RSS

Kategori arşivi: Bilinmeyenler

SİNOP BURNU SEKİZ YÜZ ADIM

27.07.2020-BİLKE

Yaşar SARIKAYA

Sinop BOZTEPE yarım adasının ucunun, sekiz yüz adım genişliğinde bir dil olduğunu biliyor musunuz? Eski araştırmacılar ve bilim insanları bu günlere bıraktıkları belgeler, günümüze ışık tutmaktadır. Bu gün hala o belgelerden yararlanıyoruz.

Kaynak: KARADENİZ KIYILARI TARİH VE COĞRAFYASI- MİNAS BIJIKYAN- 1817-19-İKİNCİ BÖLÜM

“Sinop’un Boztepe(Grekçesi Karapi) denilen yarımadası ucu sekiz yüz adım genişliğinde bir dildir. Denildiğine göre bu dil, vaktiyle açık olduğundan kaleye gitmek için karadan bir köprü yapılmış. Kayıklar da bir koydan diğerine geçerlermiş. Dilin çevresi onsekiz mil olarak hesaplanıyorsa da kale üzerinden ölçüldüğü takdirde o kadar tutmaz. Dilin üzerinde Seyit Bilal Tekkesi denilen meşhur bir ziyaretgah ve mezarlık gördük. Orada iyi bir su dahi vardır. Yakınında bir köşesi Ağliman’a, biri kaleye, diğeri de  limana bakan üçgen şeklinde bir harabe vardır ki bunun bir şapel’e ait olması muhtemeldir. Romalılara ait mezarlar  aynen kalmış olup buradan çok defa eski taş ve sikkeler çıkarılır.”

Vaktiyle açık olduğu anlatılan ve üstüne köprü kurulan oluşumun hangi tarihte olduğu konusunda bilgi yoktur. Strabon kitabında Sinop’un 2 burnunun, bu günkü gibi olduğundan bahseder açıklıktan söz etmez. Strabon’un doğum tarihi M.Ö. 63, ölüm tarihi M.S. 23 yılıdır. O tarihlerde bu oluşumun olmadığı açıktır. Yüksek köylerde araştırma yaparken, görenler dağ kayalarının içinde gemi zincirlerinin bağlandığı demir halkalar olduğunu anlattı. BIJIKYAN ‘IN “mışlı geçmiş” zamanla naklettiği bilgi, eski zamanlarla ilgili olabilir.

Sinop çevresine vuran rüzgar ve dalgalarla bir çok mağaranın varlığını kaynaklardan öğreniyoruz. Güçlü dalgaların, burunun en dar yerini doldurduğu ve akıntının kum kapıdan girip ceza evi altına doğru yol bulup aktığını anlamak mümkün. Doğal olan mevsimsel olay mı yapay yapılmış kanal mı konusunda bilim insanlarının bilgisine ihtiyaç vardır. Jeolojik zamanlara göre, karalar ve suların oluşumları ile ilgili bu gerçekler, jeoloji uzmanlarınca değerlendirilir.

Kumkapı’da, kale surlarının denizle birleştiği yerde, taşla örülerek kapatılan duvarın, yukarıda anlatılan “dilin açık olan yeri” olabilir mi düşüncesi akla gelebilir. Sinoplu olarak kalelere zarar verilmemesi, doğal yapının bozulmaması hepimizi ilgilendirir.

PALA kültürü konusuna dikkat çektiğim araştırmalarımı 2010 yılında yayınladım. Yüksek köylerde karşılaştığım tarihi doku  ve bulgular ne yazık ki define arayıcıları tarafından tahrip edildi. Bakanlık başvuruma hemen cevap gelmesine karşın, Sinop’ta iş çok yavaş ilerledi. O zamana kadar da kalıntılar tahrip edildi.

Strabon, Sinop’u Karadeniz’in cenup sahillerindeki en meşhur ve en ehemmiyetlisi sayar. Mela  da Sinop’u, Amissus ile beraber bu havalinin en meşhur iki şehri olarak gösterilir.

Sinop yine güzelliklerine  kavuşsun, yine önemli bir il olsun. BİLKE

 

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Temmuz 2020 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

BİR GÖÇ HİKAYESİ- ÇERKES GÖÇÜ

SİNOP’TA SAFİYE KALFA-05.11.2019-BİLKE

İlimiz ile ilgili göç ve savaş öykülerini ararken internette bulduğum bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Bu bir üniversite öğrencisinin yöresel derleme çalışması. Derlemelerin önemi, kaynak kişilerin özelliği ve derleme yapmanın aşamaları bu çalışmada açıkça göreceğiz. İşte benim çalışmalarım da aynı aşamalardan geçen çalışmalardır. Köylerimizde kaydedilecek ne hikayeler, nice yaşanmış anılar var. Aşağıdaki hikaye yaşanmış bir olaydır. Hikayenin son bölümü Sinop Avdan Köyünde yaşandığı için buraya aldım. Olayı, derleme çalışmasını yapan üniversite öğrencisinin kaleminden aktarıyorum:

“Ben Bora Altan, 22 yaşındayım, Ondokuzmayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3.sınıf öğrencisiyim. Geçen sene bir gün sınıfta hocayı beklerken kıdemli asistanlardan (araştırma görevlisi) biri gelip bize “derleme” diye bir şeyler anlattı. Herkes kendi bölgesinde ya da Samsun yöresinde ağız özelliklerini derleyecekti. Bunun için de önce en az 60 yaşında bir-iki kişi bulunacak, onlara sorular sorup konuşturulacak, konuşmaları kasete kaydedilecek ve kaydedilenler tez şeklinde aynen söylendiği gibi yazıya geçirilip teslim edilecek. Aklıma birden Şakir Tolun dede geldi. Hemen torunlarıyla ilişkiye geçip bir randevu aldım. Onayı alır almaz da evde aldım soluğu. Gürül, gürül yanan bir soba, mutfakta bulaşıkla uğraşan Fatma nine, divanda pijamalarıyla oturan Şakir dede ve her zaman yanında el pençe divan duran Taylan ve Şakir (küçük ağa). Dede biraz rahatsızdı, galiba üşütmüştü, hasta olduğunu bilseydim belki rahatsız etmezdim. Biraz da şaşırmıştım doğrusu, sürekli yolda sokakta takım elbisesi, başında şapkası, elinde baston, boyalı ayakkabıları ve her zaman tıraşlı yüzüyle alışageldiğim adam şimdi karşımdaki sedirde, yatmasa da pijamalarıyla biraz da yorgun oturmaktaydı. Hemen elini öpüp halini hatırını sordum. O da hemen tanıdı beni, eskiden beri bana takılırdı; “Sen ufasın, muzur oğlanı, de mi?” diye sordu. Benim niye geldiğimden pek de haberi yoktu. Ses cihazını, müsveddeleri görünce bir şeyler döndüğünü anladı. Ben olayı anlattım. Rahat olmasını, aklından ne geçiyorsa anlatmasını istedim, “söylediklerinin değil, söyleme şeklinin önemi var” dememle fırçayı yemem bir oldu: “Olur mu öyle şey canım, koskoca okul bunu istediyse öyle ıvır zıvır şey anlatılır mı!” diyerek beni susturdu. Benim de canıma minnetti doğrusu. Bu yaptığım şeyi biraz da kendim için  istiyordum. Yani öyle okula vereyim gitsin, işim görülsün diye anlamsız şeylerle doldurmak istemiyordum. Amacım Şakir Tolun denilen canlı tarihi kaynaktan bir şeyler koparıp, geriye bırakmaktı. Tabii olay böyle olunca bizim ödev biraz revüzyona uğramış oluyordu ya neyse. Adamın biri Samsun ağzı hakkında kitap yazacak, benim gibi onlarca enayi derleme yapacak, adam bunları alıp sınıflandıracak, sonra da doçentlik tezi diye verecek, belki bir yerine de benim ya da başkalarının adını dipnot düşecek. Adam doçent olacak bense dersi geçeceğim.“O zaman seçmeseydin kardeşim bu bölümü”. Sınıf öğretmenliğini neden seçtin? Uzatmayalım fazla, ben doğal olmasını isterken o daha iyi olsun, düzgün olsun, anlaşılır olsun diye önceden anlatacaklarının provasını yapıyor ve bana anlatıyordu. Bu arada kayıt cihazını kesinlikle açtırmıyordu. Ama asıl güzellik, doğallık ve sadelik o provalardaydı. Hem kayıtta artık heyecandan mı desem yoksa tekrar etmekten mi bazı yerleri unutuyordu. Baktım olacak gibi değil, kaçırmamak için provaları çektim yani bir nevi gizli ses çekimi yaptım.[1]

“Ben Şakir Tolun. 1335 rumi doğumlu. Atatürk’ü Samsun’dan Havza’ya getiren müfreze kumandanı Şükrü Tolun’un oğluyum. Kökenimize bakarsak; Tolunoğulları hükümdarlık yapıyorlarmış, ondan sonra bizi Memluklular mağlup etmişler. Yenilgi sonrası kılıçtan kurtulmak için Trabzon Pontuslu gemicilere para vermişler getirmek için, oradan Anadolu’ya gelmişler. Gemilerden biri Rize’nin Ardeşen kazasına, diğeri Kalkandere’ye gitmiş. Sonra dedem Tahir Ağa denilen adam bundan 150 sene evvel, Alaçam’a gelip yerleşmiş. Bafra’da dayısı varmış; Malmüdürü Mehmet Efendi. Orada çalışmış çabalamış, mütaahitlik yapmış zengin olmuş. Sonra dedemin babası da meşhur bir pehlivanmış. Tercüman gazetesinde Sertoğlu, O’nu ‘Karadeniz Fırtınası’ diye tam bir sene tefrika etti. Şöyle ki: Sultan Abdülaziz’in son başpehlivanı ünvanını aldı.

Hancoğlu diye biri varmış bu Aliço’nun yeğeni, kız kardeşinin oğlu, bu Hancoğlu ile iki kişi dedemi öldürmeye kalkmışlar. Yani, bu adam ve diğer pehlivanlar dedeme komplo hazırlamış.
Dedem de bahriye zabiti, kılıcı varmış, bunlar hançerle öldürmeye kalkınca kılıcını çekip onlara karşı koymuş ve yaralamış. Sultan Abülaziz dedemi asmaya kalkınca, Halil Pehlivan Mabeyin Paşası: “Bir kere mahkeme edilmeden bu adamı asarsanız millet gözünde kötü duruma düşersiniz sultanım” demiş. Bunun üzerine mahkeme kurulmuş. Hancoğlu da iyi olmuş. Hancoğlu: “Biz Ali Ahmed Pehlivanı hançerleyip öldürecektik. O da bize kılıcıyla karşılık verince” diye olayı anlatıyor. Dedem asılmaktan kurtuluyor. Sonra dedemi tutuyorlar, Sinop’ta bulunan Osmanlı donanmasının bir küçük gemisine ikinci kaptan veriyorlar. Bir gece Ruslar baskın yapıyor. İşte tarihte meşhurdur Sinop baskını. Dedemin gemisini de Rus topları parçalıyor. Dedem bir ambar kapağının üzerinde yirmi dört saat denizde kalıyor. Gerze ile Sinop arasında Çakıroğlu diye bir yer vardır oraya çıkıyor. Oradan Bafra’nın Gazibey köyünde bizim akrabalarımız varmış onlara gidiyor, onlardan para alıyor tekrar İstanbul’a kıtasına dönüyor. Bu arada İtalyan Harbi başlamış. Şimdi ki Kaddafi’nin bulunduğu memleket, Trablusgarb’a gidiyor. Atatürk ve arkadaşlarıyla beraber Trablusgarp harbinde bulunuyor. Bir rivayete göre de orada, bir rivayete göre de İstanbul’da öldü denildi. Mezarı nerede bilmiyoruz.

1845 senesinde Elburz Dağlarında Ruslara karşı İstiklal savaşı veren İmam Şamil, Ruslara esir düşer. Esir düştükten sonra Çerkezlerin bir kısmı katledilir, bir kısmı da Türkiye’ye yani Anadolu’ya gelirler. Gemilerle yola çıkan Çerkezler Anadolu’nun muhtelif yerlerine iskan edilirler. Mesela Kabertay Kabileleri şimdiki Sivas’la Kayseri’nin arasında olan Uzunyayla denilen yere yerleşir. Gelen 1600 köy hiç birbirleriyle ne kavga ne dövüş olmadan yaşamışlardır. Zaten büyük Çerkez adamları da çıkmıştır bu köylerden.

Bizimkiler de bu yöreye (Samsun, Sinop) yerleşir. Bizim kabilemiz ‘Ubıh’ kabilesidir. Annemin babasının adı İslam Bey’dir. Dedemler, Kafkasya’dan yola çıktıklarında vapurda bir de 5- 6 yaşlarında bir kız kardeşi varmış. Adı Safiye. Onu Trabzon’da vapurdan çalmışlar. Dedemler, onu çok aramışlar fakat bulamamışlar. Sonra Sinop’a gelmişler, Avdan Köyü Sarıdüz mahallesine yerleşmişler. Rençberlik yaparak hayatlarını sürdürmeye başlamışlar. Dedem bir de tütün kaçakçılığı yaparmış. Kastamonu’ya kıyılmış tütün kaçırırmış, satmak için. Bir keresinde atları yüklüyorlar bu arada çatışma çıkıyor, dedem kolcunun birini vuruyor. Bunun üzerine dağa çıkıp eşkiya oluyor.

Dedemin kız kardeşi Safiye ise hırsızların elinden Valide Sultan Sarayına satılıyor. Safiye, Valide Sultan Sarayı’nda büyümüş. Şimdiki Topkapı Sarayı’nın Harem Dairesi olan yerde cariye oluyor. Buraya gelen Çerkez cariyeler birbirleriyle sohbet ederken, “Sen nereden geldin? Hangi kabiledensin?”diye konuşurlarmış. Safiye,  “Ben Ubıh kabilesinin Tojk boyundanım” demiş. Oradakiler de: “Sinop’un Avdan köyünde senin anlattığın gibi İslam Bey diye biri var. Bir de Testekul adında (onun ismi çerkezce) kardeşi var” diyorlar. Bunun üzerine Valide Sultan’dan da izin isteyip dedeme mektup yazıyorlar, “İstanbul’a gel” diye. Dedem eşkiya. Ayancık’tan gizlice vapurla İstanbul’a gidiyor. Orada Çerkez paşalarının birinin konağına misafir oluyor. Dedem çok güzel ‘Capşin’ çalarmış -bir tür kemençe-. Ayrıca sesi de çok güzel olduğu için Kafkas ağıtlarını çok güzel söylermiş.

Saraya haber vermişler, dedem saraya gitmiş. Padişahın kalfası olan Safiye kalfa ile kafes arkasından konuşmuşlar. Dedem; “Eğer sen benim Trabzon’da çalınan kız kardeşimsen sırtında -anam seni yıkardı- siyah bir leke olacak. Bir de sağ ayağını köpek ısırmıştı, köpek ısırığı kolay kolay geçmez” diyor. Der demez kafesi açıyor Safiye halamız, dedemin boynuna sarılıyor. Kardeşi olduğunu anlıyor. Dedem de orada biraz misafir kaldıktan sonra tekrar Sinop’a dönüyor.

Sultan Hamit tahtan düştükten sonra, sarayda ne kadar cariye varsa azad ediliyor. Safiye halamız azad olunca kardeşi gidip onu alıp Sinop’a getiriyor. Padişahın annesi Dilşat Sultan, Safiye halamıza “kalfa” dermiş. Halamız Sinop’un Avdan köyünün Sarıdüz mahallesinde yaşamış ve orada da ölmüş ve mezarı da oradadır.[2]

[1] Not: Hazırladığım ödevde aslında ‘ağız’ önemliydi fakat Şakir dedenin atlattıklarının da önemli olması nedeniyle söyleşimizi yazı diliyle düzenledim. Bora Altan-(Kuzeyde Tütün, mektup:10)

[2] Kafkas göçmenleri Sinop merkezde Bektaşağa, İncirpınarı, Dağyeri, Şamlıoğlu, Ahmetyeri, Lala, Tangal, Akkıraç, Avdan, Karapınar köylerine, ilçelerde, Gerze- Acısu, Ayancık- Ömerdüz, Büyükdüz, Küçükdüz, Armutdüzü, Erfelek- İncemeydan, Veysel, Değirmencili, Abdurahmanpaşa köylerine yerleşmiştir.

KAYNAK- Y.SARIKAYA-Bir İnci Memleketim-2010, sayfa, 27-31,

 
1 Yorum

Yazan: 05 Kasım 2019 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , ,

ATATÜRK’ÜN EL YAZISI İLE

Herkesin dikkatle okuması gereken önemli evraklar:

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Ağustos 2019 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: ,

TERSANE KAPISI YAZISI

Sinop Tersane Kapısında bir yazıt olduğunu biliyor muydunuz?

Tersaneye gittiğinizde, tersane kapısı üstündeki kemer taşına bakmalısınız. Eminim oradaki figürler her geçişinizde sizleri de bir hayli düşündürecektir.

 

Araştırmacılar, bu simgelerin harflerden oluşabilme ihtimali üzerinde duruyorlar. Herkesin de fark edebileceği gibi O, P, Y, K, I harfleri açıkça görülüyor. Çözümlenmesi için, bu harflerin dizilişinin, düz ters oluşunun, metin mi, yoksa simge mi olduğunun cevapları tam alınamamıştır. Dünya ticaretinde ortak bir işaret mi, yoksa çok eskilerden kalma bir damga mı?

Kaynak araştırırken, Sinop tarihinin bilinenden çok eski olduğunu belgeleyen kaya yazıtı bilgisini okudum. Sinop’ta kaya yazıtları olduğu hakkında bir kaynağa rastlamadığım için, konu ilgimi çekti. Kitabın kaya yazıtları ile ilgili bölümde Sinop hakkında şu bilgiler yer alıyordu:

Anadolu Kaya Resimleri ve Yazıtları

– Kuzey Anadolu(176)

– Oy-önul (oy-ongul) Trabzon mağara yazıtları -2 bin 2 yazıt.

– Sinop Tersane Kapı Üstü Yazıtı, ( – 2 bin belki daha da eski)[1]

Bu kitapta anlatılan kaya resimleri ve yazıtları, henüz resmi araştırması yapılmamış tarihi belgelerdi. Kitapta, Sinop ile ilgili yazı sadece bir cümleydi. Yazıyı okuduktan sonra hemen Tersane Kapısına gittim ve bu kaya yazıtını buldum. Senelerdir geçtiğim yerde bu yazıtı nasıl görmemiştim, hayretler içindeydim. Yazıt, Tersane Kapısı üstüne kiriş olarak yerleştirilen, siyah taş üzerine ustalıkla kazınmıştı. Kaya üzerindeki figürler mükemmeldi. Yıpranmadan günümüze kadar gelmişti. Yazıdaki figürler yatık ve sanki kiriş altına doğru devam ediyordu. Figürler çok net ve pürüzsüzdü. İnce uçlu metal ile mi kazınmış, yoksa damga olarak mı basılmıştı? Hitit hiyerogliflerine benzemiyordu. Net olarak ayırt edilebilen iki insan figürüydü. Konu, uzmanlarca incelendiğinde cevapları bulabilecektik. Kim bilir, belki de çok eski tarihlerde sadece Sinop’a özgü olan bir amblemdi.

Bu konuda internette araştırma yaptım ve yeni bir kaynağa ulaştım. Yeni kitabı aldım. Sinop’taki bu eski yazıtı bulan kişinin, kimyacı bilim adamı Kazım MİRŞAN olduğunu öğrendim.

Kazım Mirşan, dünyadaki kaya yazıtları hakkında araştırmalar yapan, Asya Türk dillerini bilen bir bilim adamıdır. Onu TV programlarında, Hulki Cevizoğlu’nun konuğu olarak izlemiştim. Kitapta bulduğum Sinop ile ilgili bölüm:

  “Sinop Kalesi Tersane Kapısı Yazıtı( KM)

Bizzat Kazım MİRŞAN bulmuştur. Tersane kapısının, lento taşı olarak kullanılmıştır. ONUY ERAT, (onguy erat) başarısı nedeniyle takdir ediliş.

Yazının şekli, onun 2 binlerden daha eski ve Ön-Türkçe yazının henüz petroglif dönemine ait olduğunu göstermektedir. Bu konuda düşünülebilecek en üst çizgi, yani zamanımıza en yakın tarih 6 binler olacaktır. Yeni bulguları bekleyeceğiz.

Sinop Karadeniz’in en büyük ticaret merkezidir ve Karadeniz’in Venedik’i sayılır(Archeo. 308). Kentin Yunanlılar tarafından kurulduğu ön fikriyle hareket edilir, bu yöredeki amforaların yazısının Grekçe olduğu iddia edilir.

NERİK; Sinop yöresinde M.Ö 2000’lerde bu adda bir siyasal kuruluşun varlığını – önünde bir soru işareti ile – Anadolu Uygarlıkları ansiklopedisinin 19. sahifesindeki haritada gördük. (Dç. Ali Dinçol, Görsel y. 1982)

Bu ad ON- ERİK olmalıdır. Erik, ermiş, O’na ermiş, On olmuş, ON’LAR anlamını verebilir.

Kendilerini ON (hun) diye adlandırılan bir Ön-Türk krallığı olmalıdır.

Sinop yazıtları ve Erzurum’da CUNNİ mağarasında bulunan ONLAR, bu konudaki şüphelerimizde haklı olduğumuzu göstermektedir.[2]

Tersaneye gittiğinizde, tersane kapısı üstündeki kemer taşına bakmalısınız. Eminim oradaki figürler her geçişinizde sizleri de bir hayli düşündürecektir. 

Kim ya da kimler yazdı ise, zaman bu günlere taşımış. Yağmur, kar, fırtınalar geçirmiş ama yine de sapasağlam…


[1]Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin etnik yapısı, sayfa:72

[2] Ön- Türk Uygarlığı -1B- Haluk TARCAN. CAFT EDITIONS PARİS

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Mart 2012 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: ,