RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

SİNOP’UN MEŞHUR SEYYİD AİLELERİ

21.09.2022- Ayhan IŞIK- Dr. Öğr. Üyesi, Karabük Üniversitesi

Adanın tepesinde tek başına Seyyid Bilal Türbesi ve camii. En tepedeki de zaviye. Makalenin girişi ile konu hakkında öz bilgi veriyoruz. Sinop’a atanan NAKİB ÜL EŞRAF isimleri makalenin sayfalarından kopyalanmıştır. Tamamına yazının sonundaki link ile ulaşılabilir. (BİLKE)

ÖZ
Sinop Sancağı seyyid ve şeriflerin rağbet ettiği bölgelerden biridir. Ayrıca Sinop Sancağı’nda medfûn Hz. Peygamber’in soyuna mensup Seyyid Bilâl ve Çeçe Sultan bölgenin manevî mimarlarıdır. Zamanla
Alevî ve sünnî toplumun adeta ortak paydası olmuştur.
Makalemizde “Sinop Nakîbü’l-eşrâf Kaymakamlarının Görev ve Etkileri”, “Sinop Ulemâsı: Sinop’ta Görev Yapan Nakîbü’l-eşrâf Kaymakamları ve Müftüler”, “Sinop’un Meşhûr Seyyid Aileleri:
Hz. Peygamber Soyuna Mensup Seyyid Bilâl”, “Sinop’ta Medfûn Seyyid Bilâl Neslinden
Seyyid Mehmed Sâbit Efendi’nin Hayatı ve İlmi Serüveni”, “Sinop-Gerze’deMedf ûn Seyyid Mehmed Çeçe Sultan” ve “Sinop Seyyidlerinin Hüccetleri” başlıkları Meşîhat Arşivi’ndeki Nakîbü’l-eşrâf defterleri,
Sicill-i Ahvâl Dosyaları ve Sinop Şeriyye Sicilleri ekseninde ayrıntılı bir şekilde izah edilecektir. Böylelikle Seyyid İbrahim Bilâl ve Çeçe Sultan’ın seyyidlikleri ile Sinop’taki diğer seyyidler hakkında önemli
bilgiler sunulacaktır.

Makale geliş tarihi: 02.08.2018, Makale kabul tarihi: 26.11.2018
1 Dr. Öğr. Üyesi, Karabük Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi,
Kelam ve İslam Mezhepleri Anabilim Dalı,
ORCID ID: https://orcid.org/0000-0002-7017-2583.

Makalenin tamamı:
 

Etiketler: , , , , , , , ,

PSİKOCOĞRAFYA “monograf”

FOTO KAYNAK :İFSAK BLOG

16.09.2022- Sinem ŞAHİN YEŞİL

Psikocoğrafya ve Bir Şehir Gezgininin Anıları

Giriş
Kent, insanların üzerinde yaşadığı, her gün evlerinden okullarına, iş yerlerine ve oradan tekrar evlerine döndükleri rutin istikametlerle örülmüş, suskun bir mekân değildir. Modern, kapitalist yaşamın dayattığı rutinler, alışkanlıklar, düşünmeden, körcesine yapılan gelgitler kırılmalı, çevrenin farkına varılmalıdır.

Acaba kent bize neler anlatmakta, neleri göstermektedir ve onun içinde yaşayan “Ben”, sürekli soluduğum havanın farkına vardığımda neler hissetmekteyim? Psikocoğrafya işte bu soru ve itirazlardan yola çıkarak
oluşturulmuş bir inceleme alanıdır. Georg Simmel, Henri Lefebvre ya da Michel De Certeau gibi
önemli kent düşünürlerinin hemfikir oldukları bir konu vardır: Modern kent, insanların davranışlarını, alışkanlıklarını, ilişkilerini, giyinişlerini, zihinsel yapıları ve duygusal yönelimlerini güçlü bir şekilde
etkiler. Metropol insanı üzerinde duran Simmel’e göre (2004) bu etkiler, düşünce biçimimizden sosyal ilişkilerimize kadar pek çoko lguyu belirler güçtedir (s.13-19). Bir psikocoğrafyacı olarak kabul
edilen düşünür De Certeau (1984), kente, sakinleri tarafından yazılan bir “metin” olarak bakar ve onun semiotik açılımlarını okumaya çalışır. Ona göre kentin mekânları “yürüyen” insanların sayısız eylemleri
tarafından yaratılan retorik alanlardır (s.92-93).

Durumculara (Situasyonistler) bir zamanlar yakınlığıyla bilinen Henri Lefebvre (1991) ise uzamın zihinsel, fiziksel, sosyal olarak nasıl kurulduğu, tarihsel olarak nasıl koşullandığı ve bunların “gündelik hayat” üzerindeki etkilerini araştıran artsüremli bir uzam teorisi geliştirir.

Tüm bu düşünceler, modern psikocoğrafya için önemli verilerdir. Kentin insan, insanın kent üzerindeki etkisi pek çok araştırmanın, yazının hatta romanın konusu olsa da bunun “psikocoğrafya”
adı altında özel bir bilgi edinme pratiği olarak terimleştirilmesi, 1950’lerde gerçekleşir. İsim babası Guy Debord’un Les Lévres Nues adlı dergide sıkça belirttiği gibi, psikocoğrafya, coğrafya ve psikolojinin
karşılıklı etkileşimini araştırır.

Son zamanlarda duymaya başladığımız mekânın insan üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışma ve düşünme yöntemi olan “psikocoğrafya”yı tanıtmak, bu yazının ilk basamağını oluşturuyor.
Bunun için terimin geçmişine, Batı’da modern kent yaşantısının başladığı zamanlara kadar uzanmak gerekmektedir. Nitekim modernleşen kentin sorunlarını, yerlerin, bölgelerin insanlara hissettirdiklerini,
düşündürdüklerini fark etmek ve bunları anlatıya dönüştürmek, psikocoğrafyanın temel meselelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle ilk kısımda yöntemin düşünsel ve tarihsel olarak
beslendiği damarları, günümüzde ve geçmişte ilgilendiği konuları, terimin değişen şartlar altında kendi içinde geçirdiği dönüşümü ve kendilerini “psikocoğrafyacı” olarak nitelendiren kişilerin kimler olduğunu,
savundukları ilkeleri kısaca anlatmaya çalışacağım.
Yazının öncelikli amacı ise psikocoğrafya ile edebiyat arasında bir ilişki kurmaktır. Bu amaçla psikocoğrafi bir okuma denemesinde bulunacağım. Ancak psikocoğrafya, henüz edebi metinlere yönelik bir
eleştirel okuma yöntemi olarak geliştirilmiş değil. Kenti okumaktan ve onu anlatmaktan söz edebilir ya da anlatı mekânlarının karakterler ve okuyucular üzerindeki etkilerini inceleyebiliriz. Ancak yine de psikocoğrafi bir okuma gerçekleştirmiş olur muyuz? Öyleyse bu yöntem doğrultusunda bir okumanın kriterleri neler olmalıdır ki onu diğer kent anlatılarından, anlatılardaki mekân analizlerinden ayırt edebilelim.
Bir başka deyişle psikocoğrafi bir anlatının belirleyici özellikleri neler olmalıdır? Öte yandan metinlere bu doğrultuda bakmak ne işimize yarayacak? Psikocoğrafya, edebiyat metni hakkında bize farklı
olarak ne söyleyebilir? Yazımda bu soruları elimden geldiğince göstermeye çalışacak, örnek metin üzerinden değerlendirmelerde bulunacağım.
Ancak bu yazı, psikocoğrafi okuma üzerine bir ilk denemedir ve elbette yöntem sorunları daha derinlikli incelenmelidir.-Sinem Şahin YeşilMonograf-Edebiyat Eleştirisi Dergisi ISSN 2148-3442 …

YAZININ TAMAMININA AŞAĞIDAKİ LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ

 

Sinop’ta Köçeklik Geleneği-Berna KURT- Yüksek Lisans Tezi

03.09.2022-BİLKE

Sinop’ta yaşayan bu gelenek, tüm ilçe ve köylerde yaygın değildir. iki üç köy ve akraba bir kaç aile ile sürdürülmektedir. Kastamonu, Bartın, Zonguldak, Bolu, Sinop illerinde yaşatılır. Tezin tamamı okunduğunda detayları bulacaksınız. Halk Dansları dünyada öyle bir seviye kat etmiştir ki, davul zurna ekiplerinin bu standartları yakalaması dileğimizdir. Tezin Sinop ile ilgili bölümü:

T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ YÜKSEK LİSANS TEZİ- BERNA KURT

Berna KURT

Görüşülen kişiler ve cevapları:
Araştırma için, ikisi İstanbul’da Kadıköy Meydanı’nda, ikisi Sinop’un pazar meydanındaki
bir erkek berberinde, biri de Sinop’un Şerefiye köyündeki bir kahvede olmak üzere toplam
beş görüşme gerçekleştirilmiştir.
Görüşülen kişilerden biri İstanbul’da yaşayan davulcu Ömer Terzi’dir. Terzi’yle İstanbul-
Kadıköy’de Eylül 2006’da düzenlenen Karadenizliler Haftası etkinliklerindeki Sinop gecesinde görüşülmüştür. Gecede, Sinop’un geleneksel köçek ekibinin geleceği söylenmiş ancak organizasyon son anda iptal edilmiştir. Canlı yayın olacağı, çekim yapılacağı için köçek çıkarılması istenmediği söylenmiştir. Ayrıca Terzi’den edinilen bilgiye göre de, son dönemde televizyonda yayınlanan bir klip, içinde oynayan bir köçek bulunduğu için yasaklanmıştır.
Gaziosmanpaşa’da oturan Terzi, davul-zurna-köçek ekibiyle ilgili ayrıntılı bilgi vermiştir.
Mesleğin babadan oğula geçtiğini söyleyen Terzi, köçeklerin yaklaşık 25 yaşına kadar dans
ettiğini, sonra davulculuğa başladıklarını söylemiştir. Bunun nedeni sorulduğunda cevabı:
“Öyle yakıştırılıyor, yaşlı köçek olmaz”dır. Belli bir yaştan sonra dansçılık yeteneğinin düştüğünü eklemiştir.
Sinop’ta pazar kurulduğu günlerden birinde bir berber dükkânında Fazlı Şentürk ve Bülent
Taşlık ile görüşülmüştür. Erfelekli olan ve Kabalı’da oturan Fazlı Şentürk 12-13 yaşında
başladığı köçekliği 20 yaşında askere gidene kadar sürdürmüştür. Baba mesleği olarak
başladığı köçekliği bıraktıktan sonra davul ve zurna çalmaya başlamıştır. Köçekliği neden
bıraktığı sorulduğunda ise şöyle cevap vermiştir: “Yani belli bir yaştan sonra olmuyor…
Şekilsiz oluyor. Küçük olursa köçek daha iyi oluyor”.
Bülent Taşlık, belli bir yaşı geçip de köçekliği sürdüren ender kişilerdendir; 43 yaşındadır.
Görüşmeciler arasında da profesyonel olarak bu mesleği devam ettiren tek kişidir. Sadece bu
işi yapması ve ek iş yapmamasıyla da çoğu köçekten ayrışır. Gerzeli Taşlık, köçeklik mesleği,
köçek dansları, kostümleri…vs. hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir.

Taşlık, bu mesleği nasıl bu kadar uzun zamandır sürdürdüğü sorulunca “Köçekliğin ilerledi
mi davula geçiliyor, ben davula geçmedim, devam ettim.” demiştir. Yaş ilerledikçe dans
etmenin zorlaştığını ancak kendisinin devam ettirmek istediğini söylemiştir: “… Benim
yaşımda çoğu yapamıyor figürleri.”
Taşlık’a, köçekliğin neden erken yaşta bırakıldığı sorulduğunda da cevabı: “Bilemiyorum ki;
kimisi bırakıyor, kimisi devam ediyor. Ben devam ettim yani.” olmuştur. Taşlık, “Etek giydiği
için kendisine karşı olumsuz bir tutum geliştiren oluyor mu?” sorusuna “Türkiye’de neredeyse
gitmediğim yer kalmadı, bana hiç böyle bir şey denk gelmedi.” şeklinde cevap vermiştir.

Taşlık’ın İstanbul’da Eminönü Belediyesi’nde çalışan bir oğlu vardır. Kendisine “Burada olsa
ister miydiniz köçeklik yapmasını?” diye sorulduğunda cevabı “hayır” olmuş, bunu da maddi
imkânların kısıtlılığıyla açıklamıştır. İşinden memnun olup olmadığı sorulduğunda ise cevabı:
“…Biz memnun olmasak 43 yaşımıza kadar gelmezdik de; şimdi yeni nesil okuduğu için
yapmak istemiyor” olmuştur.
Sinop’un Şerefiye köyünün kahvesinde görüşülen zurnacı Mustafa Kalyoncu ise görüşülen
kişilerin en yaşlısıdır. Köylerde erkeğin kadın gibi oynamasının doğru karşılanmadığını, bu
yüzden ailelerin çocuklarının köçek olmasına hatta davulcu-zurnacı olmasına bile pek izin
vermediğini söylemiştir. 60’lı yıllarda köçek oynatmanın yasaklandığını söyleyen Kalyoncu,
yine de gizli gizli düğünlere gidildiğini eklemiştir. Köçeklerin hâlâ şehrin sokaklarında çalıp
oynamadığını, gelini salona kadar getirdikten sonra salonun kapısında oynadıklarını
söylemiştir.
Köçekliğin neden belli bir yaştan sonra bırakıldığı sorulduğunda, cevabı “…Belli bir yaştan
sonra yakışmaz” olmuştur. O da kendi çocuğunun bu mesleği seçmesini istemediğini
söylemiş, bunu Bülent Taşlık gibi maddi zorluklarla açıklamış ve yıllardır bu işi yaptığı halde
elinde hiçbir şey kalmadığını eklemiştir.

Uzun bir süredir İstanbul’da yaşayan, Sinop derneklerinde çalışan ve köçeklerle ilgili
araştırma yapan Türkelili avukat Fikret Özdemir’le yapılan görüşmelerin temel ekseni
Kastamonu ve Sinop derneklerinin köçeklere karşı yaklaşımı olmuştur. Özdemir’in
aktardığına göre, Kastamonu dernekleri bu geleneği reddetme eğilimindedir, yavaş yavaş aynı
eğilim Sinop derneklerinde de görülmeye başlanmaktadır. Özdemir, reddetme eğiliminin daha
çok sağ eğilimli ya da memleketlerinden tamamen kopmuş kişilerde olduğunu da belirtmiştir.
Erkeğin etek giymesi kabul edilmediği, bu durum hazmedilmediği için bu geleneğin ekinin bir
unsuru olduğu yadsınmaktadır. 2000’li yılların başlarında Kastamonulu bir milletvekilinin
Kastamonu köçeklerini programa çıkaran bir televizyona telefon açarak bu geleneğin
kendilerine ait olmadığını söylediğini, bunun üzerine kamuoyunda bir tartışma başladığını,
hatta aynı televizyon kanalında bunun üzerine Kastamonuluların katıldığı bir panel
düzenlendiğini söylemiştir. İstanbul’daki bir Sinop derneği başkanının da aynı dönemlerde da
bir Sinoplular gecesinde dans eden köçekleri kovaladığını belirtmiştir. Günümüzde de
özellikle il derneklerinin gecelerinde köçek oynatılmadığını bunun ancak köy
derneklerinkinde olabildiğini belirtmiştir.

https://docplayer.biz.tr/32761647-Kadin-kiyafeti-icindeki-kocek-ve-ailesi-1.html

 

Etiketler: , , , ,

EKONOMİST SERKAN BEY ILE SÖYLEŞİ

20.08.2022-BILKE

Ayşe Yaşar SARIKAYA- Bu gün, uzun zamandır söyleşi köşemizde konuk etmek istediğim bir iş adamı ile söyleşiyoruz. Deneyimli ve donanımlı konuğumuzun, gençlerimize meslek ve okul seçiminde, girişimcilerin de hangi adımları izleyeceği konusunda yararlı bilgiler vereceğini düşünüyorum. Anne tarafından Sinoplu olan konuğumuzu tanıyalım.

EKONOMIST SERKAN BEY- Davetiniz icin tesekkur ederim. Ekonomist ve yuksek bilgisayar muhendisiyim. İs hayatima ABD de bilgisayar programcisi olarak basladim. Oradaki 10 yillik is hayatimda zamanla Bilgi İslem Muduru ve Genel Mudur Yardimcisi oldum. ABD ‘den ayrildiktan sonra Turkiye-İngiltere es merkezli online finansal islem platformu kurdum. Zamanla bu sirket alaninda dunyanin taninmis sirketlerinden biri haline geldi.

Ayşe Yaşar SARIKAYA- Kuzenim ve bir sinoplu olarak başarılarınızdan gurur duyuyoruz. Siz, başarılı bir eğitim hayatı geçirdiniz. Bulunduğunuz konuma gelmek için hangi aşamalardan geçtiniz.

EKONOMİST SERKAN BEY- Ortaokul ve liseyi seckin bir Anadolu Lisesinde yatili okulda okudum. Okulum, Anadolu Lisesi sinavlarinda en basarili ogrencilerin girebildigi bir okul oldugu icin okuldaki ogrenciler hirsli ve rekabetci ogrencilerdi. Herkes her alanda en iyisi olmak icin cabaliyordu. Dersler, spor, genel kultur…Basari populerligi de getiriyordu. Populerlik de o yaslarda bircoklari icin en onemli motivasyon kaynagiydi.
Universite sinavinda da tahmin edilecegi gibi Turkiye’nin en iyi okullarini kazandik. Brans secerken gelecekte onu acik, ayni zamanda da severek yapabilecegim branslari secmeye ozen gosterdim. En sevdigim ama gelecegi olmayan bir brans veya gelecegi olan ama sevmedigim bir brans olmamaliydi, ikisi arasinda denge olmaliydi. Finans ve teknoloji neredeyse her sirketin ihtiyac duydugu, gelecekte de parlak is firsatlari sunabilecek branslardi. O yuzden universite egitimimde ekonomi okumaya karar verdim.

A.Yaşar SARIKAYA- Öğrenim hayatınızda bilinçli adımlarla ilerlemişsiniz, üniversite sonrası da eminim dolu dolu geçmiştir.

EKONOMIST SERKAN BEY- Üniversite bitince bilgisayar muhendisligi yuksek lisansi yaparsam amacima ulasacaktim. Universite 3. siniftan itibaren ABD’deki okullari incelemeye basladim. Oradaki okullara kabul edilmek icin gereken sinavlara hazirlandim, benim icin en dogru okulu belirledim. Universite bitince de planladigim gibi ABD’de bilgisayar muhendisligi yuksek lisansina basladim. Hem ekonomi hem de bilgisayar programciligi sirketler tarafindan talep goren alanlar oldugu icin yuksek lisansin bitmesine 1 sene varken ABD’de is teklifi aldim ve is hayatim basladi.

Ayşe Yaşar SARIKAYA- Derneğimiz, yaşamı kırsallarda geçen ve eğitim süresince dershaneye giden özel ders alanlarla yarışan öğrencilere destek veriyor. Yaylalarda hayvan güderken, pazarda sebze meyve satarken, tarlada bağda bahçede çalışırken fırsat yaratarak test çözen gençlerimize eğitim desteği veriyoruz. 2008 yılından beri hakim, savcı, avukat, bilgisayar mühendisi, öğretmen, yazılımcı, mühendis mezun verdik. Artık koşullar gittikçe daha da zorlaşıyor, KPSS barajı, özel şirketlerin neredeyse on aşamalı işe alım sınavları gençleri çok zorluyor. Onlara bu konularda ne tavsiyelerde bulunursunuz.

EKONOMİST SERKAN BEY- Günümüzde hayata daha az sansli baslayanlarin elinde bizim jenerasyonda olmayan bir firsat var. O da internet. Dogru sekilde kullanilirsa her turlu bilgiye hizli ve kolay bir sekilde ulasilabilir. Eskiden cok uzakta oldugu icin gidilemeyen kutuphaneler, pahali oldugu icin alinamayan kitaplarla kiyaslandiginda internet bir hazine. Konu anlatimli ders videolari, cozumlu soru bankalari, forumlar ve bloglar bircok konuda ciddi fayda saglayabilir. Soylediginiz gibi insanlar hayat boyu bircok sinava giriyor. Once okullara giris icin sinavlar, sonra ise giris icin sinavlar. Okullar,sirketler adaylar arasinda en iyileri secmeye calisiyor. En iyilerin icine girmek icinde eldeki imkanlari en dogru sekilde degerlendirip hayata en donanimli sekilde hazirlanmak gerekiyor.

Ayşe Yaşar SARIKAYA- Girişimciler için, Sinop köylerinde üretim kolaylığı sağlayacak, yurt içi ve yurt dışı destekli hangi adımlar atılabilir veya küçük miktar paralarını nasıl değerlendirebilirler.

EKONOMİST SERKAN BEY- İs hayatinda buyuk sirketler her zaman daha iyi imkanlara sahiptir. Buyuk islem yaptigi icin pazarlik gucu vardir. Ayni kaynagi birden fazla alanda kullanabildigi icin maliyeti dusuktur. Sabit giderlerde is buyudukce avantaj elde edilir. Bu sebepten rekabetci olabilmeleri icin oncelikle birlik halinde haraket etmelerini oneririm. Hem arastirmalarinda hem de yatirim yaptiklarinda daha rekabetci olabilmeleri icin.

A.Yaşar SARIKAYA- Bizi kırmadığiniz ve söyleşimiz katıldığınız için derneğimiz adına çok teşekkür ederim. Söyleşimizin gençlerimize ışık olması dilegiyle, hoşça kalın.

Serkan Bey Çin İş Adamları ile

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Ağustos 2022 in Uncategorized

 

SİNOP HIZIR İLYAS ZAVİYESİ HAKKINDA

07.08.2022-Prof. Dr. Sadullah GÜLTEN

HIZIR-İLYAS ZAVİYELERİ, AYA YORGİ ve BEKTAŞÎLER
Kastamonu sancağına tabi Sinop’taki Hızır-İlyas zaviyesiyse, Anadolu’nun kuzeydeki en uç noktasında İnceburun’da yer almaktaydı. Zaviye muhtemelen Selçuklular zamanında yapılmış, 1259 yılında Trabzon Rum İmparatoru’nun bölgeyi işgali sırasında yıkılmıştı. Buna rağmen zaviye sonradan yeniden inşa edilmişti (Kuru,2001:45).

Sinop’a uğrayan İbn Batuta’nın verdiği bilgilere göre, zaviye etrafında on bir Rum köyünün bulunduğu, Hızır-İlyas makamının hemen yanındaydı. Tekkede misafirlere ve gelip geçen yolculara yemek verilmekteydi. İbn Batuta’nın ziyareti sırasında Hızır-İlyas’a nispet edilen ve rahiplerin oturduğu bir de manastır yer almaktaydı. Burada bulunan su kaynağının başında yapılan duanın makbul olduğuna
inanılmaktadır (İbn Batuta, 2004:442).

Aynı şekilde Menemen’in, Hızırlık Tepesi isimli yerde bulunan kuyunun suyu da sütü gelmeyen kadınlara içirilmekteydi (Yörükân, 2005:99). Sinop’taki bu zaviye 1574 tarihli evkaf defterine Vakf-ı Hızırlık
olarak kaydedilmiştir. Zaviye Boztepe’de bulunmakta olup, vakıf geliri 100 akçeydi(TD 554:104a).

Sinop’taki gibi deniz kenarında inşa edilen Hızır-İlyas isimli bir diğer zaviye ise
Anadolu’nun güneyinde, Alanya sahilindeydi.

Makalenin tamamı:

A.Yaşar SARIKAYA’NIN konu hakkında 15.12.2020 tarihli yazısı:

 

Etiketler: , , , , , , ,

EMEKLİ OLDUM-SEYFULLAH ÇALIŞKAN

03.08.2022- BİLKE KONUK YAZARLAR

İlk olarak ne zaman para kazanmak için çalıştığımı anımsamıyorum. On on bir yaşlarındayken sergiden üzüm kaldırmaya yardım etmiş olabilirim. Ya da akşamüzeri pamuk yüklü traktör kasasının (romörkun) sayaya boşaltılmasına gitmiş de olabilirim. İhtimal iki buçuk lira falan vermişlerdir. İlk olarak gündelikçi olarak çalıştığımda on iki yaşındaydım. Akif Abi Toto Abdurrahman ile beni soğan çapasına götürmüştü. Yanımızda Ünver de vardı. Saruhanlıya doğru uzanan kanal boyunda bir tarlaydı. Kanal ile zeytinlik arasında bir iki dönüm kadar boş bir alana soğan ekilmişti. O gün ilk kez soğanları köstebeğim kestiğini de öğrenmiştim. Akif abi köstebek tümseklerinin bir ikisini kazıp kapan yerleştirmişti. Deliklerin ağzının açılması köstebeği çok rahatsız edermiş. İlla açılan deliğin ağzını gelip kapatırmış. Ünver’in annesi yanımıza yoğurt ve ıspanak yemeği de koymuştu. Sanırım turşu da vardı. Ve sapsarı teneke tulum peyniri… Çarşı ekmeği ile güzelce karnımızı doyurmuştuk. Akşam olunca Akif Abi bana çıkarıp on iki lira verdi. Büyüklerin gündeliği de büyük bir ihtimalle on beş falan olmalıydı.

O günden sonra okuldan arta kalan zamanlarda gündeliğe gitmeye başladım. Pamuk çapası, pamuk toplama, zeytin silkme, zeytin çapası, bağ beli, set ve tir yapma, tava bölme, ark açma, kavun, karpuz taşıma, üzüm kesme, kerter çekme, suculuk… Çok çalışkan, becerikli ve gayretli bir yevmiyeci değildim. Ama kimsenin tarlasında görmeyi istemeyeceği bir adam da olmadım. Bin dokuz yüz seksen üç kışının yirmi sekiz Kasımında devlete atandım. Elbistan’ın Demircilik köyüne bayram sevinci yaşayan bir çocuk kadar mutlu gittim. Devlet Baba ilk maaşımda bana tam yirmi dört bin lira verdi. Mutemet hatalı olmasın diye parayı iki kez saydı. Kendimi hiç iyi hissetmedim. Okulda çocuklarla olmak beni delicesine mutlu ediyordu. Bu kadar eğlencenin üzerine bir de çıkarıp para veriyorlardı. Bu sanki haksız bir kazanmış gibi hissetmiştim. Bu sevincim ve mutluluğum tam otuz yıl sürdü. İki bin on beş senesinde işimin gazı kaçtı, hevesimin balonu sönüverdi. Kendimi çok gereksiz, önemsiz hatta verimsiz hissettim. Yaptığım işi herhangi biri, hatta sokaktan geçen biri bile yapabilir gibi hissetmeye başladım. Yazdığımızın, çizdiğimizin hiçbir önemi yoktu. Madem öyle işimize son verirler diye bekledim. Öyle de yapmadılar. Yeniden düzenlenir, iyileştirilir, bir amaca hizmet eder diye düşündüm. Olmadı… Bir şeyler değişir gibi oldu ama ben artık soğumuştum.

Otuz yedi yıl iki ay süren çalışma yaşamımı bu gün sona erdirdim. Ne yapacaksın diye soranlar oldu. Bilmiyorum, dedim. Gerçekten bilmiyorum. Çünkü emekli olmak için önüme bir hedef koymadım. A, B ve hatta C planım falan da yok. Büyük bir ihtimalle sıkılacağım. Gittikçe daha huysuz ve çekilmez biri olacağım. Dünya hızla değişmeye devam edecek. Ben elbette ayak uyduramayacağım. Yaşam beni nehrin durgun bir yerine sürükleyip bir süre daha oyalayacak. Ve son bulacak.

Ağustos 2022

Seyfullah-İzmir

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Ağustos 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

SİNOP VE BANDIRMA VAPURU

28.07.2022-BİLKE

BİLKE, SİNOP için 18 Mayıs 1919 tarihinin önemini sürekli hatırlatıyor. 2016 HALKBİLİM ÖDÜL TÖRENİMİZ

Alpay TIRIL akademik dalda ödülünü alırken

İsyan Benim Adımdır Kitabı- Ergun HİÇYILMAZ

BÖLÜM:19 Mayıs 1919…

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı ve Milli Mücadele ışığını yaktığı tarih…

Peki ama bu ışığı kimler yakmıştı? Sadece Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkanlar mı? Kimler Bandırma’ya “Tam Yol” vermişti? Özetle 19 Mayıs’tan önce ve 19 Mayıs’tan sonra neler olmuştu?

Şimdi Bandırma Vapuru nasıl demir almış onu görelim.

Yazı, Harbiye Nezareti’nden Sadaret’e yazılmıştı: İlga edilen Yıldırım Orduları Kumandanı Miralay Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Dokuzuncu Ordu Kıt’aları Müfettişliğine tayin olunmuş ve tayin keyfiyeti padişah huzuruna arz edilmek üzere, Sadaret makamına arz kılınmıştır. Adı geçen zatın emri altında bulunacak olan Üçüncü ve Onbeşinci Kolorduların mıntıkalarını ihtiva eden Sivas, Van, Trabzon, Erzurum vilayetleri ile Samsun Sancağı mülki memurlarının Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılacak tebliğleri icra etmelerinin emir buyrulmasını istirham ederim.” (30 Nisan 1919)

Harbiye Nezareti’nin bu yazısı ile Mustafa Kemal Paşa’ya Sivas, Amasya, Tokat, Şebinkarahisar, Van, Hakkari, Trabzon, Dize, Gümüşhane, Samsun, Erzurum, Erzincan, Hınıs ve Şarki Beyazıt sancaklarının bütün askeri ve mülki idaresi tam salahiyetle verilmişti. Sadaretin müspet cevap verdiği bu tezkireden sonra Harbiye nezareti, Erkan-ı Harbiye-i Umumi’ye yaptı tamimde “tayinin aynı gün Zat-ı Şahanenin (Padişahın) irade-i seniyelerine arz kılındığını ve İstanbul’da bulunan Paşa’ya tebliğ edildiğini” bildirmişti.

Harbiye Nazırı Müşir Şakir Paşa ile Sadrazam Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya vazife ve salahiyetlerini gösteren bir talimat yazısı vereceklerdi. Bu talimat yazısında yukarıdaki sancakların Paşa’nın emrinde olduğu teyit ediliyor, ayrıca Diyarbakır, Mardin, Ankara, Kayseri, Kastamonu, Malatya gibi vilayetlerin Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’nin her türlü müracaatına cevap vermesi isteniyordu.

Buraya kadar olan gelişmeler göstermiştir ki, Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu müfettişliğine tayin edilmiş ve hem Harbiye Nazırı Şakir Paşa hem de Sadrazam Damat Ferit Paşa’dan salahiyetine dair “talimat tezkiresi” almıştır. Yani Paşa’nın gideceğinden, hem aralarında geçen konuşmadan, hem de verdiği “irade”den dolayı Padişahın haberi vardır. Bu derece geniş ve mühim bölgeler üzerinde o döneme kadar çok az kişiye verilen bu salahiyetle, Harbiye Nezaretine sadece bilgi vermek kaydıyla bütün nezaretlere hitap edebilecekti. Açıkçası Mustafa Kemal Paşa bütün orta, doğu, kuzey ve güneydoğu Anadolu üzerinde muvafık gördüğü işleri yapabilecekti. Padişah’ın bu tayin meselesine irade çıkarması bazı çevrelere göre “lütuf” gibi irdelenmektedir. Bu kadar geniş yetkiye sahip kumandana bu irade hak ettiği için verilmiştir. Ülkeyi düze çıkaracak “tek adam” odur. Önemli olan bu tayinle milli mücadeleyi başlatmaktır. Ve başlatmıştır.

Samsun’a hareket öncesi

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a hareketinden önceki görüşmelerinde hem silah arkadaşları hem de Sadrazam ve Padişah Vahdettin de vardır. Paşa 15 Mayıs 1919’da Damat Ferit Paşa’nın, Nişantaşı’ndaki evinde kendisine verdiği özel akşam yemeğine, yeni Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa ile birlikte katılmıştı. Sadrazam, Mustafa Kemal’in salahiyetlerini hangi ölçüde ve nasıl kullanacağını merak ediyordu. Sadrazamın bu konuda tereddütlerinin olduğu anlaşılıyordu. Mustafa Kemal Paşa, “İngiliz raporlarına göre Samsun ve havalisinde bazı karışıklıklar varmış. Yerinde yapacağım tetkikat ile hallederiz” demişti. Sadrazam bu defa Cevat Paşa’ya dönerek “Siz ne dersiniz?” diyecekti. Cevat Paşa bu soruyu, tereddüdü ortadan kaldırmak gayesiyle şöyle cevaplayacaktır: “Efendim, Paşa tabiî o mıntıkadaki kuvvete kumanda edecek, zaten nerede kuvvet kaldı ki?”

Sabah Genelkurmay Başkanlığı’na giden Paşa, Cevat Çobanlı ve Fevzi Çakmak ile vedalaşmış, oradan Babı-ali’ye geçerek, İzmir’in işgali üzerine toplanan kabinenin, Dahiliye ve Hariciye nazırlarıyla vedalaşmak imkanını bulabilmişti (15 Mayıs 1919).

Padişah’a veda için Yıldız Sarayı’na da giden Mustafa Kemal, bu buluşmayı şöyle anlatacaktı:

“Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Padişah’la adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap vardı. Padişah hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: ‘Paşa, Paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. Tarihe geçmiştir.’ O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum. “Bunları unutun.” dedi. “Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa devleti kurtarabilirsin.” Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? Kendisine, “Merak buyurmayın efendim. Nokta-i Nazar-ı Şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an olsun unutmayacağım.” (İstiklal Savaşı, Ömer Sami Coşar)

Mustafa Kemal Paşa “Muvaffak ol” diyen Padişah’a veda ederek, derhal Şişli’deki evine dönerek hazırlıklarını tamamlayacak, Akaretler’e giderek annesi ile vedalaşacaktır. Hareket saati gelmiştir. (16 Mayıs 1919)

Paşa ve refakatindekiler Galata Rıhtımı’na otomobil ile inmişler ve açıkta demirli bulunan Bandırma Vapuru’na sandalla geçmişlerdi. Önceden kararlaştırıldığı gibi rıhtımda herhangi bir uğurlama merasimi yapılmamıştır. Vapur işgal kuvvetlerinin mutat kontrolü için Kız Kulesi açıklarında demir atmış bir İngiliz binbaşısı komutasındaki heyet tarafından araştırmaya tabi tutulmuştur.

Bandırma Vapuru’nun hareket halinde olduğu tarihte İngilizler 100 kadar asker ve harp malzemesini Samsun’a çıkarmıştı (17 Mayıs 1919).

Bandırma Vapuru önce Sinop’a gelmiş ve Samsun’a karayolu ile geçilmesinin imkanı aranmıştı (18 Mayıs). Ancak güvenlik sebebiyle tekrar vapura dönülecek ve Bandırma, Samsun’a müteveccihen demir atacaktı.

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Temmuz 2022 in 18 Mayıs 1919

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

SİNOP LAVANTA KOKULARI DOLACAK

25.07.2022- A. Yaşar SARIKAYA

Aşkların, aşıkların kenti Sinop. Ceziretül Uşşaki, Suyun Sinesi Sinop. Zeus’un aşkını, Sinope ile birlikte getirip kentin belleğine bıraktığı SİNOP.

Güzel kentimin güzellikleri artsın istiyor yüreğim. Yolara düşmem, çalıp söylemem, yazıp çizmem işte bu yüzden. Toprağının sesini duyar, boş toprakların göz yaşlarını içime akıtırım. Bizimle konuşur havası, suyu yani doğası; yok olmak istemiyor, hayat bulmak istiyorlar. Canlanmak, canlara can olmak istiyorlar.

17. Temmuz, yine yollara düştüm. Lavanta kokuları yayıldı içime, gidiyorum Lala Köyü Tavukçu Mahallesine. Nursel EKİCİ ve eşi Ergün EKİCİ beni Lala’da karşıladılar. Lavanta tarlasını göreceğim için heyecanlıydım. Sinop’ta Lavanta Tarımı neden olmasın diye sitemizde bir söyleşimiz olmuştu. EKİCİ ailesi de bu yazıyı okumuş ve bizimle irtibata geçmişlerdi.

Yıllar önce gündeme taşıdığımız konu tohum olmuş, o tohum filizlenmiş ve sonunda lavanta tarlasına dönüşmüştü. Nasıl heyecanlanmazdım. Birlikte köye geldik ve ilk işim hemen tarlaya gitmek oldu.

Anne, baba ve torunu lavantalar arasında gördüm. Lavantalar, beklediğimden daha çok, daha gür ve düzenliydi. Ergün EKİCİ’YE, bu sürecin nasıl başladığını ve hikayesini sordum:

Ergün EKİCİ”

Arı yetiştirmek istiyorduk. Arıcılık için araştırma yaparken arıların  sevdiği çiçeklerin en başında gelen bitkinin Lavanta olduğunu okuduk ve konu dikkatimizi çekti. Hem tarlalarımızı değerlendirmek, hem de arı yetiştiriciliği ile tarım arasında eko zincir oluşturmak fikri aklımıza geldi. Bilgi almak için internette gezinirken, Lavanta yetiştiriciliği konusunda “SİNOP BİLKE” sitesinde detaylı bir yazı gördük. Lavantanın Karadeniz ikliminde de yapılabileceğini, lavantanın sadece arıcılıkta değil birçok alanda değerlendirildiğini öğrendik. Bu şekilde lavanta yetiştiriciliği yapmaya karar verdik” dedi.

Biz konuşurken, lavanta kokusu etrafa yayılıyor, toprağın neşesi, havanın sevinci içimize işliyordu. Bu hikayenin en başında yer almak, BİLKE olarak mutluluk verdi açıkçası. Ergün Bey’e lavanta tarımına ne zaman başladıklarını sordum.

Ergün EKİCİ “Lavanta yetiştiriciliğine Mart 2021 de 1000 kökle başladık. Lavantalarımız bir buçuk yılda şimdiki görselliğinin yarısına ulaştı” dedi.

Lavantalar şu anda çok güzel büyümüşler, elinize emeğinize sağlık. Anne, baba, oğul, gelin, torunlar hep birlikte iyi iş çıkarmışsınız. Bu kadar emek boşa gitmemeli, bundan sonraki hedefleriniz nedir diye sordum.

Ergün EKİCİ “Bundan sonraki planlarımızın içinde Lavanta  fidesi yetiştiriciliğini sürdürme ve  arıcılığı artırma var.  Lavanta yetiştiriciliği yapmak isteyenler için de fide temininde  yardımcı olarak  Sinop ilinde Lavanta üretiminin artırılmasını planlıyoruz. Lavantadan katma değer elde etmek için distilasyon ünitesi  kuracağız. Lavanta yetiştiriciliğinin artırılması ile boş araziler  değerlendirilir, yetiştirmek isteyenlerin gelir elde etmesi sağlanabilir” diye cevap verdi.

Ne kadar iyi olur, lise torna tesviye bölümünü bitirmişsiniz. El beceriniz de var, bahçedeki kamelya, sera ve diğer güzellikler dikkatimizi çekti. Size başarılar diliyorum. Şimdi sizleri tarlaya alalım ve lavanta görüntüleri arasında bilgilerinizden faydalanalım.

İşte video görüntümüz:

Çalışmalarımız halk için, insanlık için olmaya devam edecek. Tarım İl Müdürlüğümüzün de konuya dikkatini çekmek istiyoruz. Mutlaka bu güzellikleri değerlendirecek, bir ucundan tutacak belki de hibe desteği vereceklerdir. SELAM memleketime, SELAM memleket severlere. A. Yaşar SARIKAYA

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Temmuz 2022 in sinop tarım

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

TELEFON-SEYFULLAH ÇALIŞKAN

23.07.2022-AH KADINLARIMIZ

Biraz rüzgar, biraz deniz, biraz yıldız ve ağaçlarda usul usul salınan yapraklar. Bir çay çek bana. Mavi demlikten. Dertli falan değilim ama tadım yok işte. Ağzımın tadı sası, paslı demir yalamışım sanki. Körfezin üzerinde hala tek tük martılar uçuyor. Bardağın yanına iki de şeker bırak ustam. Çay harareti kesermiş. Kesmiyor. Boynum sırılsıklam ter içinde… Oradan inen damlalar tenimde gezinerek gömleğimin yakalarına, omuzlarına iniyor.

Meltemi yüzümde gezdirmek, gömleğimin kollarından içeri almak için kalkıyorum. Telefonum çalıyor, cebimde, kıpır kıpır. Abla diyor biri, bir şey söylememe bile izin vermeden sayıp dökmeye başlıyor. Bilmem hangi turizm şirketinden arıyormuş. Bana başka bir otel ayarlayacakmış. Bodrum’un bilmem hangi büklü yerinde. Beş yıldızlı, her şey dâhil… İşini yapmayı otomatiğe bağlamış bir genç kız. Olur diyorum. Erkek esi duyunca kısa bir tereddüt yaşıyor. Bir kaç saniye susuyor. Ben Selma Abla’yı aramıştım, diyor. O isimde birini tanımadığımı söylüyorum. Otel, tatil, turizm işim de yok diyorum. Özür dileyip kapatıyor. Azıcık sabretsem kızcağız beni tatile gönderecekti, diyorum. Kendi kendime gülüyorum.

Bu akşam eve hiç gitmesem, diyorum. Bu sahilde, çimenlerin üzerinde yatıp uyusam… Her geçen dakikada hava sanki azıcık daha serinliyor. Ya da ben kendimi kandırıyorum. Bekçiler rahat bırakmazlar ki adamı. Sivrisineklerle birlikte… Belki de küp gibi içmeli önce. Sarhoşlarla kimse uğraşmak istemez. Ben böyle saçma sapan düşüncelerle yürürken on metre önümde kavga başlıyor. Bir kadın, erkek… Az önce önüme geçmişlerdi. Birbirlerine sıkı sıkı sarılarak yürüyorlardı. Onları görünce mutlu olmuştum. Bu kentte hala aşıklar var diye düşünmüştüm. Ne güzel.

Kadın çığlık çığlığa;

-Benim yanımda bari yapma. Şu telefonuna iki saat bakmazsan ölmezsin ya… Azıcık dürüst ol be adam. Biraz insan ol. Ver şu telefonu bana. Ver diyorum, ver. Cebine koyma sakın, elime ver. O şıllığa iki laf söyleyeyim de görsün gününü.

Adam telefonu vermedi. Hatta daha çok gizlemeye başladı. Kadın adamın üzerine atladı. Adamın ellerini, kollarını tutup telefonu almak istiyor ama gücü yetmiyor. Kadın telefonu alamayınca iyice öfkelendi. Erkekler gibi küfür etmeye başladı.

– Senin, ananı, avradını, yedi ceddini…. O… pu çocuğu. Benim yanımda bari yapma…

Adamın sabrı tükenmeye başladı. Etrafında toplanan insanlardan utandığı açıkça belli oluyordu. Üzerine tırmanmaya çalışan kadını iterek uzaklaştırdı. Kadın istediğini alamayınca öfkeden deliye döndü. İşte şimdi, bu kadının bir tabancası olsa, diyorum. Bu adamı gözünü bile kırpmadan vurur. Kadın telefonu almak için bir hamle daha yaptı. Adamın sabır pili tükendi. O da kadın gibi ağzına geleni sayıp sövmeye başladı. Kadının ne o…puluğu kaldı. Ne şerefsizliği… Üzerine gelen kadını savurup itti. Kadın çimenlerin ve bodur bitkilerin üzerine düştü. Sahile dolaşmaya çıkmış herkes aniden oraya birikiverdi. Bir erkek kavgaya müdahale edip erkeği uyardı. Kadına el kaldırılmaz, dedi. Polis gelirse seni hapse atar. Adam yüzünde ben bir şey yapmadım ifadesi ile kalabalığa baktı. Sonra aniden bir mucize oldu. Her zaman olay bittikten sonra gelen polisler şıp diye oraya damladılar. Sıcağı sıcağına…

Ne oluyor burda, dediler. Adam ezik, büzük “ bir şey yok, dedi. Eşimle tartışıyorduk. Polisin genç olanı adama “hakkınızda şikayet var,” dedi. Kadına vuruyormuşsunuz. Adam yeminler etmeye başladı. Diğer insanlardan yardım bekleyen gözlerle kalabalığa baktı. Vurmadı desinler istedi. Ama kimsenin sesi çıkmadı. Sadece azıcık ittim. Yere düşüverdi, dedi. Polisler için iş ciddileşiyormuş gibi bir hal aldı. Sanki suçüstü yapmışlar gibi davranıyorlardı. Adam iyice köşeye sıkışmış gibiydi. Karakola götürmeleri an meselesi gibiydi. Kadın birden sessizliğini bozdu. Adam ile polislerin arasına girdi. Kocam bana vurmadı, dedi. Sadece tartışıyorduk. Meraklı kalabalığı baktı. Eşimle aramızda geçenler bizim özelimizdir, dedi. Bu hiç kimseyi ilgilendirmez. Ben kimseden şikâyetçi değilim. Hadi evimize gidelim kocacığım. Kalabalığı yarıp iskeleye doğru yürümeye başladılar. Polisler toplanan meraklı insanlara döndü. Herkes işine gücüne baksın, diye bağırdı. Hadi, dağılın, ayı mı oynuyor burda?

Biraz rüzgar, biraz akşam, körfezde uyuklayan gemiler… Tadım tuzum eksik bu akşam. Canım Karataş’a kadar yürümek istiyor. Bacaklarım itiraz ediyor. Ayakkabılarım da ayaklarıma ağır geliyor. Yalın ayak olmak istiyorum. Denize bakan bir banka oturuyorum. Bir otobüse atlayıp Varyantı mı çıkmalı? Metroya inip Üçyol’a mı gitmeli? Karar veremiyorum. Arkamdaki balık lokantasından televizyonun renkleri zaman zaman sulara yansıyor. Yüzümü çevirip televizyona bakıyorum. Ulusal Arap Orkestrasında Mai Farouk İnta Omri’yi okuyor. Orkestra şefi kuyruklu frakı ile ritimlerin içinde kendini kaybetmiş. Çekirge gibi sıçrayıp duruyor. Neden ayakkabıları turuncu ve kahve diyorum, kendime. On beş dakika kadar bir süre televizyonu bakıyorum. Kalkıp yürümeye devam ediyorum. Ama şarkı arkamdan hala sürüyor…

Temmuz 2022

İzmir Seyfullah

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Temmuz 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

DEDE KORKUT VATİKAN VE DRESTEN NÜSHASI

22.07.2022-BİLKE

Toprağımızın, ormanlarımızın, sularımızın, yer altı ve yer üstü kaynaklarımızın değerini bilerek tam kapasite işletebilseydik. Kendi ürünümüzü kendimiz üretir, ithal eden değil ihraç eden olurduk.

Kültür ve sanat değerlerimizi ne kadar koruduk? Kırsallardaki ahşap evler, ambarlar, kapı tokmakları, ağaç ile yapılan el sanatları, ileride bir yabancının çektiği fotoğraflarla torunlarımızın önene gelmemeli. Bu duyarlılıkla, bir yüksek lisans tezinin bazı bölümlerinin ilginizi çekeceğini düşündük. Elif ÖZKAN ve tez danışmanlarına teşekkürler.

foto: türkedebiyatı.org

DEDE KORKUT KİTABI’NIN VATİKAN NÜSHASININ TARİHÎ ve ETİMOLOJİK SÖZLÜĞÜ
YÜKSEK LİSANS TEZİ Elif ÖZKAN

………………………….

Eserin Ortaya Çıkışı ve Nüshaları

Dede Korkut Kitabı‟nın elde bulunan iki nüshası vardır. Bunlardan biri Dresden ötekisi Vatikan nüshasıdır. Dresden nüshasında on iki, Vatikan nüshasında ise biri eksik olmak üzere toplam altı hikâye bulunmaktadır. Bu nedenle bilimsel çalışma ve incelemeler yapılırken genellikle Dresden nüshası esas alınmıştır. Vatikan nüshası ise pek dikkate alınmamıştır.

Dresden Nüshası: Oğuzlar‟ın sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik faaliyetlerini destansı bir Ģeklilde anlatan Dede Korkut Kitabı‟nın bu nüshası on iki hikâyeden oluşmaktadır. Nüsha, “Almanya‟nın Dresden Ģehri Kral Kütüphanesi‟nde bulunmaktadır. İlk defa gören ve kayda alan Alman araştırıcısı Jacop ReyĢke (1716- 1774)‟dir” (Sakaoğlu, 1998: 7).Fakat, “19. Yüzyılın başlarında aynı kütüphanedeki yazmaları yeniden düzenleyen H. O. Fleischer, bu yazmanın üzerinde yer alan, Osman Paşa‟nın 993/1585 vefat ettiğini gösteren kaydı dikkate alarak eseri 16. Yüzyılın yazmaları arasında göstermiştir” (Sakaoğlu, 1998: 7). Bu nedenle eser Fleischer kataloğunda yer almış ve nüshayı ilk defa bulan olarak H. O. Fleischer kabul edilmiştir.

Fleischer 1831‟de Dresden‟de yayımladığı Catalogus Codicum Manuscriptorum Orientalum Bibliothecae Dresdensis adlı kataloğunda eserle ilgili Bu bilgileri vermektedir: “152 yapraklık Türkçe mecmua, küçük 4˚, nesih yazılı, eski Doğu Türkçesi veya Oğuz şivesi ile yazılmış Kitab-i Dede Korkut‟tur. İç Oğuz ve Taş Oğuz kabilelerinin Muhammed devrindeki maceralarının hikâyeleridir.

Kitabın adı bütün hikâyelerde Korkut adında birinin büyük rolü olmasından ileri gelmektedir. Korkut‟un dindar, akıllı ve Oğuz kabileleri mensupları arasında büyük itibar sahibi olduğu rivayeti ilk araştırmacı Heinrich Friedrich von Diez‟dir. Türkiye‟de yapılan ilk çalışmalar onun elde ettiği bilgiler ışığında gerçekleşmiştir.

Bugün elimizde fotokopisi bulunan Dresden nüshasının dış görünümünü ve çerçevesini Orhan Şaik Gökyay şöyle anlatır: “Dede Korkut kitabının bilinen ilk yazması Dresden Krallık Kütüphanesi, Fleischer külliyatı arasında 86 numaradadır. Bu yazma 153 yapraktır ve Avrupa rakamlarıyla numaralanmıştır. İlk yaprakta kitabın ünvanı Kitâb-ı Dedem Korkut âlâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan diye verilmiştir. Pek güzel olmayan bir nesihle yazılmış olup sayfada 13 satır vardır. Pek az yerde konmuş olanlar bir yana, kitap baştanbaşa harekesizdir. Birçok yaprakta lekeler vardır. Gerek hikâyelerin başlıkları gerekse manzum parçalar ayrılmaksızın, bütün kitap düz-ara yazılmıştır. Yalnız hikâye başlıklarının yazısı ve tek tük kelimeler belli olacak denli büyük ve koyu yazıyladır. Boydan boya satırların içine serpilmiş iri noktaların gelişigüzel konduğu ve metnin okunuşunda bunların yararı olmadığı görülür” (Gökyay,2007: 643).

Sözlükten AYA kelimesini okurlar için seçtik. Kelimelerin diller arası etkileşim ve geçişlerine rastlarız. Ayasofya Aya irini, Ayandon isimlerinde Rumca olarak kullanıldığını sözlükler kaydeder.

Aya, sapanın taş konan yeri a.-sına 85b-3, 85b-6

“Çoban sapanınun ayasına ṭaş ḳodı atdı.”

aya DLT ata: avuç içi, aya, 2006: 53; Gülensoy KBS

aya < ET. aya (Uyg.); OT. aya (DLT)

*hāya (T. Tekin.), 2011: 91.

Çalışmanın tamamı:

 

Etiketler: , , , , , , ,