RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2026

KUANTUM SINIRINDA RUHUN SONSUZLUĞU

28 Mayıs 2026 -Muhittin YALÇINKAYA

İnsanlık tarihi boyunca sorduğumuz en kadim soru, varlığımızın bir tesadüf mü yoksa sonsuz bir döngünün parçası mı olduğudur. Modern bilim ve kuantum fiziği geliştikçe, eskilerin mistik felsefeyle açıklamaya çalıştığı “sonsuzluk” kavramı, laboratuvarların ve matematiksel denklemlerin merkezine yerleşiyor. Bugün, Nobel ödüllü ünlü fizikçi Sir Roger Penrose’un kozmolojik teorileri ile termodinamiğin en temel yasalarını yan yana getirdiğimizde, karşımıza sarsıcı bir gerçek çıkıyor: Evrende “hiçlik” diye bir şey yoktur ve var olan hiçbir şey yok edilemez.

Roger Penrose, Döngüsel Konformâl Kozmoloji teorisiyle evrenin Büyük Patlama ile başlayıp kara deliklerin buharlaşmasıyla son bulan düz bir çizgide ilerlemediğini savunur. Ona göre evren, bir dönemin sonunun bir sonrakinin başlangıcı olduğu sonsuz bir döngüden ibarettir. Maddenin ve enerjinin en uç noktaya kadar genişlediği o devasa boşlukta bile kuantum dalgalanmaları ve bilgi varlığını sürdürür. Yani fiziğin dilinde, mutlak bir yok oluş ya da “hiçlik” tanımı aslen bir yanılsamadır. Boşluk sandığımız alanlar dahi potansiyel enerjiyle ve bağlarla doludur.

Bu bilimsel gerçekliği, kütlenin ve enerjinin korunumu yasasıyla birleştirdiğimizde felsefi bir aydınlanma yaşarız. Maddenin ve enerjinin yok edilemeyeceği, sadece biçim değiştirebileceği evrensel bir kuraldır. Bizleri oluşturan atomlar, milyarlarca yıl önce patlayan yıldızların kalbinden süzülüp gelmiştir ve biz bu dünyadan göçtükten sonra da evrenin başka formlarında var olmaya devam edecektir.

İşte bu noktada, insan bilincinin ve kadim dillerde “ruh” olarak adlandırılan o özün konumu netleşiyor. Penrose ve anestezist Stuart Hameroff tarafından geliştirilen “Orch-OR” (Yönlendirilmiş Nesnel İndirgenme) teorisi, bilincin beyindeki nöronların ötesinde, mikrotübüller içindeki kuantum süreçlerinden kaynaklandığını ileri sürer. Bu yaklaşıma göre bilinç, kuantum düzeyinde evrenin dokusuna işlenmiş bir bilgidir. Fiziksel beden işlevini yitirdiğinde, bu kuantum bilgisi yok olmaz; evrensel bütünlüğe geri döner.

Kuantum fiziğinin sınırlarında gezinen modern bilim, bize açıkça fısıldamadan haykırıyor: Maddenin yok edilemediği bu muazzam nizamda, bilinciniz ve ruhunuz da kalıcı bir izdir. Evren bir bütündür ve bu bütünün içinde hiçbir parça tamamen silinmez. Bizler sonsuz bir enerjinin, biçim değiştirerek akıp giden nehirleriyiz. Ölüm bir son değil; dalganın okyanusa, atomun yıldız tozuna, bilincin ise ait olduğu kozmik kaynağa dönüşüm yolculuğudur.

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Mayıs 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

DAHİLİ VE HARİCİ BEDHAHLAR

26.05.2026-Üstün DÖKMEN

Bizim kuşak bedhah kelimesiyle Atatürk’ün Nutuk’unda tanıştı. ‘Bedhah’ kötü niyetli insan demektir. Atatürk Gençliğe Hitabesinde dahili ve harici bedhahlarımızdan söz etmişti.

Onun sağlığında ne dahili ne de harici bedhahlarımız Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar verebildi.

Ona Sevr’i kabul ettiremediler, demir yolları, fabrikalar yaptırmasına engel olamadılar, uçak fabrikalarımızı kapattıramadılar. Ancak o fiziksel varlığıyla aramızdan ayrıldıktan sonra dahili ve harici bedhahlarımız ülkemiz üzerindeki olumsuz amaçlarında başarıya ulaşabildiler. Birkaç tanesine bakalım.

KÖY ENSTİTÜLERİMİZ

Köy Enstitüleri gerek ülkemiz gerek dünyamız için büyük bir buluştu. Bu enstitülerde öğrencilere okul yapmak, duvar örmek, kapı, pencere yapmak öğretildi. Ayrıca kız öğrencilere ebelik öğretildi.

Eğer Köy Enstitüleri 1990’lı yıllara kadar kapatılmasaydı ülkemizdeki tarım ve hayvancılık çok daha iyi durumda olurdu, kadın cinayetleri böylesine artmazdı. Dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer alırdık.

Köy enstitülerini kim kapattırdı? Dahili ve harici bedhahlarımız kapattırdı.

UÇAK FABRİKALARIMIZ

Atatürk’ün sağlığında Kayseri’de ve İstanbul’da uçak fabrikalarımız vardı. Dünyanın uçak yapan ilk dört ülkesinden biriydik. 16 farklı tür uçak yapıyorduk. Dünyada ilk yolcu uçağını yapmıştık. 1950’lerde harici bedhahlarımız uçak fabrikalarımızı kapatmamızı söylediler.

Dahili bedhahlar da kapattılar. (Uçak fabrikalarımızı her kim kapattıysa o vatan hainidir.) Eğer uçak fabrikalarımızı kapatmasaydık bugün dünyada çok daha farklı bir yerde olurduk.

ZEYTİNYAĞI, TEREYAĞI VE BASMA YASAĞI

1950’lerde İspanya bizden delice ağacından yapılmış odun kömürü istedi. Deliceleri kestik, kömür yaptık. Oysa deliceler aşılanıp zeytin ağacına dönüştürülürdü. Türkiye’deki bir büyük elçi deliceleri kesmenin yanlış olduğu konusunda yetkilileri uyardı ancak alıcı iyi para verdiği için bu uyarıyı ciddiye almadık.

Böylece zeytin ağacı kıyımı o günlerde başlamış oldu. Dahili ve harici bedhahlar iş başındaydı.

Köy Enstitüleri kapatılınca, tarım hayvancılık bitince köyden kente göç başladı. Başlangıçta yöneticiler için sorun yoktu ancak gecekondular çoğalınca bu göçü tersine çevirmek amacıyla 1990’lı yıllarda bir arabeskçiye şarkı ısmarladılar. Şarkı

“Haydi gel köyümüze geri dönelim,

Fadime’nin düğününde halay çekelim” şeklindeydi.

Kimse bu şarkıyı dinleyip köyüne dönmedi, Fadimelerin düğünleri gecekondu semtlerindeki düğün salonlarında yapıldı.

Benzeri mantıkla bir dönemde “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman” şeklinde şarkı sürüldü piyasaya. Amaç zeytinyağının itibarını düşürmek ve Atatürk’ün açtığı basma fabrikasını köylü işi diye küçümsemekti. Cemil İpekçi güzellik kraliçelerimize basmadan fistan dikti. Bu, bedhahlara en güzel cevaptı.

1960’lı yıllarda ülkemizde dahili bedhahlar tarafından tereyağının çok zararlı olduğu yolunda kampanya başlatıldı. Ne tesadüf (!) hemen arkasından ülkemize margarinler girdi.

DEMİRYOLU YASAĞI

Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Niçin demiryolu yapalım, biz komünist miyiz?” demişti. Rusya’daki Trans Sibirya Demir Yolu’nu kastediyordu. Bu benzetmede bir yanıltma vardı, demir yollarıyla örülü olan İngiltere veya Almanya komünist miydi? Değildi. Bu görüş doğrultusunda karayoluna, arabaya, lastiğe benzine yüklendik, uzun süre demir yollarımızı ihmal ettik.

Annem ve babam birer Cumhuriyet aydınıydılar fakat Köy Enstitüleri’nin, uçak fabrikamızın kapatılmasına, delicelerimizin kesilmesine engel olamadılar.

Üstün Dökmen

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Mayıs 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

RADYUM KIZLARI

22.05.2026- Kate MOORE Kitabı

“Bu kitap nasıl ve neden yazıldı. Kadınların, tarih boyu kendini güzelleştirmek uğruna yaptıkları çılgınlıklar artıyor eksilmiyordu. Bilişim çağında, bambaşka boyutlara ulaşıyordu. BİLKE”

1920’li yıllarda dünya, kelimenin tam anlamıyla bir “Radyum Çılgınlığı” yaşıyordu.

Bu yeni keşfedilen maddenin hücreleri yenilediğine, gençlik iksiri olduğuna inanılıyordu. Öyle ki; dönemin kadınları daha çok güzelleşmek için radyumlu yüz kremleri, pudralar, rujlar ve hatta dişleri parlatsın diye radyumlu diş macunları kullanıyordu.

Küresel bir güzellik ve sağlık trendi olarak radyum, hayatın tam merkezindeydi. İşte tam bu dönemde, Amerika’daki saat fabrikalarında çalışan genç kadın işçiler, modern ve prestijli bir işte çalıştıklarını düşünüyorlardı. Görevleri, karanlıkta parlayabilen radyum içerikli boyalarla saat kadranlarını işlemekti.

Çalışma sırasında kullandıkları ince fırçaların uçlarını sivriltmek için ise dudaklarıyla ıslatmaları öneriliyor, radyumun insan sağlığı açısından herhangi bir risk taşımadığı konusunda kendilerine kesin güvenceler veriliyordu. Kadınlar, kozmetik çılgınlığından da bildikleri bu “mucizevi” boyayı hiçbir şeyden şüphelenmeden her gün yüzlerce kez yutuyorlardı.

Zamanla bu kadınlar, maruz kaldıkları radyumun etkilerini bedenlerinde taşımaya başladılar. Mesai sonrasında saçları, kıyafetleri ve hatta dişleri karanlıkta ışıldıyor, bu sıra dışı görüntü nedeniyle çevrelerinde “Hayalet Kızlar” olarak anılıyorlardı.

Ancak başlangıçta büyüleyici ve “estetik” görünen bu parıltı, ilerleyen süreçte ağır bir kabusa dönüştü. Diş kayıpları, çene kemiklerinin ufalanması, devasa tümörler ve kaçınılmaz ölümler başladı. Vücutlarına giren radyum, kalsiyum gibi taklit ederek kemik dokularına yerleşmiş ve onları içeriden yavaş yavaş eritmeye başlamıştı.

Şirketler, radyumun ölümcül olduğunu bildikleri halde yaşananların gerçek nedenini uzun süre gizlemeye ve hatta ölen kadınlara iftiralar atmaya çalıştı. Buna rağmen bu kadınlar, kendi yaşamları pahasına tarihin en önemli hukuk mücadelelerinden birini başlattılar ve bugün bile geçerli olan işçi sağlığı yasalarının temelini attılar.

Yazar Kate Moore, bu tüyler ürpertici gerçek olayı; dönemin mektupları, mahkeme kayıtları ve tanıklıklarından yararlanarak Radyum Kızları adlı eserinde kaleme almıştır. Ortaya çıkan bu anlatı, yalnızca tarihsel bir felaketi değil; insan hayatının, hırs ve ekonomik çıkar.

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2026 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

”SEFİRE YOL GÖSTERİN!”

04.05.2026- Dr. Mustafa Tarakçı

KAZIĞA OTURTMAK

Fransa’da çok meşhur bir sözlük vardır: “Larousse”. Burada bir kelime vardır: ”Decapiter”…
Bu kelime 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye ifade ediliyor.

Kelimenin bir başka anlamı daha var! Kazığa oturtmak, yani sivri bir kazık hazırlamak ve insanları kazığın bir ucu ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak!

Vahşi bir uygulama. Burada kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:


“Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar.”(!)

Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor. Elçi diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor Atatürk tarafından davet edildiği için. Köşke geliyor, yemekler yeniyor.

Atatürk tabii bir şekilde elçiye bu kelimenin anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor.
Atatürk, “Kelimenin başka bir anlamı var mı?” diye sorunca büyükelçi:

“Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir,” diyor.

Atatürk daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larousse’u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor!

Elçi daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor. Ancak kelimenin karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek cümleye gelince ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk’ün yüzüne bakıyor!..

Atatürk diyor ki:
“Demek ki biz Türkler bugün de esirlerimizi kazığa oturtuyoruz, öyle mi sayın sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?”

Sefir hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki:
“Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi’nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik bir ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız.”

Atatürk:
“Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul’daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum,” diyor.

Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve “Ekselans, protesto ederiz,” diyor.

Bunun üzerine Atatürk:
“Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?” diyor ve ilgililere dönerek,

“Sefire yolu gösterin,” diyerek bir anlamda onu kovuyor!

Sonra ne mi oluyor?..
Tabii Fransız hükümeti laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısından o cümle çıkarılıyor…

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mayıs 2026 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,