RSS

Etiket arşivi: genel

MEKTUP SONUNDAKİ ÜÇ NOKTA…

27.12.2024- Ayşe KÜÇÜK

Eski zamanlarda askerlik vakti gelen delikanlının biri askere çağrılır. Yeni evlendiği eşine yalnız kaldığında şöyle der.

” Eve gönderdiğim her mektubun sonuna üç tane nokta koyacağım. Üç tane nokta… O üç nokta senin içindir. Anladın değil mi?”

Uzun askerlik yıllarında eve gönderdiği her mektubunun sonuna o üç noktayı koyar delikanlı. Mektup eve gelince önce delikanlının anası tarafından kucaklanır. Sonra delikanlının babası, dedesi, nenesi, amcası, teyzesi, derken konu komşu da dahil olur bu mutluluğa ve hepsi doluşuverirler heyecanla tek göz odaya. Evin okumayı bilen en küçüğünün eline tutuşturulur mektup ve okutulur.

Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpüldüğü, komşular, teyzeler, amcalar ve tüm tanıdıkların hâl ve hatırlarının sual edildiği, sağlık ve sıhhat temennisiyle devam eden mektup, selam ile son bulur. Ve sonunda kimsenin dikkat etmediği o üç nokta olur. Bitti diye elden bırakılan mektubu delikanlının eşi alır ve son satırındaki o üç noktayı arar, bulur ve okur!

Herkesin bitirdiği yerde başlar onun satırları. Görünmez bir kalemle yazılmıştır sanki, dakikalarca bakar bakar, hem okur hem ağlar. Mektubu üzerine damlayan gözyaşları ile yıkar. Gelen her mektubun son satırında hep olur o üç nokta. Heyecanla ve sabırsızlıkla yeni gelecek bir sonraki mektubu bekler kadın. Aradan çok çok uzun zaman geçer ve toruna torbaya karışır, iki yaşlı çift olurlar.

Bir gün evin en kıymetli eşyalarının saklandığı bir kutudan afacan torunları tarafından ortaya saçılır sararmış mektuplar. Çocukları babalarının askerlik mektuplarını görünce hemen alır ve heyecanla okurlar. Anneleriyle babalarının askerlik döneminde evli olduğunu bilen çocuklar merakla sorar babalarına, yazdığı mektuplarda neden annelerinin halini hatırını sorup ona selam göndermediğini. Adam cevap verir.

“Ben ona harfler değil, yüreğimi gönderdim o okudu!”

Kadın devam eder.

“Kim demiş o mektupta bana ithafta bulunulmamış diye. O mektupta en güzel cümleler, en güzel şiirler bana yazıldı!”

Yıl 2021… İletişim aletleri zenginleşti, iletişim fakirleşti. En güzel cümleler bile artık samimiyetsizleşti. Ne kimse kimsenin anlatmak istediğini anlıyor, ne de kimse kimseye kendini anlatabiliyor. Uzun yollara çıkan insanlar yarı yolda iniyor. Çoğu insan bakıyor görmüyor, dinliyor duymuyor…

Yani şu üç noktada anlatılanları artık hiçbir cümle vermiyor. Üç nokta bazen aşktır, bazen pişmanlıktır… Bazen çok büyük bir haykırıştır. Söyleyemediklerin, anlatamadıklarındır. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı andır. Yalnızca ve yalnızca okuyanın anladığı kadardır.

Yürekten konuşanlara alfabe, yürekten duyanlara sestir. Böyle insanlara denk gelebilmek ise en büyük nimettir. Kulakları duyan, kalbi sağır olan ; gözleri gören, yüreği âmâ olan insanlar uzağınızda olsun. “Konuştuklarınızı duymayanlara inat, Sustuklarınızı duyabilen insanlar hayatlarınızda hep var olsun.

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

GÜLİZAR GELİN-YAŞANMIŞ BİR HİKAYE

26.12.2024- Göher GÜLER

Orta Karadeniz Bölgesi’nin dağlık bir köyünde yaşayan; karakaş kara gözlü, uzun siyah saçlı, kırmızı yanaklı, beyaz tenli, boyu endamı yerinde, on beş on altı yaşlarında, güzel bir çocuk gelin Gülizar.

O da her gelin gibi verilen görevi yerine getirecek; kaynana, kaynataya, kendinden büyük eltilere, kayınlara, görümcelere saygıda kusur etmeyecekti. Sabah erken kalkıp; ineği sağacak, hamur yoğuracak, odun ateşinde ekmek yapacak, yemek yapacak, bulaşık yıkayacak, evi damı temizleyecek, tarlaya gidenlere azık hazırlayacak. Kuşluk vakti koyunları sağacak, sütü pişirecek, peynir yoğurt mayalayacak, çökelek yapacak. Orak biçecek, yığın yığacak, harman sürecek, ekin yıkayacak, bulgur kaynatacak, taş değirmende yarma çekecek. Sırtında odun taşıyacak.

Yunaklığa kazan kurup, çamaşır yıkayacak, daha neler neler… İşini düzgün yapamaz ve yetiştiremezse, dayak yiyecek ve en önemlisi de çocuk doğuracak. Çocuğu olmazsa yandı, Anadolu kadını… Köyde kış bastırmış; kar neredeyse bir insan boyuna gelmişti. Yollarda, evlerin saçaklarında buz kalıpları oluşmuş, şehirle olan irtibat kesilmişti. Tipi gittikçe hızını artıyordu.

O dönemde telefon, elektrik yoktu köyde… Sabahın erken saatleri; bizim evin tahta kapısına güm güm vuruluyor, aralıksız!

– Geldim, geldim!

– Durun hele, ne oldu, alacaklı gibi ne vuruyonuz kapıya!

Babannem açıyor kapıyı.

Ne oldu bacı, hayrola bu saatte?

– Gelin sancılandı, yetiş bacı!

– Ben yaptıramam doğumu, bi yerden ebe bulun bacı.

– Ebe yok, oğlan gitti yarı yoldan geri döndü. Kar kapatmış yolları, tepeye kadar zor varmış, at daha fazla yol alamamış.

Eli böğründe öylece duruyor, beti benzi atmış oğlanın. İki tokat salladı babası, gendine gelsin deyi.

-Etme bacı, elini ayağını öpeyim. Senden başka yaptıracak kimse yok, yetiş! Kulun kölen olayım, yetiş diyom sana!

Babaannem canhıraş çıktı evden. Gece yarısı oldu dönmedi. Dedem;

“gidip bakayım” diyerek, lastik ayakkabılarının üstüne çorap geçirip gitti. Saatler sonra tek başına geri geldi.

“Gelin doğuramamış, hay Allah, ne yapsak ki” diyerek, söylene söylene girdi içeri. Sabah hep birlikte gittik, Gülizar gelinin evine. Ben sekiz dokuz yaşlarındayım… Yatırmışlar yatağa Gülizar gelini. Her tarafından ter boşalmış, sanki bir kova su dökmüş gibi. Evin kerpiç duvarlarından çıkan feryatlar, köyün üst başında yankılanıyor, göğü deliyor adeta! İnim inim inliyor, Gülizar gelin!

“Kurtarın beni, ölüyom ben! Yandım anam! Dayanamıyom anam!..”

Dayanacak gibi değil feryatlara! Doğuramıyor, çok acı çekiyor, iniltiler yürekleri dağlıyor.

“Hiç umut yok” diyor büyükler.

“Ölecek ölmeye de, bari çocuk kurtulsa” fısıltıları yayılıyor…

Sonraki gün, bütün köylüler çare arıyor. “Kağnıyla gezdirelim, kağnı sallandıkça belki bebek aşağı iner, kolay doğurur.

” Kağnıya yatırdılar Gülizar gelini. Kafasını örttüler, yün atkılarla. Ayaklarını yapağılarla sardılar, üşümesin diye. Altına yün döşek serdiler. Üzerine bir yün yorgan, iki tane de kıldan dokunmuş çul örttüler. (Kıl çul üşütmezmiş.) Dakikalarca dolaştırdılar köyün etrafında, gene çare yok. Bu işlem bir kaç defa tekrarlandı. Ümitler kesiliyor, hayaller kırılıyor…

Daha sonraki gün; Gülizar gelin artık, gözlerini açmıyor. Harap bitap düşmüş, mecali yok, sesi çıkmıyor, sadece dudakları oynuyor. Ne söylediği anlaşılmıyor. Eller kollar yana düşmüş, dudaklar morarmış, suratı şişmiş, adını bilemediğim garip bir renk gelmiş yüzüne. Dudaklarını ısıra ısıra yaralar oluşmuş. Zar zor nefes alıyor, boylu boyunca yatıyor. Herkes ağlaşıyor, ağıtlar yakılıyor.

“Vah zavallı vah, vaah! Gençliğine doymadan gidecek yavrum! Pek de güzel yavrum! Kara topraklara yakışır mı, bu güzellik! Bu nasıl bir kader, bu nasıl bir talih, Allah anasına babasına sabır versin!”

Arada bir elleriyle kontrol ediyorlar Gülizar gelini, soluk alıyor mu diye. Umutsuz bekleyiş devam ediyor… Bilmem kaçıncı gün hatırlamıyorum. Ebe;

“nasıl olsa gelin ölecek, çocuğu kurtaralım” diyor. “Bana bi cilet (jilet) getirin hele, çabuk olun durman öyle, sıcak suyla sabun getirin! kesip çocuğu alacam. Hazır mı, sıcak su? Sabun nerde, haydin ne duruyonuz, Haçça, Fadime, Zöhre, size diyom haydin, ölüyo görmüyonuz mu?..”

Kesiyor ebe jiletle. Kim bilir ne kadar kesti! İki elinin parmaklarıyla bebeği çıkarmaya çalışıyor, var gücüyle asılıyor, bebek gelmiyor.

“Bağırsak dolanmış, gelmez bu bebek!”

Birinci hamlede sonuç yok. Bir hamle daha, gene yok. Üçüncü hamlede doğuyor bebek, boynunda bağırsak (kordon) dolalı bir şekilde, kanlar içinde. İnga, inga! Bebek sesi yankılanıyor, evin içinde. Sanki; annesinin çektiği acılara üzülüyormuş gibi, var gücüyle bağırıyor. Yıkayıp kundakladılar bebeği. Kendinden habersiz, baygın yatan annenin yanına yatırdılar.

“Ağzına biraz su verin gelinin.”

Gelin ceset gibi yatıyor. Kaşıkla su veriyorlar ağzına. Arada bir yanaklarına dokunuyorlar, hafif hafif şamarlıyorlar, nefesini kontrol ediyorlar.

“Gülizar, Gülizar, Gülizar gız, aç gözünü!” Sesleniyorlar arada bir.

Saatler sonra, belli belirsiz iniltiler geliyor. Gözünü yarım yamalak açıyor, Gülizar gelin… Bir gün sonra kendine geliyor.

– Bebeğin oldu gelin.

– Gız mı, oğlan mı? Soruyor, bitkin bir vaziyette, zor duyulan sesiyle.

– Oğlun oldu gözün aydın, gelin! Onca acıya rağmen hafifçe gülümsüyor, Gülizar gelin.

– Yaşıyo mu, sağlam mı?..”

– Turp gibi maaşallah, bi görsen. Elleri yumuk yumuk, kapkara saçları var. Ayakları bi lokma, ağzı gayfe gaşığı gibi. Bi güzel, bi güzel. Aynı sana benziyo gız, valla billa bak. Bak bak görüyon mu, sesini duyuyon mu?

Başını sallıyor, dudağının kenarından zar zor gülümsüyor, yine Gülizar gelin… Kendi acısını unutup; evlat sevgisini dolduruyor, yüreğinin ta derinliklerine, Anadolu kadını. Evlat sevgisi bastırıyor acıyı!.. Göher Güler (Yaşanmış bir hikaye)

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

MUTLU ŞEHİR ve MUTSUZ ANILAR

25.12.2024- Şafak SARIKAYA

19-20 yaşlarında üniversite öğrencisi iken Sinop’ta gönüllü rehberlik yapmıştım. Sinop ile ilgili gezi programlarını izlerken hep aynı rotayı takip ediyorlar. Sinop Cezaevi, Alaaddin Camii, Pervane Medresesi, Müze, Kale, gemi maketi satan dükkanlar, mantıcılar ve şehir dışında İnce Burun, Hamsilos ya da eski adıyla Hamsaros, Tatlıca Şelaleri ile Sinop bitiyor.

Halbuki bence daha fazlası var. Belki ilk olarak Şahin Tepesi’ne çıkıp bu mutlu şehre yukarıdan bakmakla başlamak lazım ve bu manzarayı Sinop’u hiç görmemiş kişilere ilk olarak göstermek nasıl olur. Zira Sinop’un yerini ve konumunu çoğu kişi tam bilmiyor, ya da Artvin ve Rize yakınlarında zannediyorlar. Türkiye’nin en kuzey ucu diye belki de öyle düşünüyorlardır. Daha sonrasında Seyid Bilal Türbesi ve çevresini gösterirdim diye düşünüyorum.

Zira bu mutlu şehir aslında farklı yerlerden gelen insanların acısını barındırıyor. Onların mutsuzluğunu, sonsuz acılarını dindiren bir şehir olmuş Sinop. Dalgaları ile meşhur Karadeniz’de (Dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar) bu insanlara bir doğal liman olmuş bu yöre. O insanların yüreğine sıcaklık, huzur vermiş. Sadece Sinoplulara değil olmayanlara da vermiş bu huzur verici ortamını. Neden mi mutlu, belki de bundan.

Kimler var bu kişiler arasında. Yolu Batum’a düşen ya da Batum’dan yola çıkanlar var mesela. Seyid Bilal Cami ve Türbesinin olduğu alanda mesela Ali Paşa’nın türbesi var. (Bu Ali Paşa Van Valisi olup, Kaptan-ı Derya Cezayirli Ali Paşa’dan farklı bir zattır.) Hem Seyid Bilal hem de Ali Paşa Batum’dan İstanbul’a yola çıkmış ama hırçın Karadeniz nedeniyle Sinop, onların plansız bir şekilde ebedi istirahatgahı olmuştur. Ali Paşa’nın ağıtları da meşhurdur (Ali Paşa Ağıtı-Modern Folk Üçlüsü, Arpa ektim biçemedim diye başlayan türkü formundaki ağıt).

Ali Paşa yanı sıra, bu çevre Yozgatlı Çapanoğlu Müşir Ahmet Şakir Paşa’nın mezarı, Sinop limanında Ruslarla çarpışırken Şehid olan Amiral Hüseyin Paşa’nın mezarı ile birlikte “Hanımlar Türbesi” gibi pek çok hikâyeye ev sahipliği yapmakta.

Batum’dan gelen göçmenlerin de TRT repertuarında olan meşhur bilinen “Ben Giderim Batum’a da Batum’un Batağına” Sinop Türküsü olarak yer alır. Kafkaslardan gelenlerin acılı hikayelerin de, bu şehrin hafızasında önemli yeri vardır. Aslında şehir uzun yıllar yaralarını sarmıştır, yaraları kabuk bağlamıştır ve mutlu olmayı hak etmiştir.

Batum’dan gelen yine Yesari Baba Türbesi, benim doğduğum evin karşısında bulunan yatırı, kendi halinde beklemektedir. Yesari Baba’nın eserleri de bulunmakta. (1)

Sinop’a ait acı olaylardan biri de, 30 Kasım 1853’te Sinop Baskını olarak bilinen baskında Sinop’a sadece 180 deniz mili uzaklıkta olan Sivastopol’dan kalkan Rus Donanması sürpriz bir baskınla Osmanlı Donanmasını tamamen tahrip etmesidir. (2)

Sinop’ta baskının acı anısını yaşatan bir şehitlik, bir de şehitlerin üzerinden çıkan paralarla yaptırılan Şehitler Çeşmesi inşa edilmiştir. Bazı Kaynaklara 2.700 bazı kaynaklara göre de; 4.000’in üzerinde şehit verilmiştir.

Paşa Tabyaları da aslında gelen ziyaretçilerin çok sık uğradığı bir yer değil. Burası, Sinop Yarımadası’nın güneydoğusunda olup, ( 1877-1878) Osmanlı-Rus Savaşları sırasında denizden gelen tehlikeleri önlemek amacıyla yapılmıştır. (Karakum Yolu üzerindedir.)

Bu şehir sadece Batum’dan gelenlere değil, başka göç yollarının mağdurlarını da misafirlik etmiştir. Mübadele sonrası gelen Selanik Göçmenleri gibi ve Kuruçeşme Sokak tarihi evleri ile meşhur, sivil mimari ilgi duyanların mutlaka görmesi gereken bir yer.

İtalya’nın Pisa şehrinde bir Sinope Müzesi olduğunu ise, Sinopluların çoğu bilmez muhtemelen. Turlarda konu ediliyor mu bunu da çok bilmiyorum açıkçası.

Amazonlar, Sinope ve hatta kazısı halen devam eden Balatlar Kilisesi (Sinope Koimesis Kilisesi ). Kazı bittiğinde burası da çok ilgi çeken bir yer olacaktır.

Mutlu şehir neden mutlu demek kolay, bir de şehrin kendine sorun, bir konuşabilse neler anlatırdı bu yorgun şehir. Daha çok yaşanmışlık var aktarmadığım.

Yılların verdiği yorgunluğa ve mutsuzluğa rağmen halen mutlu olabiliyorsa ne mutlu ona.

1- https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/yesari-batumlu-mehmed

2- https://tr.wikipedia.org/wiki/Sinop_Bask%C4%B1n%C4%B1

ŞGS

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

PSİKOLOJİK ŞİDDET

14.12.2024-Mine Söğüt

Jack her gece evdeki gaz lambasını bir önceki güne göre giderek daha fazla kısar. Karısı Bella ışığı onun kıstığını bilmez ve devamlı kocasına sorar:

“Gaz lambası giderek daha mı az ışık veriyor?”

Jack ona sinirlenir

“Sana öyle geliyor” der.

Bella ne olduğunu anlayamaz. Işığın her gün biraz daha azaldığından emindir ama kocasının tepkisi yüzünden ışığın azalmadığına inanır. Kendisinden şüphe duymaya başlar. Bu şekilde karısını delirtmeye çalışan Jack’in uyguladığı bu yöntemi Gaslight isimli bir tiyatro oyununda izleriz. Oradan bir filme aktarılır. Ve nihayetinde psikiyatride bir terime evrilir. Gaslighting, ikili ilişkilerde bir tarafın diğer tarafa uyguladığı psikolojik şiddeti tarif eden bir terim.

Karşısındakini çeşitli hileli tavırlar ve ithamlarla güçsüz, muhtaç, sorunlu ve hatalı olduğuna inandıran taraf, onu bu yöntemle yönetir, özgüvenini zedeler ve kendine bağımlı hale getirir. Aslen bir egemen ve mağdur ilişkisinin tanımıdır.

Kadın erkek ilişkisinde sıkça rastlanır. Aynı zamanda dini ve sivil tüm iktidarların en güçlü silahı da budur. Devletler de halklara gaslighting uygular. En iyi devlet de en kötü devlet de bu yöntemi sever. Otoritelerin hepsi, karşılarındaki bireyleri tek başlarına değersiz, hatalı, tehlikeli, günahkâr olduklarına ve başlarında güçlü bir kontrol mekanizması olmazsa felakete sürükleneceklerine inandırırlar.

Kendinden şüphe duyan insan, o yüzden devlete kayıtsız şartsız güvenir ve güçlü olmakla kötü olmak arasındaki ayrımı yapamaz hale gelir. Mevcut devletten memnun olmadığı durumlarda bile bir benzerinin daha iyi olabileceğine ikna olur. O yüzden yıkar, yıkar ve yerine hep bir benzerini kurar. İnsanlar devletsiz bir toplum hayal edemezler. Lidersiz bir hareket, babasız bir aile, kırbaçsız bir mutluluk… düşünemezler. Otoritenin toplumda düzeni sağladığına, dünyayı daha yaşanır kıldığına ve olmadığı takdirde büyük bir kaosun ortasında bir başına kalacağına kanarlar.

Böylece babadan devlete, iktidarların baskıcılığını sorgulamaz, saldırganlığından şüphelenmez, yargılama ve cezalandırma yöntemlerini eleştirmezler. Devlet ya da baba şiddetiyle yüzleşmek bile onları uyandırmaz. Işığı, otorite kısar onlar ışığın kısıldığını zannettiklerini sanırlar. İnsanlar, iktidarların zulmünde bile suçu hep kendilerinde ararlar. İkili ilişkilerden toplumsal ilişkilere kadar irili ufaklı iktidarların çeşitli manipülasyonlarına kolayca kurban giden insan aklı; Korkularla ve çaresizlikle donatıldığı bireysel hapishanesinden kurtulmak için, ya hırçınlaşıp büyük bir savaşı ölümüne göze alması gerektiğini ya da her şeyden vazgeçip erkenden kendi mezarına kendi kendine girmesi gerektiğini zannedecek kadar aklını kaybeder.

Oysa yapması gereken tek şey vardır. Oturduğu yerden kalkması… Gaz lambasının düğmesini yoklaması… Gerçekten kısılmış mı yoksa tamamen açık mı bakması. Hepsi bu kadar. Şiddete başvurmadan, büyük savaşlara girmeden, dünyayı yakıp yıkmadan sadece sorunun merkezine odaklanıp, gerçeği görebileceği hamleyi yaparak kendi kaderini de dünyanın kaderini de değiştirebilecek olan insan…

Her seçim döneminde kendi iradesiyle seçtiğini zannettiği ama aslen ona dayatılan korkularının ve özgüvensizliğin rehberliğinde tercih ettiği iktidarların baskısı ve zulmü karşısında yaşadığı kısırdöngüden çıktığı gün gerçeği görecek. Halklar delirmez, devletler delirtir.

 
Yorum yapın

Yazan: 14 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

ANTALYALI KÖY EVİ USTALARI

10.12.2024-Murat YILMAZ

Antalya yöresinde ev yaptırmak isteyen kişi hemen işe girişmez öncelikle ustayı ararmış. Aranan bulunan ustaya bir çuval un götürülür, un çuvalını gören usta eğer evi yapmak isterse, bu işe girmek isterse un çuvalını kabul edermiş. Un çuvalını kabul eden usta ile ev sahibi arasında bir dostluk gelişir, usta ile ev sahibi arasında gelip gitmeler başlar, usta tarafından ev sahibi iyi tanınmaya çalışılırmış.

Usta aileyi iyice tanımak için ziyaretler yapar, ailenin beklentileri neler, ailede kaç kişi yaşıyor, daha çocuk vs olacak mı gibi kendince bir yorum yapar ve ardından evin yapımı için girişime başlarlar. Evin yapılacağı alana kireç benzeri bir boya ile kabataslak çizimi yapılır ve işlem başlar. Antalya’da eski köy evlerini yapan ustalar keserlerini konuştururken adeta bir melodi oluştururmuş.

Öyle ustalar olurmuş ki, bir usta çalışırken, yirmi kişi aynı anda keser konuşturur gibi sesler oluşurmuş. Kiremit altı tahtası bittikten sonra çatıya bir bayrak dikilir, başka bir çatıya da dikilen bayrak direğinden sonra araya ip çekilir. Ev sahibinin yakınları, komşular ustalara hediyeler getirir, hediyeler o iplere asılırmış. Gömlek, pantolon, gıda vb. (Bu kültür Anadolu’da başka yörelerde de oluyormuş) Ustalar sıcak güneşin altında çalışırken keser sesleri eşliğinde,

ŞAMAŞ, ŞAMAŞ, ŞAMAŞ, ŞAMAŞ diye söylenip bir taraftan bir ezgi, bir taraftan eğlence gibi işlerine devam ederlermiş.

Şamaş’ın ne olduğuna baktığımız zaman M.Ö. 4000 yıllarında (günümüzden 6000 yıl önce ) Sümer Mitolojisinde Güneş tanrısına verilen UTU’ nun karşılığı olarak ŞAMAŞ isminin verildiğini görüyoruz. Antalya İbradı’daki geleneksel mimari yapılarda, botta dediğimiz geniş giriş kapısının göbek kısımlarında, şanişir dediğimiz cumbaların alınlarında güneş motifi mutlak vardır. Bu kültür binlerce yıldır nasıl ustalarımıza aktarıldı ve bu devam ettirildi, bu zincir kırılmadan geldi bilemiyoruz.

Şamaş sözcüğü Arapça’ya Şems olarak geçmektedir. Mevlana’nın dostu olan Şems’in adının anlamının da güneş olduğunu belirtelim. Günümüz modern evleri ile beraber bu ve buna benzer bilgi ve kültürler kayboldu, kayboluyor. Sümerlerin güneş tanrısı olan ismini de Şamaş’ dan alan Şamaş tabletlerine bakıldığında Altın oran olduğu görülmektedir. Altın oran; Matematikte iki miktardan büyük olanın küçüğe oranı, miktarların toplamının miktarların büyük olanına oranı ile aynı ise altın orandır. Bu oranı doğada çok fazla görmekteyiz. Okuma yazma bile bilmeyenler, bu kadim bilgileri elde eden ustalara nasıl kaybolmadan aktarıldı, bunu nasıl kullandılar bilemiyoruz. Bildiğimiz şey günümüz yeni yapı tekniklerinde artık bunların kullanılmadığı, bu bilgilerin son temsilcilerinin hayatta olduğu ve artık bunları Mimarlık tarihinde göreceğimizdir. (Murat Yılmaz’dan Alıntı) https://www.ahmetler.com/…/dugmeli-ev-ustalari-ve-sumer

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Aralık 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

RİZELİ HEDİYE’NİN HİKAYESİ

08.12.2024- Alıntı

Fırtına Vadisinin Cazibesi: Rizeli Hediye’nin Hikayesi

Karadeniz’in fırtınalı havası kadar özgür ruhlu ve sert mizaçlı Hediye, Rizeli bir kadındı. Genç yaşta evlenmiş, ancak kaderin cilvesiyle eşini bir deniz kazasında kaybetmişti. O gün, Fırtına Vadisi’nde, hüzünle boynunu bükmüş çay ağaçları gibi o da yalnız kalmıştı.

Ama Hediye, Karadeniz’in o hırçın ve inatçı dalgalarını karakterine almış bir kadındı. Ne kaderin acımasızlığı ne de köy halkının diline düşme korkusu onu yolundan döndürebilirdi. Hediye, dul kaldıktan sonra

“artık oturup yas tutar” diyen komşularını şaşırtarak hayatına bir neşe ve cesaret kattı.

Kendine özgü havası, konuşurken gözlerinin pırıltısı ve kahkahaları, köyün gençlerinden yaşlılarına kadar herkesin dikkatini çekiyordu. Ama o dikkat çekmekten korkmazdı.

“Benim gönlüm deniz gibidir; bir gider bir gelir!” derdi.

Bir Çay, Bir Gülüş, Bir Kalp Çarpıntısı Hediye’nin çapkınlık hikayesi, en çok köy kahvesinin önünden geçerken belli olurdu. Elinde çay toplamak için kullanılan sepete yaslanır, başındaki eşarbı düzelterek köyün erkeklerini tatlı bir muhabbetle selamlardı. Bir gün, kahvehanenin önünden geçerken Ali Bey adında dul bir adam Hediye’ye laf attı:

“Hediye Hanım, Fırtına Deresi bile senin gibi şen gürlemez!”

Hediye, dönüp hafif bir gülümsemeyle cevap verdi:

“O zaman bir çay ısmarlarsın da şenliğin hakkını veririz!”

Bu laf, kahvehanedekileri kahkahaya boğarken, Ali Bey’in yüzü kıpkırmızı olmuştu. Ama Hediye’nin cazibesi, Ali’yi çoktan büyülemişti. Hediye ise sadece eğleniyordu. Hediye’nin Kuralları Hediye, çapkınlıklarında bir denge ustasıydı. Herkese göz kırpar, ama kimseyi kendine fazla yaklaştırmazdı. Onun gönül oyunları, samimiyetiyle tatlı bir şakadan ibaretti. Ama köyde bir rivayet vardı: Hediye birini gerçekten severse, o kişi onun büyüsünden asla kurtulamazdı. Hediye’nin en büyük sırrı ise şu sözüydü:

“Erkekler, Fırtına Deresi’nin taşına benzer. Sert görünürler ama doğru rüzgar esti mi yerinden oynarlar!” Köy Düğününde Bir Macera Bir yaz günü, köyde büyük bir düğün düzenlendi. Hediye, giydiği renkli Karadeniz kıyafetiyle ortalığı adeta büyüledi. Düğünde hem gençlerin hem de yaşlıların gözleri hep onun üzerindeydi. Herkesle oynuyor, gülüyor, neşe saçıyordu. Ama en çok dikkat çeken, genç öğretmen Cemil’in ona olan ilgisiydi. Cemil, Hediye’nin yanına yaklaşıp utangaç bir şekilde:

“Hediye Abla, sizinle bir horon tepmek isterim,” dedi. Hediye, alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi:

“Horon bilmeyene abla değil, hoca olunur! Önce öğren bakalım, sonra oynarız.”

O gece herkes Cemil’in Hediye’ye olan hayranlığını konuştu, ama Hediye yine zarif bir şekilde uzak durdu. Onun gönlünde, sadece kendisiyle barışık ve cesur bir adam yer bulabilirdi. Fırtına Gibi Bir Hayat Hediye, hayatı boyunca çapkınlıkları ve muzip kişiliğiyle Fırtına Vadisi’nde bir efsane oldu. Onun kahkahası, vadinin derinliklerinde yankılandı. Ancak kimse onun gerçek aşkını öğrenemedi. Belki de o aşk, onun özgürlüğüydü.

Bir gün komşusu Fatma Hediye’ye sordu:

“Hediye, neden birini seçip yeniden evlenmiyorsun?” Hediye gülerek cevap verdi:

“Denizin dalgasını kimse hapsedemez Fatma! Ben de böyleyim işte, özgür gezerim.”

Ve Hediye, kahkahası ve cazibesiyle köyde herkesin hafızasında hep bir soru işareti bıraktı: “Acaba onun gönlü kime aitti?”

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

SENİN GİBİ SAFLAR İNANIR BUNA

05.12.2024- Tarihtir Kütahya- GÜNÜN HİKAYESİ

Genç adam sokağın başındaki büyük binanın giriş katında camın tam kenarında oturup dışarıya bakan yaşlı kadınla selamlaşıyordu her sabah… Kadın bir gün genç adama seslendi:

– Bakar mısın delikanlı?

– Buyur teyzecim? dedi her sabah selamlaştığı kadına ve cama yaklaştı. Yaşlı kadın:

– Evladım benim iki bacağım da yok bana ekmek parası verir misin? dedi.

Genç adam çok üzüldü ve bütün parasını kadına verdi. Sonra işe gitti. İş yerinde hep o kadını düşündü. Kim bilir ne zordu kadının durumu. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zordaydı. İki bacağı da yoktu. Ertesi sabah erkenden kalkıp bakkala gitti. Bir şişe süt ve bir ekmek aldı…Kadın camdaydı. Poşeti kadına verdi. Kadının gözlerinde ki mutluluk onu heyecanlandırdı. İyi bir şey yaptığına inanıyordu. İçinde çok büyük bir huzur vardı. İş yerinde ki bir arkadaşına durumu anlatınca, arkadaşı kahkahalarla gülmeye başladı: – Oğlum sen manyak mısın, hangi devirde yaşıyoruz. Senin gibi saflar inanır buna sadece. Bacakları yokmuş? Ben de yedim! Safsın oğlum kabul et. Her cam kenarında oturanın bacakları olmasaydı memleket bacaksızdan geçilmezdi ,dedi ve alay etti. O gün akşama kadar genç adamın ağzını bıçak açmadı. Arkadaşının sözlerini düşündü hep! Ya Ümit haklıysa? Ama kadının bakışları çok inandırıcı ve huzur doluydu. Ertesi sabah yine bir şişe süt ve bir ekmek aldı. Kadının penceresine doğru yaklaştı, ona görünmeden binanın arka tarafında bulunan giriş kapısından içeri girdi ve elindeki poşeti usulca yaşlı kadının kapısının önüne bıraktı. Gazete dağıtıcılarının aceleci tavrıyla zile basıp içindeki yüksek tedirginlikle kapı açılmadan hızlıca uzaklaştı binadan. Kadın kapıyı açmamalıydı. Ya sakat değilse, ya Ümit haklıysa…

O günden sonra genç adam bir daha da kadına görünmedi. Onun gözlerinde gördüğü mutluluğa olan inancından dolayı her sabah aynı şekilde içi dolu beyaz poşeti kapının önüne gizlice bırakıp, zile basıyor ve kaçıyordu. Bu iş böyle yıllarca devam etti. Hiç kimseye anlatmadı. Yine bir sabah kahvaltısını yaptı. Poşeti hazırladı ve sokağa çıktı. Binaya girmek üzere kapıya doğru yönelince kalabalığı fark etti. Ciddi bir kalabalıktı bu. Belli ki kötü bir şey olmuştu. Kapının önündeki memura yaklaştı ve ne olduğunu sordu.

– Giriş katta yaşayan yaşlı bir kadın varmış. Dün sabah üst kattaki komşusundan aşağı inerken merdivenlerden kaymış ve kafasını basamaklardan birinin köşesine çarparak ölmüş, dedi memur.

Dünyası başına yıkıldı genç adamın, elindeki ki beyaz poşet yere düştü. İçindeki süt şişesi kırıldı. Ümit haklı çıkmıştı ve o tam üç sene boyunca bir sahtekara hizmet etmişti. Neyse polis poşeti yerden aldı ve içine baktı. Aradığı parmak izini bulmuş bir dedektifin yüzünde oluşan ifadeyle merdiven boşluğuna doğru seslendi:

– Amirim beklenen kişi geldi… Amir, dışarı seslendi:

– İçeri yolla! Polis memuru genç adama:

– Amirim sizi bekliyor içeride… diyerek genç adamı içeri yolladı.

Ne olmuş olabilirdi ki? Şüpheliler listesinde adının geçtiğini duyan bir masumun sıkıntılı yüz ifadesiyle içeri girdi. Amir üzerinde ‘Sabah 8:15’te elinde süt şişesiyle gelen adama verilecek!’ yazan sarı zarfı,

– Bu mektup rahmetlinin üzerinden çıktı. diyerek adama uzattı… Eski bir zarftı. İçinde bir mektup vardı. Ne olabilirdi ki? Az önce hezimete uğramış bir beden yeni bir sarsıntıyı kaldıramazdı. Mektupta aynen şunlar yazıyordu:

– Birine bir iyilik ya da kötülük yaparken, içinde zerre kadar şüphe oluşursa hemen vazgeç yapacağın iyilik ya da kötülükten. Sen her sabah kapıma bir ekmek, bir şişe süt ve kocaman bir şüphe bırakıp gidiyordun. Acı çekiyordun. Kapıyı açma ihtimalimden korkuyordun hep. Oysa ben sana sarılmayı ne çok isterdim. Oğlum demeyi, gözlerine bakmayı isterdim. Hesap yapmadan yaşa evlat ve yüzleşmekten korkma… Eğer iyi bir şey yaptığına inanıyorsan, yaptığın şey mutlaka iyidir. İyi bir şey yaparken acı çekenler, başkaları için iyilik yapanlardır. Hayatın boyunca kimse için hiçbir şey yapma, her ne yapıyorsan sadece kendin için yap; çünkü ben hep öyle yaşadım.

Etkilenmişti; ama yazılanlar kadının yalanının üstünü kapatmıyordu. Mektubu cebine koydu, çıkmak üzere kapıya yönlenirken üst kattan gelen yüksek bir ağlama sesiyle irkildi. Kadının biri ;

‘Benim yüzümden öldü, benim yüzümden öldü!’ diyerek hüngür hüngür ağlıyordu. Amire sordu:

– Bu ağlayan kadın kim? Sabahtan beri olup biten her şeyden haberi olan amir, konuya tam olan vukufiyetiyle anlattı:

– Rahmetli iyi bir kadınmış. Her sabah bir şişe süt ve bir ekmek götürüyormuş üst kattaki bu yatalak komşusuna. Dün sabah yine götürmüş, dönerken koltuk değneklerinden biri kırılmış, yaşlı kadın o yüzden düşmüş merdivenlerden; ama aldırış etme, yaşlılar böyle olur. Ekmeği sütü kesildi ya ona ağlıyordur. Genç adam küçük dilini yutmuş gibiydi. Üst üste aynı kişi hakkında taban tabana zıt bu kadar şeyi düşünmek… Hemen yukarı çıktı. Ağlayan kadına yaklaştı. Kimsesiz bir yatalaktı. Gözyaşını silip sarıldı ve elini öptü. Kadının gözlerinde ölen yaşlı kadının bakışları vardı.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ŞEKER KOKUSU

04.12.2024- Suat ÖZGE

O çok istediği hedefine ulaşmış ve zengin olmuştu artık. Çok uzun yıllardır kurduğu hayalini de gerçekleştirmek istedi ve çocukken “bir gün zengin olursam, babamın her hafta sonu eve gelirken bir tane getirdiği, o çok sevdiğim şekerlerden doyuncaya kadar yiyeceğim “sözünü aklından geçirerek ve gülümseyerek en yakın marketin yolunu tuttu.

Artık zengindi ve dilediğince alabilirdi o şekerlerden. Rafları gezdi ve aradığı şeyi bulmuşluğun sevinciyle gözleri parladı. Tam bir koca kutu aldı ve evine gitti. Daha ilk paketi açıp tadına bakınca, ne tadı nede kokusunun aynı olmadığını anlamıştı…

Hemen yardımcısını çağırdı ve şeker şirketini araştırmasını istedi. Aradan bir gün geçmiş ve bir dosya getirilmişti önüne. O zamanlar küçük bir dükkan olan işyeri geçen onca seneden sonra büyümüş ve artık uluslararası satış yapan bir firma haline gelmişti. Ozamanki dükkanın ustası ise patron olduğu için artık, şirketinde çalışan binlerce eleman yapıyordu şekerleri.

“Demek ki bu yüzden tadı ve kokusu tutmadı şekerlerin” diye düşündü kendi kendine. Nede olsa şekeri yapan usta çok mühimdi. El ayarı dedikleri şeyde çok önemliydi… Zengin adam hayalinin peşini bırakmadı ve ertesi gün kalkıp şeker şirketinin yolunu tuttu. Maddi açıdan zor durumda olduğunu öğrendiği şirkete ortak olmak ve büyükte bir yatırım yapmak istediğini söyledi… Ama bir şartla…Şartını ise şöyle söyledi şirketin yaşlı patronuna:

-“Ben küçükken babam her hafta sonu sizin dükkanınızdan bir şeker alır getirirdi bana. Tadı ve kokusu enfes bu şekerlerden kutu kutu yemek isterdim ama fakirlik işte. Ancak bir tane alabiliyordu babam. Ve ben bir gün söz verdim kendi kendime. Eğer bir gün zengin olursam doyuncaya kadar bu şekerlerden yiyeceğim. Fakat siz işlerinizi büyütmüşsünüz ve patron olmuşsunuz. Elemanlarınızın yaptığı şekerlerden ne o kokuyu, nede tadını alamadın malesef. Sizden ricam benim için üretim haneye gidip benim için aynı kokulu ve tadı olan şekerlerden yapmanız…

– ” Koskoca patron şirketini zor durumdan kurtaran ortağına karşı çıkamamış ve hemen önlüğümü takıp belki yirmi beş sene sonra üretimhanenin yolunu tutmuştu. Ve kendinden istenileni yapıp şekerleri ortağı olan genç adamın önüne getirdi. Heyecanla şeker paketini açıp tadına ve kokusuna baktı genç adam. Yine olmamıştı. Ne aynı koku, nede aynı tadı vardı…

who need help the poor street children

Şirket sahibinden belki onca yıldan sonra el ayarını tutturamadığını söyleyerek tekrar şeker yapmaması için ricada bulundu. Ve tekrar üretimhanenin yolunu tuttu adam. Bu olay belki beş defa böyle tekrarlanmış, genç adam hayalindeki, çocukluğundaki o şekerin kokusunu ve tadını bir türlü alamamıştı. Üzgün bir şekilde evine gitmek için kapıdan çıkarken, yeni ortağı olan şeker şirketinin sahibi,

– “Babanız yaşıyor mu?” – diye sordu genç adama. Babasının uzun yıllar önce öldüğü cevabını alınca ise, sadece bir paket şeker uzattı ve yolcu etti yeni ortağını… Genç adam zengin olsa da hayalini gerçekleştirememenin üzüntüsüyle evine varmış, ve elindeki şeker paketine bakmaktaydı hüzünlü bir şekilde. Sonra neden üzerinde bir kağıt olduğunu gördü. Kağıdı açıp okuduğunda ise gözlerinden yaşlar boşalmıştı. Şöyle yazıyordu kağıtta;

-“Çocuklukluğunda yediğin ve hayalin olan hiçbir şekerde o kokuyu o tadı bulamayacaksın artık. Bu şekerleri gerçek ustası, yani ben yapsam bile.. Çünkü sana o şekerleri baban getiriyordu ve şekerin üzerine sinen babanın kokusuydu. Ve şekerleri baban getirdiği için bu kadar tatlı oluyordu -“… #Yazar #Suat #Özge

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

VERMEYİNCE MABUT NEYLESİN MAHMUT

02.12.2024-Aydın İZBUDAK

TIKANDI BABA

Sultan Mahmut kıyafet değiştirip, beraberinde sadrazam ve birkaç muhafız ile halkı teftişe çıkmış. Dolaşırken bir kahvehaneye girip oturmuşlar. Bakmışlar müşteriler kahvehaneciye seslenip duruyor: “Tıkandı Baba, çay getir,”

“Tıkandı Baba kahve getir”.

Tıkandı Baba lakabı Sultan Mahmut’a ilginç gelmiş. Merak edip kahvehaneciyi çağırmış. Kahvehaneci gelince;

‘’Baba sana neden “Tıkandı Baba” derler? Hele otur da anlat, ‘’demiş.

Tıkandı Baba başlamış anlatmaya ‘’ Ben bir gece, Rüyamda tanıdığım tüm insanların bir çeşmesi vardı ve hepsinin çeşmesinden oluk oluk su akıyordu. Benim de bir çeşmem vardı fakat benim çeşmemdeki su ip gibi akıyordu. Sonra ben,

“Keşke benim çeşmem de onlarınki kadar aksa” diye içimden geçirdim.

Sonra yerden bir çomak alıp suyun geldiği oluğu dürtmeye başladım. Ben oluğu dürterken çomak kırıldı ve ip gibi akan suyum damlamaya başladı. Bu sefer ben;

“Keşke çeşmem diğerlerininki kadar olmasa da, bari eskisi kadar aksa” diye içimden geçirdim ve oluğu kurcalamaya devam ettim.

Ben uğraşırken suyun geldiği oluk tamamen kırıldı. Az önce damlayan suyum, tamamen kesildi. Ben yine uğraşmaya devam ediyordum ki, o sırada Cebrail göründü,

“Tıkandı, baba! Artık uğraşma!” dedi.

“O gün bu gündür bu rüyamı kime anlattıysam adım Tıkandı Baba’ya çıktı. Hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp zar zor geçinmeye çalışıyorum.’’ Tıkandı Baba’nın anlattıklarından etkilenen Sultan Mahmut, muhafızlarına;

“Bundan sonra her gün bu adama bir tepsi baklava getirin; her baklava diliminin altına da bir altın koyun.” diye emir vermiş. Hemen ertesi gün askerler ilk tepsi baklavayı getirip, Tıkandı Baba’ya teslim etmişler. “Padişahımızdandır” diyerek…

Tıkandı Baba baklavaya sevinmiş. “Ne zamandır tatlı yemişliğim de yoktu” diye içinden geçirmiş.

Almış tepsiyi tutmuş evinin yolunu. Yolda düşünmüş kendi kendine;

“Yahu ben bir canıma nasıl yerim bir tepsi baklavayı? En iyisi ben buna hiç dokunmadan satayım.” Tıkandı Baba işlek bir yol kenarına kurmuş tezgâhını başlamış;

“Taze baklava! Taze baklava!” diye bağırmaya..

Bu sırada yoldan geçen bir Yahudi baklavaya talip olmuş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar, Yahudi baklavayı alıp gitmiş… Tıkandı Baba baklavadan kazandığı ile ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı evine götürmüş. Bir dilim atmış ağzına… Fakat dişine bir şey değmiş… Bu nedir diye bir bakmış ki; altın. Ve baklavanın her diliminin altında bir tane altın… Yahudi bu duruma anlam veremese de ertesi gün tekrar aynı yere gitmiş ki; aynı adamı görür müyüm diye… Bakmış ki adam orada… Demiş ki;

“Sen her akşam burada olacaksan, biraz indirim yap da ben her akşam alayım bu baklavaları senden.” Tıkandı Baba kabul etmiş ve her akşam baklavayı Yahudi’ye satmaya başlamış. Sultan Mahmut, bir ay baklava gönderdikten sonra;

“Bakalım Tıkandı Baba şimdi ne durumda?” deyip adamlarıyla beraber tutmuş kahvenin yolunu. Fakat bu kez kıyafet değiştirmeden… Sultan Mahmut bakmış ki, Tıkandı Baba aynı tas aynı hamam. Ne uzamış ne kısalmış. Yine aynı kahvehanede, ekmek kavgasında… Sultan Mahmut, Tıkandı Baba’yı yanına çağırtıp sormuş,

‘’ Tıkandı Baba sana yolladığım baklavaları almadın mı? Tıkandı Baba biraz mahcup’’,

Geldi hünkârım, demiş. Ben de satıp ihtiyaçlarımı giderdim. Duacınızım.’’

Sultan Mahmut, bunu duyunca tebessüm etmiş.

“Anlaşıldı Tıkandı Baba, sen gel bakalım benimle” demiş. Birlikte sarayın yolunu tutmuşlar. Saraya varınca Sultan Mahmut, Tıkandı Baba’yı doğruca hazine odasına götürmüş. Sultan Mahmut ,Tıkandı Baba’nın eline bir kürek tutuşturup,

‘’ Baba daldır bakalım küreği istediğin yere… Küreğin üzerinde ne kalırsa senindir, ‘’ demiş. Bunu duyan Tıkandı Baba öyle heyecanlanmış ki; küreği ters tuttuğunu fark etmemiş bile… Hızla küreği daldırıp çıkarmış ama ne çare? Kürek ters olunca üzerinde bir tanecik altın kalmış o da düştü düşecek… Derken o da düşmüş. Sultan Mahmut,

‘’ Baba, demiş. Senin buradan nasibin yok! Sen şu bizim askerleri takip et. Onlar ne derse yap.’’

Tıkandı Baba boynunu büküp düşmüş askerlerin önüne… Sultan Mahmut askerlerden birini yanına çağırmış,

‘’ Bu adamı alın Üsküdar’a götürün deyin ki; baba bir taş seç. Seçtiği taşa karışmayın. Sonra deyin ki: seçtiğin taşı fırlat. Tıkandı Baba taşı ne kadar uzağa atarsa; durduğu yerden taşı attığı yere kadar ona verin.’’

Askerler Tıkandı Baba’yı alıp Üsküdar’a götürmüş. Demişler ki baba bir taş seç. Tıkandı Baba sormuş,

“Ne için ki?” diye ama askerler bir şey söylememiş. Tıkandı Baba; şu büyüktü, şu küçüktü, şu yamuktu derken kocaman bir kayaya sarılmış demiş ki seçtiğim taş budur. Askerler demiş ki;

“Baba sen şimdi bu taşı fırlat, ne kadar uzağa atarsan o kadar yer senindir.” Bunu duyan Tıkandı Baba heyecanla seçtiği taşa atılmış, güç bela yerden kaldırmış. Fakat taşın ağırlığını direyemeyip elinde taş olduğu halde sırtüstü devrilmiş. Taş da üzerine düştüğünden oracıkta can vermiş. Askerler gidip durumu Sultan Mahmut’a anlattıklarında, Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş,

’’ Vermeyince Mabut neylesin Mahmut

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ANDAVAL KÖYÜNÜN HİKAYESİ

28.11.2024- Ali PEKER

Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları kitabında, Andaval köyünün hikayesini anlatır. Vaktiyle Kayseri ile Niğde arasında atlı sürücülerin gelip geçtiği, ara durak şeklinde bir tepe köyüymüş, Andaval. İnsanları çok misafirpervermiş .Yolda kalan ,dinlenmek isteyen her yolcuya kapılarını ve sofralarını açarlarmış.

O kadar çok izzet ve ikramda bulunurlarmış ki sadece Kayseri değil, civar illerden gelen bir çok insan buraya uğrar olmuş. Hatta işi abartıp hastalık bahanesiyle günlerce yatıya kalanlar günden güne artmaya başlamış.

Andavallılar iyi niyetlerinden dolayı kimseye hayır diyemedikleri için artık bu yükü kaldıramaz olmuşlar. Sonunda kendi köylerini terk edip, dağ köylerine kaçıp, göç etmişler.

Paylaşım metni ;Meydan -Larousse ‘dan alınmıştır.

Ansiklopedi ‘nin gösterdiği kaynak ; Reşat Nuri Güntekin /Anadolu Notları. Anadolu Notları ;Yazarımızın Milli Eğitim Müfettişliği döneminde (1927-1939) yaptığı yurt gezilerindeki izlenimlerinden oluşmaktadır.

***

NOT: Andaval Kilisesi, Niğde‘ye bağlı Aktaş beldesinde bulunan ve M.Ö. 8. yy’ın başlarına tarihlenen kilisedir.

Geç-Hitit yerleşimi olan ve aynı zamanda Roma döneminde de önemli bir merkez olan Antik Tyana kentinin uzantısı olarak düşünülen bu yapı yakın zamanda restore edilerek ziyarete açılmıştır.[1]

Tarihi kaynaklarda adı Andavilis, Addaualis, Ambavalis olarak geçen yerleşim Geç antik dönemde, İstanbul’dan Kilikya’ya giden yol üzerinde bir istasyon görevi üstlenmiştir. Bizans dönemine ait kilise ilk olarak W. J. Hamilton’ın 1842 yılında basılan seyahatnamesinde kısaca anlatılmaktadır. Seyyah, Eski Andavaldaki kilisenin Konstantinos’un annesi Helena’ya adanmış bir kilise olduğunu belirtmektedir.[2]

1977`ye kadar sağlam ve ayakta olduğu belirtilmektedir.[3] O zamana kadar büyük olasılıkla köylülerin depo olarak kullandığı bu yapı 1977`li yıllarda tescil edilmiştir. Ancak bir süre sonra kilisede patlama olmuştur. Patlamadan sonra uzun süre bakımsız kalan kilisede 1996 yılında Niğde Müzesi ile Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünden Prof. Dr. Sacit Pekak işbirliğiyle ilk kazı ve restorasyon çalışmaları yapıldı.[4]

Andaval anlamı nedir?

i. (Yun. andalavus, göçüşme ile andavalus > andavallus > andavallı) argo. Görgüsüz, bön, aptal kimse, ahmak: Ulan andavallı, dolap beygiri misin? (Hüseyin R. Gürpınar).

(Vikipedi)

Kaynakça

[değiştir | kaynağı değiştir]

  1. ^ “Tarihi Andaval Kilisesi turizme kazandırıldı”. hurriyet.com.tr. 16 Nisan 2019. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  2. ^ “Andaval Kilisesi”nigde.ktb.gov.tr. Nğde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. 14 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  3. ^ “Niğde Andaval Kilisesi”arkeolojikhaber.com. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  4. ^ Pekak, Sacit (1998). “Niğde-Andaval (Aktaş)’daki Konstantin- Helena Kilisesi”Sanat Tarihi Dergisi9 (9). ss. 103-117. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
 
Yorum yapın

Yazan: 28 Kasım 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,