları arasında tahtta kalmıştır. Kroesus, Lidya´yı gücünün zirvesine taşımıştı.

Kral Krezüs zamanında Lidya, ticaret ve altın madenciliği ile çok zenginleşti. Batı Anadolu’daki Yunan şehir devletlerini istila ederek ve doğudaki seferleriyle devletinin sınırlarını şimdiki Kızılırmak sınırına kadar genişletti.

Mermnad Hanedanı’ndan gelen Kroisos Lidya kralı Alyattes’in oğluydu. MÖ 549’da Perslere karşı Babilliler, Mısır ve Sparta ile ittifak kurmuştu. Bu ittifaka güvenerek Pers İmparatorluğu’na savaş açtı. Kapadokya’ya saldıran Krezüs, Pers kuvvetleriyle MÖ 547’de Pteria Muharebesi’nde karşılaştı ancak savaş alanında iki taraf da kesin bir sonuç elde edemedi.

Beklediği yardım gelmeyince başkent Sard’a geri çekildi. Pers Kralı Sirus onu takip etti ve Lidya´yı Pers topraklarına kattı Antik çağın bilinen en zengin kralı olan Krezüs mitolojiye göre her tuttuğunun altın olması için ilâhlara yalvarır; bu dileği kabul edilince mutluluğa erişeceğini sanır. Ancak çok zengin olduğu halde mutluluğu bir türlü bulamayan kral acı içinde kıvranarak ölür.

Tarihçi Taberi efsane ve deyimlerdeki kişinin Musa zamanında yaşayan farklı bir kişi (Koreh) olduğuna inanmıştır. Kroesus, Arap, Yahudi ve Pers medeniyetlerinde Karun şeklinde anılmaktadır. Karun Hazinesi, çoğu MÖ 560-546 yılları arasında Lidya ülkesini yöneten Kroisos veya Krezüs (Karun) dönemine ait olan ve Uşak’ın 25 km batısında ve İzmir Karayolu üzerinde bulunan Güre Kasabası yakınlarındaki tümülüslerden 1960’lı yıllarda çıkarılarak ABD’ye kaçırılan ve 1993 yılında uzun bir hukukî süreç sonucunda geri alınan eserlerin toplu adı. Bazı kaynaklarda Lidya Hazinesi olarak da anılır. Hazinenin ele geçirilen kısmında yaklaşık 450 parça bulunur.

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Mayıs 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

SULTANAHMET’TE BULUNAN EVRAKLAR

26.04.2025-Deniz Tekin

1996 yılında, Sultanahmet’te bir evde pek çok fotoğraf ve evrak bulduk. Bir çanta mektup, 7 albüm fotoğraf ve sayfalar dolusu nota. Bir kemancı vardı fotoğraflarda ama tanıyamadım. Ev sahibi de tanımadığını söyledi. Hepsi çatıdaki bir sandıktan çıkmış. Şaşılacak şey…

O kadar çok nota sayfası vardı ki ve öylesine özenle yazılmışlardı ki hayran kaldım. Aklıma bir anda Cihat Aşkın’a haber vermek geldi. Cihat Aşkın, memlekette keman işi konusunda bir otorite. E tabii o vakitler telefon falan yok. Birkaç örnek alıp Cihat Hoca’ya götürdüm. Cihat hoca notaları görünce çok heyecanlandı.

-Tekin Bey, bunların devamı var mı? dedi.

-Bir sandık, dedim. Gözlerinin içi parıldadı.

-Gidelim hemen, dedi. Gittik. Meğer tam bir hazine bulmuşuz. Çakmıyorum ki müzik işinden. Fakat Cihat hoca alıyor bir sayfa mırıldanıyor. Baktım sahiden nefis ezgiler. Seyyan Hanım isminde bir şarkıcı varmış, ona ait eşsiz fotoğraflar. Sonra sahipsiz mektupların içindeki tarihi vesika niteliğindeki bilgiler… Dayanamadım, sordum sonunda:

  • Cihat Hocam kim yazmış bunları? Kim bu müzisyen?
  • Necip Celal, dedi.
  • Aman alın götürün de yeter, dedi. Aldık, götürdük. Taksiye yükledik her şeyi.

Arkadaş tanımıyorum ki… İçimden “Çok güzel” dedim. Necip Celal’se iyi. Anlamadığımı görünce o ünlü şarkıyı mırıldandı Cihat Aşkın:

“Sevdim bir genç kadını Ansam onun adını Her şey beni ona bağlar Kalbim durmadan ağlar”

Yuh, bu şarkıyı kim bilmez! Tango gibi tango! Çok acayip bir şeyler bulduğumuza bir kere daha ikna oldum. Ev sahibi bunları çöpe atacaktı. Ev temizliği diye giriştikleri işten nasıl bir hazine çıktı! Ev sahibi kadın çok bir para istemedi. Takside konuşuyoruz Cihat Hoca’yla. Daha doğrusu o sevinçten havalara uçmuş vaziyette. Şu ekteki fotoyu gösterdi.

  • Kim bu? dedi.
  • Bilmem ki hocam.
  • Yahya Kemal
  • Nasıl Yahya Kemal hocam bu?
  • Gençliği, Paris yılları.
  • Necip Celal’de ne işi var?
  • E soyadı
  • Soyadı mı?
  • Necip Celal’in soyadı Andel. And içen kişi demek. Bu soyadını ona veren de Yahya Kemal. Böyle bir ahbaplıkları var.
  • Vay be! Peki şu kadın kim?
  • Ha o mu, meşhur Seyyan Hanım. Seyyan Oskay.
  • Ben tanıyamadım. Çıkaramadım adını.
  • Necip Celal’in şarkısını söylüyor.
  • Hangi şarkısıydı?
  • “Mazi kalbimde bir yaradır
  • Aaaa bildim, bildim. Bu şarkıyı söyleyen Seyyan Hanım mı yani?
  • Evet, yalnız sözler Necdet Rüştü’nün. Müziği ise Necip Celal Andel’in.
  • Nefis!
  • Ne harika tangolar bunlar Necip Bey, diyor.

Bahtım saçlarımdan karadır

Beni zaman zaman ağlatan İşte bu hazin hatıradır”

Cihat Aşkın’ın evine gittik. Büyükçe bir masa vardı. Koyduk evrakları üstüne. Heyecanla hepsini seçiyoruz. Elime bir gazete haberi geçti, ünlü Alman sinema artisti Evelin Hold, Necip Celal’in meşhur “Mazi” şarkısını okumuş. Nerede? Kadıköy Hale Sineması’nda! Vay be! Süpermiş. Bir başka notta bu gazete haberinin hikâyesini anlatmış Necip Celal. Haliyle inanmamış böyle dünyaca ünlü bir starın ülkemize gelip onun tangosunu söylemiş olduğuna:

“Çok hoşuma giden bu Alman artisti ne münasebetle ülkemize gelsin de benim tangomu okusun” demiş. İnanmamakta ısrar eden Necip Celal’e bir arkadaşı gazetedeki bu haberi göstermiş. Haber doğru! Beyoğlu’ndaki meşhur Tokatlıyan’da kalıyor Evelin Hold.Telefon ediyor Necip Celal.Teşekkür ediyor.Evelin Hold da kendisini uzun süredir aradığını, muhakkak görüşmek istediğini söylüyor Necip Celal Andel de tıpkı Rodrigo gibi âmâ… Evelin Hold, Andel’in gözlerinin iyileşmesi için temennilerde bulunuyor ve Hale Sineması’ndaki konsere davet ediyor. Evelin Hold, sahneye adımını atar atmaz salon yıkılıyor alkıştan. Hınca hınç dolu o gece Hale Sineması Vaktiyle Londra’da duvarlara:

“Clapton is God” yazarlarmış. Evelin Hold da o gece öyle alkışlanıyor. Sırasıyla; Fransızca, İtalyanca, Almanca şarkılar söylüyor ve nihayet sıra Türkçe şarkıya, yani Necip Celal’in Mazi’sine geliyor.

İşte o an Evelin Hold’un jesti geliyor… Elini kaldırıp Necip Celali işaret ediyor Evelin Hold ve “Mazi, Necip Celal” diyor. “Ne göğsünde uyuttu beni Ne buseyle avuttu beni Geçti ardından uzun yıllar O kadın da unuttu beni” diyor! Şarkıyı o gece 4 defa söyletiyorlar Evelin Hold’a. Ortalık alkış kıyamet.. Şarkı bitince kulise gidiyor Necip Celal. Evelin Hold’a bir kere daha teşekkür ediyor ve ellerinden nazikçe öpüyor. Fakat Evelin Hold sahiden hayran olmuş Necip Celal’e. O şiveli konuşmasıyla:

Velhasılıkelâm iyi dost oluyorlar… Ertesi gece için randevulaşıyorlar. Nerede? Suadiye Plaj Gazinosu’nda. Günlüğüne yazdığı notta Necip Celal o geceyi şöyle anlatmış:

“Suadiye plajı bana bu akşam her zamankinden daha güzel geliyor. Mehtap denizin üzerine vurmuş, etraf sessiz, konuşmadan geceyi dinliyoruz. Oldukça kalabalığız, kıymetli artistimiz Feriha Tevfik, ağabeyim, Yusuf Kenan, Holywood muhabiri Turan Aziz ve daha bir çok sevdiğim arkadaşlarım… Şimdi ellerimde akordeon, parmaklarım tuşların üzerinde, içimden kopup gelen bütün duygularımı söylüyor… Kendimden geçmiş bir halde mütemadiyen çalıyorum. O da etrafın isteği üzerine Mazi’yi söyledi. Bu kadar duyarak çaldığımı hatırlamıyorum. Benden bizzat keman çalmamı istedi. Schuman’ın Akşam şarkısı, Fibich Poem ve onun çok sevdiği Toselli serenad…

Kemandan yükselen sesler yavaş yavaş sönerken, mehtap da artık kayboluyordu. Gazino tamamiyle bizim için kapatılmıştı. Onunla tadına doyulmaz, rüya gibi bir dans ettik, eğlendik. Dans ederken bana: ‘Mazi’yi hiç unutmayacağım, dudaklarımdan hiç eksik etmeyeceğim’ dedi Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. İçimden çoşup gelen bir takım sesler var. Kafamın içinde mütemadiyen dolaşıyor, fakat bir türlü toparlayamıyorum. İsteği üzerine akordiyonu elime alarak, ‘Ayrılık’ı çaldım. Yanıma yaklaştı, dans eder gibiydik yine ama ele ele tutuşmuyorduk. İşte o anda bana, üzerine çok samimi sözler yazılmış bir fotoğrafını verdi ve sonra tekrar dans etmeye başladık. Ona bir cesaret:

‘Ne olur bu gece hiç bitmese’ dedim. Ben bu sözleri söylerken, plajın saati 3’ü çalıyordu. Sabah gidecekti. ‘Beni unutma” dedim. ‘Sen de’ dedi. O akşam ağabeyimin Erenköy’ündeki köşkünde kalacaktım. Yayan yürümeyi tercih ederek sessizce eve geldim. Zihnim hep onunla meşgul.. O melodiyle meşgul. Öylece pencerenin kenarına oturdum. Dışarıda yaz böcekleri, kurbağalar ve sık çalılar arasında duyulan bir tek bülbül sesi… Ortalık hafifçe aydınlanır gibi oldu. Gayri iradi piyanoya doğru yürüdüm. Başımda inanılmaz bir ağrı. Hemen oturup en sessiz pedala basarak içimden gelen sesleri yavaş yavaş çalmaya başladım. Çünkü başka türlü olmayacaktı. Mümkünü yoktu. O gece yazdığım beste ise şöyleydi… Sevdim bir genç kadını Ansam onun adını Her şey beni ona bağlar Kalbim durmadan ağlar Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer Bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer Ne yazıkki deniz engin şu ufuklar ölgün Bin elemle doluyor her yeni gün…” Necip Celal, yazmamış: Yaşamış! Biz Cihat hoca ile evrakları toplarken, eşi Nisan Hanım geldi. Ortada bir koli ve bizi harıl harıl çalışırken görünce şaşırdı:

  • Hayrola Cihat, bunlar nedir? dedi.
  • Görmen lazım. Çok şaşıracaksın.
  • Dayım, dedi.

Nisan Hanım fotoğrafları görünce sahiden pek şaşırdı: Ben konudan uzağım tabii… “Arkadaş” dedim içimden, “Konu nereden nereye geldi.” Elbette cehaletime de ayrıca yandım. Bütün o evraklar Cihat Hoca’’da kaldı. Uzun yıllar o notolarla uğraştı durdu. Derledi,topladı,düzeltti. Nihayet o gün bulduğumuz eserleri bir albüm haline getirmiş.Sahiden çok sevindim buna. Var olsun, benim için Necip Celal Andel albümünü ithaflı bir şekilde imzalamış Cihat Aşkın. Daha böyle pek çok hikâye vardı o günlüklerin içinde. Pek çok şarkının yazılış serüveni vardı. Tango da ne güzel bir icat be kardeşim. Yüreğini şenlendiriyor insanın.. Deniz Tekin

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Nisan 2025 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,