RSS

Etiket arşivi: köy

GÜNEŞ GÖZLÜKLÜ ADAM

15.02.2025- Ramazan YILMAZ- Öğretmen Yazar

İzmir Kestelli Yurdu’nda kalırken başımıza yeni müdür olarak atanan adamı hiç sevmiyordum; kırmızı kravatı, hep yeni takım elbisesi ve gece bile takındığı güneş gözlüğü ile çok sevimsizdi. Sırf bu yüzden sevmiyordum adamı.

İnanın, üç ay sonra ilk karşılaştığımız ana kadar bana karşı bir kusur işlemedi, bana karşı yüksek sesle konuşmadı, azarlamadı, bir uyarıda bile bulunmadı. Arada bir müdür odasının kapısının önünde durup dikilirken, bir eliyle o ünlü güneş gözlüğünü çıkarır, yatakhanelere doğru:

“Susun, gürültü etmeyin!” “Uyku vakti geldi, ışıkları söndürmeyi unutmayın!” derdi.

Diğer öğrenciler gibi ben de o sözlerinden payıma düşeni alırdım. Niçin sevemedim adamı, niçin sevmiyorum anlayamadım? Sana ne adamın kırmızı kravatından, güneş gözlüğünden? (Tabii ki kendime diyorum bunu.)

O sene Kurban Bayramı tatiline girdik. Üç gün önce başladı bayram tatili, dokuz gün sürecekti. Yurttaki 200 öğrenciden bayram tatilinde evlerine, memleketine uçamayan kuşlar gibi gidemeyen 5 kişi kaldık yurtta. Bizim için bayram tatilinde yemek çıkmayacaktı, bu nedenle mutfakta 5 kişilik kumanya hazırlanıyordu. Yurt Müdürü, bu bayramda evine ve memleketine gidemeyen biz o beş kişiyi tek tek makamına çağırdı; beşimizle de ayrı ayrı görüştü. En son beni çağırmıştı:

“Nerelisin sen?” dedi.

“Ispartalıyım, efendim.”

“Hım, baya uzak İzmir’e!”

“Evet efendim.”

“Bayramda niçin gitmiyorsun memleketine?”

“Annemle kız kardeşim köyde yalnız kalıyorlar. Kurban kesemeyeceğiz. Gitsem bile annem benim vardığıma sevinemeyecek, kurban kesemediğimiz için daha çok üzülecek.”

“Baban ne iş yapıyor?”

“Babamı bir trafik kazasında kaybettik, babamın ölümüyle okul hayatım da sona ermiş görünüyordu ama beni bu yurda ücretsiz aldılar, böylece tahsilime devam etme şansı yakaladım.”

“Günlük yol parasıyla cep harçlığını kim veriyor?”

“Sizden önceki müdür ayda 30 TL veriyordu.”

“Uf, canım yandı, üzdün beni, bana niçin söylemedin?”

“Yurtta tek parasız öğrenci benim, bir yanlış adım atmaktan korkuyorum, bu yurt tek şansım benim.” “Kurban kesemediğine üzülse bile annen seni görünce çok mutlu olur. Sana yol parası versem bayramda köyünde olmak ister misin?”

“Annem bana dönüş biletini alamaz, dönüş bileti parası da verirseniz giderim.”

Kırmızı kravatlı güneş gözlüklü yurt müdürü, kollarını sıvadı, telefonla İzmir Basmane Otogarı’ından Isparta bileti temin etti. Gidiş dönüş bilet parasından başkaca 50 TL de bayram harçlığı verdi, beni ta otogardan uğurladı. Otobüs kalkana kadar bekledi, otobüs otogardan çıkarken o da o ünlü gözlüğünü çıkarıp bana el salladı. Köyüme vardığımda ilkokul ikiye giden kız kardeşim boğmaca olmuş. Durmadan öksürüyordu. Annem doğru dürüst yürüyemiyor, belini tutarak oturup kalkıyordu, acı çektiği suratından belliydi:

“Sana ne oldu anne, beline bir bakayım, yaralı mısın?”

“Değil oğlum, yaralı değilim; belim, bacaklarım ağrıyınca zift eritip belime sardım. Zift kendini salınca ağrım sızım kalmayacakmış.”

“Hay annem, canım annem, derdine dert eklemişsin, ziftten insana ne fayda gelir! Zift insanın etini bırakana kadar cildini çürütür, yara eder de öyle bırakır, kim verdi bu aklı sana?”

“Sorma oğlum, sorma, sen niye geldin, paran pulun var mıydı, nasıl geldin?”

Evde çay, zeytin, peynir, kahvaltılık namına bir şey yokmuş. Arife günü annem o haliyle un çorbası yapmaya kalktı. Erkeğim ya, bu manzara karşısında ağlamıyordum:

“Sen otur anne, ben kahvaltılık bir şeyler alıp geleyim.” Kız kardeşime de, “Bakkaldan bir şey ister misin?” diye sordum. Kızın ciğerleri sökülüyor, ne istesin? Annem söyledi kız kardeşimin ihtiyacını:

“Oğlum, Karaoğlanların Bakkal dükkânında ‘Dover’ diye bir öksürük hapı varmış, ondan alıver kız kardeşine. O pahalıysa ‘Opon’ al gel.”

“Peki anne.”

Köyde biraz temiz, biraz düzenli kıyafetimle beni görünce köylüler:

“Hoş geldin delikanlı, hoş geldin, maşallah, maşallah!” diyor benimle kocaman adammışım gibi saygılı konuşuyorlardı.

Dover diye bir öksürük hapı varmış bakkalda, 6 TL, almaz mıyım? İki somun ekmeği, yarım kilo zeytin, yarım kilo peynir, 100 gramlık bir paket çay ve 1 Kilo da toz şeker satın aldım. Dönüş bilet param cüzdanımda saklı, o adamın harçlık olarak verdiği 50 TL’den 35 TL kaldı. Kahvaltıdan sonra annem, kız kardeşime Dover’den bir tane yutturdu, biraz sonra kız kardeşimin öksürüğü kesildi, mindere bir uzandı kızcağız, sızdı kaldı. Sabahtan ikindiye kadar uyudu. Arada bir tek tabanca gibi öksürüyordu ama boğulmuyordu. O adamın harçlık olarak verdiği 50 TL’den kalan 35 TL’nin 30 TL’sini anneme bıraktım, üçüncü bayram gününe anca bulabildiğim otobüs biletiyle İzmir’e, yurduma döndüm. Beni mi bekliyordun be adam, gece yarısı varıp yurdun kapısını çaldığımda, kapıyı kırmızı kravatlı güneş gözlüklü o iyi yürekli yeni müdür açtı:

“Hoş geldin yavru, hoş geldin! Gel, gel, gir içeri!”

Bavulumu elimden alıp taşımasına bittim adamın. Müdür odasına aldı beni. Sohbet ettik erkek erkeğe ama benim erkekliğim, delikanlılığım eridi, yok oldu. Hıçkıra hıçkıra ağladım müdür odasında. Güneş gözlüğünü çıkardı o da gözyaşlarını siliyordu.

Ramazan Yılmaz

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Şubat 2025 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

GÜLİZAR GELİN-YAŞANMIŞ BİR HİKAYE

26.12.2024- Göher GÜLER

Orta Karadeniz Bölgesi’nin dağlık bir köyünde yaşayan; karakaş kara gözlü, uzun siyah saçlı, kırmızı yanaklı, beyaz tenli, boyu endamı yerinde, on beş on altı yaşlarında, güzel bir çocuk gelin Gülizar.

O da her gelin gibi verilen görevi yerine getirecek; kaynana, kaynataya, kendinden büyük eltilere, kayınlara, görümcelere saygıda kusur etmeyecekti. Sabah erken kalkıp; ineği sağacak, hamur yoğuracak, odun ateşinde ekmek yapacak, yemek yapacak, bulaşık yıkayacak, evi damı temizleyecek, tarlaya gidenlere azık hazırlayacak. Kuşluk vakti koyunları sağacak, sütü pişirecek, peynir yoğurt mayalayacak, çökelek yapacak. Orak biçecek, yığın yığacak, harman sürecek, ekin yıkayacak, bulgur kaynatacak, taş değirmende yarma çekecek. Sırtında odun taşıyacak.

Yunaklığa kazan kurup, çamaşır yıkayacak, daha neler neler… İşini düzgün yapamaz ve yetiştiremezse, dayak yiyecek ve en önemlisi de çocuk doğuracak. Çocuğu olmazsa yandı, Anadolu kadını… Köyde kış bastırmış; kar neredeyse bir insan boyuna gelmişti. Yollarda, evlerin saçaklarında buz kalıpları oluşmuş, şehirle olan irtibat kesilmişti. Tipi gittikçe hızını artıyordu.

O dönemde telefon, elektrik yoktu köyde… Sabahın erken saatleri; bizim evin tahta kapısına güm güm vuruluyor, aralıksız!

– Geldim, geldim!

– Durun hele, ne oldu, alacaklı gibi ne vuruyonuz kapıya!

Babannem açıyor kapıyı.

Ne oldu bacı, hayrola bu saatte?

– Gelin sancılandı, yetiş bacı!

– Ben yaptıramam doğumu, bi yerden ebe bulun bacı.

– Ebe yok, oğlan gitti yarı yoldan geri döndü. Kar kapatmış yolları, tepeye kadar zor varmış, at daha fazla yol alamamış.

Eli böğründe öylece duruyor, beti benzi atmış oğlanın. İki tokat salladı babası, gendine gelsin deyi.

-Etme bacı, elini ayağını öpeyim. Senden başka yaptıracak kimse yok, yetiş! Kulun kölen olayım, yetiş diyom sana!

Babaannem canhıraş çıktı evden. Gece yarısı oldu dönmedi. Dedem;

“gidip bakayım” diyerek, lastik ayakkabılarının üstüne çorap geçirip gitti. Saatler sonra tek başına geri geldi.

“Gelin doğuramamış, hay Allah, ne yapsak ki” diyerek, söylene söylene girdi içeri. Sabah hep birlikte gittik, Gülizar gelinin evine. Ben sekiz dokuz yaşlarındayım… Yatırmışlar yatağa Gülizar gelini. Her tarafından ter boşalmış, sanki bir kova su dökmüş gibi. Evin kerpiç duvarlarından çıkan feryatlar, köyün üst başında yankılanıyor, göğü deliyor adeta! İnim inim inliyor, Gülizar gelin!

“Kurtarın beni, ölüyom ben! Yandım anam! Dayanamıyom anam!..”

Dayanacak gibi değil feryatlara! Doğuramıyor, çok acı çekiyor, iniltiler yürekleri dağlıyor.

“Hiç umut yok” diyor büyükler.

“Ölecek ölmeye de, bari çocuk kurtulsa” fısıltıları yayılıyor…

Sonraki gün, bütün köylüler çare arıyor. “Kağnıyla gezdirelim, kağnı sallandıkça belki bebek aşağı iner, kolay doğurur.

” Kağnıya yatırdılar Gülizar gelini. Kafasını örttüler, yün atkılarla. Ayaklarını yapağılarla sardılar, üşümesin diye. Altına yün döşek serdiler. Üzerine bir yün yorgan, iki tane de kıldan dokunmuş çul örttüler. (Kıl çul üşütmezmiş.) Dakikalarca dolaştırdılar köyün etrafında, gene çare yok. Bu işlem bir kaç defa tekrarlandı. Ümitler kesiliyor, hayaller kırılıyor…

Daha sonraki gün; Gülizar gelin artık, gözlerini açmıyor. Harap bitap düşmüş, mecali yok, sesi çıkmıyor, sadece dudakları oynuyor. Ne söylediği anlaşılmıyor. Eller kollar yana düşmüş, dudaklar morarmış, suratı şişmiş, adını bilemediğim garip bir renk gelmiş yüzüne. Dudaklarını ısıra ısıra yaralar oluşmuş. Zar zor nefes alıyor, boylu boyunca yatıyor. Herkes ağlaşıyor, ağıtlar yakılıyor.

“Vah zavallı vah, vaah! Gençliğine doymadan gidecek yavrum! Pek de güzel yavrum! Kara topraklara yakışır mı, bu güzellik! Bu nasıl bir kader, bu nasıl bir talih, Allah anasına babasına sabır versin!”

Arada bir elleriyle kontrol ediyorlar Gülizar gelini, soluk alıyor mu diye. Umutsuz bekleyiş devam ediyor… Bilmem kaçıncı gün hatırlamıyorum. Ebe;

“nasıl olsa gelin ölecek, çocuğu kurtaralım” diyor. “Bana bi cilet (jilet) getirin hele, çabuk olun durman öyle, sıcak suyla sabun getirin! kesip çocuğu alacam. Hazır mı, sıcak su? Sabun nerde, haydin ne duruyonuz, Haçça, Fadime, Zöhre, size diyom haydin, ölüyo görmüyonuz mu?..”

Kesiyor ebe jiletle. Kim bilir ne kadar kesti! İki elinin parmaklarıyla bebeği çıkarmaya çalışıyor, var gücüyle asılıyor, bebek gelmiyor.

“Bağırsak dolanmış, gelmez bu bebek!”

Birinci hamlede sonuç yok. Bir hamle daha, gene yok. Üçüncü hamlede doğuyor bebek, boynunda bağırsak (kordon) dolalı bir şekilde, kanlar içinde. İnga, inga! Bebek sesi yankılanıyor, evin içinde. Sanki; annesinin çektiği acılara üzülüyormuş gibi, var gücüyle bağırıyor. Yıkayıp kundakladılar bebeği. Kendinden habersiz, baygın yatan annenin yanına yatırdılar.

“Ağzına biraz su verin gelinin.”

Gelin ceset gibi yatıyor. Kaşıkla su veriyorlar ağzına. Arada bir yanaklarına dokunuyorlar, hafif hafif şamarlıyorlar, nefesini kontrol ediyorlar.

“Gülizar, Gülizar, Gülizar gız, aç gözünü!” Sesleniyorlar arada bir.

Saatler sonra, belli belirsiz iniltiler geliyor. Gözünü yarım yamalak açıyor, Gülizar gelin… Bir gün sonra kendine geliyor.

– Bebeğin oldu gelin.

– Gız mı, oğlan mı? Soruyor, bitkin bir vaziyette, zor duyulan sesiyle.

– Oğlun oldu gözün aydın, gelin! Onca acıya rağmen hafifçe gülümsüyor, Gülizar gelin.

– Yaşıyo mu, sağlam mı?..”

– Turp gibi maaşallah, bi görsen. Elleri yumuk yumuk, kapkara saçları var. Ayakları bi lokma, ağzı gayfe gaşığı gibi. Bi güzel, bi güzel. Aynı sana benziyo gız, valla billa bak. Bak bak görüyon mu, sesini duyuyon mu?

Başını sallıyor, dudağının kenarından zar zor gülümsüyor, yine Gülizar gelin… Kendi acısını unutup; evlat sevgisini dolduruyor, yüreğinin ta derinliklerine, Anadolu kadını. Evlat sevgisi bastırıyor acıyı!.. Göher Güler (Yaşanmış bir hikaye)

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

BİR KIZ GÖRDÜM KULÜBENİN ÖNÜNDE

01.12.2024-Mina URGAN- Bir Dinazorun Anıları

Yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler. Ben de kendimi bir şey sanıyordum. Sonra günün birinde trenle Anadolu’ dan geçerken, lokomotif bir ara durakladı. Ve bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm.

Kız, bir çeşit gururla başına kaldırmış, kayıtsız gözlerle trene bakıyordu. Nerdeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye. İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda. “Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim; o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde durabilirdi” diye düşündüm.

Benim ben olmam, yabancı diller bilmem, üniversite okumam, kültürlü sayılmam, kendi marifetim değil, bir rastlantının sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar. Kendimi bir şey sanan ben, toplumsal ve ekonomik düzenin korkunç haksızlığının bir ürünüydüm sadece: Büyük bir kentte, çok aydın bir çevrede büyümüştüm, en iyi okullarda okutulmuştum; gümüş tepsilerde bana kültür sunulmuşu sanki. Ama o kulübenin önündeki köylü kızı olsaydım, etrafımı saran yoksulluğun demir çemberini kıramayacaktım; kültürlü bir çevreden, iyi bir eğitimden yararlanamayacaktım. Dolayısıyla ben “ben” olmayacaktım.

O köylü kızı, benden çok daha akıllı, çok daha yetenekliydi belki de. Ama o kulübenin önünde kalmaya mahkumdu ömrü boyunca. Bir Dinozorun Anıları Mina URGAN

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

BİR YOL VE BİR YÖRÜK HİKAYESİ

25.10.2024-Erkan YILMAZER

Zaman 1970 li yılların sonları .

İş :Batı Toroslarda Burdur/ Antalya arasında, çetinliğinden dolayı adına türküler yakılan (Yol ver bana Çubuk beli geçeyim!), yılan gibi kıvrım kıvrım dolanan Çubuk Boğazı yolunun yeni bir güzergah ile yenilenmesi işi.

İşin Yüklenicisi yabancı bir şirket. Sabahın ilk mesai saatleri.. Yabancı şirket bünyesinde çalışan Türk harita teknisyenleri Çubuk boğazının başlangıç mevkiinde topoğrafya cihazları ile birtakım ölçümler, çalışmalar yapmaktadır. Bunları dağın karşı yamacındaki çadırından izlemekte olan bir Yörük, ne yaptıklarını merak ederek yanlarına gider.

-Merhaba ağalar, kolay gelsin. Ne işlersiniz?

-Merhaba dayı. Arazide durum tespiti, eğim ölçümü gibi çalışmalar yapıyoruz. Çubuk boğazında yapılacak yeni kara yolunun güzergahını belirlemek için gerekli çalışmalar bunlar. Dağ çok yaman, boğaz da uzun. Şirket mühendisleri kaç gündür bunun için kafa yoruyor.

-Eee, nahal (nasıl) bellikleceniz (işaretleyeceksiniz) yeni yolu? Boğazın hangı yanından yol açmak niyetindesiniz ? Harita teknikeri yabancıları kastederek :

– Ona şirket mühendisleri karar verecek, birazdan gelirler ama kolay olmayacak.

-Duroon (duradurun) dayım; ben size bi möhendiz getireen. Bi de onun dediine bakın. Soonacıma gine bildiniz gibi yaparsınız.

Yörük bu sözü söyleyip ayrıldıktan bir iki saat sonra bir eşekle tekrar bulunur gelir. Bu arada yabancı mühendisler de sahaya gelmişler, sahadaki Türk teknisyenler yörüğün gelişini ve söylediklerini yabancı şefe aktarmışlardır. Yabancı şirketin Şantiye şefi işlerine karışılmasından canı sıkılır ama Türk köylüsünü merak ettiğinden ve kendisi için eğlenceli olacağını da düşündüğünden onu dinlemeye itiraz etmez. Şef’in sözlerini Yörük Osman’a Türk çalışanlar tercüme ederek aktarır:

-Merhaba. (Piposundan bir nefes çektikten sonra, dumanını üflerken eşeği işaret ederek , dudaklarında müstehzi bir ifadeyle) Bana senden söz ettiler. Buradakilere bir mühendis getireceğini söylemişsin ama sen arkadaşınla gelmişsin.

-Merhaba beyim. Heye, söylediydim. Hemi de getirdim. (Eşeği göstererek) İşte getirdiğim möhendiz. İşittim ki boğazı nerden, nahal geçeriz diye kafa yorarmışsınız. Sizler helbet daha eyisini bilirsiniz emme bi de bu fukara möhendize kulak verin isterseniz. Eşeğin iki yanında ağzına kadar dolu birer saman hararı (büyük çuval) yüklüdür. Yörük Osman cebinden çıkardığı çakı bıçağıyla çuvalların altında birer ikişer çentik açar. “Dehh kızım !”diyerek eşeğe yol verir. Yolun, boğazın zaten yabancısı olmayan eşek ağır ağır, tıkır tıkır Çubuk Boğazı’ndan iniş aşağı bir yol tutturur. Osman, yabancı şef’e ve diğerlerine dönerek “Takip edin !” der.

Başta yabancılar olmak üzere bütün saha ekibi ”bir eşekten mi akıl alacağız!” düşüncesiyle önce bozulurlar, aralarında sinirlenenler olur. Eşek, tatlı bir eğimle dura, döne yamaç aşağı Çubuk boğazının vadisine doğru ilerledikçe iki yanındaki çuvallardan yavaş yavaş dökülen samanlar geriden gelenlere iki şeritli bir yol işareti bırakmaktadır. Gördükleri karşısında şaşkınlıktan şaşkınlığa, hayretten hayrete düşen yabancı, yerli uzmanların fikri değişmeye başlar. Büyük bir yükten kurtulmanın rahatlığı ile Yörük Osman’a teşekkür ederler. Hemen, saman izlerine kalıcı işaretler koymaya başlarlar. Güzergah kaba taslak ortaya çıkmaktadır. Boğaz içinde, bir dere kenarında kurmuş oldukları günlük kamp/şantiye çadırında Osman’a kahve, çay, kek vs ikram ederler. Osman, tercüman vasıtasıyla yabancılara “Bu çadırı yanlış yere kurmuşsunuz. Bunu burdan kaldırın; daaha şu yamaca kurun” diye yüz elli , iki yüz metre uzaklıkta ama emniyetli bir yeri işaret eder.

Yabancılar “Neden ki?”diye sorarlar.

“Çünkü burayı su basar. Akşama kalmaz yağmur var. “ der.

Hava gayet açıktır ve gökyüzünde yaprak kadar olsun bir bulut yoktur. Bunun üzerine yabancı şirketin Şantiye şefi olan mühendis bir bizim yörüğe, bir havaya bakarak, kendinden emin bir tavırla,

“ Mühendisine lafım yok ama Meteroloji’de zayıfsın. Biz o işi iyi biliriz. Bugün, yarın yağmur filan yok. Zaten kampı yarın başka yere taşıyacağız. Çadırı toplamamıza hiç gerek yok” der. “Pekey beyim, siz bilirsiniz…” der yörük; keçilerini toplamak üzere yanlarından ayrılır. Öğleden sonra gökte bir küçük bulut görünür ve gitgide büyür. Büyüdükçe kararır, karadıkça büyür. Kırk beş dakika, bir saat içinde bardaktan boşanırcasına bir yağmur iner. Masum bir kuzu gibi sakin sakin yayılıp akan dere birden azgın bir sele döner. Arazide çalışmakta olan yerli, yabancı mühendisler, işçiler kamp çadırına zor yetişirler. Eşyaların, önemli cihazların bir kısmını kurtarırlar, bir kısmı çadırla beraber sele kapılıp gider. O sırada, olacakları önceden sezen, onları tepeden izlemekte olan Yörük Osman koşarak yardımlarına yetişmiştir. Rüzgar dinip, yağmur geçtikten sonra yabancı şef ( yine tercümanlar vasıtasıyla) bizim Yörük Osman’a sorar:

-Hava açık ve gökyüzünde bir küçük bulut bile yokken, yağmur yağacağını, üstelik ”akşama kalmaz” diyerek nasıl bilebildin ?

-Çünkü yağmur yağacağı zaman benim hayalarım üşümeye, ince ince ağrımaya başlar. Ordan bildim. Yörüğün bu sözü kendisine tercüme edilen yabancı şirketin şantiye şefi, bir kahkaha patlatacak ve bugün bile dilden dile dolaşan şu meşhur sözünü söyleyecektir:

“Mühendisi eşeğinden, Meteorolojisi ..şağından olan bu millete akıl ermez, bunlarla uğraşılmaz! ” Alıntı erkan yılmazer

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Ekim 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

AYŞE ÖĞRETMENDEN MEKTUP VAR

23.10.2024-Doğan Cüceloğlu ( 19 Ekim 2019)

Yeni emekli olmuş Ayşe öğretmenden mektup geldi. Altı sayfa uzunluğundaki Mektubu, “1954 yılında, Torosların eteğindeki şirin bir kasaba olan Silifke’de ailemin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelmişim,” cümlesiyle başlıyor. Çocukluğunu, çocukluk ortamını, ilkokul, ortaokul eğitimini ve öğretmen oluşunu anlatıyor. Mektubundaki aşağıdaki satırları paylaşmadan geçemeyeceğim:

“Ben Seyranlık Köyü’nde hem öğretmen, hem de kendimin müdürü idim. 17 yaşındaydım. En büyük öğrencim 15 yaşındaydı. Ama o kadar coşkulu idim ki öğretmen olmuştum ve benim görevim köyü aydınlatmaktı. Köylülerle birlikte yol yapmayla başladık işe. Köye 15 günde bir gübre kamyonu gelebilsin diye. Gün oldu çocuklarla oyun oynadık. Gün oldu dağa odun yapmaya gittik. Gün oldu birlikte hızlı işlem yapma yarışı yaptık. Gün oldu dersler yetişmedi diye akşam birlikte çalıştık. Soba yakmayı, yufka yapmayı öğrendim. Yaya olarak şehre 2.5 saatte gidiyor 4 saatte dönüyordum. Burada hem hayatı, hem öğretmenliği öğrendim. Hâla görüştüğüm sevgili öğrencilerimden bir tanesi yetiştirme yurdunda okuyarak Jeoloji mühendisi, bir tanesi de öğretmen oldu. Birçoğu da Silifke’de esnaf oldu. Beni görünce hepsi de kendileri okuyamasa da benim verdiğim okuma aşkı ile çocuklarını okuttuklarını anlatıyorlar.”

Ayşe öğretmen uzun uzun anlatıyor. Dediğim gibi uzun bir mektup. Yıllar yılları kovalıyor; evlilik, Adana, Antalya, Denizli’de görevler; hastalıklar, mücadele, dostluklar, hüsranlar, eşini kanserden kaybetme ve Antalya’da 65 yaşında emeklilik.

“Ne yapabilirdim? Bilgi birikimim boşa mı gidecekti? İçimdeki okuma ve çalışma arzuma gem vuramıyordum. Silifke’nin Gökbelen Köyü’nde dedemden kalma evimizin miras sorunlarını halledip tadilata başladık. Evimiz köy meydanına bakıyordu. Alt kattaki meydanı gören bölümü kütüphane yapmaya karar verdim. Biriktirdiğim kitaplarımla birlikte Gökbelen Yaylası’na taşındım. Az sayıdaki öğrenci taşımalı eğitim nedeniyle Gülnar’ın Kayrak Köyü’ne gidiyordu. Okuma alışkanlığı hiç olmayan, ama çocuklarını okutup; köyden, fakirlikten kurtarmak isteyen, henüz öğretmene saygısını yitirmemiş az sayıdaki köylülerle yaşamımı sürdürmeye başladım… Henüz değerlerimizin kaybolmadığını görüyorum. Yalnız yaşıyorum ama yalnız değilim. Her an yardıma hazır insanlar çevremde. Doğal hayatın içinde “Özgür Kuş” gibiyim. Dağlara tırmanıyorum. Yürüyüş yapıyorum. Çevremi temizliyorum ve de sürekli kitap okuyorum. İnsanların öğretmene duydukları güveni tazelemek için model olmaya çalışıyorum. Yaşadıklarım, yaşayacaklarım ve de başardıklarımla ilgili bilgileri sizinle paylaşmaktan dolayı çok mutluyum.”

Ayşe öğretmen beni sosyal medyadan takip ediyor; yani sizin buraya yazacaklarınızı okuyacak. Ona söylemek istediğiniz duygu ve düşüncelerinizi ben de merak ediyorum. Selamlar, sevgiler…

BİLKE YORUM: Bir zamanlar, eğitim seviyesini ve halkın yaşam düzeyini yükseltmek diye idealleri vardı öğretmenlerin. Dersim bitsin de hemen gideyim düşüncesi bu gün hakim. Herkesin, herkesi kolayca eleştirdiği bu günlerde, üretenlerin azalması içimizi sızlatıyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Ekim 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

TAM 50 YIL ÖNCE BEKLENMEDİK BİR ÖLÜM ACISI

26.06.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

İnsan hafızası, yıllar geçse de anıları içinde saklıyor. Hafıza, nokta kadar hacimsiz, elastiki bir torba gibi de genişleyen bir alan. Bir saniyede anımsadığımız geçmiş, anları ard arda ekleyerek bellekte film rulosu oluşturarak bize seyir zevki yaşatıyor. Acısı ve tatlısıyla. Verileri hafızadan çağırdıkça, geçmiş belleğimizde canlanıveriyor.

Nedir zaman, bilim insanlarını ve felsefecileri yıllar yılı meşgul eden zaman nedir? Bire bir içinde yaşadığımız an+an+ anların toplamı ve gelecek+ geçmişi içine alan GENİŞ ZAMAN. Bir de tümünün toplamı DEHR, evrenin ya da evren+ evren ötesi hafızası. Derinlere dalmadan anıma geçeyim:

50 yıl önce, çiçeği burnunda 19 yaşında genç bir köy öğretmeniyim. Ordu ili Fatsa ilçesi Yeniköy-Sarıyakup Mahallesi okulunda görevliyim. İki derslikli okulda mevcut 90, yeni  öğretmen atanana kadar tek öğretmenim. Öğrencileri sabahçı öğlenci yaptım. 1-2-3 sabah, 4-5 öğleden sonra eğitime devam ediyoruz. Sabah 8.30 başlıyor, akşam 17.00′ de bitiriyoruz. Öğle arası da bayram için koro, halkoyunları çalışmaları yapıyoruz. Çocuklarla, çocuklar kadar şen yakan top oynuyor, ip atlıyor, koşuyoruz. Gençlik işte, beden bu tempoyu kaldırıyor. Gel de bu gün yap bakalım.

Gönlümde yanan  öğretme aşkı ışığı ve görev sorumluluğumu omuzlarımda taşıyor, çalışıyor, çabalıyorum.  Ev sahibimin kızı Gülsüm evlenecek. O zamanlar köylerde gelinlik adeti yok. Nasıl cesaret ettiğimi bilmiyorum ama ona gelinlik diktim. Maaş günü ayda bir Fatsa’ya iniyorum. ÇAMAŞ henüz nahiye, yürüyerek Çamaş’a oradan da jeep ile Fatsa’ya gidiyorum. O zaman bu günün yolcu minibüsleri nerede, 5 kişilik jeepe  9- 10 kişi biniyor, virajlı yollardan tekerin biri uçuruma ha gitti ha gidiyor korkusuyla yol alıyoruz.

Gelinlik dikmek için Manifaturacıdan kumaş ve diğer gerekli malzemeleri aldım. Dikiş makinesi buldum, teyel, prova derken gelinliği diktim gerçekten. Köyde ilk defa bir kız, düğününde gelinlik giymiş oldu. İlçeden etamin de almıştım, genç kızlara etamin üzerine kanava işlemesini de öğrettim. Sabahtan akşama kadar okulda çalışıyor, akşamı da boş geçirmiyordum. Okulda tiyatro, koro, halk oyunları çalışmaları da sürüyor bir taraftan. 23 Nisan Bayram kutlaması, çocuklarla beraber ettiğimiz emeğe değdi.

Hazırladığımız Antep Ekibi, okul bahçesinde coşkulu anlar yaşattı. Öğrenciler çok başarılıydı. Gübre torbasını kasnağa geçirerek yaptığımız davul da işimizi görmüştü. SÜTÇÜ İMAM tiyatrosunu sergiledik, köy halkının duygulanışı ve alkışları muhteşemdi. Öğrenciler, Maraş’ın işgalini ve halkın direnişini tiyatro öğrencileri gibi canlandırdılar.

Öğretirken öğreniyor, insan karakterleri üzerinde coğrafya ve tabuların etkisini anlamaya çalışıyordum. 4. sınıfta gözleri şimşek gibi pırıl, pırıl parlayan Ali ve tatlı kız kardeşi Ayşe vardı. Anneleri 27 yaşında, genç ve becerikli bir Karadeniz kadınıydı. Kadınlarla çok anı paylaşmıştım. Yurdumun kadınları çilekeşti, tarlada, dağda bayırda ormanda birer kahramandı hepsi. Bu günün köyden kente göçen kadınları ise asla onların eline su dökemezdi. Ayşe’ye bayram için prenses giysisi dikmiştim. Ali, sobaların yanmasında, odunların kesilmesinde, okul nöbetlerinde, bir yerden alınması gereken ihtiyaçlarda en yakın yardımcımdı.

Bir gün sınıfta ders yaparken, dışarıdan sesler geldi. Dışarı çıktım ve baktım.  Köyün adamları, hep beraber sal ile hasta taşıyorlardı. Ali ve Ayşe’nin annesi fındık bahçelerken kaza geçirdi dediler. Dere tarafında bir tarlada fındık diplerini kazıyormuş, tepeden üstüne kocaman bir kaya yuvarlanmış. Tarladan alıp önce dereye, sonra da köye gelene kadar aradan 2 saat geçmiş. Acil ilçeye götürülecekti, köyün ileri gelenleri ” sen de bizimle gel” dediler. Çocukları evlerine yolladık, bindik cipe gidiyoruz. Fatsa hastanesine gidene kadar tam 1 saat geçti, yani 3 saat zaman kaybettik. Hastada hareket yok, sadece nefes alıp veriyor. Çocuklar gözümün önüne geliyor, ne yapmalıyım, kime gitmeliyim diye düşünüyorum. Hastaneye geldik, atladım arabadan, hemen acilde çalışanları “zaman kaybettik” diyerek harekete geçirdim. Sedye geldi, hastayı içeri aldılar. Hastayı röntgene, gerekli tahlillere hazırladım. Hayatımın ilk deneyimlerini yaşıyordum. Sonra doktor, ameliyata alacağız, üstündekileri çıkar ameliyat giysisini giydir dedi. Ameliyata hazırlarken hastanın yarasını çok yakından gördüm. Yanakta, göz altından çeneye kadar ay gibi kavisli bir yarık vardı. Giysisini çıkarırken yarık açıldı ve tüm dişlerini gördüm. Bu kareyi hayatım boyu unutmadım, çok etkilenmiştim. Daha çok genç ve deneyimsizdim. O kadar çok İyi olmasını istiyordum ki. Hastayı hazırladım. Hastanın eşi, annesi ve ev sahibimle birlikte sonucu bekliyorduk.  15-20 dakika sonra çıkardılar. Bize  tam teşekküllü bir hastaneye götürün dediler.  Artık anlaşılmıştı, hasta beyin kanaması geçiriyordu. Hastayı tekrar giydirdim ve hazırladım.

Eşi hastayı doktorun tavsiyesi üzerine Samsun Hastanesine götürdü, ben akşam köye döndüm. Ali ve Ayşe’ye ne diyecektim. İçim sızlıyor, yüreğim dayanmıyordu. Onlar benden iyi haber bekliyorlardı. Eve içim kan ağlayarak gittim, çocuklar gözlerimin içine bakıyordu.

Hayatımın en zor anıydı.   Sanıyorum hepsi 6 kardeşti. Çocuklarla göz göze geldiğim anın acısını şimdi de yaşıyorum.

Ertesi günü köye cenaze geldi……….

Ali şimdi İstanbul’da iyi bir işte çalışıyor. Telefonla bana ulaştı, eski günleri andık. O beni unutmamış, ben de onu unutmamıştım. Öğretmenim sizi unutmadım dediğinde sesinde, eski günleri anımsıyordum.

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

KALDIM SIFIR NOKTASINDA

13.03.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Etkisiz ve yetkisizce bir noktada çakılıp kalır mı insan?

Dört yıl önce, uzak bir köyde evi tamamen yanan aileye ev eşyası götürmüştük. İşimiz bitince, oraya yakın köylerde eğitim desteği verdiğimiz öğrencilerimizi de ziyaret ettik. Bir yıl önce, Köy Atölyesi Etkinliğimizde cıvıl, cıvıl pırıl, pırıl olan kızımızı, aşırı kilo almış ve yaşam enerjisi sönmüş gördük.

Aileye halı sözüm vardı. Halımızı ve diğer ev eşyalarını birlikte eve taşıdık. Evlerinin arkadan görüntüsünü aldım. Yan tarafta inşaat halinde yeni ev yapıyorlardı. Paraya ihtiyaçları vardı.

Öğrenci, “size özel bir şey anlatmam gerek” dedi.

“Hocam kanser oldum, benim 3 böbreğim varmış. Doktor birini ameliyatla alacak. İlaç tedavisi verdi, ilaçlar kilo aldırdı”

Kız, lise birinci sınıf öğrencisi, henüz çocuk, kıyamam. Şaşırdım, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Boğazım düğüm oldu, bir güç gittikçe artarak sıkıyor da sıkıyor boğazımı.

” Kızım, doktor ve hastane adını verebilir misin? Ben de görüşür, detayları öğrenirim” dedim.

Birden panik oldu;

” Doktor adını veremem, kimseye adımı vermeyin” dedi. Doktor akrabamız, özel hastanede parasız yapacak, çok iyiliksever.”

“Kızım yakın akraban mı, bu köyden mi? Tahlillerini görebilir miyim? Onları tanıdık doktorlara gösteririm yavrum” dedim. Akraba olmadığı açıkça anlaşılıyordu.

Israrla” hocam, doktorumuz çok iyi, benim için çok uğraştı adını veremem” dedi.

Anne ve baba ile ayrıca görüştüm, onlar da takılmış plak gibi aynısını söylediler. Hiç birini ikna edemedim ve döndük. Kafam karmakarışıktı. Eşi üroloji profesörü olan eğitim gönüllümüzü aradım. Her hastanede böbrek alınamaz, Hastane adını öğrenelim dedi. Öğrenciyi aradım açmadı. Babayı aradım açmadı. Yılmadım, günlerce aradım, açmadılar. Elim kolum bağlı kalakaldım sıfır noktasında. Hangi adımı atarsam, aileye dokunacaktı. Olumsuzluklar ard arda gelecekti.

Aydınlanma kırsallara ulaşmadıkça, yüzümüz gülmeyecek. En uzak köylerde okul açılmadıkça eğitim dengesi sağlanmayacak.

Güçlüyü daha güçlü, zengini daha zengin, zayıfı daha zayıf, fakiri daha fakir yapan sistem, yerini Köy Enstitüsü Modelini çağa uyarladığımız EĞİTİM SEFERBERLİĞİNE bıraksın diliyoruz. İstiyor ve bekliyoruz.

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

AH 8 MART!

08.03.2024-A.Yaşar SARIKAYA

Selam olsun sırtında dünyayı taşıyan kadına !

Selam olsun göğün yarısına.

Selam olsun kavganın gülen yüzüne.

Selam olsun…

Gül olana gül kokana.

Zalime zulme siper olana

Kadına “Emekçi kadınlara”

Selam olsun…!

Ahmed ARİF

Yıllar önce işçi kadınların haklarını alma mücadelesi, bu gün “GÜN KUTLAMA” etkinliğine dönüştü. BİLKE- 2004- YILIN KADINI seçilen Nesime ÖZCÜ ile konuya başlamak istiyorum.

Nesime Özcü’nün kızı tanıştırdı bizi annesiyle. Yatılı Bölge Okulundan Sarı Saltuk Anadolu Lisesini kazanan kızımızı, okul idarecileri yardımıyla bulduk. Kızımızı köyünde ziyaret edelim dedik.

Derneğimize hediye edilen Geç Odası Takımını da götürmek istiyorduk. Dikmen uzak, nasıl götüreceğiz diye düşünürken, öğrencim Camcı İsmail KAYA ile karşılaştık. “Ben götürürüm öğretmenim” dedi. Nesime Özcü, günün 24 saatine sıkıştırdığı iş yoğunluğu ile bizi şaşkına çevirmişti.

SÜTLEK GÜNÜ etkinliğinde aile ile birlikte

Bir başkasının 30 keçisine bakıyorlardı. Bir senede yavruların yarısını almak koşuluyla. O gün bu gün derken, yavrular büyüdü, artık kendi hayvanlarına bakıyorlar. Özel Eğitim Alt Sınıf öğrencisi oğlu ve tarlaya, bahçeye, ormana koşan eşi ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir kadının, sırtında bu kadar yükü nasıl taşıdığı biz düşündürse de, taşıyor ve de taşıyacaktı Nesime.

Nesime Özcü’nün kızı bu sene mühendis olarak mezun oluyor. KPSS’de kendisine başarılar diliyorum. Nesime ÖZCÜ seni de emekçi kadın kimliğinle kutluyorum.

Tüm üreten, çalışkan kadınlarımıza saygıyla, KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN.

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ARA GÜLER

05.03.2024-Ara GÜLER

Bir gün babam, ‘ Dünyanın her yerine gidiyorsun, babanın köyünü merak etmiyor musun ’ dedi. ‘ Hadi gidelim ’ dedim. Vapura binip Giresun’a gittik. Giresun’dan Şebinkarahisar’a taksi tuttuk. Oradan Yaycı köyüne gittik. Babam doğduğu evi aradı, bulamadı. Kiliseyi aradı, bulamadı. Mezarlığı tarla yapmışlar.

Çocukken yüzünü yıkadığı üç gözlü bir çeşme vardı, o kalmış. Oraya götürdüler, yüzünü yıkadı. ‘Çocukken anam beni dövenin üzerine koyar, dolaştırırdı’ dedi. Hemen köylüler döven kurdu, babamı da içine koydular, döndü. Ben de fotoğraf çektim. Baktım, babam ağlıyor. Altı yaşında bıraktığı köyüne benimle beraber dönünce çocukluğu aklına gelmiş.

Sonra Sivas’a dönmek için araba tuttuk. Yolda giderken ‘Ah, unuttum’ dedi: ‘ Buranın karayemişleri meşhurdur. Anam beni İstanbul’a mektebe gönderirken yanıma torba içinde yemişler vermişti, onları yiyerek gelmiştim. Benim memleket sevgim, yemişle başlar. Geri dönüp alalım.’ ‘Baba, gözünü seveyim… 100 kilometre yol geldik. Şimdi yemiş için 100 kilometre geri gideceğiz, 100 kilometre tekrar bu tarafa geleceğiz, sabah olacak. Başka sefer alırsın’ dedim.

İstanbul’a döndük.”

“Babam dört ay sonra öldü. Meğer derdi, oğlunun onu köyüne götürmesiymiş.

Cenazeye gideceğimiz gün evin kapısı çaldı.

‘Kimsiniz’ dedim.

‘Dacat Güler’i arıyoruz’ dediler.

‘Dacat Güler’i kaybettik, şimdi cenazeye gidiyoruz, isterseniz siz de gelin’ dedim.

Meğer gelenler, köyde bizi gezdiren köylülermiş. ‘Siz de gelin cenazeye’ dedim. Yanlarında da bir sandık vardı. Baktım; karayemiş getirmişler. Babamın almak istediği, hasretini çektiği karayemişler… Çocukluğunda yediği, kokusunu aldığı, kendi memleketinin yemişleri…” “Hepsini ceplerime doldurdum, ceplerim şişti. Öyle gittim cenazeye…

Tam babamı toprağa koyacaklar, ‘Açsanıza tabutu’ dedim,

‘Olmaz, dine aykırıdır’ dediler.

‘Siz açın, bir şey koyacağım’ dedim.

Açtılar. Döktüm yemişleri… Babamı çocukluğunun yemişleriyle birlikte gönderdim öteki dünyaya… Şişli mezarlığında yatıyor şimdi..🙏🙏💖💖.

Ara Güler

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Mart 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , ,

EŞEK KAPI YER Mİ? YEDİ VALLAHA

30.04.2021-A.Yaşar SARIKAYA

Dışarıda lapa lapa kar yağıyor, ben de ahşap köy evinden dışarıyı seyrediyordum. Yukarıdan aşağıya inen kar taneleri değil de sanki notalardı. Portenin, arştan yeryüzüne kadar inen beşlisi üzerinde notalar yerleşiyor, melodileri de yüreğime iniyordu. Beni benden alıyor, senfoni orkestrasının konserine götürüyordu.

      “Ayşe Hoca, gız Ayşe Hoca”

Birden bu sesle irkildim, Ümmehan’ın sesiydi bu. Okula en yakın evin bir odasında kalıyordum. Ümmehan evin en büyük kızı idi, Hacer Teyze’nin ineği doğum yapmış ne olur beni de oraya götür demiştim.

“Efendim” dedim.

      “Babam çığır açtı, Hacer Yenge’ye gidiyon, geliyon mu?

       “Biraz bekle, geliyorum” dedim.

Hazırlandım, çıktık. Siyah lastik çizmelerimi giydim. Eğer çığır açılmasa, kar kesinlikle çizmeden içeri dolardı. Neyse ki komşu yakındı ama kar bizi bir hayli oyaladı. 15 dakika sonra eve geldik.

Ümmehan mert yürekli bir kızdı. Açtı kapıyı, daldı içeri. Ben kapıda bekliyorum, Hacer Teyze,

       “ gel hocanım kızım” dedi.

Girdim, sevimli buzağı evin içinde değil mi? Ocak ateşi çıtır, çıtır yanıyor, buzağı da evin içinde dolaşıyordu, sevdim doyasıya. Teyze bu soğukta buzağı üşümesin diye eve getirmişti. Buzağı büyüyecek, inek olacak süt verecek, teyze yoğurt yapacaktı. Ayran yayıp ondan da yağ çıkaracaktı. Köy yerinde kıymetliydi buzağı.

Bizim köy kadınlarımız taşı sıksa suyunu çıkarırlardı. Ne kadar çalışkan, ne kadar dayanıklıydı kadınlarımız.

Ümmehan,

“Hacer Yenge odunu ne ettin” dedi.

“Kızım oduna gidemedik, mısır köklerini edivedim, unları yakıyon” dedi.

Her taraf çam ormanıydı ama çam ağacı kesmek yasaktı. Diğer ağaçlar da her yıl odun ihtiyacı için kesildiğinden, kalın değildi. Köylü dağdan odun diye çalı çırpı getiriyordu. Odunlarını sonbaharda hazırlayanlar, kışın rahat ediyorlardu. Hazırlamayanlar da işte Hacer Teyze gibi mısır köklerin yakıyordu.

Ben buzağıyı seviyordum, birden Ümmehan’ın kahkahası yükseldi.

“Ne diyon Hacer Yenge doğrumu”

Ben anlamadım, kulak kabarttım.

“ Doğru kızım doğru, kar doldurunca eşeğe iki gün yal vemedim. O da acıkmış damın kapısını yemiş” dedi Hacer Teyze.

Eşeğin kapıyı kemire kemire karnını doyurmasına çok üzülmüştüm. Ümmehan bu olayı daha sonra konuşup konuşup gülecekti. O konuştukça gülecek, benim de yüreğime bıçak saplanacaktı.

 

Etiketler: , , ,