RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

ŞARTLI REFLEKS YAŞAMDA

15.04.2022-Ayşe Yaşar SARIKAYA

Öğretmen Okulu öğrencisiydim, Psikoloji dersinde işlediğimiz Pavlov’un “şartlı refleks” deneyi ilgimi çekerdi. Pavlov, köpeklere et verirken zil çalmış ve bu deneyi sürekli tekrarlamış. Sonra zili çalmış ama et vermemiş, köpekler de et gelecek zannettiklerinden salyaları akmaya başlamış.

Reklam filmlerini izlerken, siz de benim gibi bu deneyle ilişkilendirir misiniz bilmiyorum. Katkı maddeleriyle allanan pullanan gıda ürünleri, reklamasyonla ağız sulandırır. Sonra da toplumu bağımlı hale getirir. Hele çocuklar, bu kandırmacanın içinde, kendi olmayı keşfedemeden büyürler. Sürdürülebilir kazanç kapısı oluşur, gdo’lu ürünlerin de istekli tüketicileri hazırdır.

Kralın çıplak olduğunu bile bile KRAL ÇIPLAK diyemeyen toplum ve KRAL ÇIPLAK diyen küçük çocuk, ne güzel bir derstir. Pavlov’un zil sesi etkisi gibidir korku ile oluşturulan dayatmalar. Toplumun normlarını oluşturur ve toplum da kabulleniverir. Sorgulamaz, araştırmaz ve boyun büker.

Ne isterdim biliyor musunuz? Öğrenilmiş çaresizlik, yerini öğrenilmiş uygarlığa bırakabilseydi. Filmi tersine çevirseydik de, zil sesi iyiliğin, doğruluğun anonsunu özümüze işleseydi. Kötülüğün hızla büyüdüğünü göreceğimize, iyiliğin hızla büyüdüğünü ve yayıldığını görebilseydik. Y.SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ÖZE DÖNÜŞ- TÜLİN DİZDAROĞLU

13.04.2022- Tülin DİZDAROĞLU

Sanatçımız, fotoğrafçılık alanında yaptığı bilimsel çalışma ve uygulamalarla öne çıkıyor. Derneğimizin “5. BİLKE HALKBİLİM ÖDÜLLERİ ” kapsamında BİLİMSEL FOTOĞRAFÇILIK ödülü alan DİZDAROĞLU, farklı ve yaratıcı çalışmalar yapan kadınlarımızdan. Dernek olarak, halka değen özgün çalışmaları ödüllendirmeye devam edeceğiz. BİLKE

Ödül töreninden

ÖZE DÖNÜŞTülin DİZDAROĞLU

Fotoğrafta kompozisyon kadar, mesaj kadar, baskınında önemli olduğuna inanmaktayım.

Fotoğraflarımı “Özgün Baskı” şeklinde sunabilmek hep idealim olmuştur. Baskı, fotoğrafa sanatsal

anlamda bir değer katmakta. Bu nedenle siyah- beyaz sergilerimi kendim, agrandizör baskısı olarak

hazırlamıştım. Dijital ortamdaki son gelişmelerin fotoğrafın özüne dönmesine neden olacağına

inanmaktayım. Nasıl fotoğraf icat edildiğinde, artık resim öldü diyenler, televizyon icat edildiğinde

sinema öldü diyenler yanıldılarsa, sayısal fotoğraflar üretilmeye başlandığında, artık kimyasal fotoğraf

öldü diyenler yanılmakta.

Sanatsal olarak fotoğraf daha bir özüne dönerek varlığını sürdürmekte,

gümüş jelatin baskının yanı sıra, eski fotografik baskı tekniklerini uygulayan sanatçıların sayısının

dünyamızda giderek arttığı gözlenmekte. Bu sanatçılar sergiler açmakta,ülkemizde bu sergilere zaman

zaman ev sahipliği yapmaktadır.2000 yılında PAMUKBANK SANAT GALERİSİ’nde açılan

“KARMASİMYA” isimli sergi beni çok etkilemişti. 4 kadın fotoğrafçının, 4 farklı teknikte ürettiği

fotoğraflardan oluşan bu sergide, Imogen Cunnigham’ın Platinyum ve Siyah- Beyaz baskıları,

MariMahr’ın Siyah-Beyaz baskıları, Mick Lindberg’in Fotogravürleri ve Sarah Moon’un Pigment

Transfer baskıları yer almaktaydı.

Bu fotoğraflara benzer çalışmalar yapmalıyım diye düşündüm.

Başka sergilerde benzer tekniklerin farklı yüzeylerde uygulandığını görünce bu konuda akademik bir

çalışma yapmaya karar verdim.2003 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Ana Sanat

Dalında Yüksek Lisans eğitimine başladım. Tez konumu “ESKİ FOTOGRAFİK BASKI YÖNTEMLERİNİN

FARKLI YÜZEYLERDEKİ ETKİLERİ” olarak belirledim. Sanırım kimyacı olmam nedeniyle, bu konudaki

çalışmalarım jüri tarafından çok başarılı bulundu. Geleneksel CYANOTYPE, KALLİTYPE, ALBÜMİN

BASKI, GUM BİKROMAT BASKI VE KARBON TRANSFER BASKI yöntemlerinin kağıt, kumaş ve ahşap

yüzeylerde uygulamalarını yaptım.2012 yılında tez konumu genişleterek “ALTERNATİF FOTOĞRAF”

adı ile bir kitap hazırladım.2 sendedir ise bu tekniklerde bir sergi hazırlığı içindeyim.

Eski fotoğraf çalışmalarım ise genellikle kırsal kesimi ve emekçi kadınları kapsamakta. Bunun nedenini çocukluğumun tatillerini Sinop’un kırsal kesimlerinde geçirmeme bağlıyorum. O insanların

çalışkanlıkları, üretkenlikleri, konukseverlikleri, içtenlikleri ve de yoksullukları beni derinden etkilemiş

olmalı. Bu ekonomik sistemde zaten ezilmekte olan kırsal kesim insanında bir de kadın olmak iki kez

ezilmeyi getirmekte. Eğer ressam olsaydım (ki küçüklük hayalim buydu)onların resimlerini yapardım,

yazar olsaydım romanını yazardım. Bende objektifimle, bu kadınlarımızın yaşamlarını belgeledim,

sergiler açtım, kitaplar hazırladım, dia gösterileri yaptım, ödüller aldım. 2015 yılında ”ANADOLU

KADINI GÜNCESİ” adlı bir kitap hazırladım. Kitapta, bu fotoğrafları çekerken yaşadığım kısa öykülerde

de yer verdim. Kırsal kesimde, artık bitmekte olan kağnı kültürünü de fotoğrafladım.

Şimdilerde “SON KAĞNILAR” adı altında bir kitap hazırlığı içindeyim.

Doğal ve kültürel zenginliklerimizin yanı sıra, çalışkan Anadolu insanının yaşamını belgelemek,

soframıza gelen bir dilim ekmeğin öyküsünü, değer yargılarını yitiren dünyamıza anlatmak ve emeğin

değerini sanatsal bir dille vurgulamak amacındayım…

Tülin DİZDAROĞLU

26 Mart 2022, Sinop

 

Etiketler: , , , , , , , ,

“TAYYİP SANDALCI”- ANILAR 3. BÖLÜM

11.04.2022- Tayyip SANDALCI

Dernek binamızın 20 metre yakınlarında oturuyor Tayyip SANDALCI. Değerli komşularımızdan. Yaşamını ne güzel kaleme almış Tayyip Ağabeyimiz. anılarının her satırı gelecek kuşaklar için örnek olacak ve iz bırakacak nitelikte. O şimdi hasta yatağında; yazdığı anıları bizimle paylaştığı için teşekkür ediyor, kendisine acil şifa diliyoruz.

Kent ve köy kültürlerinden yaşama yansıyanlar arasındaki farklılıkların uyuma dönüşme örneklerini yayınlamaya devam edeceğiz. Yaşam içindeki karşıtlıklar, bilinç ışığında değerlendirildikçe, her birimizin bilinç potansiyeli arttıkça, uygarlığa yol alacağız. BİLKE”

BİZİM ÇİLELİ AİLEMİZ -3-TAYYİP SANDALCI

3-4 yıl böyle geçmişti…………..

Bu yıllarda babam İstanbul’da çalışıyor, köyün bütün işleri benim sırtımda idi. Çiftçiliğe dair ne varsa her şeyi yapmaktaydım. Yaptığım işler yaşıma göre ağır işlerdi (13-15) .

Köyün yaşlısı Hayri hoca şöyle demişti:

” bu köyde iki çalışkan adam var, birisi Tayyıp, diğeri de Bilolun dayama” demişti. Dayama iç güveyiye denir, askerliğini yapmış iri yarı aslan gibi adamdı dayama. Her yetişkin öküz arabasına sapı yığıp yayladan kışlaya gelemezdi. Yollar 3-4 km ama kötü bir off-road gibiydi, eğer sapı arabaya sağlam yığamazsanız sap inişlerde bir yerde dağılır arabadan düşer yeniden yamada sıcağın altında sap yığmak mecburiyetinde kalırsın ki bu bir adamın başına gelebilecek en kötü durumdu.

En zoru da çift sürmekti benim için. Kara sabanla çift sürmek belli bir enerji gerektiriyordu, koştuğun öküz güçlü ve eğitilmiş olmalıydı. Hiç unutamayacağım böyle bir yıl yaşamıştım. Kömüşlerimiz yaşlanmış çok ağırlaşmışlardı, gençleştirmek gerekiyordu. Son baharda Gerze’de panayır kurulur, genelde hayvan pazarı hareketli geçerdi. Diğer çadır eğlenceleri de kurulurdu. Yaşlı mandalarımızı getirip, gençlerle üste para vererek takas ettik. Genç güzel, uyumlu bir çift malak alıp döndük köye. Ancak, ben acemi malaklar acemi, kocaman bir çiftlik sürülecekti, malaklar boyunduruk görmemiş güçleri yetmiyor sabanın peşinde benim de gücüm yeterli değil. Kabaçam denen mevkide büyükçe bir tarlamız vardı, killi topraklı, toprak jiklet gibi sabana sarar sabanı kabul etmezdi. Bir hafta boyunca bu tarlayla uğraşmıştık. Aslında normal şartlarda yetişkin bir adam iyi bir öküzle bir günde sürebilirdi bu tarlayı. Zaman zaman dışkımdan kan geliyordu, sabanı karnımla bastırmaktan. Gücüm yetmedikçe hayvanlara ve önünde yürüyen eşime vurduğum bile olmuştur. Allah afetsin.

Arazimizin bir bölümü 1 saatlik %40 eğimli bir yolla çıkılan yayla mevkiinde , bir bölümü ise 1,5-2 saatlik mesafede usta köyünde bulunuyordu. Ekim-nisan ayları arasında hava müsait olduğu hergün mutlaka çift sürme işi devam ederdi.

Bir de çobanlık vardı bu yaşamın içinde: kış gelip kar oturduğunda köy merkezi ve yaylalar artık uzunca bir süre kar altında kalacaktır, çobanlıktan başka yapılacak iş yoktur, bu günlerde koyun keçileri alıp kardan etkiyi azaltmak, hayvanların yiyecek kökçe bulabildiği Derekışla’ya inilirdi. Dere kışla, köy merkezinden yaklaşık 300m düşük rakımlı vadinin tam da tabanında, tepelerden bakıldığında denizden (doğu-batı) dağlara yukarı yavaş yavaş belli bir eğimle uzayıp giden bir kanyon bir vadiyi andırır. Ağacın dalları gibi kollara ayrılarak zikzaklarla Göktepe ormanına çıkar bu vadi. Koyun keçi sahiplerinin Derekışla’da ilkel bir mandırası ve çoban kulübesi bulunurdu. Bizimde burada bir mandıramız vardı hayvan kışlatmak için . Mandıra iki katlı idi, keçiler bir katına koyunlar diğer kata konur yada karışık konurdu. Mandıra çobanın kaldığı kulübeye oranla daha muntazamdı. Bizim kulübenin bir cephesi mandırayla ortak duvara, arka cephe toprağa dayalı, ön cephe kapı ve hemen kapının bitişiğinde ocak, diğer sağ cephede 2-4 cm çapında yaşken 3-5 cm çapında,  meşe ve çitri dallarından sepet zembil örgüsü gibi örülmüş arası sarı toprak saman karışımı ile sıvanıp doldurulmuş, yaklaşık 2×2 ve ya 2×3 ölçüsünde bir kulübe idi. Altında keçi çöpüründen dokunmuş döşeğin içinde ince bir yün veya keçi çöpürü, üstünde yine birkaç tane keçi çöpüründen dokunmuş döşek. Bu örtülerle gecenin soğuğuna karşı koymak çok zor olurdu. Mecburen ocağı sürekli yakmak durumundaydınız, gündüzleri hem hayvanları otlatırken diğer taraftan gece yakılacak odunu temin etmek işin önemli bir bölümü idi. Neyse ki yakın çevrede odun boldu gece sık sık kalkıp ocağın ateşini canlı tutmalısınız. Genelde gündüz kıyafetleri ile yatılır ki üşütüp hasta olmayasın. Çobanın günlük kıyafeti; yünden dokunmuş aba ve pantolon başında da yine yünden dokunmuş başlık bulunurdu.

Ayva’da ramazan imamlığı yaptığım zaman teravihi kıldırıp mandıraya geldiğm oluyordu bazen.

Beyaz bir köpeğim vardı Çatalkaya’dan ıslık çalardım vadinin karşı yakasından çaya iner çaydan geçip ters denilen yerden yukarı ormanın içinden sadece yaya ve at eşek le geçilebilecek yamalardan yukarı önüme gelirdi. Bütün bunlar 15-20 koyun bir o kadar da keçi için yapılırdı. 2000’li yıllarda Acun Ilıcanın Survivor programını izlerken hep dere kışladaki yaşam koşullarını hatırlardım. Köpeğin koyunların ve sen birde Allah. Akşam geldiğinde kendine çorba, köpeğine yal yapacaksın su dereden elektrik çam çırası…

Ekmek birkaç günde bir köyden gelir. Ekmek katığı (ekşi pekmez gibi dayanıklı ekmek katığı, şansın varsa evde pişen yemekten yemek de gelebilir) ama bu her gün değil. Hava şartları elverişli değilse gelen giden olmaz, başının çaresine bakmak zorundasın.

Çok uzun sürmezdi bu serüven ama sert ve zor geçerdi. Doğayla uyum içinde olacaksın. Hayvanları doğanın bu zor şartlarından daha az etkilenmesi için biraz deneyimli olmalısın. Rüzgarın yönüne göre daha az rüzgar alan, daha çok güneş alan yerleri bileceksin günlük hava koşullarına göre hareket edeceksin böylece Aralık-mart ayları arası oldukça zor geçen kötü hava koşullarından daha az etkilenerek ilk baharın kuyruğunu yakakalamaya çalışırsın.

 
 

Etiketler: , , , , , , , ,

MADEM ÖYLE HADİ KUTLU OLSUN

09.04.2022- Seyfullah ÇALIŞKAN

Doğum günü hikayeni kendin yazamazsın. Sadece dinlediklerini biraz allayıp pullayıp anlatabilirsin. Köylü insanlar Nisan’ın yedisi veya kasımın on altısı diye kesin bir zaman dilimi kullanmazlar. Bu nedenle ya mısır çapalanıyordur, ya orak biçiliyordur. İkinci kar yağışı veya cemrelerin biri de olabilir. Ramazan bayramını üç gün geçe veya kurbandan sonraya da tarihlenebilir. Benim nüfus cüzdanımda doğum tarihimin günü ve ayı hiç yoktu. 2007 yılında yapılan adrese dayalı son nüfus sayımında devlet babanın buna dur diyesi geldi. Sizin gibiler bundan sonra Bir Temmuz doğumlu sayılacak dedi. Kimliğimize de öyle kaydedildi.

Köylerde çok sayıda bir ocak doğumlu kişiyle karşılaşırsınız. Köylerde devletin kurumu ne gezer. Bunlar son yirmi yılın işleri. Komşu yaşlı bir nine veya teyze sizin ebeniz olmuştur. Eğer ömrünüz var ve ölmemişseniz okula başlamaya yakın babınız sizi nüfusa kaydettirmiştir. Hal böyle olunca sadece bir tarih atılsın diye bir Ocak doğumlu oluverirsiniz.

Biraz aklım erimeye başlayınca anneme sordum. Ama annem beni ne zaman dünyaya getirdiğini anımsamıyordu. Dokuz çocuk doğurup beşini yitirmiş bir kadın böyle ayrıntılarla uğraşmamıştır. Yakmadan ütmeden, kör, topal etmeden büyütmek dışında hiç bir derdi olmamıştır. kaç çocuğu olsun diye hiç düşünmemiştir. Veren de alan da yaradandır. Nasıl yazmışsa öyle.

Evimize televizyon girmeden önce yıllarda oturup babamla bir hesap yaptık. O gece benim yedi Nisan doğumlu olduğuma karar verdi. Ben de aldım kabul ettim.

Herkesin bir doğum günü hikayesi var. Ama benim yok. Ben ne erikler çiçek açtığında, ne üzümler olduğunda, ne patates sökülürken, ne de koyunlar kuzularken dünyaya gelmişim. Eğer doğruysa Kasım yüz elli, yaz belli…Seyfullah ÇALIŞKAN

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Nisan 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , ,

MİTHRİDATES ARSENİK VE ÖLÜMSÜZLİK İKSİRİ

05.04.2022- Ayşe Yaşar SARIKAYA

SİNOP VE ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ

Mithridates VI LOUVRE

Sinop, tarihin her döneminde önemli insanların yetiştiği bir kenttir. Nasıl sevmem bu kenti, çocukluğumun sınırsız hayalleridir Sinop. Zeytinlikte semaya uçmak sanılı koşmalarım, Rum çocuklarından kalma SAAT KAÇ oyunu oynadığım mahallem, bahar bayramında komşularla zeytinlikte top oynarken kolumu bacağımı, çokça da ayak bileğimi burktuğum Sinop’um.

Boztepe adı, birçok ilde vardır biliriz ama bizim Sinop öyle mi? İki burun, birbirinden uzaklaşarak süzülür Karadeniz’in içine, içine ve de hava atarlar birbirlerine. Gece, önü ardı denizle sarılan boğazın en dar kıstağında; inci gerdanlık gibi parlayan başka bir şehir var mıdır? Bu doğada yaşamak, her yönden esen rüzgarı içine çekmek, kısacası Sinoplu olmak bir ayrıcalıktır.   

Bağımsız koloni dönemlerinden bu güne dek süregelen SİNOPLU özelliği, kentin coğrafyası ile beslendiğini her dem yansıtır. Eşsiz doğası, zengin tarihi ile ilimizin turizm potansiyeli çok yüksektir. Doğru değerlendirilmelidir ve zenginliklerini dünyaya duyurmalıdır.

Ölümsüzlük iksiri ve Sinop ne alaka der misiniz bilmiyorum ama geçmişin verilerini ilişkilendirelim mi ne dersiniz? M.Ö 132-63 yıllarında Sinop’ta yaşamış olan, BÜYÜK MİTHRİDATES diye de anılan Pontus Kralı, M.Ö 120-63 yıllarında hüküm sürmüştür. Arsenik deyince, çoğumuzun aklına mutlaka Mithridates gelecektir. VI. Mithritdates ömrü boyunca geliştirdiği ve adını verdiği zehre karşı bağışıklık kazanma yöntemi olan Misriditüzmin ustasıdır.

Mesir macunu ve MİSRİDİTÜZM konusuna yer veren Tıp Tarihi Kitabı 148. sayfadan bir bölümü paylaşıyorum:  

“Mesir macununun geçmişi 2000 yıl öncesine dayanır. Pontus kralı VI.Mithridates’in [M.Ö. 132-63] zehirlenmekten korunmak amacıyla hazırladığı terkip, daha sonra Roma’da Neron [37-68] zamanında, Andromaque tarafından thériaque adıyla geliştirilmiş ve popüler olmuştur. Başta zehirlenmelere karşı kullanılan bu terkip, daha sonra her derde deva bir ilaç durumuna gelmiştir. (TIP TARİHİ- PROF. DR ALİ HAYDAR BAYATs,148)”

Sinoplu Ömer Şifai Dede’nin 18. Yüzyılda yazdığı kitaplar da aynı konularla ilgilidir.

“Ömer Şifaî, XVIII. yüzyılda Sinop’ta doğmuş bir hekimdir. Çocuk yaşta yetim kaldıktan sonra Sinop’u terk ederek Kahire, Konya ve başka pek çok yer gezmiştir. 1746 yılında vefat etmiştir. Değersiz metallerden altın yapılabileceğinin ve ölümsüz yaşam sağlayan el-iksir elde edilebileceğinin ipuçlarını verir. Simyaya olan inançlarını da, altın ve el-eksirin elde edilebilmesi için en önemli koşulun, bu işlere niyetlenen birinin, öncelikle ruhu ve bedeninde ulaşılabilecek en üst düzeyde arınma ve olgunlaşmaya ulaşması gerektiğini ifade ederek ortaya koyar.(Ayten Koç,18. yüzyılda Osmanlılarda İatrokimya çalışmaları(Avrupa ile Mukayeseli ve Ömer Şifaî’ninÇalışmaları Esas Alınarak),Yüksek Lisans Tezi(Ankara Üniversitesi-basılmamış), Ankara199, s.71.)”

Sinop’ta arsenik bulgusunu paylaşıyorum:

“2010 yılında Durağan (Sinop)ilçesinin 6 km doğusunda yer alan Çayağzı köyü güneyinde izlenen arsenik mineralizasyonu incelenmiş ve aynı yıl MTA adına ruhsatlandırılmıştır. Doğal Kaynaklar ve Ekonomi Bülteni (2018) 26: 41-43”

TIP TARİHİ 148. SAYFA TAMAMI:

MİTHRİDATES’TEN MESİR MACUNUNA

Mesir macununun geçmişi 2000 yıl öncesine dayanır. Pontus kralı VI. Mithridates’in [M.Ö. 132-63] zehirlenmekten korunmak amacıyla hazırladığı terkip, daha sonra Roma’da Neron [37-68] zamanında, Andromaque tarafından thériaque adıyla geliştirilmiş ve popüler olmuştur. Başta zehirlenmelere karşı

kullanılan bu terkip, daha sonra her derde deva bir ilaç durumuna gelmiştir.

İslam dünyasında, 750-950 yılları arasında, Antik Yunan dünyasının bütün eserleri Arapça’ya tercüme edilmiştir. Bu tercümelerde, Arapça karşılıkları olmayan bazı Yunanca kelimeler, okunuşları Arapça’ya uydurularak, tahrif edilerek kullanılmıştır. Mitridates’in terkibi de tıbbi eserlere Misridates/misiridates/misroditus/misrûditûs/misriditus olarak girmiştir. Bunun en açık delili, Huneyn bin

İshâk’ın, Hippokrates ile Galenus arasındaki hekimleri sayarken Mithridates’ten “misriditûs sâhibü’l-akâkîr” (bitki kaynaklı ilaç yapıcısı, eczacı) olarak bahsetmesidir. İslam hekimleri, mesela Taberî, Mecûsî, İbn Hubel ve Antakî de ufak değişikliklerle terkipten aynı isimle bahsetmişlerdir. Bazı eserlerde mejdikos/

mısr-ı taytis olarak da yazılmıştır.

Klasik Osmanlı tıbbının temel kaynakları, başta İbn Sînâ olmak üzere İslam hekimlerinin yazdığı eserlerdir. Misrûditûs, Hacı Paşa’dan itibaren İbn Şerîf, Kahvecizâde, Sâlih bin Nasrullah gibi birçok Osmanlı tıp yazarının kitaplarında yeralmıştır. Ayrıca, İmâmeddîn Ebi Abdullah Muhammed ibnü’l-Abbâs’ın [ö.

1287] Kitâbu’l-Misrûditûs adlı müstakil bir eseri vardır.

Antikiteden gelen ve İslam medeniyetinin geliştirdiği hekimliğin zirvesinde olan İbn Sînâ’nın en muhteşem tıbbi eseri el-Kânûn-ı fi’t-Tıb, Yunan tıbbının tamamını sistematik olarak ihtiva etmektedir. Onun muhtelif tıbbi eserlerinde, bilhassa Kânûn’unda misrûditûs’un tarihçesi, terkibi ve kullanıldığı hastalıklar

detaylı olarak verilmiştir. Kânûn’daki ilgili bölümü aynen aktarıyoruz:

“el-Misrûditûs: Misrûditûs’un icat ettiği bir macundur. İsmi de kendi adıyla anılır. Misrûditûs özellikle zehirlenmeler konusunda faydası denenmiş bir ilaç olup başka hastalıklarda da kullanılırdı. Daha sonra Andromah, yılan eti ve diğer bazı nesneler katarak veya eksilterek tiryak adını verdi. Andromah’ın ilacı yalnız yılan zehrine karşı Misrûditûs’tan daha etkilidir.

TIP TARİHİ

PROF. DR. ALİ HAYDAR BAYAT-TIP TARİHİ

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

1960’LAR DUDAŞ KÖYÜNDE RAMAZAN ANILARI

03.04.2022- Tayyip SANDALCI

Dünyanın neresinde olursa olsun, her coğrafyada yaşayan insanların kendine has kültürleri ve ritüelleri vardır. Bilke olarak, özellikle farklı kültürlere dikkat çekiyoruz ve “FARKLARI FARK ETME” doğrultusunda çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Farklılıklar yurdun zenginliğidir. Toplumun bilinç seviyelerinin aynasıdır. BİLKE ”

Dudaş köyünde yaşamın 1. bölümünün devamı:

BİZİM ÇİLELİ AİLEMİZ- 2Tayyip SANDALCI

Bizler üçüncü jenerasyon Sandalcılar ise,  genlerimize veri tabanımıza yüklenmiş bu acı anıları içimizde taşıyarak, onlara duyduğumuz minnet, ve özlemle yaşıyoruz. 

Birinci bölümde çileli ailemden bahsettiğim gibi İhsan ve Emine’den biz beş kardeş dünyaya gelmişiz önce 1942 veya 43 de Aziz dünyaya gelir.2 yaşında iken boğmaca denilen bir hastalık o günlerde çocuk ölümlerine neden olan bir hastalıktır. Aziz bu hastalıktan vefat eder. Ailenin tek erkek çocuğunun ölümü aileyi derinden üzer. Dedem çakır Ahmet yayladan kışlaya gelirken beş çamlarda yayla kışla arasında 1000m rakımlı, aynı zamanda burası evliya diye bilinir, gelen geçen Fatiha okur, dileği olan el açıp dileğini söyler, Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi.

Dedem çamın dalına asılıp “ya rabbi senin hikmetinden süal olunmaz bilirim ki veren de sen alan da, ailemizin tek erkek çocuğunu aldın bizim ciğerimiz yandı. Bize bir erkek çocuk daha ver” diye dua eder, rivayet odur ki o dua kabul olur ve ben dünyaya gelirim. Kesin olmamakla birlikte doğum tarihim 1946 yılı Kasım ayı.

Kaybedilen erkek çocuktan sonra aileye gelen erkek çocuk oluşumdan olacak çok kıymetliyim (Çakır Ahmet dedemin çocuğu olmamış 1296-1880-ölüm:05/11/1959) çakır Ahmet dede hem eski Türkçe hem yeni Türkçe okur yazar, çok güzel kuran okur, kendisi bu makama kıraeti-kahir derdi hüzzam olsa gerek. Güler yüzlü Noel baba gibi, hoş sohbet pozitif bir adamdı. Aynı zamanda gençliğinde pehlivanmış, ben göremedim. Köyden biri bana şöyle demişti dedemi anlatırken:  “terekten babasına su vermeyen çocuklara Çakır Ahmet köy yerinden atları getirtirdi” demişti.

Tatlı dilli adamdı. Askerde jandarma komutanlığı yapmış. Bir anısını anlatmıştı:

Jandarma komutanı iken bir köye uğramışlar, evin annesi kızına seslenmiş “Zülfinaz kızım gel misafirimiz geldi” demiş bu isim dedemin hoşuna gider ve ilk torununa Zülfinaz adını verir.. Dedem daha çok imamlık yapar işlerini eş dost komşular yapardı, kısaca hatırı sayılır adamdı..

Her dede gibi benim dedemin de bildiklerini torununa aktarmakta acelesi vardı. Bu da doğanın anayasası olsa gerek. Bu bana bir yerlerde okuduğum, ölüm ile yaşam ikilisinin arasında geçen diyaloğu anımsattı..”

“Ölüm yaşama derki … benden büyük yoktur sistemde en büyük benim, ölümle her şeyi sonlandırıyorum der; yaşam da ona der ki:..

Sen öyle zannet benim genlerim benden sonrada devam ediyor der.”

Benden önce benden 10 yaş büyük Zülfinaz ablam ailenin ilk çocuğu ona öğretmiş eski ve yeni Türkçeyi. Aynı şekilde çok küçük denecek yaşlarda belki 4-5 yaşlarımda kuran okumayı eski Türkçe yazıp okumayı öğrenmeye başlamışım.. Köy imamı Abdurrahman Hoca 6 ay Dudaş’da 5 ay Çatacık’ta okuturdu. Bir taraftan mektepte diğer yandan evde ablam ve dedem çalıştırırlardı.

Bu arada annem askerde okuma yazma öğrenen komşu Arif Ağa’ya  bir batman ceviz verip 29 harfi öğrenmemi sağlamıştı. 13 yaşıma geldiğimde eski ve yeni Türkçeyi öğrenmiştim. İmamlık yapmak için gerekli bilgileri de öğrenmiştim . Abdurrahman Hoca (köy imamı) sen imamlık yapabilirsin diyerek bana icazet vermişti. Diğer tarafta Hayri hoca ,baliğ olmayan adamın arkasında namaz kılmak caiz değildir demişti. Ben bu arada 2 yıl Ayvaya . 2 yıl Çatacık’a Ramazan imamı olmuştum. Ücret fitre karşılığı idi. Evde kaç kişi var ise fitrelerini hocaya verirlerdi.1960-63 yılları böyle geçti. Kuran öğrenmek namaz sürelerini öğrenmek için gelen çocuklara öğretirdim , biraz büyükler yaşı bana yakın olanlarla güreş tutardım.

Bu arada bir anımı anlatmak isterim: Ayva da inşa halindeki kocakafa Sadettinin yeni evi Ramazan da namaz kılmak ve çocuk okutmak için bir aylığına bu işe tahsis edilmişti. Mevsim kış, odanın birinde ocak ateşi yanıyor salonda ısıtıcı yok ve soğuk. Herkes sıcak odaya sıkışmış durumda kimse salona çıkmıyor, ben ve birkaç kişi salondayız, diğerleri içerdeler, ben bir iki ikaz ettim kimse çıkmadı, ramazan herkes oruçlu ve aç , akşam namazı cemaatle birlikte kılınıp evlere gidilip iftar yapılacak, bu nedenle herkes acele ediyor. Benim uyarımı kimse dinlemeyince ben de sinirlenerek Allahü Ekber deyip namazı kıldırdım. Namaz sonrası cemaatten birisi, benimle sık şaka yapan birisi hoca dedi se ne yaptın ? Ben de ne yaptım namaz kıldırdım dedim. Yahu namaz kıldırdın da sen bize küfrettin a…koyayım da gelmezseniz Allahü ekber dedin dedi. Ne dediğmi hatırlamadım ama espiri tam da yerine oturmuştu; çocuk yaşta oluşum, sinirlenişim tam bir espiri olmuş herkeste hoş görüyle gülüp geçmişti.

Bir başka anımda şöyle: Yaşlı bir amca, (katil Alinin Emin) Emin amcanın sandıkta sakladığı gümüş köstekli çok güzel bir serkisoff saati vardı, sadece ramazan ayında sandıktan çıkarır, soldan sağa doğru göğsünün üzerine gümüş kösteği sarkıtırdı. Fakat Emin amcanın okuma yazması olmadığından saatten de anlamazdı. iftar saatleri öncesi herkes cebinden saatini çıkarıp bakar ve karşılaştırırlar, bu arada içlerinden biri sorar Emina veya Emin amca senin saat kaç ? Emin Ağa yeleğin sol cebindeki saati çıkarıp önce mendilini sonra kapağını açar bakar “bu da sizinki gibi der, ya da benim gözlerim iyi görmüyor sen bak derdi. Herkes içten gülerdi, kimse dışa vurmazdı. Ramazan Mart Nisan Mayıs aylarına rastlamıştı bu yıllarda. Çiçekler çiğdemler açıyordu, mektebe gelen çocukları alıp kırlara yürüyüşe çıkardık. Ayva sırtlarından köyümü, Dudaş’ı özlemle seyir ederdim:

 
 

Etiketler: , , , , , , , ,

BİLKE AKADEMİK HALKBİLİM ÖDÜLLERİ KİMLERE VERİLDİ

01.04.2022- A.Yaşar SARIKAYA

Halkbilim ödüllerine ara verme yazımızın sitede ilgi görmesi dernek olarak bizi sevindirdi. Bu gün de 2012’den 2020’ye kadar “BİLKE HALKBİLİM ÖDÜLLERİ” Akademik Kategoride Düzenleme Kurulu- Yönetim Kurulu ve Üst Kurulun kararı ile ödül alan bilimsel çalışmaları paylaşıyoruz.

2014 2. Bilke Halkbilim Ödülleri: Prof.Dr. Mehmet Ali ÜNAL- Ödül Törenine gelemediği için plaketi Pamukkale Üniversitesi adresine gönderildi.

1487 yılından başlayarak tüm Sinop ilçe ve köyleri için tutulan defterlerin çevirileri bulunan kitap, bizim aracılığımızla valiye tanıtıldı, vali kitap baskısı için yazar ile görüştü.

2016 3.Bilke Halkbilim Ödülleri: Prof. Dr. Melih GÖRGÜN- Uluslararası Sinop Tanıtım Ödülü

2016 3. Bilke Halkbilim Ödülleri- Sinop Su Altı Dünyası – Dr. Yakup Erdem- Sertaç Çelik

FOTOĞRAFLAR: Sualtı Fotoğrafçısı Sertaç ÇELİK,

Dr.Yakup Erdem:Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Avlama ve İşletme Teknolojisi Bölümü Avlama Teknolojisi

2016 3. bİlke Halkbilim Ödülleri- Dr. Alpay TIRIL-HALK KÜLTÜRÜ BAĞLAMINDA KIRSAL PEYZAJ OKUMALARI- SİNOP ÖRNEĞİ

2016- 3. Halkbilim Ödülleri: .Dr.Ergün ACAR-Sinop Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi-Sinop Yöresi Söz Varlığı Kitabı

2016 3. Halkbilim Ödülleri: Dr.Songül ÇEK-Sinop Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü – Bir Senkretizm Örneği Olarak Sinop’ta Helesa ve Mitik Nitelikleri

2018 4. Halkbilim Ödülleri: Prof.Dr. Serap USTAOĞLU TIRIL- Sinop Üniversitesi Rektör Yardımcısı- BİLKE AKADEMİK BAŞARI ÖDÜLÜ: Ulusal bilimsel toplantılarda sunum ve bildiri kitabında basılan birçok bildiri ve makale. Kaybolmaya yüz tutan deniz canlısı MERSİN balığının Türkiye denizlerinde yaşama ve çoğalma çalışmaları, bu alanda STK kuruculuğu ve başkanlığı

2018 4. Bilke Halkbilim Ödülleri- Prof. Dr. İbrahim BAŞAĞAOĞLU- Uluslararası Akademik Tanıtım Ödülü-Akademik alanda sayısız makale, basılı kitaplar, araştırmalar, uluslar arası yayınlar, danışmanlık, Nükleer Tıp, Tıp tarihi ve Tıp Hukuku alanlarında uluslararası çalışmalar, uluslararası tıp derneklerinde kuruculuk ve başkanlık
Sinop’a kazandırdığı eserler:
“Sinoplu Mümin Mukbil’in Göz Nurunun anahtarı ve Sevinç Hazineleri ( dünyadaki 8 nüshadan biri)
“Sinop’un Sıhhi İçtimai Coğrafyası”
Kendisi gelemediği  için ödülü isteği üzerine akrabası gazeteci Erkan TURAN’A verildi

2020 Bilke 5. Halkbilim Ödülleri:

Prof. Dr. Hülya TURAN yürütücülüğünde 118O109 nolu TUBİTAK-1002 projesi 

AKADEMİK ÖDÜL
*** “YEREL ÜRETİM VE İSTİHDAM” KATEGORİSİ
PROJE: “Modifiye atmosfer paketlenmiş MTGaz katkılı balık köftesi” 
“Patent” başvurusu yapılmış
Araştırma ekibi:
Prof. Dr. Hülya TURAN (Yürütücü)
Doç. Dr. Demet KOCATEPE
Dr. İrfan KESKİN
Arş. Gör. Can Okan ALTAN
Arş. Gör. Bayram KÖSTEKLİ
TÜBİTAK 1002 Projesi (Proje No: 118O109)

2020 5.Bilke Halkbilim Ödülleri HALK ANKETİ ÖDÜLÜ

Prof. Dr. Azmi HAMZAOĞLU- Sinop ve Sinoplu’ya hizmetleri konusunda Sinoplu’nun sevgisini kazanan  değerli insanı kutluyoruz. Mesleki başarıları  ve yardımsever kişiliği ile tüm Sinopluların ve özellikle İstanbul’daki Sinopluların gönüllerine taht kuran Sayın Azmi HAMZAOĞLU’ na başarılar diliyoruz. Plaketi, sekreteri aracılığı ile adresine gönderilmiştir. Telefon, mesaj ve anket formu ile anketimize katılan değerli Sinoplulara teşekkür ederiz.

Amacımız, Sinop için Akademik çalışmaların artmasıdır. Halkbilim Ödülleri Projesi derneğimize özgü bir çalışma olarak yaratıcı ve üretici eserler ortaya kondukça devam edecektir. Bize destek olan, yanımızda olan herkese teşekkür ediyoruz.

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

BİLKE HALKBİLİM ÖDÜLLERİ

30.03.2022- A. Yaşar SARIKAYA

Bu gün derneğimizde HALKBİLİM ÖDÜLLERİ Düzenleme Kurulu Toplantısı yapıldı. 2012 yılında birincisini düzenlediğimiz ödül törenimizin sonuncusunu, 2020 yılında gerçekleştirdik.

Dernek tüzüğümüzün amaçları doğrultusunda, Sinop ve halk için üreten ve yaratıcı çalışmalar içeren, ulusal ve uluslararası alanlarda Sinop’u temsil eden, ortak paydası YARATICILIK ve ÜRETİM olan eserler ödüllendirildi.

Düzenleme Kurulu, bu gün yaptığı toplantıda “BİLKE HALKBİLİMİ ÖDÜLLERİ” ne oy birliği ile bir süre ara verme kararı aldı.

Bu güne kadar ödül alan değerli çalışmalardan bazı örnekler:

2012 1. ödül töreninde Zeynel Zeki Özcanoğlu ödül alırken (RUHU ŞAD OLSUN)

ödül töreninde Levent Bektaş SİNOP şiirini okurken 2014
Ahmet Küçükbaş, Berrin Gürleyen, Günsu Cabacı, Cengiz Özekes ve Levent Bektaş Belediye Başkanı Baki Ergül 2014 ödül töreninde ödül alanlar.








































 
 

Etiketler: , , , , , ,

LEVENT BEKTAŞ-“BEYNİMİN RADARI ATMIŞKEN”

28.03.2022- Levent BEKTAŞ

Yıl 1990..

Berber Coşkun Atılgan abimin koltuğunda oturuyorum. Coşkun abi; saçlarımı “ kırkarken” , yan koltukta tıraş olan Cemil isimli arkadaş, bir yandan da beni sorguya çekiyor;

-Levent, sen sağlıkta çalışiysin, değil mi?

-Evet..

-Sorması ayıp olmasın, ne kadar maaş alıysin?

Söylüyorum, gülüyor;

-Desene benim ladarda(!) bir haftada aldığımı, sen bir ayda alıyorsun.

“ Ladar “dediği radar..Yani bir başka deyişle Türk-Amerikan ortak savunma tesisleri..Orada işçi olarak çalışıyor Cemil..

Haklı Cemil..Cemil’in babası da onu, benimle aynı okula, Cumhuriyet ilkokuluna göndermişti daha önce. Hiç unutmam, Kabukçu’nun kamyonunun Çukurbağından denize uçtuğu gün, bu kötü haberi, şu anki Meydankapı muhtarı Hasan Koyuncu’dan okul kapısında aldığımız an, Cemil”in babası, başöğretmenimiz Kazım Erdem’e(Allah rahmet eylesin)) yalvarıyordu;

-Okumayacak Hocam, hiç olmazsa ilk mektep şadetnamesini (diplomasını) verin..

Sonuçta, son bir şans tanıyıp sınava aldılar, cevabını önceden ezberlettikleri;

-Türkiye’nin başşehri neresidir?..sorusuna bile; “Moskova” yanıtı vermesine rağmen şadetnameyi yani diplomasını verdiler.

İşte Cemil’le berber koltuğundaki bu muhabettimizin üzerinden bir süre geçti, Sinop’ta, şehre bomba gibi bir haber düştü;

-Radar kapanıyormuş..

Doğruydu. Çünki; Sovyetler Birliği çatırdamış, artık Karadeniz’in en kuzeyindeki Sinop’tan ; Amerikalıların gözüyle Rusların dikizlenmesine gerek kalmamıştı.

Oysa radar..Oysa gözünü sevdiğim Türk-Amerikan Ortak savunma tesisleri Sinop Üssü…Sinop’un kaderinde önemli bir yere oturmuştu..

1950”li yılların ikinci yarısında gelip kent merkezinin en yüksek yerini, kendilerine göre düzenlemiş, adeta kent içinde kent oluşturmuş, radarlarını kurmuşlardı…Yetmezmiş gibi, şehrin 10 kilometre dışında, daha çok nakliye amaçlı havaalanlarını inşa etmiş, inşaat sırasında ölen ve havaalanı sınırları içinde gömülen bir eşek yüzünden, havaalanının adını da “ Eşşek havaalanı” yapmışlardı.

Sinop’ta küçücük bir Amerika yaratmışlardı adeta..1.000”e yakın rütbeli-rütbesiz askerleriyle, bir o kadar Türk işçisiyle Sinop içinde ikinci bir Sinop”tu radar..

Sinop belediyesine su ücretini ve çalıştırdıkları işçilere maaşlarını dolar olarak ödüyorlardı..(Şimdi merak ediyorum da, belediyenin dolar olarak aldığı para ; iyi para mıydı o zamanlar?)

İşçi maaşlarına gelince…Berberimizin yan koltuğunda oturan, tıraş olurken maaşımı soruşturan Cemil arkadaşım sonuna kadar haklıydı. İlkokul mezunu Cemil, lise mezunu bir devlet memuru maaşının en az 2-3 katını alıyordu.

Ve o yıllarda, Amerikalı subay-astsubay ve erler, şehir içinde kiraladığı evlerde kalabiliyorlardı.. Hatta , hiç unutmam, radarda çalışan bir arkadaşım;

-Yahu , bu Amerikalı Askerler, bi manyak, bi manyak, aklın almaz..Yaaa onbaşı, mesaiden sonra ayağını masasının üzerine uzatıyor, birasını yudumluyor,içeri albay bile girse ayağını masadan indirmiyor.. diyordu ve biz de;

-Hadi be, yalanını sevsinler… diyorduk..

O günlerde, Sinop”taki kiralık evlerin pencerelerine “ FOR RENT” yazan kağıtlar asılıyordu…éYabancılar için”..demekmiş meğer kiralık evler..Eeee,dolar veriyordu Amerikalılar..

Türkiye’de doların yeşil rengi, yasal olarak Turgut Özal döneminde bilinmeye başlansa da, biz yasadışı olarak daha önceden doları tanıyorduk. Sinop’ta yarı serbestlik; sigara ve kot pantolon konusunda da aynıydı.

Vatandaş, içinde tütünden çok ağaç olan o dönemin Samsun-Maltepe sigaraları yerine Marlboro sigarası içiyor, çorap içinde gezdiriyor, ABD malı kot pantolonlarını da kıçından esirgemiyordu..

Başta ayakkabı boyacısı kardeşlerimiz olmak üzere esnaflarımızın bir bölümü de Amerikan İngilizcesini “ sökütmüştü.”

Hafta sonları Amerikalı askerler, şehir içinde eşek kiralıyor, eşek turları yapıyor, Teksas bozkırlarına özlemlerini gideriyorlardı.

Çok yıllar sonra , Almanya”da çalışan işçilerimizin getirdiği kocaman teyplerle biz daha önce tanışmış, plajlarda, o kocaman teyplerden yabancı müzik dinlemeye mecbur bırakılmıştık.

Çok iyi biliyorduk ve tecrübeyle sabitti ki; Amerika”lılarla kavga etsek, suçlu biz oluyor, karakollarda tutuluyorduk. Eski tip “babacan polis memuru” amcalarımızın;

-Evlat !..Uymayın bu gavurlara. Sizi adliyeye göndersek, Türkiye’nin bunları yargılama yetkisi yok..Hadi uslu uslu evinize gidin..nasihatıyla evlerimize gönderiliyorduk.

O kadar acı olaylarla da karşılaştık ki, Amerikalıların arabaları altında kalıp kolunu, bacağını yitiren arkadaşlarımız oluyor ama kaza yapanların hiçbiri yargılanmıyordu…Amerikalıların vicdanlarını rahatlatmak için dolarlarla ve oyuncaklarla kandırdıkları kazazedelerimiz de vardı..

Hiç unutmam, şu anki valilik binasının yerinde bulunan spor sahasında top oynuyoruz. Ortaokul öğrencisiyim daha…Bir haber geldi;

-Yan tarafta, adliye merdivenlerinde Amerikalılar şarap içiyor…diye..

İçimizden bazıları; milli damarlarımızı kabarttı;

-Gidip dövelim anasını satiym..dedik ve gittik..Gittik, gitmesine de biz 13-14 yaşlarında 3-5 çocuğuz, karşımızda siyah, sarışın, beyazlardan oluşan 10 kişilik bir ABD asker grubu var. Sarhoş sarhoş, ağız dolusu gülüyorlar bize…Yine de erkekliğe leke sürdürmeyip diklenince; şu anki noterin karşısında bulunan polis karakoluna götürülmüş, o dönemin ünlü futbol hakemi, polis memuru Selahattin amcanın araya girmesiyle salınmıştık.

Oysa laf aramızda ne Amerikalılara dayak atmış, ne dayak yemiş, sadece biz Türkçe küfür etmiş, onlar Amerikanca gülmüşlerdi..

Haklıydı Selahattin Amca; ikili anlaşmalar gereği, onların bağımsız Türkiye Cumhuriyetinde yargılanmaları mümkün değildi.

İçimi en çok acıtan olaylardan biri de,her yıl şubat ayında, itfaiye karşısı-Şehitlik önünde biz Türkleri cemselere doldurur, radara çıkarır, kiliseyi, lokantayı, pastaneyi gezdirir, kış günü dondurma ikram ederlerdi. Bugün utansam da gitmişliğim var, çocuktuk çünki ve cemselerde yani askeri ABD kamyonlarında çocuklardan çok büyükler olurdu o zamanlar..

Şehrin çöpleri,Meydaneteği”nden, Çukurbağı”ndan denize dökülürken Amerikalılar çöplerini, havaalanı ilerisinde, Martı Tatil köyü karşısındaki yeşil alana dökerler, bizimkiler de çöpler arasında işe yarar malzemeler ararlardı..

Ve itfaiye..

Gözünü sevdiğim Sinop’umuzda; her yılbaşı akşamı mutlaka kar yağar ve her yılbaşı akşamı mutlaka yangın çıkardı. Her defasında taka itfaiye aracımız, yangın söndükten sonra yangın yerine ulaşırdı. Yangın büyükse, bizim itfaiye söndürmekte zorlanıyorsa, izleyen kalabalık arasından biri yüksek sesle bağırırdı;

-Merak etmeyin, radar itfaiyesine haber vermişler,gelir şimdi..

Ve gerçekten de bir süre sonra değişik siren sesleriyle, önde üstü açık askeri jeep, arkada radar itfaiyesi gelir,araçtan inen Amerikalıların işçileri ( bizim vatandaşlarımız, ağabeylerimiz, amcalarımız, ) sistemli bir çalışmayla yangını söndürür, alkışı alır, bizim belediyenin itfaiyecileri de bir köşede alkışsız, gariban bir şekilde kalırdı..Bizim itfaiyecilerin 100 TL, radar itfaiyecilerinin 200-300 TL aldıkları konuşulmaz hatta onlar yanmaz giysilerle yangına müdahale ederken bizimkiler keten pantolonla kendilerini tehlikeye atarlardı.

Tabii radar işçilerinin bu yüksek ücretleri almalarında, o dönemdeki namuslu sendikacıların yiğitçe mücadeleleri önemliydi..Onlardan birincisi Selahattin Gökdağ”dı.

.Nejat Eren ve Hüseyin Keskin de şu anda aklıma ilk gelen ve başarılı sendikacı olarak aklımda kalanlar..

Konuya dönersek; radar deyince Amerikalıların Sinop”a katkılarını da unutmamak gerekir.. Bildiğim kadarıyla Bektaşağa köyümüze bir ilkokul yapmışlardı.Ya da onarmışlardı..

Amerikalı askerlere kız verip akraba olmuşluğumuz da vardı Sinoplular olarak..Ama hiç gelin aldığımızı hatırlamıyorum mesela..

Gelelim hikayenin sonuna..Radar kapandı.Hikayenin başında değindiğim Cemil arkadaşımızın ve işçilerimizin dolar olarak aldıkları maaş bitti..Ancak; iyi paralar kazandıkları için yine de onlar , bizim memurlarımızdan ve işçilerimizden şanslıydı..

Amerikalılar gittiler;

Giderken; asbestli malzemelerini, bilumum zehirlerini; radarın bilmem kaç yüz metre derinine gömdüğü bile söylendi. Yıllar sonra konuyu incelemeye gelen bir TV ekibinin, dayak yemekten beter edildiklerine bizzat tanığım..Çünki,çevre sağlığında çalıştığım için benimle de görüşmüşlerdi..

Şimdi radar yok..

Düşünüyorum da;

Ne gelmeleri iyi olmuştu, ne de gitmeleri..

Ne diyelim;

Vatan sağolsun..

Levent BEKTAŞ

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Mart 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , ,

BEŞİKTE SİNOP’A YOLCULUĞUM

25.03.2022- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Tilkilik Köyü kanlıca mantarı közleme

Neden köy kültürleri çalışması yapıyorsun, bırak şu köyleri diyen çok arkadaşım oldu. Popüler kültür, zengin görsel medya, sanal göz boyamalarla toplumu etkisi altına almışken, kendimi bu çalışmalara devam etmek zorunda hissediyorum. Doğanın belleğinde saklı olan izler, toplum bilincini etkileyen kültürler, insanlık için ne kadar önemli. Bu gün anlamayan, anlamamakta ısrar edenler olsa da, özü KENDİNİ BİLMEK erdemi olan çalışmalarım devam edecek. 2006 baskılı MEMLEKETİM TİLKİLİK kitabımda beşikte SİNOP’A yolculuğumu yorumladım. İyi okumalar…

*memleketim tilkilik * memleketim tilkilik * memleketim tilkilik

TİRKİLİK’TEN SİNOP’A UZANAN GERÇEK

1956 yılı Ekim ayıydı, Kezban gelin beşiği sırtında Tirkilik köyünden Gerze’ye yürüyordu. 7- 8 saat sürecek olan bu yolculukta, babası Molla Hasan’ın Mehmet de ona eşlik ediyordu. 8 aylık kızı Ayşe beşikte, 4 yaşındaki oğlu Mehmet de yanında idi. Mehmet, dedesinin diktiği çarıkları ayağına giymiş, küçük adımlarla onları takip ediyordu. Kezban gelin, annesinin dokuduğu 3 yün kilimi, bir gelinlik yorganı ve birkaç parça eşyasını eşeğe yüklemişti. Ablasının kocası Mehmet UYSAL, yükü Gerze’ye bırakıp sonra eşekle beraber tekrar köye dönecekti.

Kezban gelin, sabahın erken saatlerinde umuda yelken açmış, kaderine yürüyordu. Dere tepe geçti, zor yollardan Gerze’ye ulaştı. Akşam olmak üzereydi. Otobüsler Sinop’a sabah saatlerinde gittiğinden, akşam Gerze’de kalmak zorundaydı. Çocukluk arkadaşı Cılız’ın Emine Gerze’de evliydi. Onu buldular. 13 Şubat günü çıkan Gerze yangınında evleri yanmıştı. Yangından sonra 8 ay geçmişti ama hala çadırda kalıyorlardı. Kezban, o gece çocukları ile yangın çadırında misafir oldu.

Ertesi günü Sinop otobüsüne bindiler. Eşi Cafer Sinop’ta işe girmiş ve onları yanına çağırmıştı. Kezban gelin Sinop garajında indi, çocuklarını ve yüklerini toparladı. Cafer,  Sinop’a geldiklerinde at arabacısı Ömer’i bulun diye köye haber göndermişti. Babası da hemen at arabacısı Ömer’i sordu ve buldu. Sonra yüklerini yerleştirip kendileri de at arabasına oturdular. Arabacı Ömer,  onları adada Cafer’in verdiği adrese götürdü.

Beşikteki Ayşe, bu yolculukta olan bitenden habersizdi. Yaşadığı o günleri hafızasında Sinop’a taşımıştı. Ayşe, Sinop’ta büyüdü, okudu ve öğretmen oldu. Doğduğu toprakların kokusunu, beşikteki yolculuğu unutmadı. Annesinin yanık türküleri onun vefa duygusunu besledi. Ve bu kitaba vesile oldu…

Ayşe Yaşar SARIKAYA Memleketim Tilkilik

 

Etiketler: , , , , , , ,