18.07.2023- Prof. Dr. Haluk SELVİ- Doç. Dr. Bülent CIRIK
Sinop Milli Mücadeleye bütün gücüyle katılmıştır. Sinop sancağının Ayancık- Boyabat ve merkez kazaları İstiklal Harbinde en çok şehit veren bölgelerden kabul edilir. 13 Eylül 1921’de büyük kutlamalarla Sakarya zaferi kutlanmış Sinop’ta yapılan Terazi Çeşmesine Sakarya ismi verilmiştir.
ADINI Sakarya meydan Muharebesinden alan eski adı TERAZİ ÇEŞMESİ OLAN bu günün SAKARYA CADDESİ foto-Ziya DENİZOĞLU
Büyük Sakarya Meydan muharebesinde muhterem ordumuzun harp yeteneklerini ve faziletlerini bütün âleme göstererek hain düşmanı mağlup ettiğini pek büyük sevinç ve iftiharla muttali olarak köylü ve kasabalı bütün ahali hükümet konağı önünde toplanarak sevinçlerini ilan ve ordunun zaferlerinin devam etmesi için dualar ettiler.
Mülk ve milletin kurtuluşu uğrunda sarf edilen fevkalade mesailerinden dolayı elli bin nüfusu ihtiva eden kaza ahalisi namına şükranlarımızı arz ve tebrikler eyleriz. Muhterem ordunun büyük ve küçük bütün mensuplarına selamlar ve din ve vatan uğruna şehit düşen eşsiz ve mukaddes evlatlarına Fatihalar ithaf ile başarılarınızın devamını yüce Mevla’dan dileriz. Kaymakam Salih Cemal, Müftü Ömer Lütfü, Müdafaa-i Milliye Reisi Mehmet Necip, Mahalle İdare Azası Hasan, Aza Hacı Hüseyin, Aza İlyas Hulusi, Belediye Reisi Halil, Eşraftan İsmail Hakkı, Eşraftan Tahsin.”775( SAYFA : 331)
Efsaneye göre; 3. yy veya 9. yüzyılda Etiyopya’da çobanlık yapan Kaldi, keçilerin belirli bir ağacın meyvelerini yedikten sonra aşırı enerjik olduklarını fark eder. Keçilerin o kadar enerji doludur ki geceler uyumazlar. Bunun üzerine keçilerin yediği kırmızı meyvenin tadına Kaldi de bakar ve çok daha enerjik olduğunu görür. Efsaneye göre, bundan sonra Kaldi keçileriyle birlikte mutlu bir şekilde oynamaya başladı. Ondan şiirler ve şarkılar saçıldı. Bir daha hiç yorgun ve sinirli olmayacakmış gibi hissetti. Kaldi babasına sihirli ağaçlardan bahsetti. Dedikodu yayıldı ve sonunda kahve Etiyopya kültürünün bir parçası oldu.
Daha sonra keşişler denemiş bu gizemli meyveyi; ancak acı tadını beğenmediklerinden hepsini ateşe atmışlar. Kısa süre sonra lezzetli aroma burun deliklerine dolunca keşişler çok meraklanmışlar ve kavrulmuş meyvelerden bir içecek demlemişler. Bütün gece ayık kalmışlar kahveyi içtikten sonra. Böylece kahve tohumunun ünü, kısa süre içinde bölgede yayılmış. M.S. 1000 yıllarında kahve Yemen’de üretilmeye başlanmış.
Bugünkü Yemen’de bulunan Mokka şehrinden taşınan kahveler İslam dünyasına yayılır Ortadoğu’yu çeşitli sebeplerle ziyaret eden Avrupalılar, ülkelerine döndüklerinde alışılmadık koyuluktaki bir içecekten bahsediyorlardı. 17. yüzyıla gelindiğinde ise kahve, Avrupa’da tanınmaya başlamış ve popülerleşmişti. Avrupa’da tanınmaya başladığı ilk dönemlerde halkın bir kısmı, kahvenin “Şeytan’ın acı icadı” olduğunu söyleyerek reddetti. 1615 yılında Venedik’teki rahipler, kahve kullanımını kınamışlardı. Tartışma o kadar büyüktü ki, dönemin papası 8.Clement’ten müdahale etmesi istendi. İçeceği denemeden herhangi bir açıklama yapmak istemeyen 8.Clement, kahveden oldukça etkilenmişti. Ve bunun üzerine kahve, papalığın onayını almayı başardı.
17. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Londra’daki 300’ün üzerinde kahve evi, tüccarların ve sanatçıların buluşma noktası haline dönüştü.
Kahve, 1600’lü yılların ortalarında günümüzde New York olarak bilinen New Amsterdam’a ulaşır. Dünya’da yaygın şekilde tüketilmeye başlanan kahvenin, sadece Arap yarımadasında üretilmesi talebi karşılamaya yetmiyordu. 17.yüzyılın ikinci yarısında kahve tohumları elde eden Hollandalılar, bu tohumları Hindistan’da yetiştirmeye çalışmış ve başarısız olmuşlardı. Daha sonra günümüzde Endonezya toprakları içinde yer alan Java adasında yapılan ekim çalışmaları başarıya ulaştı. 1714 tarihinde Amsterdam valisi, Fransız Kralı 14.Louis’e hediye olarak küçük bir kahve bitkisi armağan etti. Karayiplerdeki adaya dikilen tohum, 50 yıl içerisinde adada toplam 18 milyon kahve ağacı yetiştirilmesini sağladı. Kahve tarihi, çeşitli dönemlerde ve bölgelerdeki yasaklar ile de bilinir. Bu yasaklardan ilki, 1511 yılında Mekke’de uygulanmak istenmiş. Mekke valisi, kahvenin radikal düşünceleri ve halkın sokaklarda toplanmasını tetiklediğini düşünüyordu. Aynı zamanda uyarıcı olarak kullanılması da, kahveye kötü bir ün sağlıyordu.
Kahvenin Osmanlı döneminde yasaklanmak istendiği de bilinenler arasında. 4.Murad 1623 yılında tahta çıktıktan sonra kahve yasakları uygulanmaya başlanmış ve bir dizi ceza yürürlüğe alınmıştı. Bu cezalara göre ilk defa kahve ile yakalanan kişilere dayak atılıyordu. İkinci kez yakalanan kişilerin ise deri bir kılıf içerisine hapsedilerek Boğaz’ın sularına atıldıkları söylenir.
Mitolojik hikayelerdeki genel karakterlerin bir çoğu günümüz dinsel hikayelere de kaynaklık etmektedir. Hatta o kadar fazla benzeyenler vardır ki insanlarda şüphe ve şaşkınlık uyandırmaktadır.
Hurri kökenli olan mitoslardan biri olan Appu ve İki Oğlunun hikayesi de bunlardan biridir. Hitit tabletlerinden okunan kısmı ile anlatacağımız hikayedeki benzerliklere sizlerde şaşıracaksınız.
APPU VE İKİ OĞLU
Lulluwa ülkesinde Şudul isimli bir şehir vardır. Orada Appu isminde çok sengin bir adam yaşardı. Onun çok fazla sığırı ve koyunları sayılamayacak kadar çok altını vardı. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktu, fakat tek bir şeye ihtiyacı vardı Onun ne erkek ne de kız çocuğu vardı. Appu’nun hizmetçileri kendi aralarında konuşuyorlardı “O daha önce hiç başarılı olamadı! Şimdi mi olacağını düşünüyorsunuz?
Appu konuşulanları işitmişti. Kendi kendine söylenmeye başladı Tanrılar bana sığırlar verdi bir sürü altın verdi ama neden bir çocuğu esirgedi benden? Bunu duyan Güneş Tanrısı cevap verdi ona “şimdi git ve eşinle birlikte yat “Tanrılar sana bir erkek çocuk verecek”
Appu denileni yaptı. Karısı hamile kalmıştı ve aylar sonra ona bir erkek çocuk verdi. O’na uygun bir isim koydu. O’nun ismi “Kötü” oldu. Çoktan beri baba Tanrılar O’nu doğru yolda tutmadılar, fakat kötü bir yolu seçtiler. O’nun ismi “Kötü” olsun!
Tekrar ikinci defa Appu’nun karısı gebe kalmaya başladı. [Onuncu] ay geldi ve kadın bir erkek çocuk doğurdu. Dadı çocuğu kaldırdı ve O na “İyi” ismini koydu. O’nu “İyi” olarak çağırsınlar.
Çocuklar büyüyüp yiğit bir erkek haline gelince baba evinden ayrılmaya karar verirler. Bundan Kötü’nün ‘dağların ayrı ayrı yerlerde bulunduğu, şehirlerin ayrı ayrı yerlere aktığı ve pek çok tanrının ayrı yerlerde oturduğu gibi biz de farklı yerlerde oturalım,’ telkinleri etkili olur. Bu arada iki kardeş malı da kendi aralarında bölüşmeye başlar.
Ancak malın iyisini Kötü alır, tüm kötü malı ise İyi’ye verir. Bu mal paylaşımının adaletsiz olduğuna inanan İyi durumu mahkemeye taşır.” Ancak tabletin bundan sonraki bölümü kırık olduğundan mahkemenin sonucunu öğrenemiyoruz.
Hz. İbrahim ile eşinin hikayesini de Tevrat’ta yazan haliyle bir hatırlayalım.
Hz. İBRAHİM VE EŞİ
Abram ve Nahor kendilerine karılar aldılar. Abram’ın karısının adı Sara, … idi. Ve Sara kısır idi. (Tekvin, 11: 29,30)
Ve Abram dedi: Ya RAB Yehova, bana ne vereceksin? Ben çocuksuz gidiyorum, ve evimin sahibi bu Şamlı Eliezer olacaktır. Ve Abram dedi: İşte bana zürriyet vermedin; ve işte, evimde doğan (Eliezer) benim (mirasçım) olacaktır. … Ve kendisine RABBİN şu sözü geldi: Bu senin mirasçın olmayacak; ancak senin sulbünden çıkacak olan senin mirasçın olacaktır. (Tekvin, 15:2, 4) Ve dedi: Ya RAB Yehova, onu mirasçı alacağımı ne ile bileceğim? (karşılığı ne olacak?) Ve ona dedi: Bana üç yıllık bir inek, ve üç yıllık bir keçi, ve üç yıllık bir koç, ve bir kumru, ve bir güvercin yavrusu al. Ve bütün bunları ona aldı, ve onları ortadan yardı, … fakat kuşları yarmadı. (Tekvin, 15: 8,10)
KURAN ayetlerinde Hz İbrahim:
“Biz İbrâhîm’e daha önce rüşdünü vermiştik…” (el-Enbiyâ, 51)
İbrâhîm -aleyhisselâm- “Allâh’tan başka ilâh yoktur, O benim Rabbimdir, O her şeyin Rabbidir.” dedikçe annesi ve babası Nemrûd’dan korkarak ağlarlar ve İbrâhîm’i ihtâr ederlerdi. Onların bu endişelerine karşılık Hazret-i İbrâhîm:
“Gecenin karanlığı O’nu (İbrâhîm’i) kaplayınca O bir yıldız gördü. «Rabbim budur!» dedi. Yıldız batınca «Ben batanları sevmem!» dedi. (Daha sonra) Ay’ı doğarken görünce (yine) «Rabbim budur!” dedi. O da batınca «Rabbim bana doğru yolu göstermezse, elbette yoldan sapanlardan olurum.» dedi. Güneş’i doğarken görünce de «Rabbim budur! Zîrâ bu daha büyük.» dedi. O da batınca dedi ki: «Ey kavmim! Ben sizin (Allâh’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım! Benim Rabbim, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh’tır! Ben hanîf[2] olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allâh’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.»” (el-En’âm, 76-79)
“–Babacığım! İşitemeyen, göremeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Bana, sana verilmeyen bir ilim verildi. Bana tâbî ol; seni sırat-ı müstakîme ulaştırayım. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü şeytan, Rahmân’a isyân etmiştir. Ey babacığım! Doğrusu ben sana Rahmân’dan bir azap dokunup da şeytana dost olmandan korkuyorum!” (Meryem, 42-45)
Âzer ise kızarak:
“«–Ey İbrâhîm! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, and olsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl; git!» dedi.” (Meryem, 46)
Fakat İbrâhîm -aleyhisselâm-, Âzer’e yine yumuşak bir üslûbla mukâbele etti:
“İbrâhîm: «Sana selâm olsun! Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lutufkârdır.» dedi.” (Meryem, 47)
Ve babasının affı için duâ etti. Ancak duâsı kabûl edilmedi. Çünkü babası Allâh düşmanıydı. İbrâhîm -aleyhisselâm- bunu iyice anladığında duâ etmekten hemen vazgeçti. Zîrâ kâfirlerin affı için değil, ancak hidâyetleri için duâ edilirdi. Kur’ân-ı Kerîm bu husûsu şöyle bildirir:
“Cehennem ehli oldukları açıkça belli olduktan sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allâh’a) ortak koşanlar için af dilemek, ne peygambere yaraşır, ne de mü’minlere!İbrâhîm’in babası için af dilemesi (ise), sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Onun Allâh düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan (hemen) uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi. (et-Tevbe, 113-114)
“O, babasına ve kavmine: «–Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?» dedi. Onlar: «–Biz, babalarımızı bunlara tapan kimseler olarak bulduk.» dediler. (İbrâhîm:) «–Doğrusu siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz.» dedi. Kavmi ise: «–Bize gerçeği mi getirdin, yoksa oyunbazlardan biri misin?» dediler. (Bunun üzerine İbrâhîm): «–Hayır, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhidlik edenlerdenim.» dedi.” (el-Enbiyâ, 52-56)
“O (İbrâhîm), gizlice onların tanrılarına sokuldu: «Yemez misiniz?» dedi. (Cevap gelmeyince) «Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?» dedi ve gizlice üzerlerine yürüyüp sağ eliyle onlara kuvvetli bir darbe indirdi.” (es-Sâffât, 91-93)
“Sonunda (İbrâhîm) onları paramparça etti. Yalnız en büyüğünü, belki ona mürâcaat ederler diye bıraktı. (Putları kırılmış gören halk:) «–Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o, zâlimlerden biridir.» dediler. (Bir kısmı:) «–Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhîm denilirmiş.» dediler. «–O hâlde O’nu hemen insanların gözü önüne getirin; belki şâhidlik ederler.» dediler. (Sonra İbrâhîm’i oraya getirtip:) «–Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?» dediler. (O da:) «–Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi eğer konuşuyorlarsa onlara sorun!» dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «–Zâlimler, sizlersiniz sizler!»[3]dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: «–Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun!» dediler. İbrâhîm: «–Öyleyse, Allâh’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar veremeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?» dedi. Size de, Allâh’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?” (el-Enbiyâ, 58-67)
“Allâh’ın kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) vermesi sebebiyle şımarıp Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışmaya gireni (Nemrûd’u) görmedin mi! İşte o zaman İbrâhîm: «Rabbim hayat veren ve öldürendir!» demişti. O da: «Ben de hayat verir ve öldürürüm.» demişti. İbrâhîm: «Allâh güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir!» dedi. Bunun üzerine kâfir şaşırıp cevap veremez hâle geldi. Allâh zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” (el-Bakara, 258)
“İşte o zaman, biz O’na hilim sâhibi bir oğul müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (babası): «Yavrucuğum, rüyâda seni kurban ettiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin?» dedi. O da cevâben: «Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulursun!» dedi.Her ikisi de teslîm olup, (İbrâhîm) onu alnı üzerine yatırınca: «Ey İbrâhîm, rüyâyı gerçekleştirdin. Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu gerçekten çok ağır bir imtihandır.» diye seslendik.Biz oğluna bedel O’na büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında O’na (iyi bir nam) bıraktık: «İbrâhîm’e selâm olsun!» dedik. (İşte) Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâfâtlandırırız. Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 101-111)
NOT: Okumak, yazılı kaynaklardan faydalanmak, bilgilerimizi güçlendirir. Sebep sonuç ilişkileri konusunda ufkumuzu açar, netleştirir.
Varlıklarını Birbirine Borçlu Olan Ardıç Kuşu ve Ardıç Ağacının Hikayesi
Ardıç kuşuyla ardıç ağacı arasında sadece isim benzerliği mi vardır? Yoksa aralarındaki bağ bundan çok daha öte bir yardımlaşmaya mı dayanıyor?
Aynı isme sahip doğanın iki parçası; bir kuş ve bir ağaç. Aralarındaki ilişki ise isim benzerliğinden çok daha fazlası. Merak edenler için iki ardıçın öyküsünü anlatmaya çalıştık, keyifli okumalar dileriz.
Önce geniş repertuvarlarıyla ünlü ardıç kuşunu tanıyalım:
Onları tanımamanın kolay bir yolu var; o da tekrar eden bir ritimle şarkı söyler gibi ötmeleri. Özellikle erkek olanlarının 100’den fazla müzikal dizi içeren repertuvara sahip olduğu biliniyor. Yani karşımızda müzik kulağı oldukça gelişmiş bir tür var. Ötüşlerini dinlemek isterseniz onları ormanlarda, bahçelerde ya da parklarda, yani her türlü yeşil alanda görebilirsiniz. Ağaçlara duvarları çamurla kaplı kase şeklinde yuva yapan bu kuşlara ev sahipliği yapan en önemli ağaç türü ise adından da anlaşıldığı üzere ardıç ağacı.
Ardıç kuşlarına ev sahipliği yapan ardıç ağaçları aslında bu kuşlar sayesinde varlıklarını sürdürebiliyorlar
Ardıç ağaçları da her ağaç gibi tohumlara sahip; ancak bu tohumlar ancak ardıç kuşunun varlığında üremeyi sağlıyor. Ağaçtan dökülen tohumları önce kuşlar yiyor. Onların sindirim sisteminde kabukları açılan tohumlar bu sayede işlerlik kazanıyor. Kuşların dışkılarıyla yeniden toprağa karışan tohumlar kolayca çimlenebiliyor.
Doğanın bu muhteşem uyumu sayesinde neslini devam ettiren ardıç ağacı çok eskiden beri kutsal kabul edilmektedir
Özellikle Şaman Türklerinde ve Alevi-Bektaşiler’de ardıç ağacına özel bir önem verilmektedir. Dallarına bez bağlanarak dilek tutulur ve ayrıca bu dalların yakılmasıyla elde edilen tütsüler tekkelerde kullanılır. Dallarını tütsü elde etmek için kullanan bir başka medeniyet ise Yunanlılar. Onlar da bu kokunun ruhsal hastalıklara iyi geldiğini düşünüyorlarmış.
Dallarından tohumuna her yönüyle şifa için kullanılagelen bir ağaç
Görünüm olarak çam ağacını andıran ardıç ağaçları 2-5 metre arasında büyüyebilir ve oldukça güzel kokulu, dikenli yaprakları vardır. Bunun yanında üzüme benzer, küçük, parlak ve mor-siyah renklerde meyveleri vardır ve bu meyveler büyüdükçe kozalak şeklini alır. Meyvesi, kozalakları, dalları ve yaprakları farklı şekillerde ve farklı amaçlarla tüketildiği için yüzyıllardır halk arasında şifa kaynağı olarak bilinir.
Ardıç ağacı en çok bitki çayı olarak tüketiliyor
Hem yaprakları hem dalları hem de meyvesi, bunların hepsini bitki çayı gibi demleyebilirsiniz. Bu çay, kokusu ve yatıştırıcı özellikleriyle ruhsal yönden size rahatlatır. Ayrıca sindirimi hızlandırarak hazımsızlığı önler, adet sancılarına iyi gelir ve boğaz enfeksiyonlarını hafifletir. Hücre yenilenmesini hızlandırarak daha genç bir cilde sahip olmanızı sağlar çünkü güçlü bir antioksidandır. Ancak tüm bunların birer alternatif tıp yöntemi olduğunu bilmenizde fayda var. Bu tarz yöntemler kalıcı çözüm sağlamayacağı gibi fazla miktarda ve kontrolsüz tüketmek zararlı olabilir. SİNEM HIZARCI- GÜLÜMSE’DEN ALINTI
Sinop, tarihin her döneminde önemli insanların yetiştiği bir kenttir. Nasıl sevmem bu kenti, çocukluğumun sınırsız hayalleridir Sinop. Zeytinlikte semaya uçmak sanılı koşmalarım, Rum çocuklarından kalma SAAT KAÇ oyunu oynadığım mahallem, bahar bayramında komşularla zeytinlikte top oynarken kolumu bacağımı, çokça da ayak bileğimi burktuğum Sinop’um.
Boztepe adı, birçok ilde vardır biliriz ama bizim Sinop öyle mi? İki burun, birbirinden uzaklaşarak süzülür Karadeniz’in içine, içine ve de hava atarlar birbirlerine. Gece, önü ardı denizle sarılan boğazın en dar kıstağında; inci gerdanlık gibi parlayan başka bir şehir var mıdır? Bu doğada yaşamak, her yönden esen rüzgarı içine çekmek, kısacası Sinoplu olmak bir ayrıcalıktır.
Bağımsız koloni dönemlerinden bu güne dek süregelen SİNOPLU özelliği, kentin coğrafyası ile beslendiğini her dem yansıtır. Eşsiz doğası, zengin tarihi ile ilimizin turizm potansiyeli çok yüksektir. Doğru değerlendirilmelidir ve zenginliklerini dünyaya duyurmalıdır.
Ölümsüzlük iksiri ve Sinop ne alaka der misiniz bilmiyorum ama geçmişin verilerini ilişkilendirelim mi ne dersiniz? M.Ö 132-63 yıllarında Sinop’ta yaşamış olan, BÜYÜK MİTHRİDATES diye de anılan Pontus Kralı, M.Ö 120-63 yıllarında hüküm sürmüştür. Arsenik deyince, çoğumuzun aklına mutlaka Mithridates gelecektir. VI. Mithritdates ömrü boyunca geliştirdiği ve adını verdiği zehre karşı bağışıklık kazanma yöntemi olan Misriditüzmin ustasıdır.
Mesir macunu ve MİSRİDİTÜZM konusuna yer veren Tıp Tarihi Kitabı 148. sayfadan bir bölümü paylaşıyorum:
“Mesir macununun geçmişi 2000 yıl öncesine dayanır. Pontus kralı VI.Mithridates’in [M.Ö. 132-63] zehirlenmekten korunmak amacıyla hazırladığı terkip, daha sonra Roma’da Neron [37-68] zamanında, Andromaque tarafından thériaque adıyla geliştirilmiş ve popüler olmuştur. Başta zehirlenmelere karşı kullanılan bu terkip, daha sonra her derde deva bir ilaç durumuna gelmiştir. (TIP TARİHİ- PROF. DR ALİ HAYDAR BAYATs,148)”
Sinoplu Ömer Şifai Dede’nin 18. Yüzyılda yazdığı kitaplar da aynı konularla ilgilidir.
“Ömer Şifaî, XVIII. yüzyılda Sinop’ta doğmuş bir hekimdir. Çocuk yaşta yetim kaldıktan sonra Sinop’u terk ederek Kahire, Konya ve başka pek çok yer gezmiştir. 1746 yılında vefat etmiştir. Değersiz metallerden altın yapılabileceğinin ve ölümsüz yaşam sağlayan el-iksir elde edilebileceğinin ipuçlarını verir. Simyaya olan inançlarını da, altın ve el-eksirin elde edilebilmesi için en önemli koşulun, bu işlere niyetlenen birinin, öncelikle ruhu ve bedeninde ulaşılabilecek en üst düzeyde arınma ve olgunlaşmaya ulaşması gerektiğini ifade ederek ortaya koyar.(Ayten Koç,18. yüzyılda Osmanlılarda İatrokimya çalışmaları(Avrupa ile Mukayeseli ve Ömer Şifaî’ninÇalışmaları Esas Alınarak),Yüksek Lisans Tezi(Ankara Üniversitesi-basılmamış), Ankara199, s.71.)”
Sinop’ta arsenik bulgusunu paylaşıyorum:
“2010 yılında Durağan (Sinop)ilçesinin 6 km doğusunda yer alan Çayağzı köyü güneyinde izlenen arsenik mineralizasyonu incelenmiş ve aynı yıl MTA adına ruhsatlandırılmıştır. Doğal Kaynaklar ve Ekonomi Bülteni (2018) 26: 41-43”
TIP TARİHİ 148. SAYFA TAMAMI:
MİTHRİDATES’TEN MESİR MACUNUNA
Mesir macununun geçmişi 2000 yıl öncesine dayanır. Pontus kralı VI. Mithridates’in [M.Ö. 132-63] zehirlenmekten korunmak amacıyla hazırladığı terkip, daha sonra Roma’da Neron [37-68] zamanında, Andromaque tarafından thériaque adıyla geliştirilmiş ve popüler olmuştur. Başta zehirlenmelere karşı
kullanılan bu terkip, daha sonra her derde deva bir ilaç durumuna gelmiştir.
İslam dünyasında, 750-950 yılları arasında, Antik Yunan dünyasının bütün eserleri Arapça’ya tercüme edilmiştir. Bu tercümelerde, Arapça karşılıkları olmayan bazı Yunanca kelimeler, okunuşları Arapça’ya uydurularak, tahrif edilerek kullanılmıştır. Mitridates’in terkibi de tıbbi eserlere Misridates/misiridates/misroditus/misrûditûs/misriditus olarak girmiştir. Bunun en açık delili, Huneyn bin
İshâk’ın, Hippokrates ile Galenus arasındaki hekimleri sayarken Mithridates’ten “misriditûs sâhibü’l-akâkîr” (bitki kaynaklı ilaç yapıcısı, eczacı) olarak bahsetmesidir. İslam hekimleri, mesela Taberî, Mecûsî, İbn Hubel ve Antakî de ufak değişikliklerle terkipten aynı isimle bahsetmişlerdir. Bazı eserlerde mejdikos/
mısr-ı taytis olarak da yazılmıştır.
Klasik Osmanlı tıbbının temel kaynakları, başta İbn Sînâ olmak üzere İslam hekimlerinin yazdığı eserlerdir. Misrûditûs, Hacı Paşa’dan itibaren İbn Şerîf, Kahvecizâde, Sâlih bin Nasrullah gibi birçok Osmanlı tıp yazarının kitaplarında yeralmıştır. Ayrıca, İmâmeddîn Ebi Abdullah Muhammed ibnü’l-Abbâs’ın [ö.
1287] Kitâbu’l-Misrûditûs adlı müstakil bir eseri vardır.
Antikiteden gelen ve İslam medeniyetinin geliştirdiği hekimliğin zirvesinde olan İbn Sînâ’nın en muhteşem tıbbi eseri el-Kânûn-ı fi’t-Tıb, Yunan tıbbının tamamını sistematik olarak ihtiva etmektedir. Onun muhtelif tıbbi eserlerinde, bilhassa Kânûn’unda misrûditûs’un tarihçesi, terkibi ve kullanıldığı hastalıklar
detaylı olarak verilmiştir. Kânûn’daki ilgili bölümü aynen aktarıyoruz:
“el-Misrûditûs: Misrûditûs’un icat ettiği bir macundur. İsmi de kendi adıyla anılır. Misrûditûs özellikle zehirlenmeler konusunda faydası denenmiş bir ilaç olup başka hastalıklarda da kullanılırdı. Daha sonra Andromah, yılan eti ve diğer bazı nesneler katarak veya eksilterek tiryak adını verdi. Andromah’ın ilacı yalnız yılan zehrine karşı Misrûditûs’tan daha etkilidir.
Ülkesi için yaptıkları unutulmayan insan; yaşamında aldığı her nefesi yurt için ne yapmalıyım amacıyla tüketmiş. Bilinmeyen, belki de özellikle bilinmek istenmeyen, unutulmaya çalışılan bir gerçeği okuyacağız bu gün. Belgeler ışığında, aşağıdaki pdf dosyasını açarak okuyabilirsiniz:
Bu gün, arşivimizde biriktirdiğimiz bilgilerden paylaşacağımız konu “KARADENİZ ARAŞTIRMASI”
KARADENİZ
Deniz jeoloğu Walter Pitman ve William Ryan
Karadeniz günümüzden 7500 yıl önce, tatlı su iken meydana gelen büyük bir deprem ve artçı sel felaketleriyle su doldu. Tüm dünyadaki suların yükselmesi sonucunda Akdeniz’in taştığını ve Marmara’yı aşarak bir göl olan Karadeniz’i doldurduğu düşünülüyor. Sel felaketi Karadeniz’in sularını 160 m yükseltiyor ve 160 000 kilometre kare kadar alan sular altında kalıyor. Bunun sonucunda bir çok canlı ölürken ,kıyı bölgeler de sular altında kalıyor.
Deniz jeoloğu Walter Pitman ve William Ryan ,1997 de bu selin 7150 yıl önce ve aniden meydana geldiğini kanıtlayan makaleleri yayınladılar. Bazı bilim adamları bu sel felaketinin kutsal kitaplardaki Nuh’un Gemisi hikayesi ile bağlantılı olabileceğini savunuyor.
Arkeolog Frederick Hiebert 1994 yılında, Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında su altındaki antik uygarlıklara ait kalıntıları incelemek üzere bir araştırma gezisine çıktı. Bu gezide yöre halkı da Karadeniz’in derinliklerinde bir şeyler olduğuna dair hikayeler anlatmıştı.
Birkaç yıl süren öncü araştırmalardan sonra, Karadeniz’in oksijensiz derinliklerinde batıkların ,hatta mumyalaşmış insan kalıntılarının olduğuna kanaat getiren Hiebert asıl araştırma için 27 Temmuzda ekspedisyona Sinop’tan başladı.
Sinop adada bulunan mağaralar da o zaman araştırmalar içinde idi. BİLKE
11-12 yaşındaki çocukların, kafasından benimle aynı düşünceler geçmiş mi hep merak etmişimdir. Uykumu göreceğim diye yataktan kalkıp, gece yarılarına kadar gözlerini ıslamak gibi. Küçük ve büyük kavramlarının kafada oluşturduğu ile insanların yüklediği anlam arasındaki fark gibi. Tatlı ve acı kavramları gibi. Peki, ama kim karar vermiş bunların taşıdığı ağırlığın oranına ölçüsüne? Çocukluk işte taktım kafayı.
İstiklal Okulu ya da ortaokul birinci sınıf öğrencisiyim. Bir kavram deneyeceğim ama evde kimsenin olmaması gerek. Annem evden pazara ya da komşuya gitsin diye bekliyorum. Acı biberleri test edeceğim, bakalım acı kavramının eni boyu ağırlığı ne?
Ve annem komşuya gitti. Hemen dolaptan biberleri çıkardım, içlerinden acı olanları seçtim. Nasıl heyecanlıyım, sanki atomu parçalayacağım. Biberleri kızarttım, mutfak mutlaka dağılmıştır tabi. Biberlerin acı olmadığını düşünerek yemeye başladım. Hepsini bitirdim.
Ağzım alev, alev yanmakta, ne su içtim, ne bir şey yedim. Etkisi ne kadar sürecekti onu da test ettim. Ortalığı becerebildiğim kadar topladım. Annem gelince hiçbir şey olmamış gibi davrandım. O mutlaka kokudan anlamıştır, ama o kısmını hatırlamıyorum. Acı denen kavram ACI imiş gerçekten.
Gelelim 2007 yılına. İzleyeceğiniz video, 2007 araştırmalarımdan. Kaynak kişilerim KUYULAR diye bir tarihi kalıntıdan söz eder de ben gidip bakmaz mıyım? Arabamız Eltiyeri tepesine kadar gitti. Devamında traktörle dereye kadar gittik. Sonra yamaca doğru yürü bakalım. düşme kayma tehlikesi cabası. Kaymakamlıktan gelen 2 arkadaş sonradan bana kızmamışlardır umarım. Zor bir yürüyüşten sonra dağların en tepesine ulaştık. Çekimleri bitirmeden kameram bozuldu. Kameramdan çok detay alamadığım için üzüldüm. Araştırmalarımda tam 3tane kamera eskittim.
Bakanlığa ve ilgili kurumlara durumu ilettim, foto ve görüntüleri gönderdim. Onlar gelene kadar son kalan kalıntı da yok edilmişti. Ama bölgenin tarihi dokusu kesinlikle zamanı geldiğinde araştırılacak, bundan eminim. Benim görüntülerim ve belgelerim de işte o zaman işe yarayacak sanırım. Ayşe Yaşar SARIKAYA
Sinop BOZTEPE yarım adasının ucunun, sekiz yüz adım genişliğinde bir dil olduğunu biliyor musunuz? Eski araştırmacılar ve bilim insanları bu günlere bıraktıkları belgeler, günümüze ışık tutmaktadır. Bu gün hala o belgelerden yararlanıyoruz.
Kaynak: KARADENİZ KIYILARI TARİH VE COĞRAFYASI- MİNAS BIJIKYAN- 1817-19-İKİNCİ BÖLÜM
“Sinop’un Boztepe(Grekçesi Karapi) denilen yarımadası ucu sekiz yüz adım genişliğinde bir dildir. Denildiğine göre bu dil, vaktiyle açık olduğundan kaleye gitmek için karadan bir köprü yapılmış. Kayıklar da bir koydan diğerine geçerlermiş. Dilin çevresi onsekiz mil olarak hesaplanıyorsa da kale üzerinden ölçüldüğü takdirde o kadar tutmaz. Dilin üzerinde Seyit Bilal Tekkesi denilen meşhur bir ziyaretgah ve mezarlık gördük. Orada iyi bir su dahi vardır. Yakınında bir köşesi Ağliman’a, biri kaleye, diğeri de limana bakan üçgen şeklinde bir harabe vardır ki bunun bir şapel’e ait olması muhtemeldir. Romalılara ait mezarlar aynen kalmış olup buradan çok defa eski taş ve sikkeler çıkarılır.”
Vaktiyle açık olduğu anlatılan ve üstüne köprü kurulan oluşumun hangi tarihte olduğu konusunda bilgi yoktur. Strabon kitabında Sinop’un 2 burnunun, bu günkü gibi olduğundan bahseder açıklıktan söz etmez. Strabon’un doğum tarihi M.Ö. 63, ölüm tarihi M.S. 23 yılıdır. O tarihlerde bu oluşumun olmadığı açıktır. Yüksek köylerde araştırma yaparken, görenler dağ kayalarının içinde gemi zincirlerinin bağlandığı demir halkalar olduğunu anlattı. BIJIKYAN ‘IN “mışlı geçmiş” zamanla naklettiği bilgi, eski zamanlarla ilgili olabilir.
Sinop çevresine vuran rüzgar ve dalgalarla bir çok mağaranın varlığını kaynaklardan öğreniyoruz. Güçlü dalgaların, burunun en dar yerini doldurduğu ve akıntının kum kapıdan girip ceza evi altına doğru yol bulup aktığını anlamak mümkün. Doğal olan mevsimsel olay mı yapay yapılmış kanal mı konusunda bilim insanlarının bilgisine ihtiyaç vardır. Jeolojik zamanlara göre, karalar ve suların oluşumları ile ilgili bu gerçekler, jeoloji uzmanlarınca değerlendirilir.
Kumkapı’da, kale surlarının denizle birleştiği yerde, taşla örülerek kapatılan duvarın, yukarıda anlatılan “dilin açık olan yeri” olabilir mi düşüncesi akla gelebilir. Sinoplu olarak kalelere zarar verilmemesi, doğal yapının bozulmaması hepimizi ilgilendirir.
PALA kültürü konusuna dikkat çektiğim araştırmalarımı 2010 yılında yayınladım. Yüksek köylerde karşılaştığım tarihi doku ve bulgular ne yazık ki define arayıcıları tarafından tahrip edildi. Bakanlık başvuruma hemen cevap gelmesine karşın, Sinop’ta iş çok yavaş ilerledi. O zamana kadar da kalıntılar tahrip edildi.
Strabon, Sinop’u Karadeniz’in cenup sahillerindeki en meşhur ve en ehemmiyetlisi sayar. Mela da Sinop’u, Amissus ile beraber bu havalinin en meşhur iki şehri olarak gösterilir.
Sinop yine güzelliklerine kavuşsun, yine önemli bir il olsun. BİLKE
İlimiz ile ilgili göç ve savaş öykülerini ararken internette bulduğum bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Bu bir üniversite öğrencisinin yöresel derleme çalışması. Derlemelerin önemi, kaynak kişilerin özelliği ve derleme yapmanın aşamaları bu çalışmada açıkça göreceğiz. İşte benim çalışmalarım da aynı aşamalardan geçen çalışmalardır. Köylerimizde kaydedilecek ne hikayeler, nice yaşanmış anılar var. Aşağıdaki hikaye yaşanmış bir olaydır. Hikayenin son bölümü Sinop Avdan Köyünde yaşandığı için buraya aldım. Olayı, derleme çalışmasını yapan üniversite öğrencisinin kaleminden aktarıyorum:
“Ben Bora Altan, 22 yaşındayım, Ondokuzmayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3.sınıf öğrencisiyim. Geçen sene bir gün sınıfta hocayı beklerken kıdemli asistanlardan (araştırma görevlisi) biri gelip bize “derleme” diye bir şeyler anlattı. Herkes kendi bölgesinde ya da Samsun yöresinde ağız özelliklerini derleyecekti. Bunun için de önce en az 60 yaşında bir-iki kişi bulunacak, onlara sorular sorup konuşturulacak, konuşmaları kasete kaydedilecek ve kaydedilenler tez şeklinde aynen söylendiği gibi yazıya geçirilip teslim edilecek. Aklıma birden Şakir Tolun dede geldi. Hemen torunlarıyla ilişkiye geçip bir randevu aldım. Onayı alır almaz da evde aldım soluğu. Gürül, gürül yanan bir soba, mutfakta bulaşıkla uğraşan Fatma nine, divanda pijamalarıyla oturan Şakir dede ve her zaman yanında el pençe divan duran Taylan ve Şakir (küçük ağa). Dede biraz rahatsızdı, galiba üşütmüştü, hasta olduğunu bilseydim belki rahatsız etmezdim. Biraz da şaşırmıştım doğrusu, sürekli yolda sokakta takım elbisesi, başında şapkası, elinde baston, boyalı ayakkabıları ve her zaman tıraşlı yüzüyle alışageldiğim adam şimdi karşımdaki sedirde, yatmasa da pijamalarıyla biraz da yorgun oturmaktaydı. Hemen elini öpüp halini hatırını sordum. O da hemen tanıdı beni, eskiden beri bana takılırdı; “Sen ufasın, muzur oğlanı, de mi?” diye sordu. Benim niye geldiğimden pek de haberi yoktu. Ses cihazını, müsveddeleri görünce bir şeyler döndüğünü anladı. Ben olayı anlattım. Rahat olmasını, aklından ne geçiyorsa anlatmasını istedim, “söylediklerinin değil, söyleme şeklinin önemi var” dememle fırçayı yemem bir oldu: “Olur mu öyle şey canım, koskoca okul bunu istediyse öyle ıvır zıvır şey anlatılır mı!” diyerek beni susturdu. Benim de canıma minnetti doğrusu. Bu yaptığım şeyi biraz da kendim için istiyordum. Yani öyle okula vereyim gitsin, işim görülsün diye anlamsız şeylerle doldurmak istemiyordum. Amacım Şakir Tolun denilen canlı tarihi kaynaktan bir şeyler koparıp, geriye bırakmaktı. Tabii olay böyle olunca bizim ödev biraz revüzyona uğramış oluyordu ya neyse. Adamın biri Samsun ağzı hakkında kitap yazacak, benim gibi onlarca enayi derleme yapacak, adam bunları alıp sınıflandıracak, sonra da doçentlik tezi diye verecek, belki bir yerine de benim ya da başkalarının adını dipnot düşecek. Adam doçent olacak bense dersi geçeceğim.“O zaman seçmeseydin kardeşim bu bölümü”. Sınıf öğretmenliğini neden seçtin? Uzatmayalım fazla, ben doğal olmasını isterken o daha iyi olsun, düzgün olsun, anlaşılır olsun diye önceden anlatacaklarının provasını yapıyor ve bana anlatıyordu. Bu arada kayıt cihazını kesinlikle açtırmıyordu. Ama asıl güzellik, doğallık ve sadelik o provalardaydı. Hem kayıtta artık heyecandan mı desem yoksa tekrar etmekten mi bazı yerleri unutuyordu. Baktım olacak gibi değil, kaçırmamak için provaları çektim yani bir nevi gizli ses çekimi yaptım.[1]
“Ben Şakir Tolun. 1335 rumi doğumlu. Atatürk’ü Samsun’dan Havza’ya getiren müfreze kumandanı Şükrü Tolun’un oğluyum. Kökenimize bakarsak; Tolunoğulları hükümdarlık yapıyorlarmış, ondan sonra bizi Memluklular mağlup etmişler. Yenilgi sonrası kılıçtan kurtulmak için Trabzon Pontuslu gemicilere para vermişler getirmek için, oradan Anadolu’ya gelmişler. Gemilerden biri Rize’nin Ardeşen kazasına, diğeri Kalkandere’ye gitmiş. Sonra dedem Tahir Ağa denilen adam bundan 150 sene evvel, Alaçam’a gelip yerleşmiş. Bafra’da dayısı varmış; Malmüdürü Mehmet Efendi. Orada çalışmış çabalamış, mütaahitlik yapmış zengin olmuş. Sonra dedemin babası da meşhur bir pehlivanmış. Tercüman gazetesinde Sertoğlu, O’nu ‘Karadeniz Fırtınası’ diye tam bir sene tefrika etti. Şöyle ki: Sultan Abdülaziz’in son başpehlivanı ünvanını aldı.
Hancoğlu diye biri varmış bu Aliço’nun yeğeni, kız kardeşinin oğlu, bu Hancoğlu ile iki kişi dedemi öldürmeye kalkmışlar. Yani, bu adam ve diğer pehlivanlar dedeme komplo hazırlamış.
Dedem de bahriye zabiti, kılıcı varmış, bunlar hançerle öldürmeye kalkınca kılıcını çekip onlara karşı koymuş ve yaralamış. Sultan Abülaziz dedemi asmaya kalkınca, Halil Pehlivan Mabeyin Paşası: “Bir kere mahkeme edilmeden bu adamı asarsanız millet gözünde kötü duruma düşersiniz sultanım” demiş. Bunun üzerine mahkeme kurulmuş. Hancoğlu da iyi olmuş. Hancoğlu: “Biz Ali Ahmed Pehlivanı hançerleyip öldürecektik. O da bize kılıcıyla karşılık verince” diye olayı anlatıyor. Dedem asılmaktan kurtuluyor. Sonra dedemi tutuyorlar, Sinop’ta bulunan Osmanlı donanmasının bir küçük gemisine ikinci kaptan veriyorlar. Bir gece Ruslar baskın yapıyor. İşte tarihte meşhurdur Sinop baskını. Dedemin gemisini de Rus topları parçalıyor. Dedem bir ambar kapağının üzerinde yirmi dört saat denizde kalıyor. Gerze ile Sinop arasında Çakıroğlu diye bir yer vardır oraya çıkıyor. Oradan Bafra’nın Gazibey köyünde bizim akrabalarımız varmış onlara gidiyor, onlardan para alıyor tekrar İstanbul’a kıtasına dönüyor. Bu arada İtalyan Harbi başlamış. Şimdi ki Kaddafi’nin bulunduğu memleket, Trablusgarb’a gidiyor. Atatürk ve arkadaşlarıyla beraber Trablusgarp harbinde bulunuyor. Bir rivayete göre de orada, bir rivayete göre de İstanbul’da öldü denildi. Mezarı nerede bilmiyoruz.
1845 senesinde Elburz Dağlarında Ruslara karşı İstiklal savaşı veren İmam Şamil, Ruslara esir düşer. Esir düştükten sonra Çerkezlerin bir kısmı katledilir, bir kısmı da Türkiye’ye yani Anadolu’ya gelirler. Gemilerle yola çıkan Çerkezler Anadolu’nun muhtelif yerlerine iskan edilirler. Mesela Kabertay Kabileleri şimdiki Sivas’la Kayseri’nin arasında olan Uzunyayla denilen yere yerleşir. Gelen 1600 köy hiç birbirleriyle ne kavga ne dövüş olmadan yaşamışlardır. Zaten büyük Çerkez adamları da çıkmıştır bu köylerden.
Bizimkiler de bu yöreye (Samsun, Sinop) yerleşir. Bizim kabilemiz ‘Ubıh’ kabilesidir. Annemin babasının adı İslam Bey’dir. Dedemler, Kafkasya’dan yola çıktıklarında vapurda bir de 5- 6 yaşlarında bir kız kardeşi varmış. Adı Safiye. Onu Trabzon’da vapurdan çalmışlar. Dedemler, onu çok aramışlar fakat bulamamışlar. Sonra Sinop’a gelmişler, Avdan Köyü Sarıdüz mahallesine yerleşmişler. Rençberlik yaparak hayatlarını sürdürmeye başlamışlar. Dedem bir de tütün kaçakçılığı yaparmış. Kastamonu’ya kıyılmış tütün kaçırırmış, satmak için. Bir keresinde atları yüklüyorlar bu arada çatışma çıkıyor, dedem kolcunun birini vuruyor. Bunun üzerine dağa çıkıp eşkiya oluyor.
Dedemin kız kardeşi Safiye ise hırsızların elinden Valide Sultan Sarayına satılıyor. Safiye, Valide Sultan Sarayı’nda büyümüş. Şimdiki Topkapı Sarayı’nın Harem Dairesi olan yerde cariye oluyor. Buraya gelen Çerkez cariyeler birbirleriyle sohbet ederken, “Sen nereden geldin? Hangi kabiledensin?”diye konuşurlarmış. Safiye, “Ben Ubıh kabilesinin Tojk boyundanım” demiş. Oradakiler de: “Sinop’un Avdan köyünde senin anlattığın gibi İslam Bey diye biri var. Bir de Testekul adında (onun ismi çerkezce) kardeşi var” diyorlar. Bunun üzerine Valide Sultan’dan da izin isteyip dedeme mektup yazıyorlar, “İstanbul’a gel” diye. Dedem eşkiya. Ayancık’tan gizlice vapurla İstanbul’a gidiyor. Orada Çerkez paşalarının birinin konağına misafir oluyor. Dedem çok güzel ‘Capşin’ çalarmış -bir tür kemençe-. Ayrıca sesi de çok güzel olduğu için Kafkas ağıtlarını çok güzel söylermiş.
Saraya haber vermişler, dedem saraya gitmiş. Padişahın kalfası olan Safiye kalfa ile kafes arkasından konuşmuşlar. Dedem; “Eğer sen benim Trabzon’da çalınan kız kardeşimsen sırtında -anam seni yıkardı- siyah bir leke olacak. Bir de sağ ayağını köpek ısırmıştı, köpek ısırığı kolay kolay geçmez” diyor. Der demez kafesi açıyor Safiye halamız, dedemin boynuna sarılıyor. Kardeşi olduğunu anlıyor. Dedem de orada biraz misafir kaldıktan sonra tekrar Sinop’a dönüyor.
Sultan Hamit tahtan düştükten sonra, sarayda ne kadar cariye varsa azad ediliyor. Safiye halamız azad olunca kardeşi gidip onu alıp Sinop’a getiriyor. Padişahın annesi Dilşat Sultan, Safiye halamıza “kalfa” dermiş. Halamız Sinop’un Avdan köyünün Sarıdüz mahallesinde yaşamış ve orada da ölmüş ve mezarı da oradadır.[2]
[1] Not: Hazırladığım ödevde aslında ‘ağız’ önemliydi fakat Şakir dedenin atlattıklarının da önemli olması nedeniyle söyleşimizi yazı diliyle düzenledim. Bora Altan-(Kuzeyde Tütün, mektup:10)