RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

ANDAVAL KÖYÜNÜN HİKAYESİ

28.11.2024- Ali PEKER

Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları kitabında, Andaval köyünün hikayesini anlatır. Vaktiyle Kayseri ile Niğde arasında atlı sürücülerin gelip geçtiği, ara durak şeklinde bir tepe köyüymüş, Andaval. İnsanları çok misafirpervermiş .Yolda kalan ,dinlenmek isteyen her yolcuya kapılarını ve sofralarını açarlarmış.

O kadar çok izzet ve ikramda bulunurlarmış ki sadece Kayseri değil, civar illerden gelen bir çok insan buraya uğrar olmuş. Hatta işi abartıp hastalık bahanesiyle günlerce yatıya kalanlar günden güne artmaya başlamış.

Andavallılar iyi niyetlerinden dolayı kimseye hayır diyemedikleri için artık bu yükü kaldıramaz olmuşlar. Sonunda kendi köylerini terk edip, dağ köylerine kaçıp, göç etmişler.

Paylaşım metni ;Meydan -Larousse ‘dan alınmıştır.

Ansiklopedi ‘nin gösterdiği kaynak ; Reşat Nuri Güntekin /Anadolu Notları. Anadolu Notları ;Yazarımızın Milli Eğitim Müfettişliği döneminde (1927-1939) yaptığı yurt gezilerindeki izlenimlerinden oluşmaktadır.

***

NOT: Andaval Kilisesi, Niğde‘ye bağlı Aktaş beldesinde bulunan ve M.Ö. 8. yy’ın başlarına tarihlenen kilisedir.

Geç-Hitit yerleşimi olan ve aynı zamanda Roma döneminde de önemli bir merkez olan Antik Tyana kentinin uzantısı olarak düşünülen bu yapı yakın zamanda restore edilerek ziyarete açılmıştır.[1]

Tarihi kaynaklarda adı Andavilis, Addaualis, Ambavalis olarak geçen yerleşim Geç antik dönemde, İstanbul’dan Kilikya’ya giden yol üzerinde bir istasyon görevi üstlenmiştir. Bizans dönemine ait kilise ilk olarak W. J. Hamilton’ın 1842 yılında basılan seyahatnamesinde kısaca anlatılmaktadır. Seyyah, Eski Andavaldaki kilisenin Konstantinos’un annesi Helena’ya adanmış bir kilise olduğunu belirtmektedir.[2]

1977`ye kadar sağlam ve ayakta olduğu belirtilmektedir.[3] O zamana kadar büyük olasılıkla köylülerin depo olarak kullandığı bu yapı 1977`li yıllarda tescil edilmiştir. Ancak bir süre sonra kilisede patlama olmuştur. Patlamadan sonra uzun süre bakımsız kalan kilisede 1996 yılında Niğde Müzesi ile Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünden Prof. Dr. Sacit Pekak işbirliğiyle ilk kazı ve restorasyon çalışmaları yapıldı.[4]

Andaval anlamı nedir?

i. (Yun. andalavus, göçüşme ile andavalus > andavallus > andavallı) argo. Görgüsüz, bön, aptal kimse, ahmak: Ulan andavallı, dolap beygiri misin? (Hüseyin R. Gürpınar).

(Vikipedi)

Kaynakça

[değiştir | kaynağı değiştir]

  1. ^ “Tarihi Andaval Kilisesi turizme kazandırıldı”. hurriyet.com.tr. 16 Nisan 2019. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  2. ^ “Andaval Kilisesi”nigde.ktb.gov.tr. Nğde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. 14 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  3. ^ “Niğde Andaval Kilisesi”arkeolojikhaber.com. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
  4. ^ Pekak, Sacit (1998). “Niğde-Andaval (Aktaş)’daki Konstantin- Helena Kilisesi”Sanat Tarihi Dergisi9 (9). ss. 103-117. 18 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2022.
 
Yorum yapın

Yazan: 28 Kasım 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

TEFECİ BORÇLU BABANIN KIZINA AŞIK OLURSA

27.11.2024- Gülümse

Yüzlerce yıl önce bir kasabada, küçük bir işletme sahibinin bir tefeciye yüklü miktarda borcu vardı. Tefeci çok yaşlı ve itici görünümü olan bir adamdı. Kadere bakın ki, bu çirkin görünüşlü tefeci alacaklı olduğu işletme sahibinin kızından hoşlanıyordu.

Tefeci işletme sahibine, kızıyla evlenme karşılığında borcunu tamamen silecek bir anlaşma teklif etmeye karar verdi. Söylemeye gerek yok, bu teklif işletme sahibinin tiksinti dolu bir bakışıyla karşılandı. Ancak çaresiz kalan işletme sahibi nefret etse de tefecinin bu teklifini kabul etti.

Scrap gold jewelry is worth lots of money.

Bunun üzerine tefeci, bir torbaya biri beyaz biri siyah iki çakıl taşı koyacağını söyledi. Kızın daha sonra torbaya uzanması ve iki taştan birini alması gerekecekti. Kızın çektiği taş siyah çıkarsa borç silinecek, ama tefeci de kızla evlenecekti. Taş beyaz çıkarsa, borç silinecek ama kız tefeciyle evlenmek zorunda kalmayacaktı.

İşletme sahibinin bahçesinde, tefeci yerden iki çakıl taşı aldı. Ancak hile yapıyordu. Siyah çıkmasını garantilemek için hızla iki çakıl taşını da siyah olarak aldı. Onları alırken işletme sahibinin kızı tefecinin bu hilesini, yani iki siyah çakıl taşı aldığını, beyaz taş almadığını ve ikisini de torbaya koyduğunu fark etti. Daha sonra tefeci kızdan çantaya uzanmasını ve bir tane seçmesini istedi. Kızın ne yapabileceği konusunda doğal olarak üç seçeneği vardı:

Çantadan bir çakıl taşı almayı reddedecekti.

Her iki çakıl taşını da çantadan çıkarıp, tefeciyi hile yaptığı için ifşa edecekti.

Siyah olduğunu bile bile çantadan bir çakıl taşı alıp, babasının özgürlüğü için, kendini feda edecekti.

Kız torbadan bir çakıl taşı çıkardı ve bakmadan önce ‘yanlışlıkla’ diye diğer çakılların ortasına düşürdü. Tefeciye dedi ki; “Ah, ne kadar beceriksizim. Neyse ki, kalanın rengine bakarak düşürdüğüm taşın hangi renkte olduğunu anlarız.”

Torbada kalan çakılın siyah olduğu belliydi; tefeci yalanı açığa çıkmaması için kızın düşürdüğü çakılın beyaz olduğunu kabul etmek zorunda kaldığı gibi, kızın babasının borcunu da silmek zorunda kaldı.

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ODUNCU

26.11.2024- Alıntı

Bir zamanlar, çok güçlü bir oduncu bir kereste tüccarından iş istemiş ve işe alınmış. İşin hem ödeme hem de çalışma koşulları çok iyiymiş. Bu nedenle, oduncu elinden geleni yapmaya karar vermiş. Patronu ona bir balta vermiş ve çalışacağı bölgeyi göstermiş.

Oduncu büyük bir gayretle ilk gün tam 18 ağaç keserek getirmiş.

“Tebrikler,” demiş patron, “Çalışmana böyle devam et”

Patronun bu söylediklerinden daha da motive olan oduncu ertesi gün çok daha gayretle çalışmış. Ancak, sadece 15 ağaç kesip getirebilmiş. Bu durumdan biraz mahcup olmuş. Üçüncü günü bunu telafi edeyim diye gayret etmiş. Ama sadece 10 ağaç kesip getirebilmiş. Her geçen gün kesip getirdiği ağaç sayısı giderek daha da azalmaya başlamış.

“Gücümde ve kuvvetimde azalma oluyor”, diye düşünmüş oduncu.

Ve patronuna giderek özür dilemiş. Çok çalıştığını ama kestiği ağaç sayısının giderek azaldığını söylemiş. Bunun nedenini de tam olarak çözemediğini ifade etmiş. Patronu,

“En son baltanı ne zaman biledin?” diye sormuş.

“Bilemek mi?” diye cevap vermiş oduncu.

“Odun kesmekle o kadar çok meşguldüm ki, baltayı bilemek hiç aklıma gelmedi.”

Hayatta her zaman aynı işi yapmakla meşgul olmak veya sadece çok çalışmak başarı için yeterli değildir. Bu zaman içinde arada bir durup, kendinizi geliştirmek ve daha verimli olmak için ne yapmanız gerektiğini de öğrenmek gerekir. Yani arada bir durup, kendi kişisel baltanızı da bilemelisiniz…

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

HANGİMİZ UĞURSUZ?

25,11,2024- Mustafa ASLAN

Kıssalar, hisse alınsın diyedir.
Hikaye bu ya: Padişah, bir av partisi düzenler. Yanına en iyi avcıları alır. Muhafızlarının tamamı da mükemmel okçular, mükemmel avcılardır. Atları av için özel yetiştirilmiş ve en asil av köpekleri yanlarındadır. Padişah ve ekibi, sabahtan akşama kadar avlakta dolaşırlar ve hiç bir şey vuramazlar. Moralleri bozulmuştur. Ekipte ülkenin en iyi rehberleri olmasına rağmen dönüşte de yollarını kaybederler.

Çok büyük zahmetlerle ve epeyce gecikerek saraya dönerler. Padişah, bu işte bir uğursuzluk olduğuna kanaat getirir. Vezirine ve yakınlarına; sabah saraydan çıktıktan sonra ilk olarak kimle karşılaştıklarını bulmalarını ve o uğursuz adamın kellesini vurmalarını emreder.
Sadrazam ve vüzera iyice dikkatle inceledikten sonra; ekibin saraydan çıkışında karşılaştığı adamı bulurlar. Adama uğursuz olduğunu ve padişahın emriyle kellesini vuracaklarını tebliğ ederler. Yasalar gereği adamın son isteği sorulur. Adam;
– Huzura çıkmadan kellemi teslim etmem. Der.
Son arzu olduğu için kabul edilir ve adamı padişahın huzuruna çıkarırlar. Adam;
– Devletlu Hünkarım; siz sabah uykudan uyandığınızda yanınıza cariyeleriniz geldi değil mi? Sonra size kıyafetinizi giydirmek için yardımcılarınız geldi değil mi? Sonra silahtarınız gelerek sizi kuşattı değil mi? Sonra odanızdan çıktınız değil mi? Diye peşpeşe sorular sorar. Padişah, bu soruların tamamını “evet” diye cevaplar. Adam devam eder;
– Dışarı çıktığınızda seyisiniz gelerek atınızı getirdi değil mi? Sonra ekibiniz sırayla huzurunuza geldi değil mi? Sonra muhafız alayınızın komutanı ve muhafız alayınız geldiler değil mi? Padişah, bu sorulara da “Evet” cevabı verir. Adam devam eder;
– Hünkarım, sonra siz bu kalabalık maiyetinizle saraydan çıktınız değil mi? Padişah yine “Evet.” der.
– Devletlu Hünkarım; ben fakırse sabah uyandım ayalimle kahvaltımı ettim ve dışarı çıktığımda sizi gördüm ve bütün saygı ve iyi dileklerimle size “Uğurlar olsun Hünkarım.” dedim. Siz, bu kadar çeşitli insanla karşılaştıktan sonra saray dışında beni gördünüz ve avlanamadan döndünüz değil mi?
– Eveeeet!
– Hünkarım, siz benim uğursuzluğumla sadece avlanamadınız. Ben ise evimden çıktığımda ilk olarak sizi gördüm ve kellemden olacağım. Şimdi karar verin siz mi, yoksa ben mi uğursuzum Devletlum?
Padişah, haksızlığını anlar. Nadim olur. Adamı memnun ederek gönderir.
Kıssa bu…

Yorumunu da okumak isteyen okuyabilir. Siyasi eleştiri…

https://maslan.blogspot.com/2007/08/hangimiz-uursuz.html

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Kasım 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ÖĞRETME SANATI USTALARI VE 24 KASIM

24.11.2024- A. Yaşar SARIKAYA

İnsan, yaşamın her aşamasında eğitimle iç içedir. Robinson Crusoe gibi yalnız bir adaya düşse de, kendi kendinin öğretmeni olur. Eğitim ve Öğretim Sisteminin gelişmiş oluşu ve kişinin eğitime açık olması da inkar edilemez bir gerçektir.

İlk öğretmen olduğum 1974 yılından bu yana eğitim sistemi, çevre uyaranları, aile eğitim sistemi çok değişti. Hazırcı bir toplum olma yolunda, üretmekten uzaklaşıyoruz. Çalışmak yerine kolay kazanmak tercih edilir oldu. Sevgiler GDO’lu, saygılar da desem yanlış olmayacak.

Öğretmenlerim geçiyor gözlerimin önünden. Her birinden aldığım eğitim, hayatımın unutulmazları arasında. Tüm öğretmenlerimin, eğitime canla başla emek veren öğretmenlerin günü kutlu olsun.

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , ,

DOĞAYI OKUYOR, MESAJINI SU GİBİ İÇİYORDUK

23.11.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Her yer taş yığınları olmadan önce; kentlerde bahçeli evler vardı. Çocuklar maydanoz toplamayı öğrenir, ağacından incir yer, yeşile içtenlikle saygı duyarlardı. Köy çocukları, buğdayın öyküsüne adı kadar yakındı. Bir tane buğdayın, sıfırdan un olana kadar yaşadıklarına tanıktılar.

İşte böyle bir zamanlar insanlar, doğayı okuyor ve mesajını su gibi içiyordu. Doğayı umursamazlığın, başını alıp gittiği günleri yaşamaktayız. Değer bilmedikçe de toprağın sundukları azalmakta, tüketici toplum olma yolunda zirvelerde rakip tanımamaktayız.

22 Kasım 2024 günü Sinop İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Sergi Salonunda, Uluslararası Karikatür Sanatçısı Aşkın AYRANCIOĞLU ve yetiştirdiği öğrencilerin KARİKATÜR SERGİSİ vardı. Gençlerin, doğayı okuyup anlama çabalarına hayran kaldık. Çizgileri konuşturmak, renkleri doğadan almak hiç de kolay değildi. Kendilerini ifade etmeleri ise sergiyi gezenleri hayran bıraktı.

Üretmeyi öğretmeliyiz bu yurdun çocuklarına. Bilgisayar ve telefonun esiri oldukça, çalışmadan sonuç almaya alışıyorlar. Üretme yolunda çabalayan karikatürist gençlerimiz, ailelere ve gençlere örnek olmalı. Karikatüristlerimizin, dünya birinciliği, dünya ikinciliği, Türkiye birinciliği birçok da onur ve katılım ödülleri var. Gençlerimizi ve öğretmenlerini yürekten kutluyorum.

Karikatüristlerimizden Dünya birinciliği alanların videosunu izleyebilirsiniz:

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ÖZGÜRLÜĞE GİDEN ZORLU YOLCULUK

21.11.2024-Çağdaş Köle Geçmişine Anıtlar

Henry “Box” Brown Anıtı (Richmond, Virginia)

Anıt, Henry “Box” Brown’ın özgürlüğe giden zorlu yolculuğunu anmaktadır. 23 Mart 1849’da, azat edilmiş bir köle ve beyaz kölelik karşıtı olan James Caesar Anthony Smith’in yardımıyla, Brown kendini Richmond’dan Philadelphia’ya “kurutulmuş gıda” olarak işaretlenmiş iki fit karelik bir sandıkta gönderdi. Brown daha sonra kölelik karşıtı tanınmış bir aktivist oldu ve diğer köleleştirilmiş insanların sandıklarda kaçmasına yardımcı olmaya çalıştı.



Anıt, Brown’ın kullandığı tahta sandığa benzemesi amaçlanan bronz bir sandığı da içeriyor. Sandık açık ve kutunun arka paneline çömelmiş bir insan figürünün ana hatları çizilmiş. Heykelin yakınında, Richmond’daki köleliğin tarihini ve Brown’ın kaçışını ayrıntılarıyla anlatan bir bilgi levhası yer alıyor.

Kutunun beş yüzündeki yazılar:
“Özgürlük ihtimaliyle cesaretlendim… Ölümün kendisine bile cesaret etmeye hazırdım.”

“Kendimi bir kutuya kapatıp… özgür bir duruma taşınma fikri aklıma geldi.”

“Kendimi üç fit karelik iki fitlik karanlık evime bıraktım.”

“Arkadaşlarım… kutuyu kırmayı başardılar ve sonra köleliğin mezarından dirilişim geldi.”

“Özgür bir adam olarak ayağa kalktım.”

Taş zemindeki yazı:
“1849’da Richmond tütün işçisi Henry Brown, buna benzer bir tahta sandıkta kölelikten özgürlüğe doğru bir yolculuk yaptı”

Bilinmeyen, “Henry “Box” Brown Anıtı (Richmond, Virginia)” 20 Kasım 2024’te erişildi, https://www.slaverymonuments.org/items/show/1217 .

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Kasım 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,

İKİ YAKAYI YASA BOĞAN UMAR ALİ TÜRKÜSÜ

19.11.2024-Sedat KAYA

ALİ VE ELENİ.. YASA BOĞAN AŞK HİKAYESİ

Akdeniz’in mavi sularında, bir zamanlar Datça ile Simi(Sömbeki) Adası arasında kopmaz bağlarla örülü bir yaşam sürerdi.

Bahar rüzgarlarının çiçekleri kucakladığı bu topraklarda, deniz kenarında şarkılar söyleyen gençlerin sesleri yankılanırdı.

O günlerin birinde, Datçalı bir zeybek olan Umar Ali, kalbini karşı kıyıdaki Simi’nin zeytin gözlü kızı Eleni’ye kaptırmıştı.

Onların aşkı, deniz kadar derin, dağların zirvesine kar düşüren rüzgar kadar özgürdü.

Her sabah, güneş ilk ışıklarıyla denizi öperken, Ali sahilde durur, ufukta görünen Simi’nin beyaz evlerine gözlerini dikerdi. Eleni ise adanın en yüksek noktasından, elinde sardunya dallarıyla, Ali’yi izlerdi. Gözleri uzakları tarar, kalpleri bir kuşun kanat çırpışları gibi titrerdi.

Bir gece Ali, ay ışığının altın bir yol gibi denize döküldüğü anı kolladı. Rüzgarın sakin, denizin huzurlu olduğu o vakit, sevdasına kavuşmak için ufka doğru kürek çekti. Fakat aşkın kaderle dans ettiği bu denizler, her zaman yumuşak mavi bir örtüyle sarmazdı sevdalıları. Aniden patlayan bir fırtına, denizi öfkeli devlere dönüştürdü. Ali’nin kolları yoruldukça, kalbindeki ateş daha da büyüdü. Her bir dalga onu kıyıdan biraz daha uzaklaştırdı, her bir rüzgar uğultusu Eleni’nin sesini bir masal gibi kulağına fısıldadı.

Simi’nin tepesindeki çanlar, şafağın ilk ışıklarıyla birlikte sessizliğe gömülmüştü. Eleni, gözleri kızarmış, kalbi ürpermiş halde sahilde bir iz, bir gemi parçası aradı. Ama Akdeniz, Ali’yi sonsuzluğuna saklamıştı. Eleni’nin yanaklarından süzülen tuzlu damlalar, denizin acısını bile dindiriyordu. O günden sonra, Simi’de güneş doğduğunda, denizin mırıltısında Ali’nin adını fısıldardı rüzgar.

Datça’da ise, Ali’nin annesi Ilıca sahilinde, belki döner diye yıllarca bekledi. Her dalganın sahile vuruşunda yüreği umutla atar, her sessizlikte içi titrerdi. Ama Akdeniz, sevdayı alan, saklayan ve sonsuzluğa taşıyan olarak sırlarını kimseye söylemedi.

Umar Ali’nin öyküsü, zamanla köyün zeybek türkülerine, mendirekte yankılanan nağmelere dönüştü. İnsanlar Ali’yi, Eleni’yi ve aşkla örülü o hüzünlü hikayeyi dillerinde taşıdılar.

Rüzgar ne zaman Datça’nın yamaçlarından denize esecek olsa, o eski aşkın izleri duyulur, deniz kenarındaki çakıl taşları hıçkırık gibi bir sesle türküye eşlik eder.

“Ilıca’ya varalım

Kumlara sarılalım

Umar Ali’m gelmedi.

Dalgalara soralım

Gemi geliyor gemi

Topan adadan dön beri

Ben yavruma doymadım

Bunca zamandan beri

Efem efem efem

Datçalı Efem”

Umar Ali Türküsü Datça’nın tescilli tek zeybek türküsüdür. Her dinleyen Akdeniz’in kardeş kıyılarında doğan ama karanlık sularında kaybolan bu hüzünlü aşk hikayesini hatırlar. Türküyü ataları Datça’dan Simi’ye göç etmiş, Yunanlı sanatçı Nikoletta Oikonomou‘nun sesinden dinleyebilirsiniz. Kendisine besteyi yapan Datçalı Sayıl Günay sazıyla eşlik ediyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

AKDENİZ KIYILARI “BABAAA” HAYKIRIŞI İLE YANKILANDI

17.11.2024- Turgut ÜNSAL(İki yaka bir deniz hikayesinden) – Yusuf Ziya ÖZALP

60 yıl öncesiydi. Kış, Simi Adası’na beyaz bir yorgan gibi serilmişti o sabah. Balıkçı Aristo, oğlu Vasili’yi usulca omzundan tutarak kayığa yönlendirdi. Deniz, sanki yüzlerce yıllık bir efsanenin sırrını mırıldanıyordu. Aristo, bu sesleri dinleyerek büyümüştü. Babasından ve onun babasından kalan bilgiyi şimdi oğluna aktaracaktı.

Her dalga, her fırtına, her yıldız, onun için birer harf, birer kelimeydi. Vasili’ye öğretilecek çok şey vardı. Balıkçılık, yalnızca bir meslek değil, yüzyılların deniz kokulu mirasıydı. Kayık usulca Simi limanından ayrıldığında sabahın serin rüzgarı yüzlerini yaladı. Gökyüzü gri ve öfkeli bulutlarla kaplanmaya başlamıştı. Aristo, bu değişimi bir denizcinin sezgisiyle fark etti. Daha güçlü küreklere asıldı ama rüzgar oyunbozan bir çocuk gibi kayığın etrafında dolandı, büyüdü ve lodosun hırçın kollarına dönüştü. Kayık, devasa dalgalarla savrulurken Vasili’nin minicik bedeni, korkunun soğuk elleri tarafından esir alınmıştı. Parmakları, kayığın kenarına sıkıca yapıştı, gözleri kocaman açıldı, sessiz bir dua gibi babasına baktı.

“Vasili, korkma!” diye bağırdı Aristo, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak. Oğlunun gözlerindeki korkuyu yok etmek istiyordu ama deniz, bu küçük balıkçı ailesini acımasızca sınamaya kararlıydı. Poseidon çıldırmıştı adeta. Deniz beşik, kayık beşikte ağlayan bebek gibiydi. Sicim gibi inen yağmur, hız rekoruna soyunan fırtına onları tanıdıkları sulardan koparıp Datça’ya doğru sürüklüyordu.

O sırada Datça’nın sularında, Süleyman Badal ve kardeşi Mehmet de avdan dönüyordu. Onlar da, çocukluklarından beri denizin şarkılarını dinleyerek büyümüş, hayatlarını onun cömertliğine bağlamışlardı. Rüzgarın tuhaf bir uğultuyla konuştuğunu duyduğunda Süleyman, bir kayığın dev dalgalar arasında yalpaladığını gördü. Hemen küreklere asıldı, kararan denizin ortasında yardım çağrısına kulak verdi. Aristo ve Vasili’nin çaresiz kayığını kendi sandalı Kara Mehmet’e yanaştırdı.

Gün kararıyordu. Simi’ye geri dönülecek gibi değildi hava. “Misafirimiz olursunuz,” dedi Süleyman, sesi gür ama güven vericiydi. “Hava düzelince geri dönersiniz.” Kargı koyuna doğru yol aldıklarında, aniden sahil koruma botunun acı sireni havayı yardı. Aristo’nun yüreği bir anlık umutla çarptı, sonra o umut, tutuklanma anının soğuk gerçekliğine dönüştü. Çünkü izinsiz Türk karasularına girmişti, casusluk şüphesiyle tutuklandı, Kavakdibindeki hapishaneye kapatıldı. Küçük Vasili, babasının kolundan koparılışını gözyaşlarıyla izledi.

“Baba!” diye haykırdı, sesi rüzgarın hırçınlığa karıştı.

Süleyman Badal, gözlerindeki acıyı saklamaya çalışarak Vasili’ye yaklaştı.

“Ağlama, küçük,” dedi, o kocaman ve nasırlı ellerini çocuğun omuzlarına koyarak.

“Baban yoksa ben varım. O özgür kalana kadar birlikteyiz.”

Bu sözler, denizin iç çekişine, fırtınanın iniltisine bir cevap gibiydi. Vasili, Süleyman’ın evinde ikinci bir yuvaya, sıcak bir aileye kavuştu. Her sabah, annesi gibi onu seven Süleyman’ın eşi, masanın başında bir tabak sıcak çorba ile karşıladı onu. Mehmet, yeni bir kardeş gibi koluna girip sokaklarda gezdirdi. Yıllar birbirini kovaladı, fırtınalar dindi, deniz sakinleşti. İki yıl aradan sonra bir gün, Aristo özgürlüğüne kavuştu. Baba-oğulun gözyaşlarıyla kucaklaştığı o an, Datça’da hayat bir an durdu.

Vasili, yeni ailesine minnetle veda etti, Aristo ile birlikte Simi’ye geri döndü. Yıllar yıllar sonra, genç bir adam olan Vasili, Datça’dan gelen bir haberle sarsıldı. Süleyman Badal, onu hayata bağlayan adam, son nefesini vermişti. O an Vasili’nin yüreği, onca zaman denizin bağrında birikmiş tüm acılarıyla yankılandı. “Babaaa!” diye haykırdı, sesi Simi’nin kayalıklarından denize savruldu. Lodos, sanki o feryadı alıp Datça’nın kıyılarına götürdü. Orada, kayaların arasında, rüzgar hâlâ o kelimeyi taşıyor gibiydi; bir babanın yerine geçen, bir çocuğun kalbine kök salan o adamın anısını. (Datça’da yaşanmış olan ve dilden dile dolaşan bu hikaye, Turgut Ünsal’ın “İki yaka bir deniz” isimli çalışmasından ve Yusuf Ziya Özalp ‘in yazılarından kurgulanmıştır.”

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Kasım 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ORHAN VELİ’Yİ KIZ KARDEŞİ ANLATIYOR

16.11.2024- Edebiyat Sevgisi

Orhan Veli’nin kız kardeşi Füruzan Yolyapan bir röportajında anlatıyor:

“Orhan Veli, futbolu çok severdi. Koyu Galatasaraylıydı. Formaları ve bir sürü sarı-kırmızı çorapları vardı. Sokakta ayağına taş ya da başka bir şey gelmesin, hemen vururdu. Bu yüzden ayakkabılarının uçları hep aşınmıştır.”

“Şişli’ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Ben balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili bir gömleği vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu.

‘Ağabey, buna bir son vermelisin, gel içeride iç, babam biliyor’ dedim.

Bana bir sarıldı,

‘Fırfırcığım, babamın 3 günlük ömrü kaldı, onu kırmaya değer mi?’ dedi.

3 gün sonra da kendisi öldü. “

Ne acıdır ki bazen evlatlar babalarından önce göçer, öyle olacağını tahmin bile etmeden.

“Biliyorum, kolay değil yaşamak, ama işte,

bir ölünün hâlâ yatağı sıcak, birinin saati işliyor kolunda.

Yaşamak kolay değil kardeşler.

Ölmek de değil.

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak. ”

Orhan Veli KANIK Ölüm Yıldönümünü

Anısına Saygıyla ( 14-Kasım-1950)

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Kasım 2024 in Eğitim