Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür.
O kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider.
Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.
Bütün Ortadoğu’nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz.
BUNLARI BILIYOR MUYDUNUZ ? CAHİT SITKI Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde hep “ölüm” temasını işlemiştir.
NAZIM HİKMET Nazım Hikmet’in en değişik özelliği devamlı beyaz pantolon giymesiydi. İlham geldiğinde aklındaki sözleri hemen beyaz pantolonuna not alıyormuş. Tüm dünyanın tanıdığı bir şair olmak, böyle değişik özelliklere sahip olmaya bağlıdır belki de. Bursa cezaevinde ıslak ıslak çok dayak yediği için onun en büyük korkusu su olmuştur.
ÖZDEMİR ASAF “R” leri söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?” Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.
YAHYA KEMAL Hiç evi olmamıştır. Ölene kadar otelde yaşamıştır. Nazım Hikmet’in annesine aşık olmuştur. TEVFİK FİKRET Aynı zamanda iyi bir ressamdır. Evinin planını da kendisi çizmiş ve evine isim veren ilk şairimiz olmuştur. En büyük takıntısı: Sol tarafında kimseyi yürütmemek.
AHMET HAŞİM Hastalık derecesindeki takıntısı ise: Toprak yemesidir. Haşim’in şiirlerinde hep gün batımı, gece, ay ışığı, hüzün olmasının sebebi çirkin olmasından derler.
TOMRİS UYAR Üç büyük şairi ( Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever) kendisine tutsak eden kadın… Bahsi geçen güzel.
CEMAL SÜREYA Sevgili Cemal soyismindeki iki y’den birini bir iddia sonucu kaybetmiştir. Evet, soyismi tek “y” ile yazılıyor.
ORHAN VELİ Ölümü belediyenin açtırdığı bir çukur yüzündendir. Çukura düşmesi sonucu başından yara almış ve ölüm sebebi bu olmuştur.
CEMİL MERİÇ En ünlü sözleri kitap okumak üzerine olan Cemil Meriç gözlerinde oluşan bir rahatsızlık nedeni ile yazıları okumayacak duruma gelmiştir. Gözleri göremez duruma geldiğinde ise yakınlarının yardımı ile yazmaya devam etmiş hatta en verimli eserlerini gözlerinin görmediği dönemlerde kaleme almıştır.
SABAHATTİN ALİ Sabahattin Ali su gibi Türkçesi ile kitaplarını kaleme almıştır. Kısacık ömründe hayata her daim pozitif düşüncelerle bakan Ali diksiyon takıntısına sahipmiş. Yanlış telaffuz edilen bir söz duyduğunda hemen bunu düzeltme girişiminde bulunurmuş. Hatta bu durumundan eşi Aliye Hanım oldukça rahatsız olur, bunu da kendisine söylermiş. Sabahattin Ali bu olayı arkadaşlarına “ Aliye hanım bana bu yüzden fena içerliyor. Karı koca ağız tadı ile kavga edemiyoruz. Kavganın ortasında tutup diksiyon yanlışlarını düzeltiyorum” diye anlatırmış.
AHMET ARİF Türkçeyi en iyi kullanan şairlerimizden Ahmed Arif aynı zamanda Zazaca, Arapça ve Kürtçe dillerini de biliyordu. Ata binmeyi daha küçük yaşlarda öğrenen Arif şahlanmayan ata binmezdi. Yaşamının büyük bir bölümünde günde 4 paket sigara içen Ahmed Arif tam bir sigara tiryakisiydi.
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR Kulağa sevimli gelen bir alışkanlık! Unutulmaz filmlerden olan Gulyabani filminin esinlenildiği aynı ismi taşıyan kitabın yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar temizlik hastasıymış. Öyle ki, bu özelliğinden dolayı hiç evlenmemiş ve devamlı eldivenleri ile gezmiş. Kendini sosyal ortamlardan soyutlayan büyük yazar evde örgü örmekten çok hoşlanır. Yurtdışından yeni örgü modelleri getirtirmiş. Aynı zamanda örmediği ve yazmadığı zamanlarda mutfağına kapanır ve ev reçelleri yaparmış.
YAŞAR KEMAL Yaşamı boyunca Türk edebiyatına sayısız eser bırakan usta kalem Yaşar Kemal çocukluğunda pek bir talihsiz olaylar yaşamış. Babası Van’dan göç ettiği sırada yanına aldığı Yusuf isimli bir çocuğu kendi çocukları ile birlikte büyütmüş. Yusuf’un camide namaz kılarken babasını kalbinden bıçaklayarak öldürülmesine tanık olan Büyük yazar 12 yaşına kadar kekeleyerek konuşmuş. Sağ gözündeki durum ise daha küçük yaşlarda eniştesinin kurban kesmesini izlerken bıçağın bir anda fırlayarak Yaşar Kemal’in gözüne gelmesi ile kör olmasına neden olmuş.
ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN Söylenenler göre Ümit Yaşar yirmi üç kez, kendi sözlerine göre de üç kez intihara kalkışmıştı. 1973 yılında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın on yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’nden aşağı atlayarak intihar eder. Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!” Alıntı
05.07.2024-Murat Yurdakök -Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Profesörü
M.Ö. 3100-1800 yılları arasında yaşamış olan Sümerlerin dilinde, Türkçe kökenli 168 sözcük vardır. Bu sayı azımsanamayacak kadar fazladır. Çünkü iki Hint-Avrupa dili arasındaki ortak sözcüklerin sayısı da bu kadardır. Her şeyden önce Sümerlerin dilleri kesinlikle Türkçe değildir, Türkçe ile akraba da değildir; tamamen başka bir dildir. Ayrıca Sümerlerin Orta Asya’dan geldiklerini gösteren herhangi bir kanıt da yoktur. Sümerler dillerindeki Türkçe sözcükleri büyük bir olasılıkla aynı dönemde, hemen kuzeylerinde, bugünkü Irak’ın kuzey yarısında yaşamış olan Subarlardan almışlardır. Subar Türkçe olup “su eri”, “su adamı”, “ırmak adamı” anlamına gelir. Subar ve Sümer sözcükleri arasında da benzerlik vardır. Sümerler kendilerine Kenger; onların batısında yaşayan Sami asıllı Akadlar Kengerlere, Sumar derlerdi. Sümercedeki Türkçe sözcüklerin Ural-Altay dilleriyle aynı özellikler taşıyan doğularındaki komşuları Elamlardan aldıkları da ileri sürülmüştür.
Türklerin anavatanı denilince belki de çocukluğumuzdan beri okuduklarımız nedeniyle aklımıza hemen Altaylar gelir. Bu esasında romantik bir düşüncedir ve Türkçe’nin Altay Dillerinden (Türkçe, Moğolca, Mançuca-Tunguzca) biri olmasına dayandırılmaya çalışılır. Ancak beklenenin tersine Altay dilleri tarihte geriye gidildikçe diller birbirlerinden uzaklaşır; günümüze yaklaştıkça birbirlerine yaklaşırlar. Bunun nedeni M.Ö. 2000’de Güneyden (Orta Doğudan) gelen Türklerin Kafkas Dağlarını aştıktan sonra Hazar Denizinin kuzeyinden doğuya, Altay Dağlarına ve ötesine yayılmaları; Türklerin bu göçlerine de Karpatlar’dan Orta Asya’ya yayılan Hint-Avrupa kökenli Arîler’in baskısı olabilir. Bu görüş doğru ise Türklerin anayurdu Orta Doğu’dur(1,2). Sümerce ile ilgisi kurulan tek dil Türkçe değildir. Ural-Altay Dilleri grubundan Ural Dillerinden (Fince ve Macarca) Macarda ile de benzerlikler vardır. Daha da ilginci HintAvrupa dillerinde, örneğin Latincede (örn. “akua”, “akmak”; “primus”, “birinci”) ve İngilizcede (örn. “highly”, “hayli”; “body”, “budun”; “true”, “doğru”; “war”, “vur”) çok sayıda Türkçe kökenli sözcük olmasıdır(3). Sümercedeki Türkçe sözcüklerin varlığına dayanarak, Türkçenin, halen yaşayan diller arasında kaydı bulunan en eski dil olduğunu ve Türkçenin yaşının 5000 yıldan az olamayacağını kabul edebiliriz. Aşağıda sağlıkla ilgili Sümerce ve Türkçe sözcükler sunulmuştur(4,5): Sümerce Türkçe ab-ba aba, apa; aga, baba ab-zu su adapa adam ad-da ata ama ana, emcik (meme) anna ana arku arka ba, bel (iç) bel bilga bilge biz göz bulug bulug bulug-gal aga-bey bun burun dıl dul
dib yip (ip) dingir tingir, tengri, tanrı diri diri, iri dirig irig (toplamak) dod dayı duru duru e ev e-gir geri e-me em(mek), meme es üç gal göbek galga bilge gen, gil gel gid sidik gig ig (hastalık, hasta) gir gir gis (penis) gur gür hala hala he-gal bol ia, ia-nun yağ inim inlemek izi ekşi izim isig (ıscak, sıcak) kar kol ki-sikil-tur kız ku koy kur kuru (yer) lil yil (yel) mud kan nin nine, hanım nummun meni numun tohum nurma nar sa, ur ur-ek (yürek)
sag sağ (lam) sag çag-a (yenidoğmuş) sag-ga sağ-kal sag-ki, sag-kal sakal sahar seher, tan sig sıkı su-su su ta-sar sür, sar tin tin tukur tükür u, tu uyu, uyku u, un on udi uyumak um ana ur er ur ur ura, ur uruk (kabile) uzu kuzu zibin cibin (sinek) zu us (akıl) KAYNAKLAR
Karatay O. İran ile Turan: Hayali Milletler Çağında Avrasya ve Ortadoğu. Ankara: KaraM Yayınları, 2003.
Gardner L. Realm of the Ring Lords. London: Element, HarperCollins Pub. Lt., 2003: 64-68.
Diker S. Türk Dili’nin Beş Bin Yılı. İzmir: Oral Matbaası, 2000.
29.06.2024-Doç. Dr. Elif ÖKSÜZ GÜNEŞ Karadeniz Teknik Üniversitesi Gülnazik Anlatısı Hakkında “Gülnazik”, Milli Mücadele yıllarında Yunanlıların Ege bölgesini işgali sırasında Gülnazik/ Nazik adlı genç bir kadının yaşadıklarını anlatan Batı Anadolu’da varyantları bulunan; Gülnazik, Nazik, Nazik Gelin, Atina’nın Urganı, Atina gibi adlarla derlenen bir anlatıdır. Varyantların her birinde olay birimlerindeki farklılığa bağlı olarak metin içerisinde başkişinin söylediği türküler değişiklik gösterir. “Manisa Simav, Konya-Ilgın, Kayseri-Gesi, Edirne-Uzunköprü, Balıkesir-Dursunbey, KütahyaTavşanlı, Çorum-Ankara, Sivas-Zara, Denizli-Çal, Kütahya-Gediz, EskişehirSivrihisar gibi yerlerde bu ağıt-türkünün” (İvgin, 2018, s. 643) farklı türevleri tespit edilir.
Ferya Çalış’ın Eskişehir Dumluca’da Yunan ordusu, yaşadıkları köye geldiğinde altı-yedi yaşlarında olan Şerife Ebe adlı kaynak kişiden derlediği metinde Batı Anadolu’daki durum; Yunan ordusunun arpa yığınlarını, evleri, buğdayları, tarlaları, insanları yakışı; güzel kadınlara tecavüz edişi; insani boyutları aşan zulümleri “‘Zengin bir herif vardı, Ziybek (Zeybek) diyi. Aman yavrum adamı dövmüşler de evin içine atıp diri diri yakagomuşlar’, ‘Yonan Gara Mustafa’nın bacaklarını kesmiş, eziyet idmiş, öldüregomuş. Gaynanasını da goyun yüzer gibi memelerini yüzmüşlerde sırtından aşıragomuşlar. Köye cenazeleri geldi., bütün Dumluca yandı, gavruldu. Tek dumluca değil, bütün gomşu köyler yandı’ ‘Yonan gitti emme guzum yedi yıl gıtlık oldu; fakirleştik, irezil oldu bütün köyler. Allah bi daa yaşatmasın’” (Çalış, 2002, s. 134) şeklinde özetlenir.
Eskişehir ve çevresinden yapılan söz konusu derlemede hem maddi hem de manevi bakımdan zarar veren Yunan işgali esnasında zor durumda kalan Gülnazik adındaki genç kadının yaşadıkları yer alır. “Gülnazik” anlatısının bu varyantında başkişi ile amcasının oğlunun düğünü yapılırken Yunanlılar Eskişehir ili Sivrihisar ilçesi Elekli köyüne girer. Yunan kuvvetlerinin lideri Gülnazik’i görünce “Bu güzel kızı verirseniz köyü yakıp yıkmayız” dediği Elekli köyü muhtarı Gülnazik’i Yunan askerlerine teslim eder. Atina’ya götürülürken yardım istediği erkek kardeşi Tahir, Gülnazik’i kurtarmak isterken bir Yunan askeri tarafından öldürülür.
Gülnazik Şu bayır güllü bayır Gülünü de dikenden ayır Kardaşım adın Tayır Beni Yonandan ayır Durnam durnam Ben Yonanda durmam Yunan Otomobile binmedin Gözyaşını silmedin Ne çok ağlan Gülnazik Tayır gardaşın olduğunu bilmedim Nazik Nazik Gençliğine yazık Gülnazik Otomobile bindirin İncitmeden indirin Beni geri döndürün Ben Yonan malı olmam Durnam durnam Ben Yonanda durmam Fasille vursam pişer mi? Yere düşsü şişer mi? Sen Yonansın ben Müslüman Bize nikâh düşer mi? Durnam durnam Ben Yonanda durmam” (Çalış, 2002, s.136 ) Anlatının bu varyantında Gülnazik’in Atina’da yaşadıkları ve orada ne kadar kaldığı, nasıl kaçtığı anlatılmaz; ancak köyüne gelişi ve annesine seslenişi yer alır: Gülnazik Annem beni kaçırdılar Yollarımı şaşırdılar On beşime değmeden Bir Yonan’a düşürdüler Durnam durnam Ben Yonanda durmam
Atina’dan tuz geldi Allah’tan izin geldi Aç anam aç kapını
Yonan’dan kızın geldi Durnam durnam Ben Yonanda durmam
Ailesinden ayrı kalan Gülnazik, bu süreçte kendisini bekleyen nişanlısının o gün bir başkası ile düğünü olduğunu öğrenir. Tanınmamak için siyah kıyafetler giyerek düğüne gitse de nişanlısı Gülnazik’i tanır; düğünden vazgeçmek istediğini belirtir. Gülnazik ise “Bunca yıl Yonan kahrı çektim de gumalık kahrı mı cekemeyecem? Guman olurum senin” (Çalış, 2002, s. 138 ) diyerek hem ailesine hem de nişanlısına kavuşur. Her türkü arka planda bir hikâye barındırır. Farklı varyantları bulunan türkünün hikâyeleri de değişkenlik gösterir. Gülnazik türküsünün Denizli Çal varyantı “Batı Anadolu’nun Yunanlılar tarafından işgali sırasında yaşanan olayların sonucunda teşekkül eder. Bir Yunan komutanı, beğendiği Gülnazik’le zorla evlenir ve onu Yunanistan’a götürür. Gülnazik’in burada üç çocuğu olur. Yedi sene sonra Gülnazik, bir yolunu bularak Yunanistan’dan kaçar ve yolda çocuklarını denize atar” (Gültekin, 2013, s. 18). Yaşanan bu olay üzerine de Gülnazik türküsü şekillenir.
Bu türkü ile ilgili İzmir’in Ödemiş ilçesinden derlenen varyantta Kurtuluş Savaşı sırasında Ödemiş, Yunan işgaline uğradığında Yunan subay Gülnazik’e âşık olur, babasından istetir; ancak babası: “Bir Yunana kesinlikle kızımı vermem.” diye onları reddedince ailesine zarar vermelerinden korkan kız, kendisini onlara vermesi için babasına yalvarır. Ailesi ve milleti için kendini feda eder, Yunanlar Anadolu’dan çıkarılınca subayla beraber Yunanistan’a gider, iki çocukları olur. Aradan sekiz on yıl geçince subaya savaşın bittiğini, anne ve babasını özlediğini, onları görmek istediğini söyler. Çocuklarıyla beraber Türkiye’ye gitmek üzere gemiye binerler. Denizin ortasında “Siz Yunan’ın çocuklarısınız” diyerek onları suya atar, kendisi de intihar seçer. Bunu duyan ailesi ve çevresi “Ben Atina’da durmam” diye bir türkü yakar. Manisa/Turgutlu varyantında Türk gelinini isteyen Yunanlı subay, imamla işbirliği yapar.
Balıkesir varyantında ise, Yunan subayın Türk kızını zorla alması gibi bir durum söz konusu değildir. Anlatılan hikâyede o, gönül rızasıyla evlenir, daha sonra Atina’ya gider (Şahin, 2004, s. 83). “Gülnazik” anlatısında başkişinin Yunan askerle evlenme biçimi, yakınlarını kaybetmesi, Atina’da kaldığı süre, çocuklarının sayısı, Atina’dan döndükten sonraki hayatı ya da ölme biçimi gibi unsurların/hususların farklı yörelerde değişkenlik göstermesinde metnin halk anlatısı olmasının ve sözlü geleneğin etkisi vardır. Masal çalışmaları ve derlemeleriyle ilgilenen Naki Tezel bu anlatıyı hikâye türünün imkânlarından yararlanarak yeni bir biçimde yazar.
Yaşanan Gerçeklikten Kurguya, Türküden Öyküye: Naki Tezel’in “Gülnazik” Adlı Öyküsü:
Naki TEZEL-Sonuç: Folklor araştırmalarında önemli bir kimlik olan Naki Tezel, Türk halk masallarının derlenmesi ve yayımlanması ile ilgili çalışmalarıyla tanınır. Derlediği masal ve halk hikâyelerinde kaynak kişilerin anlattıklarının yanı sıra metinlerin ana motiflerini bozmadan kurguyu yeniden şekillendirir. Naki Tezel’in, olay örgüsünü çoğunlukla Millî Mücadele yıllarında cephede ve cephe gerisinde yaşananların konu edinildiği hikâye türü formunda yazılan Yılan Köprü adındaki kitabının son metni olan “Gülnazik” adlı öyküde, Batı Anadolu’nun işgali sırasında Gülnazik’in Yunan bir zabit tarafından tecavüze uğraması, vatanından ve ailesinden ayrılmak zorunda kalması; bu süreçte yalnızlaşması, millî benliğinden uzaklaşmadan bireysel ben’ine ve çocuğuna yabancılaşması trajik ve dramatik biçimde anlatılır. Naki Tezel, başkişinin Yunan askerle evlenme biçimi, yakınlarını kaybetme, Atina’da kaldığı süre, çocuklarının sayısı, Atina’dan döndükten sonraki hayatı ya da ölme biçimi gibi konularda Batı Anadolu’nun farklı yörelerinde değişkenlik gösteren Gülnazik’in öyküsüne, anlatının ana duygusuna sadık kalarak yeni bir form kazandırır.
Naki Tezel’in “Gülnazik” hikâyesinde Millî Mücadele yıllarında Yunan askerlerinin sivil halka zulmü; kendi küçük çıkarları için işgalcilerle işbirliği yaparak güçlü olmayı hayal eden, kendi benliğinden ve millî kimliğinden uzaklaşan kişilerin onlara destek olması bağlamında tarihsel gerçeklik kurgusal gerçekliğe kaynaklık eder. Toplumun önder kabul edip güvendiği imamın bireysel menfaatleri için yanlış yönlendirmelerine rağmen, Yunan ordusunun Anadolu’daki fiziksel ve psikolojik yıkımlarına karşı koymak amacıyla vatan savunmasına giden halk, kendi askeri gücünü kendi yaratmaya, millî bir kuvvet kurmaya çabalar. Başkişinin yaşadıklarından sorumlu olan ve “gavur imam”, “Atina’nın imamı” olarak nitelenen imam ise düşmanla birlik sağlayarak Atina’da kadılıkla eşdeğer mevki kazanmayı düşler. Bunun için de vatanın namusunun yanı sıra kadınların namusunu da onların istismarına açık hale getirir. İmam, hem işgal edilen topraklardaki erkini biyolojik erkekliği ile somutlaştırma hem de cinsel arzularını doyurma niyeti ile kendisinden bir kadın getirmesini isteyen Yunan zabite karşı çıkmak yerine, tecavüzün gerçekleşmesine yardımcı olur. Köyün güzel kızlarından Gülnazik’i kızın anne ve babasının öldürülmesi pahasına Yunan zabite sunar. Gülnazik’in hem dramatik hem de trajik hayatının başlamasına sorumlusu yozlaşmış kimlik imam, hikâyede öteki/ düşman ile aynı düzlemde yer alır. Tecavüze uğradıktan sonra kendisine aşk duyguları ile yaklaşmaya başlayan Yunan zabit tarafından Atina’ya götürülmesi, orada eziyet görüp değersizleştirilmesi Gülnazik’in kendini yabancı hissetmesini hızlandıran unsurlardır. İçinde bulunduğu yeni çevrenin/ Atina’nın fiziksel, sosyal ve kültürel yabancılığı başkişi özelinde kadınların savaşlardaki mağduriyetini derinleştirmesi bakımından önem arz eder. Atina’da daima ötekiliği hatırlatılarak muamele edilen Gülnazik anne olduğunda kısmen/bedensel varlığı ile kabul görse de kültürel bakımdan hâlâ yabancıdır. Türklerin Yunan ordusu karşısındaki zaferi kendisinden saklanarak düşman unsurun bir parçası olduğu unutulmaz. Gülnazik de Yunanları hem düşman hem de yabancı değerlendirmekten vazgeçmez. Çocuğunun babasının Yunan oluşunu kabullenmediğinden kendi çocuğuna yabancılaşır ve Atina’dan kaçışı sırasında Türklerin denize döktüğü Yunan ordusunun bir uzantısı/ devamı gördüğü çocuğunu kendi rızasıyla denize atar. Onun bu tutumu hikâyede millî bilincin yansımalarının yanı sıra hayatının bir döneminde maruz kaldığı yabancılıktan, ötekilikten, düşmanla aynı mekânı paylaşmak zorunda kalıştan, bireysel ve toplumsal ben’in taciz edilmesinin belleğinde bıraktığı olumsuz imgelerin somut göstergesinden, derin yaralarından kurtulma çabasıdır.
1919 yılı Haziran ayında Emirdağ’da halk arasında “Yunan gavuru Emirdağ’a geliyor.” söylentisi yayılınca eli silah tutan tüm erkekler Askerlik şubesine giderek başvururlar, gönüllü olarak silah altına alınırlar ve Kuvva-i Milliye Harekatını başlatırlar. Geride sadece yaşlılar, bedensel engelliler, çocuklar ve Deli Battal isimli bir meczup kalmıştır.
Deli Battal, herkesin kızdırdığı bir delidir, kendisini kızdıran kişileri yakalayınca paçasından tutarak havaya kaldırır, yere çarpar ve herkesi güldürür. Acıkınca bir eve giderek yağlı katmer ve üzüm hoşafı isteyerek karnını doyurur. Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı zaten yoksul olan milletimizi daha da yoksullaştırmıştır. Emirdağlı Kadınlar, yün eğirir ve yünden çorap yaparak Kuvva-i Milliye’ye gönderirler. Bir gün Deli Battal, İncili Mahallesinde bulunan bir eve giderek bir kalıp sabun ister, sabunu alınca evin karşısındaki çeşmede ayağından çıkardığı topuğu yırtık çorabını ve öküz derisinden yapılmış çarığını köpürterek iyice bir yıkar, çorap ve çarığını elline alarak yalın ayak doğru Askerlik Şubesi binasına gider. Yolda bir ayağı dizinden aşağı kesilmiş bir Balkan Savaşı gazisi: “Deli Battal, senin yalın ayakla gezmen bizim şerefimize dokunur, yanıma gel de sana bir çift çarık vereyim.” der ama Deli Battal cevap bile vermeden yoluna devam eder.
Askerlik Şubesi Binasına girerek kapalı bir kapıyı çalarak içeri girer, o esnada Şube Reisi, Kaymakam, Jandarma Komutanı ve Kuvva-i Milliye reisi gizli bir toplantı yapmaktadır, Deli Battal, esas duruşa geçerek tekmil verir: “Kuvva-i Milliye Karargahına Deli Battal’dan selam olsun, Kuvva’cılar var olsun, Deli Battal hepinize kurban olsun.. Duydum ki Mustafa Kemal’in askeri yalın ayakmış, çarığı da delikmiş, Kuvva’cılara yardım için herkes bir şeyler yapıyor. Allah şahidimdir ki benim malım mülküm yok. Size çoraplarımı getirdim, şimdi yıkadım, vallahi temizdir, çorabımın topuğu azıcık deliktir ama çarığım sapa sağlamdır.”
Deli battal, çorap ve çarığını teslim ederken ağlamaktadır, göz yaşlarına hakim olamaz ve konuşmasına devam eder: “Eskere alın desem, beni yazmayacağınızı biliyorum, Deli Battal’dan Mustafa Kemal Paşa’ya selam olsun, gazanız mübarek olsun. Haydi bana eyvallah.” Deli Battal, odadan asker selamı vererek çıkar ve yalın ayak sokaklarda dolaşmaya başlar. Yunan Ordusu Emirdağ’ı işgal edince Yunan kuvvetlerini takip ederek öğrendiklerini ve gördüklerini gizlice Milli Kuvvetlere bildirerek istihbarat elemanı olarak faaliyet gösterir. Türk Ordusu 1922 yılı Eylül ayının ilk günlerine Emirdağ’a girdiğinde Yunan Ordusunun gizli silah depolarını komutanlara bildirir, Yunanlılar kaçarken Deli Battal’ı yakalarlar ve kurşuna dizilerek şehit ederler. Emirdağ’da dikilen heykelinde bir elinde çorabı diğer elinde ise çarığı vardır. Saygıyla Ve Rahmetle Anıyorum.
BİLKE YORUM: DELİ BATTAL gözlerimizi yaşarttı, biz o günlerden bu duyarsız günlere nasıl geldik?
Duyarsız olamıyoruz; dünyanın başka ülkelerine değil de Türkiye’ye kaçak giren mülteci akınına,
Bu kadar çok üniversite açılıp da donanımlı öğrenci yetiştirilmemesine,
KPSS barajının öğrencileri intihara sürüklemesine,
Akademik TİTRİN, sadakat ile karşılık bulmasına,
DLT’den sonra devlet tarafından kapsamlı bir TÜRKÇE SÖZLÜK yapılmamasına,
Rüzgar ve Güneş enerjisi yerine NÜKLEER ENERJİ ısrarına,
Enflasyonun belimizi bükmesine,
Eğitimde rahatça alan bulan dini yapılanmaların işgaline………duyarsız olamıyoruz.
Hıltlar: Antikçağ ve ortaçağ tıp anlayışlarında dört çeşit hılttan bahsedilir. Bunların çeşitli özellikleri vardır. Bedeni dolaşan kan akıcı ve sıcak, beyinde saklanan balgam akıcı ve soğuk, dalak ve midede bulunan kara safra kuru ve soğuk, karaciğerde saklanan sarı safra kuru ve sıcaktır.92
Her biri kendi rengine göre tanımlanır. Platon’a göre bu hıltlar kandan gelen tatlı bir lenfadır. Bunlar da dört çeşittir.
1. Siyah ve ekşi ödden gelen sıcaklığın tesiriyle tuzlu bir nitelikle karıştığı zaman acılaşır. O zaman ekşi hıltın adını alır.
2. Taze ve gevrek bir etin havanın yardımıyla bozulmasından meydana gelen bir hılt daha vardır.
3. Hava ile şişmiş olan bu hılt akıtla çevrilidir. Bundan ötürü çok küçük olduklarından teker teker görülmeyen fakat bir araya geldikleri zaman çıkardıkları köpüklerle bir renk alarak gözle görünür kütle halini alan kabarcıklar vücuda getirir.
4. Gevrek bir etin hava ile karışan bütün bu bozulmasına beyaz sümük diyoruz. Vücuttaki sümüğün artan kısımları ter, gözyaşı ve vücudun her gün kendini temizlediği bütün öteki salgıları yaratır.93
Platon’dan sonra formüle edilen dört hılt, aslında Platon’un ortaya attığı hıltlarla benzerlik arz etmektedir. Çünkü Platon’un da değindiği dört hılt şekli vardır. Ancak bunların çıkış ve oluşum noktaları daha sonraki dönemlerde ortaya atılan “ahlat-ı erbaa” karışımlarından farklı olukları anlaşılmaktadır.
***
92 Erdemir, A. Demirhan, “Ahlat-ı Erbaa,” TDVİA., İstanbul 1989, C. II, s. 24.
93 Platon, Timaios, 83d.
BİLKE YORUM: Hılt nedir diye araştırdık.
Ahlât-ı erbaa, antikçağ ve ortaçağda insanın biyolojik, ahlâkî ve psikolojik fonksiyonlarını etkilediği kabul edilen, insan bedenindeki dört sıvı maddeye verilen addır. Bu dört sıvı(kan, safrâ, sevdâ, balgam)nın dengede olmasıyla sağlık, bozulmasıyla da hastalık ortaya çıkmaktadır.
Bir başka açıklama şöyle: “HILT, yüksek yoğunluklu lazer ışınları kullanarak dokuların iyileşmesini hızlandıran bir tedavi yöntemidir. Bu yöntemin fizik tedavide kullanılan geleneksel lazerlerden farkı çıkış gücünün çok yüksek olması ve çok daha derine nüfuz edebilmesidir.”
Platon’un icadı nedir diye aradık: Yazının düşünceyi belirli bir kodlama yoluyla kaydetme işlevi, üzerine yazıldığı malzemeye bağlı olarak etkinlik kazandı: Kil tabletler, papirüsler ve en nihayetinde kâğıt yazının doğal ortamı olarak vücut buldu.
Bilmediğimiz ve öğreneceğimiz çok şey var. Bilim insanlarına saygıyla…
22.06.2024- Peter Tompkins/Christopher Bird- Çev: Sulhi Dölek.
Backster Etkisi …
1966 yılında, Amerika’nın tanınmış yalan makinesi uzmanı Cleve Backster, güvenlik görevlilerine poligraf aygıtının kullanımı eğitimini verdiği okulunda uykusuz bir gece daha geçirdi. Sonra sırf eğlence olsun diye, yalan makinesinin elektrotlarını kocaman yapraklı tropikal bitkisinin üzerine yerleştirdi. Yalan makinesi çeşitli korku, sevinç, şaşkınlık gibi durumların elektriksel değişimlerini ölçtüğüne göre, belki bitki de su dökünce seviniyordur diye alaylı alaylı güldü.
Bitkiyi suladığında galvanometre zikzaklar çizerek aşağı doğru indi. Oysa yukarı doğru bir hareket bekliyordu Backster. Yaprağını sıcak kahveye soktuğunda da beklediği tepkiyi görmedi. Sonunda kibriti alıp bitkiyi yakmayı düşündüğünde her şey değişti. Bitki çılgınca galvanometrenin ibresini tavan yaptırdı. İnanamadı Backster. “Nasıl yani?” dedi kendi kendine, “Bitki düşüncelerimi mi okudu?”. İnsanlık tarihinin önünde yeni bir dünya açılıyordu artık.
Deneyler deneyleri kovaladı. Bitkilerin sadece düşünceleri okumakla kalmayıp çevrelerindeki her şeyi hissettikleri de çıktı ortaya. Kaynar suya atılan karideslerin ölümlerini, eline iğne battığında duyulan acıyı da hissediyordu bitkiler. Hatta kilometrelerce ötede olunsa bile yaşanan sevinç ve üzüntüleri de hissediyordu. Hatta korkudan baygınlık bile geçiriyordu. Bir gün şehir dışından gelen bir botanikçi bayan içeri girdiğinde bütün bitkiler sessizleşti. Hiç birinden tepki gelmiyordu. Sanki hepsi birden sessizliğe bürünmüştü. Taaa ki o bayan havaalanından uçağa binip gittikten 45 dakika sonra yeniden tepki vermeye başladılar. Bayan botanikçinin bitkileri kurutup ölçümler yaptığını öğrendiği zaman anladı Backster, bayanı görünce bitkilerin korkudan bayıldıklarını. Bir deney tasarladı. 6 yardımcısına aynı gece aynı saatlerde yapmak üzere farklı görevler verdi. Görevlerden biri gece yarısı gelip laboratuvardaki bitkilerden birini söküp parçalamaktı.
Ertesi gün o gece bitkiyi parçalayan yardımcı içeri girdiğinde bütün bitkiler çılgınlar gibi haykırmaya başladı galvanometrelerin ibrelerinin tavan yapmasını böyle adlandırıyor Backster. Bu deneyden anlaşıldı ki bitkiler sadece hissetmiyor, aynı zamanda hafızaları da var. Ve Amerika’da bazı adlî vakalarda bitkilerin şahitliğine başvurulmaya başlandı. Bitkiler asla yanlış sonuç vermiyordu çünkü yalan nedir bilmiyorlardı. Bu çalışmalar makale olarak yayınlanmaya başlayınca dünyanın dört bir yanından bilim adamları konu üzerinde çalışmalara başladılar. Sonuçlar akıl almaz. Koparılmış bir yaprak, kendisine güzel sözler söylenmesi durumunda normal yapraktan aylarca daha uzun süre canlı kalabiliyor. 120 km mesafedeki bir acıyı, sevinci hissedebiliyor. İnsanların düşüncelerini okuyabiliyor, kötülük yapanları hafızasına kaydedebiliyor. Aynı zamanda bu bilgileri diğer bitkilerle de paylaşıyor. Kendisine kötü davranılan bitki üzüntüsünden intihar bile ediyor. Yanındaki bitkinin susuz kalması durumunda kendi suyunu onunla paylaşıyor.
Bitkiler, bütün canlılarla iletişim kurma konusunda bizim hayallerimizin ötesinde bir hassasiyete sahip. Her biri doğanın bir parçası. Belki bir gün onları daha iyi anlama imkânımız olursa bize tarihin bütün yaşanmışlıklarını bile anlatabilirler. Avatar filminin esin kaynağı da bu çalışmalar ve elde edilen sonuçları. Bilelim ki dünyanın herhangi bir yerinde bir bitkiye kötü davranılırsa, bütün bitkiler bunu hissediyor. Hani “Kirazlı Kaz Dağı değil” diyorlar ya, emin olun Kirazlı’da kesilen bir ağacın acısını sadece Kaz Dağlarında değil, Munzur’daki, Kuzey Ormanlarındaki, Salda’daki, Toroslardaki ağaçlar da hissediyor. Bir gün biz de hissedeceğiz…
Kaynak: Bitkilerin Gizli Yaşamı, Peter Tompkins/Christopher Bird, 1973, Sungur Yayınları, Çev: Sulhi Dölek. Derleyen: Osman Kutlu. Çağdaş durmaz.
BİLKE YORUM: İnsan, en gelişmiş canlıdır; diğer tüm canlılar gibi dünyaya gelir yaşar ve ölür. Gelişmiş canlı olmanın getirisi, dünyayı geliştirmeye, toplulukların insanca yaşamını sağlamaya, canlıların ve tüm varlığın maddesel ve duygusal dünyasının gerekleri doğrultusunda çalışmaya yönelmezliği düşündürüyor.
Bitkilerin duygularının varlığı konusunda 1939 yılında Kırlian çalışma yapmış. Kirlian fotoğrafçılığı, yüksek voltajlı, yüksek frekanslı, düşük amperli elektrik alanına dayalı aygıtlarla nesnelerden yayılan birtakım ışınımları fotoğrafik olarak saptamayı amaçlayan elektrografik fotoğrafçılık tekniğinin adı. Bu çalışmalar devam ede dursun, insan maddesel yapıları da hor kullanıyor. Dağları, taşları, kumları yok ediyor. Eko zincir etkileniyor, herkes her şey etkileniyor.
Ne zaman ki bilinç seviyemiz normal insan seviyesine ulaşır ve işte o zaman tüm varlık huzur bulur dileklerimizle…
Evet yanlış duymadınız ARKATAŞI Hatta arka taşlarınız çok olsun…
Eski Türklerde gençler savaşırken arkalarından hançerlenmemek, oklanmamak için sırtlarını bir ağaca, kayaya, taşa dayayarak savaşırlarmış. (En sağlam ve en güvenilir yer)
Tabi bozkur hayatı yaşandığı için de, doğal olarak savaş anında büyükçe bir kaya (düz bir mermer gibi) sırta sarılırmış. Yılar içinde bu taşın adı ARKA-TAŞI olmuş.
Zaman içinde de “Arkadaş” şeklinde dilimize yerleşmiş. Ve bugün bizi arkadan vurmayacak, en samimiyetle güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isim olmuş. #Arkataşı – #Arkadaş
kaynak erguvan ağacı
BİLKE YORUM: Arkadaşlık, bireyler arasındadır. Bir kişinin, arkasını dayayacak dostu varsa ne mutlu ona. Akrabalık bağlarından da yakın olur arka taşı olmak.
Ülkeler arası düşünebiliriz. Amerika İsrail, birbirine arka taşı olurlar. Mülteciler konusunda, Avrupa ülkeleri birbirine arka taşıdır. Türkiye’yi ise mülteci akınına açık devlet haline getirerek, kendilerini korurlar. Bu konuda kim arka taşı olmuştur Türkiye’ye?
Tarih boyu insan, ne ilkel dönemler yaşamış ve ne çok aşamalardan geçmiştir. Birbirini öldürmüş, vahşi hayvanlar gibi yaşam sürmüştür. Hayatta kalmak uğruna geçen binlerce yılda, aile olma, barınma, avlanma, toprağı ekme biçme ve toplu yaşamanın bilincine varmıştır.
Çözemediği doğa olaylarından korkmuş; fırtına tanrısı, rüzgar tanrısı, güneş tanrısı gibi bir çok inanca sığınmıştır. Genç kızları ve erkek çocukları tanrılara kurban ederek, tanrıların kendilerini koruduğuna inanmıştır. Dünyanın her yerinde geleneğe dönüşen tanrılara insan kurban edilmesi ritüeli, İBRAHİM Peygamberin gördüğü rüya ve kıssa ile insanlığa yeni bir kapı aralamıştır.
İnsan, genellikle örneklenen olayın özüne bakmak yerine, hikayeyi yüceleştirmeyi seçer. Bu, MÖ. 2000-3000 yıllarında, insan kurban etmenin yanlışlığını anlatan ve de örnekleyen İbrahim Peygamber’in, insanlığa idraki bir armağanıdır. Olay, tüm semavi kaynaklarda olduğu gibi, kil tabletlerde de değişik adlandırmalarla yer almaktadır.
Günümüzden beş bin yıl önce, “insanları tanrılara kurban etmeyin” uyarısıdır bu. Hac Suresi 37. ayette” kestiğiniz kurbanların kanı bize ulaşmaz, ancak takvanız ulaşır” der Kuran. Kan mı öne geçer takva mı ne dersiniz?
İnsan, ayakları yere sağlam bastığında, kendi donanımının farkında olduğunda, dünyadaki yerini bildiğinde kuvvetli olmaz mı? (Kavi- kuvve- takva) Kendini bilmeden dünyadaki bütün hayvanları kurban etsin, fayda sağlar mı? Kıssaların hisselerinin ortak paydası hep bilinçlenmektir.
İnsanlık, bilinçlenme yolunda daha çok yol kat edecek gerçekten. Yapay zekayı geliştirirken, kendi egosu ve doymayan hırsını büyütüp beslemesin ve dünya herkesin eşit koşullarda yaşadığı alan olsun dileyelim.
Dr. Faruk ÇOLAK, akademik araştırmasında konuya yer veriyor:
“Genel anlamda kurbanı, yani insan dışı bir varlığın kurbanını bir kenara bırakıp, insan kurban etmeye bakarsak karşımıza oldukça karmaşık ritüeller ve anlatmalar silsilesi çıkmaktadır. Kitab-ı Mukaddeste, insan kurban etmeyle ilgili olarak Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmek istemesiyle ilgili hadise anlatılır (Green 2001).
Kur’an’da ise Kitab-ı Mukaddes’teki vak’anın benzeri yer alır. Ancak, Kitab-ı Mukaddes’te kurban edilmek istenen İshak’ın yerine Kur’an’da Hz. İbrahim’in hangi oğlunu kurban etmek istendiği belirtilmez. Hatta olayın rüya merkezli anlatılması, insan kurban etmenin gerçekliğini bile tartışmalı bir duruma getirmektedir. (Kur’an-ı Kerim 1983: 448,449)2.
Bu bilgilerden semavî dinlerin ortaya çıktığı dönemlerde insan kurban etme geleneğinin varlığını sürdürdüğü sonucu çıkarılabilir. Semavî dinlerin merkezi sayılan Arap yarım adası sakinleri arasında, yani Araplarda insan kurban etme geleneklerinin (Susa 2005: 148) olduğunu biliyoruz. Ancak Susa, Arap toplumlarında insan kurban etmenin kanlı mı, yoksa kansız mı -diri diri gömme- yapıldığı konusunda yeterli bilgi vermemektedir. Kur’an’ın indirildiği dönemde Arap topluluklarında insan kurban etme geleneklerinin kız çocuklarının diri diri gömülmesi şeklinde uygulandığı çeşitli dinî konuşmalarda günümüzde bile anlatılmaktadır.
Tarih boyunca semavî dinlere bağlı anlatmaların haricinde Maya, İnka ve Azteklerde insan kurban etme geleneğine bağlı olarak genellikle esirlerin kurban edildiği (Leon-Portilla 1963; Erginer 1997: 79) ve Hititlerde yaygın olmamakla birlikte insan kurban etme ritüelinin varlığı bilinmektedir (Kınal 1987: 222). Keltlerde insan kurbanı çeşitli biçimlerde olmakla birlikte ağırlıklı olarak kılıç darbesiyle öldürme (Eliade 2003: 172)3 ve Cermenlerde ise, insanı öldürmekten çok ona benzeyen bir varlığın parçalanması (Eliade 2003: 177)4 şeklinde uygulamalar vardır”(https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/156862)