RSS

Kategori arşivi: KONUK YAZARLAR

SİNOP ÇUVALCİYAN İLKOKULU

22.03.2024-Tufan BİLGİLİ-960’lar Sinop ve Çocuk/Seher ( İzden Sızan Sinop )

Seher’in kaydını yaptırdığı Çukurbağı mevkiindeki; ana bina, yatakhane, spor salonu, labratuvarlar ve lojmanlarla geniş bir yerleşkeden meydana gelen ‘Sinop Kız Öğretmen Lisesi’ 1962 yılında yeniden ilk kez öğretime başlayacaktı.

Yeniden, çünkü;21 Ağustos 1922 tarihli Sinop Gazetesinin yazdığına göre; Sinop’ta ilk Öğretmen Okulu 1922-1923 öğretim yılında iki Eylül Cumartesi günü açılmış, bir müddet eğitimini sürdürüp kapatılmıştır.

1962 yılında, yıllar sonra ilk kez Yeni Mahalle’ deki Öğretmen Okulu olarak öğrencilerine hizmet veren bu metruk yapının eğitime hizmeti daha uzun yıllar devam edecekti.

***

Onlar yeni binalarına taşınınca bu yapı önce 1970 yılına kadar Erkek Yetiştirme Yurdu olarak hizmet verecekti. Yurt ve Yuva Kurma Çocukları Koruma Derneğinin çabaları sonucunda Gelincik Mahallesinde erkek öğrenciler için yeni bir yurt yaptırılınca da aynı bina 1971 yılından sonra İstanbul’dan getirilen sekiz kız öğrenci ile Kız Yetiştirme Yurdu olarak hizmet vermeye başlayıp, Karadeniz deki muhtaç kız öğrencilerin bakımını üstlenecekti.

***

Bu okulda yaşayanlar, görev yapanlar merak etmişler midir bilinmez de … Kız Yetiştirme Yurt Müdürü Fehmi Aydın yapının tarihçesini ve okulun ön cephesinde mermer üzerine yazılı Rumca kitabe anlamını ve çok merak ediyordu.

(*)Bu merakı Kız Yurduna Müdür olduğunun ikinci yılına, 1972 yılının yazına kadar sürecekti.

Okullar tatil olmuş,yurt binasının yanındaki İstiklal Okulu’nun öğrencileri tatile çıkınca aynı kampus içinde olan Kız Yetiştirme Yurdu öğrencileri yalnızlıklarıyla baş başa kalmışlardı. Günler birbirinin benzeri rutin şekilde geçerken, odasında çalışmakta olan müdürün kapısı çalındı. Kapıyı çalan nöbetçi yurt öğrencisi Porsor (Kürtçe’de Kızıl, kızıl saç):

– Müdür Baba bahçede misafir var, deyince Fehmi Bey:

– Çağırın bakayım, dedi. Aradan geçen beş dakika sonunda gelen olmayınca bu kez kendisi dışarıya çıktı. Binanın ana giriş kapısı olan ikinci kat merdiven sahanlığından bahçeye bakan müdür; çeşmenin yanından, bahçenin demir kapısından davet için gönderdiği Porsor’la konuşan iki erkek ile iki bayanı gördü. İşaret edip içeri konukları kendisi davet edince gitmekte olan dört kişi geri Döndüler. Bahçede kol açma oynayan çocukların (Fatma (Artar)Melahat (Bozkaya) Ayşe (Dere)) yanlarından geçip;

Yurdun ikinci katına kadar uzanan dış merdivenlerinden tırmanıp, kendilerine bekleyen Fehmi Bey ile birlikte müdür odasına girdiler. Odadaki teyp hafif sesle Nuri Sesigüzel’in zamanının çok beğenilen “ Durma güzel” türküsünü söylüyordu. Fehmi Bey pikabı kapamak için hamle edince, konukların erkek olanlardan yaşlısı kırık Türkçeyle:

-Mudür Beğ! Mahsuru yoksa biraz dinleyelim. Bu toprakların müziğini burada dinlemek zevkini tadalım; değince, Fehmi Bey konuklara oturacakları koltukları eliyle işaret etti. Kendi Masasına geçti. Yüzlerini türkünün geldiği tarafa dönüp Nuri Sesigüzel’i dinlemeye koyuldular.

“Durma güzel durma doldur testini

Kınalamış on parmağın üstünü

Adam unutur mu eski dostunu

Salını salını indim pınara”

Türkü bitip, iğne cızırtı çıkarmaya başlayınca, Müdür iğneyi kaldırıp yerine koydu. Konuklara sehpanın üzerindeki yaz armutları ve karaca erikle dolu tabağı işaret ederek:

Buyurun yöremizin meyvelerinden tadın. Misafirler teşekkür edip tabaktaki meyvelerden tadınca yaşlı olan bay:

İşte bu tad! Çocukluğumdan hatırladığım, hiçbir zaman ulaşamadım tat! Demek buradan

zihnimde yer etmiş. Bizim bu toprakların insanı olduğumuzun kanıtı bu, deyip gözleri nemlendi. Fehmi hoca bir şey anlamamakla beraber konuklara dönerek:

-Buyurun, ne istemiştiniz? Diye sordu. Erkeklerden daha genç olanı kırık bir Türkçeyle :

– Biz dediler, Atina’dan geliyoruz. İlkokulu burada okuduk. Okulumuzu görmek için geldik. Ancak Kız Yetiştirme Yurdu levhasını görünce yasaktır diye düşündük, döndük gidiyorduk , deyince az önceki ‘bu toprakların insanıyız’ sözünün anlamını kavradı.

Müdür odasındaki dört konuktan ikisi baba kız, diğer ikisi ise yaşlı karı kocaydı.

Müdür:

-Ben yurt müdürüyüm. Bizim kontrolümüzde o tanıdığınız, yaşadığınız binayı gezin, görün, hasretinizi giderin. Hem ben sizi gökte ararken Allah yerde verdi. Sizden bina ile ilgili Binanın cephesindeki 1899 tarihi ve Rumca yazının anlamı gibi, öğreneceklerim var. Bu arada ben de onların yanıtlarını alırım.

Karı koca olanlardan, yaşlı bay:

– 1900’lerin başında burada yaşayan Rumlardan bir kısmı daha iyi yaşamak, daha çok para kazanabilmek için, Rusya’ya gider, çalışır, para biriktirip gelir burada harcardı. Yorgi Çuvalcı isimli bir Rum da bunlardan biriydi. Yorgi, çalışmak için Rusya’ya gitmiş Moskova’da yıllar içinde biriktirdikleriyle Sinop’a gelmiş, o zamanın Sinop’unda ihtiyaç duyulan okul için bu paraları harcamış. Biri kız, biri erkekler için 1899 yılında iki mektep yaptırmıştı. Biz erkekler şimdi bulunduğumuz yapıda ilk okulu okuduk. Kızlar ise yandaki binada(İstiklal Okulu) okurlardı. Bizler her sabah derslerden önce bu okul önünde ‘Çuvalcıyan’ marşı söylerdik. Okulumuz öyle şöhretliydi ki büyüklerimizin sigara paketlerinin üzerinde bizim okulumuzun resmi bulunurdu…

Biz Sinop’tan Yunanistan’a göçen Rumlar Sinop’u, Sinopluyu, burada kalan komşularımızı hiç unutmadık. Geçmişimize sahip çıkmak adına Atina’da “Fıçı, üzerinde köpek ve önünde oturan Diyojen “ sembolü olan bir Sinoplular derneği kurduk. Bu yanımdaki beyefendi derneğimizin şimdiki başkanıdır. Deyince Fehmi Müdür’ün zihnindeki bina ile ilgili sorunlar çözülmüştü.

Ancak bu öykü henüz sonlanmayacaktı.

(**)İki sene sonra 1974 yaz başında, henüz Kıbrıs çıkartması gerçekleştirilmeden karı koca yaşlı çiftten bayan olanı Yunanistan’dan gelen turist kafilesiyle Sinop’u tekrar ziyaret edecektir. Kadın geçen yıl eşini kaybettiğinden Sinop ziyaretini eşi olmadan yapmıştır. Kadın kenti gezerken , mübadeleden önce çocukluğunu yaşadığı ,çocukluğunun geçtiği evi bulmanın heyecanı ve müjdesiyle kafilenin parktaki toplanma yerine gelir. Kafiledekiler kadını sakinleştirdikten sonra, birlikte kadının gösterdiği yapıya giderler. Yapı parka yakın Atatürk Caddesi’ndedir. Kısa bir yürüyüşten sonra zamanın ‘Cumhuriyet Eczanesine’ gelirler. Kadın, yapıyı kendi evleri olarak gösterir. Evin sahibi eczacı Özcan Bey evi gezmeyi teklif eder. Eczanenin yan tarafındaki evin kapı sahanlığından girerler. Yaşlı bayan sahanlıktan üst kata çıkan merdivenlerin yanındaki tahtayı sertçe çeker. Tahta aralanır, aralanan tahtadan elini sokan bayan bir bez bebeği elini soktuğu yerden çıkarır. Heyecandan bayılır. Hemen eczaneye götürürler. İlk müdahaleyi yaparlar. Sonra hastaneye kaldırırlar. Ancak yaşlı kadının yaşlı kalbi bu heyecana dayanamaz. Ve ölür. Zamanın Hükümet Doktoru Ahmet Örs’ün de aracılığıyla Amerikalı’lardan alınan uçakla kadının cenazesi Yunanistan’a gönderilir.

Seher’in Okulunun ilk öğretime geçtiği bina böyle bir eski tarihi yapıydı.

(*) Fehmi Aydın’ın anılarından)

(**)T.Bilgili/Cumhuriyet Eczanesi/960’lar Sinop ve Çocuk

TUFAN BİLGİLİ-Seher ( İzden Sızan Sinop ) kitabından…

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mart 2024 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , ,

TEKİR KEDİ RÜMEYSA

09.01.2024-Seyfullah ÇALIŞKAN

En az iki senesi var. Bir akşamüzeri çıkıp gelmişti. Hava iyice kararmıştı. Önce açık seçik görememiştim hatta. Bir karartı zeytinin dibinden kulübenin altına doğru geçer gibi olmuştu. Sonra yeniden kulübeye yaklaşıp geri kaçmıştı. İyice yaklaşınca tekir bir kedi olduğunu anladım. Akşamın bu vakti nerden çıkıp gelmiş kim bilir? Bize en yakın evle aramızda bir kilometre mesafe var. Dümdüz açık bir alan olsa yine anlaşılabilir. Ama ağaçlar ve yamaçlar, tel örgülerle dolu.

Seslendim. Belki yirmi kez yakınımıza kadar gelip geri kaçmıştı. Fukara sofrasından hayır mı çıkar. Az önce makarna yemiştik. Kalandan biraz da ona verdim. Zaten başka bir şey de yoktu. Kendimizden bir kaç metre öteye koydum kabı… Tabağın etrafında gittikçe daralan daireler çizip durdu. En sonunda bir gözü bizde makarnasını yedi.

Ben tutkuyla kedi, köpek veya başka bir hayvan sevmem. Ama bütün canlıları kendimce severim. Kıyamam, kesemem, vuramam, öldüremem… Kafeste kuşlarla, akvaryumdaki balıklarla birlikte yaşamışlığım vardır. Ama hepsi bu… Neyse şimdi kafa açmanın sırası değil. Ertesi akşam yine geldi. Aynı saatte. Randevusuna çok sadıktır desem abartmış sayılmam. Süt ve ekmeğimiz vardı. Rümeysa ile arkadaşlığımız böyle başladı işte. Neden mi Rümeysa? Özel bir nedeni yok aslında. İşçiler hemen yanımızda bir buçuk iki ay mandalina keserler. Çavuş akşama kadar Rümeysa ‘ya bağırıyordu. Hadi Rümeysa, sohbet etmeye mi geldik. Telefonun sırası mı şimdi Rümeysa. Seni bir daha dikilirken görmeyeyim. Bunu o kadar çok duymuştuk ki artık hiç görmediğimiz, tanımadığımız Rümeysa kulağımızda yer etmişti. Hatta beynimize işlemişti. O anda aklımıza geliverdi öyle kaldı. Kedinin zaten buna aldırış ettiğini sanmıyorum. Sadece pisi pisi deyince tepki gösteriyor. Ve gerçekten çavuşu zıvanadan çıkaran o haylaz kızı hiç görmedim. Mandalina ağaçları arasında kim kimdir? Nereden bileceksin?

Yoğurtla, sütle, makarnayla olmaz bu iş deyip mama aldım. Bir kaç kez azıcık yedi. Sonra tabakta öylece bırakmaya başladı. Makarna kadar İyi sonuç alamadık. Kocaman bir tabak makarnayı sabaha kadar gidip gelip bitiriyor. Hiç abartısız kocaman bir tabak makarnayı… Bulunca çok ama çok yiyerek kendini sağlama alıyor diye düşünüyorum. Sabah veya gündüz kesinlikle gelmiyor. İlla akşamüzeri ve yemek kalmışsa gece boyunca gelip gider. Gün ışığı bir Sindirella masalı saklıyordur. Güneş doğunca başka bir canlıya mı dönüşüyor? Merak, işte gördüğünüz gibi sadece kediyi öldürmüyor.

Devamı—–

Bizimki etiyle, buduyla, huyuyla suyuyla dört dörtlük bir kedir. Kedinin de çakması mı olurmuş diyeceksiniz. Evet olur. Miyavlamayan kedi gördüm ben. Tırnağını veterinere kestirilen, tıraşa götürülen kedi. Maması değiştiği için tüy döken, strese giren. Alerji nedeniyle gözleri akan kedi… Fare görse kaçacak delik arayan, gün boyu uyuz uyuz yatarak ömür tüketen kediler. Kumundaki parfümü beğenmeyen, suyu makine ile pınar gibi akıtılan kediler … Rümeysa’yı sal kırk gün ekmek su verme. Kuş tutar, fare avlar, çekirge böcek yakalar. Denk gelirse yılanmış, kertenkeleymiş gözünün yaşına bile bakmaz. Bize geldiği yolda her akşam tilkileri görüyoruz. Tilki bu şakaya gelmez. Yakalayıp öldürüverir.

Bize gelip giderken bir ay falan oldu olmadı bir baktık ilişki durumu karmaşık. Her geçen gün karnı büyüyüp duruyor. Selçuk Devlet Hastanesine muayeneye götürecek değiliz ya, bekleyip göreceğiz dedik. Vakti saati gelmiş olmalı akşamları uğramaz oldu. Fakat doğumun yaklaştığını bize haber verdi. Özellikle kulübenin içine girmek, bir yere yuvalanmak ister bir hali vardı. Ama daracık mekânımız bu işe pek uygun değil. Üstelik ne zaman geleceğimiz ne zaman döneceğimiz belli değil.

Sonradan öğrendik. Bizimki gidip kayaların arasında yavrulamış. Mandalina bahçesinde çalışanlar görmüş. Bekçi de yavruları ile birlikte alıp evine götürmüş. Dört küçük yavrusu olmuş, Hepsi tekir hepsi gri, siyah ve kahve… Bekçinin evine yavruları görmeye gittik. Rümeysa dönüp yüzümüze bile bakmadı. Azıcık kırılacak gibi olduk. Azıcık da bozulduk. Ama hayvan tepeden tırnağa haklı yani… Kim ekmek verir, su verir sahip çıkarsa, sevgisi de ilgisi de ona. Bu bir yaşam mücadelesi… Kişisel algılamanın hiç gereği yok.

Dört yavrusunun üçü büyüdü. Biri ne oldu? Bilmiyorum. Aylar sonra yeniden gelmeye başladı. Hep akşamüzeri veya hava karardıktan sonra… Ama kesinlikle gündüz değil. Makarnasından azıcık yer, tavuktan varsa, süte doğranmış ekmeği ya da… Sonra karnı doymadan gelip ayaklarınıza dolanmaya başlar. Biraz kendini sevdirir ve yeniden tabağının başına döner. Sonra gelip yeniden kendini sevdirir. Yemeği bitince kucağınıza tırmanır. Mırıl mırıl bir saat yatar. Kaldırmazsan belki birkaç saat… Mırıltısı hiç bitmez, yorulmaz, usanmaz. Elimi sürdüğüm tüyleri seğirir. Karnı ve sırtı seğirir. Bir kez olsun ne bir pençe atmıştır, ne ısırmaya çalışmıştır. Bildiğim, gördüğüm en sevgi dolu hayvandır. Fakat bekçinin evinin önünde yüzümüze bakmaz. Bunu anlayamıyoruz. Hayal kırıklığı tadında bir dargınlık hissi bizimkisi…

Ne zaman geleceğine o karar verir, ne zaman gideceğine de. Zamanla bir anlaşma, bir yol tutuluyor, bir iletişim şekli gelişiyor. Ben gideceğini anlıyorum. Veya yemeği beğenmediğini… Miyavlarken kullandığı sesinin tonundan. Ya da ayaklarımızın altında fır dönmesi bunu anlatıyor.

Kediler hakkında çok fazla efsane var. Kulaktan kulağa bilimselmiş gibi yayılıyor. Kediler bizi şöyle görüyor. Kuş veya fare avlayıp hediye getiriyor. Örneğin kendine bakanları hizmetçisi gibi algılarmış. Şöyle hisseder, böyle algılar gibi daha bir çok saçmalık. Biz onları hiçbir zaman anlamayacağız ve onlar da bizi. Bir gün konuşacakları tutarsa o başka. Ya da yazmayı öğrenirlerse. Gerisi fasa fiso… Bütün kapıları açan tek bir anahtar vardır. Seversek seviliyoruz. Kediler için de aynısı geçerli.

Ocak 2024 İzmir

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Ocak 2024 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

SİNOP GÜZELLEMESİ

21.11.2023- Seyfullah ÇALIŞKAN

Sinop güzel bir kadındır. Deli dolu, sokaklarda çınlayan kahkaha… Sicim gibi gözyaşı… Deli bir öfke, eli maşalı… Herkesin bir Sinop’u var. Gelincik sırtından limana akan rüzgarlar orman kokar. Menekşe ve yaz çiçekleri… Bayır gülü ve kestane buhur buhur… Benim Sinop’um da Eylül yağmurla başlar. Akasya yaprakları uçuşur. Dişbudaklar sararır. At kestaneleri pırıl pırıl kaldırımlarda. Eğilip almadan duramazsanız. Bıldırcın sürülerinin sesi yağmuru deler, çığlık çığlık. Bulutları yırtılır, gece bölünür. Gün batımı turuncudan leylağa dönerken benim Sinop(um sarsık masada rakı ve balık. Deniris kehribar, çıtır çıtır… Borani aşında nane… Tepside tereyağı cızırtısı… Herkesin Sinop’u başka. Benimki sessiz, sakin ama esintili. Dalgalar gelip kütüphane duvarında patlar. Köpük köpük, kar gibi beyaz… Hüzne meyilli, zır desen ağlayacak…

Parayla saadet olmaz diyen eski şarkılar vardı. Şimdi artık onların modası çoktan geçti. Sözleri unutuldu. Artık parasız pulsuz aşk meşk olmuyor. İki çıplak olsa olsa ancak bir hamama yaraşır. Sinop da artık eski yoksul aşklar kasabası değil. Haziran başından Eylül sonuna kadar çatır çatır para konuşuyor. İnsanları da bir hayli cevval… Atik ve girişimci… Su akarken kazanlarını doldurmaya çalışıyor. Neredeyse uçan kuştan göğü işgal parası alacağız. Eskiden homosinopluyduk. Şimdi homoekonomikus olduk. Para gündemin ilk sırasına yerleşince futbol sohbetlerinin de o eski tadı kalmadı. Araba muhabbetlerinin de… Karı kız sohbetleri zaten bizi hep aşmıştır. Falanca yerden bir iki sene önce tarla alsaydık. On yıl önce feşmekan araziyi kapatsaydık köşeyi şöyle dönmüştük. Hadi bunları akıl edemedik. Keşke bir iki daire alsaydık. Aşıklarda dükkan kiralayabilseydik örneğin. Tersanede bir balıkçı açabilseydik bizi kim tutabilirdi. Benim çevremdeki dinozorlar hariç konuşmaların dönüp dolaşıp gelip takıldığı çengel budur.

Sinop Esnaf ve Sanatkarlar Odası başkanı açıklamış. Bu yaz biz de ülke genelindeki krizden etkilendik. Beklediğimiz kadar kazançlı bir turizm mevsimi geçiremedik, demiş. İki milyon kişi bu yaz Sinop’u ziyaret etmiş. Kriz o kadar etkilese ziyaretçi sayımız düşerdi. Bence Sinop’ta sunulan mal ve hizmet kar marjları çok yüksek. Bu nedenle insanlar para harcayamamıştır. Sadece peynirli sandviçin seksen lira olduğu bir yaz geçirdik. İki parça incecik kaşar, yüz gramlık bir ekmek. Bahanemiz de var. Yaz kısa, turizm sezonu kısacık. O zaman diliminde çarpabildiğimiz kar.

Sinop güzel bir kadındır. Örgülü saçları omuzlarından kürek kemiklerine uzanmış. Sabah kadar taze, sabah kadar yaşam yüklü. Küreklerinde bir sandalın, ufka uzanmış… Ağlardan güneşi çekiyor. Yumuşacık, uyandırmadan çarşaf gibi bir denizin yüzüne. Balık, yosun, yengeç ve istiridye kokuyor elleri. İpek mavisi gözleri, yosun yeşili, midye menevişi, midye sedefi… Büyük aşklar, yürek yangınları ve ayrılıklar… Bütün şiirler ona yazılmıştır, bütün hikâyeler, bütün şarkılar. Ona Sinop’lu derler. Kereviz yemez… Sevgilisinden ayıramaz padişah.

Para pul umurumda bile değil. Yazın insanların birbirine ayıracak zamanı yok. Bu ticaret ve kazanç hevesi arkadaşlarımızı azalttı. Aylak adam bulacaksın ki oturup iki lafın belini kırabilesin. Eskiden akşam olunca çay bahçelerine inerdik. Dostlarla oturup gece yarılarına kadar gönül eylerdik. Şimdi çay da para, kahve de… Üstelik sahiller deli gibi kalabalık. O güzelim yaz akşamları göçmen kuş misali başka kasabalara göçtü herhalde. Kalabalık nedeniyle sokağa çıkmayan tanıdıklarım var. Kalabalıktan kaçmak için denize inmeyen. Eve kapanmak da olmaz ki. Sabah inin, erkenden… Sokaklar serin. Sabah tazeyken.

Herkesin kendince bir Sinop’u vardır. Adanın kuzey eteklerinde alıcı kuşlar uçar. Kuzgunlar ve atmacalar rüzgar toplar kanatlarında. Asmakaya yetim ve hüzünlü mavi ufka bakar. İstif dikenleri öbek öbek, böğürtlenler yolu tırmanarak ada fenerine çıkar. Bir çeşme var? İçki dikişçiler gidince sabaha kadar yıldızlarla konuşur. Gün boyu yanı başındaki söğütle… Neden bilmem? Burada hep arabalar yıkanır. Arabasını yıkamadan geçeni çeşme başında dövüyorlardır belki.

2023 Kasım-İzmir -Seyfullah

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Kasım 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , ,

HALA SEVMEYE VAKİT VAR

25.09.2023-Dilaver KARAGÖZ

Öyle ki !

Vaktim yok mu sanırsın..,

Dönüp o günleri anmaya….

Ve masum çocukluğu anlamaya.

Tahtadan, çatısı kiremitli evlerden koşarak çıkıp, çimen kokularını içine çekerek sırt üstü yatıyor çocuklar,

İncir akması yanakları, üzüm şırası dudaklarıyla, günün tokluğu ile mavi göve bakıyorlar.

Kimi gidenler oldu , az ötede, lale yapraklı gül dallı mezarlar, ağıt dillerinde türkü…..

Bu yıl nereye gittin ah anam ah babam….

Şehrim, üç tarafı mavi deniz , beyaz köpüğüne kırmızımsı, çocuk göz yaşı karışmış….

Irmak akışları, biraz hüzünlü yokluğumdan.

Kenarları, çam kokulu, gövdeleri , küçük bir çakı çiziği, büyük aşkların ağır yaralısı….

Ah o baba ocağı….

İlk ayak basılan toprağı, hayal etmek, belli ki ömrüre ömür katıyor ..!

Bu taştan evlerde bedenin titremesi….

Tükeniyoruz para peşinde…

Can almak istiyorum bu cansız şehir ışıklarından kaçıp….

Gaz lambasında seyrrttiğim ela gözleri hatırlarım hep….

Aşk bu kadar güzel o şehir de , o günlerde….

Palmiyelere emanet ettiğim duygularımı geri alıyorum, mendirekdeki ayak izlerini de….

Ve iskeledeki balık kokusunu….

Sen de gel derim hep içimde sevgilime, sen de gel o berbat şehirden, yoksa eksik solurum şehrimi, gülüşlerim acı hasrete dönüşür…

Tut elimi, biz birlikte ayak basalım aşıklara Karakum bizi öpsün….

Geçmiş yılların hasreti bitiversin, bak ve gör güzelliği, gözlerimde özlemi..!

Unuttuğumuz, küstüğümüz ne varsa bulalım , barışalım bu şehirde….

BİLKE YORUM: Şairimizin duygu yüklü şiiri, şiir gibi SİNOP’U yudum yudum içirdi bize. Her şairin dizelerinde, sözcüklere hapsolan soyut duygular, yüreğinden yansıyan haykırışlar, somut olarak canlanır ve belleğimizde karşılığını buluverir. Teşekkürler Dilaver, iyi ki yollarımız kesişti sizlerle.

Bireylerin sesleri, toplumun aynasıdır. Toplumun yaralarını görmek isteyen TOPLUM SİYASETİ ile ilgilenen ve bu işi meslek olarak yapanlar, toplumun sesini dinlemek istiyorsa, karikatürlere, türkülere, şarkılara, şiirlere, makalelere kulak vermeli.

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Eylül 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Nerede o eski dayanışmalar?

11.09.2023- Necati Celal ÇATAL

Mahalleye yeni bir komşu geldiği zaman mahalle sakinleri hemen yardıma koşarlar, eşyalarını taşırlardı. Hiç tanımadıkları dahi olsa kanlarından, canlarından biri gelmiş gibi kucak açılırdı. Birkaç gün yorgunluğun çıksın diyerek yemek yaptırmazlar, evini yerleştirene kadar evlerine alırlardı, (yemek ve yatmak için). Yeni komşu bu mahalleye taşındığına çok sevinir, komşuların yaptıkları bu içten ve samimi davranışlar karşısında kendisinin de komşulara karşı samimi ve dürüst olmak zorunda olduğunu kabul ederdi. Mahalleye uyum sağlar, komşusuyla birlikte güler, onunla birlikte ağlar, iyi veya kötü anlarında hep insanlar birbirlerinin yanında olurlardı.

Bir komşu mahalleden taşınırken yine toplanırlar, eşyasını arabaya yüklerlerdi. Vedalaşırken gözyaşları sel olurdu.

Şimdi gelen de tanınmıyor, gidende.

Komşunun çocuğu yanlış bir hareket yaptığında müdahale edilir, yaptığının yanlış olduğu söylenirdi. Aynı yanlışı tekrarladığı görülünce anne ve babasına söylenir onlarda teşekkür ederlerdi. Şimdi yanlış görülüyor ama müdahale edilemiyor, anne ve babaya söylendiğinde ise “sana ne” diye tepki alınıyor.

Dayanışma; köylerde daha belirgindi. Örneğin; bir kişinin bahçesine bir zarar geldi, sebzeleri yok mu oldu. Diğerleri o eksikliği fark ettirmezler, kalbur, kalbur sebze verirlerdi. Birinin bir meyvesi mi yok, olanlar o eksikliği tamamlarlardı. Kimin evinde ne noksanı var ise komşular tarafından sağlanırdı.

Köyde birinin bir hayvanının başına, yaralanma, kurt yaralaması gibi bir olay geldiğinde hayvanın iyileşmesi mümkün görülmüyorsa hemen o hayvan kesilir, eti komşulara dağıtılırdı. Kan düşmanı olan dahi o eti alır ve kasap fiyatından komşusuna değerini öder zararına ortak olurdu. Şimdi kasap çağırılıyor, 60 bin-60 bin liralık et olan hayvanı 5-10 bin liraya alıp gidiyor.

Bu acıyı paylaşma işine “bu bir ekmek sacıdır, hangi gün kimin ocağında kapanacağı belli olmaz”. Komşuyla gelen, düğün bayram denirdi.

Toplumda oturup sohbet edilirken oradaki insanların durumu göz önünde bulundurularak konuşulurdu. Örneğin toplumda çocuğu olmayan bir kişi mi var, onun yanında çocuk kelimesi konuşulmazdı.

Eskiden her şey hakiki idi, pişen ekmeklerin uzaktan kokusu gelirdi, sacdan inen veya fırından çıkan ekmeklerden yakında bulunanlara “kokmuştur” denilerek ikramda bulunulurdu. Her zaman yapılamayan bilhassa yapımı zor ve pahalı olan yemekler yapıldığında komşuya kokusu gitmiştir veya onun bunu yapmaya imkânı yoktur denilerek birer tabak dağıtılırdı. Kimin bahçesinde hangi sebze ve meyve yetiştiyse komşunun evine de giderdi.

Hoş şimdide resimleri çekilerek sosyal medyadan dağıtılıyor.

Eskiden kasaptan, manavdan, pazardan gelirken pazar sepetleri taşınır, içindekiler görülmezdi. Şimdi şeffaf poşetlerde göstere göstere geliniyor, alamayanların gözü kalıyor.

Nerede o eski dayanışmalar?

Nerede örf ve geleneklerimiz?

Nereye gidiyoruz?

Cevap arıyorum.

BİLKE YORUM: Yazı bizi aldı eski günlere götürdü. Çok haklısınız Necati Bey, kazandıklarımız, kaybettiklerimize değdi mi? Hepimizin düşünmesi gerekiyor. Düşünmekle birlikte, kaybettiğimiz değerleri yaşatmamız da tabii ki. Yazınız için teşekkürler.

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Eylül 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

FARKINDALIK ÖNEMLİ

28.08.2023-Doç. Dr. Hasibe YAZIT– Sinop Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı

Deepak Chopra, sonuç odaklı yaşamayı bıraktığımızda sonuca olan bağımlılık duygusundan kurtulabileceğimizi söyler. Böylece BELİRSİZLİĞİN BİLGELİĞINDE yaşamayı tam anlamıyla öğrenebileceğimizi ve her anın tadını çıkararak yaşayabileceğimizi söyler.

Epiktetos da Deepak’ı desteklercesine GÜNEŞİN, AYIN, YILDIZIN, YERİN ve DENİZİN tadını çıkaran kişinin ne yalnız ne de çaresiz olduğunu söyler.

İçinde bulunduğumuz durum, hayatımızda yer alan insanlar ve çevremizi saran her şey bizi asıl olmamız gereken kişiye dönüştürmek için el birliğiyle çalışıyorlar. Sadece farkında olup herkese teşekkür etmekle farkındalığa başlamak önemli. Çevremizdeki durum ve insanlardan memnun değilsek sadece bakış açımızı değiştirerek hayatımızı nasıl da iyileştirebileceğimizi ve güzelleştirebileceğimizi fark etmek yeterli…

BİLKE YORUM: Farkındalık, insanın ulaşabileceği en güçlü kazanım. Kendini tanıyan birey, tüm varlığın da farkına varır. Eğitim sistemimiz farkındalık amaçlı olduğunu düşündüğümüzde, çocuklarımız yaparak yaşayarak öğrenmiş olmazlar mı?

Doğaya baktığımızda, bitkilerin görevlerini ne güzel yaptıklarını görürüz. Arılar, karıncalar okulda eğitim almışlar gibi kendi görevlerinin nasıl da farkındadırlar. Kendini tanıyan bireylerden oluşan bir toplum dileğiyle güzel yazı için Sayın Hasibe YAZIT’A çok teşekkür ederiz. BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , ,

FATMA AGUŞLARI’IN ANISINA(Yanınızdan Melekler Geçer Göremezsiniz)

31.07.2023- Seyfullah ÇALIŞKAN

Akıl yüktür insana. Bir yol kenarında terk edip gidemezsin. Cami avlusuna da bırakıp kaçamazsın. Kaynar bir kazandır. Ateşi altında hiç azalmayan bir kazan. Suyun üzerine çıkanlar durmadan değişir. Bir kıyıya itmeye çabaladığınız düşünceler, imgeler, anılar hiç beklemediğiniz anda suyun üzerinde çıkıverir. Elinizden bir şey gelmez. Tutsağı oluverirsiniz.

Akşam öylesine huzurlu, sakin, tanıdık ve huzurlu bir zamana doğru gidiyordu. Akliman’da falezlerden aşağıya olta atıyorduk. İçlerinde en acemisi bendim. İstavrite çapara atmak avcılıktan bile sayılmaz. Atıp çekiyorum, atıp çekiyorum. Hiçbir beceri ve deneyim gerektirmiyordu. Balığın suyunu bulmak diye bir şey vardır. Ben ne balığı arıyordum, ne derinliği, ne akıntıyı. Balık hevesim de yoktu aslında.

On metre ileride olta atan biri makarayı sararken bana bakıp;

– Balık nasıl, dedi.

– Tek tük, arada sırada, dedim.

– Ya nasip ,dedi. Her zaman bir olmaz zaten. Bazen at çek yaparsın bazen yaprak kımıldamaz.

Onu sokaktan, çinakop zamanı iskelede olta attığımız akşamlardan tanırdım. Adını bilmem ama iyi balıkçıdır. Bu akşam da herkesten farklı bir şeyler yapıyordu. İrice bir istavriti kancaya takıp kıyıdan atabildiği kadar açığa gönderiyordu. Ağır bir kurşun ve kalın bir misina kullanıyordu.

-Sen ne yapıyorsun, dedim.

-Kalkana atıyorum, dedi.

Kalkan bu kadar kıyıya gelmez ki, dedim.

Bu zamanlarda gelir, dedi. Belki on beş, yirmi gün geyir daha sonra bir yıl görünmez…

Yarım saat bile geçmeden denizden bir balık çekti. Kocaman yası ve karnının altı bembeyaz… Ama bu kalkan değildi. Vatoz çekmişti. Kuyruğundaki iğnesi zehirlidir. Neyse ki adam balık işinden anlıyordu. Vatozun kuyruğuna ayakkabısıyla bastı ve kancayı hayvanın ağzından çıkardı. Yem olarak takılan istavrit etten bir paçavraya dönmüştü…

Siyah volkanik kayalar akşamın güneşinde yeşile dönüyordu. Küçük kuş yuvası gibi oyuklar geçmiş fırtınadan kalmış su birikintileri ile doluydu. Burada kayıp düşmek, kayaya sürten dokuyu kesip kanatmakla aynı şey demekti. Oltayı, balığı kendi haline bıraktım. Hamsilos koyu ağzına doğru alçalan güneşle büyülendim. Az sonra deniz kan kırmızısına boyanacaktı. Gök yüzünün kızıllığı önce turuncuya ardından mora dönüp perde perde kararacaktı. Rüzgarın sürekli dövdüğü bodur çalıların gölgeleri uzamaya ve birbirine karışmaya başlamıştı. Yüz kere, bin kere tanık olduğum bu manzaraya kayıtsız kalmayı başaramazdım. Her defasında beni büyüleyip, içinde bulunduğum gerçeklik perdesini yırtar, içinde bulunduğum zaman ve mekânın ötesinde uzak bir yere savururdu.

Akıl yüktür insana. Ne ipte durur ne de kazıkta. Bir bulutun ucunda asılı kalmışsın. Rüzgâr nereye sen oraya. Bakır rengi çam gövdesinde susmayan bir cırcır böceği. Gündüzleri kavurucu güneş altında, geceleri reçine kokan yaprakların buğusunda… Akıl yüktür insana. Ne duracağı yeri bilir, ne varacağı yeri… Birbirine dolaşmış misina yumağı gibidir. Kessen düğüm olacak, çözmen imkânsız.

Akliman akşamı beni alıp yine aklının estiği yere savurdu. Yıllar öncesine ve binlerce kilometre uzağa… Şairin dediği onlar küçüktü, ufacıktıktı. Top oynamadan bile acıkırlardı. Arılar gibi vızıldar, kıpır kıpırdılar. Sınıf kara lastik, soğan, silgi ve kalem kokuyordu. Yazı yazmak için dikkatlerini topladıklarında sümükleri akmaya başlardı. Ve tam sayfanın ortasına iri bir damla düşerdi. Kirli mendilleriyle çıkarıp öğretmen görmeden siliverirlerdi. Ama izi öylece sırıtmaya devam ederdi. Siyah önlüklerin beyaz yakaları vardı. Adı beyaz ama kendisi gri yakalar. Siyah önlüklerimiz de solup yakalarımızdan daha azıcık koyu bir griye dönüşürdü.

Mezarlık mahallesinde kerpiç avlu duvarlı daracık bir sokakta bekledi. Bir sigara yaktı. Bu saatlerde bir bahane uydurup hep sokağa çıkardı. Bekliyordu. Sigara sayısı üce çıktı. Biraz daha takılırsa sokaktakiler kıllanacak işin tadı kaçacaktı. Boynuna uzayan saçlarını geniş yakalı gömleğinin üzerinde düşürdü. İspanyol paça panolundaki geniş tokalı kemerini eliyle yokladı. Pantolon ceplerinin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Bir şey aklına gelmiş arıyor gibi görünüyordu. Dört parmağını sonra arka cebine takıp fiyakalı bir görüntü yaratmaya çalıştı. O mektubu kıza başkası ile göndermesi daha olası görünüyordu. Mektubu yazmak, zarfa koymak işin en zor kısmıydı. Delikanlı çat pat okuyabilir ama kesinlikle yazamazdı. O satırların üstesinden gelebilmek için kendisi gibi dört kafadarın bir araya gelmesi gerekmişti. Ama o kız o akşam sokağa çıkmadı. Mektup hiçbir zaman sahibine ulaşamadı.

Neden hep bir yaz akşamadır zaman? Neden Ayıtlı Dere’ye su bırakılmıştır? Sazlar ve otlar akıntıda salınıp yalpalamakta ve hep aynı noktaya geri gelmektedir. Ördeklerin sevinci ve kanat çırpmaları okulun duvarlarında yankılanmaktadır. İlla ki bir yaz akşamadır ve sıcak çoktan güneşin peşine takılıp ovayı terk etmiştir. O küçük kız ne zaman bizi bırakıp gitmişti? Hiç anımsayan kaldı mı? Neden okuldaki sırası boş kalmamıştı. Neden giriş zilinden sonra onu anıp saygı duruşunda bile bulunmamıştık. O kara ve çirkin bir kız olduğu için bunu hak etmiyor muydu? Yoksul olduğu için görünmez mi olmuştu? Akliman üzerinde güneş batarken neden bunları düşünüyordum? On yıldır zaman zaman bu kız neden gelip aklıma takılıyordu?

Öğretmen ikide bir getirip bu kızı bizim kümeye oturtuyordu. Biz çalışkanlar kümesiydik. Ama o çalışkan değildi. Sadece bütün kızlar gibi yazısı güzeldi. Üstelik onun da yazı yazarken bazen burnu akıyordu. Çok hızlı davranıp uzayan damlayı burnunun ucuna gelmeden çabucak siliveriyordu. Kömür gibi kapkara saçlarına beyaz bir kurdele bağlıyordu. Sessiz sakin bir kızdı. Sınıftaki kızların çoğu onu oyunlarına çağırmazlardı. Bir tek Güllü bir de Mahide… Genelde yalnızdı. Durgun ve suskun… Onu hiç sevmezdim. Bizim kümede oturmasın, öğretmen onu başka kümeye versin isterdim. Oysa hepimiz üç aşağı beş yukarı pasaklıydık. Yoksulduk ve yetersiz besleniyorduk. Defterlerimiz kirli ve kırışık, çoraplarımız delik veya yamalı… Coğrafya kaderdir son günlerde çok kullanılan bir aforizma… Buna bir yenisini de ben ekliyorum. İlkokulda arkadaşlık için aynı küme de kaderdir. O zaman öyleydi. Çünkü diğer kümelerle rekabet ediyorduk. Fatma’yı ne zaman arkadaştan saymaya başladım. Kesinlikle anımsamıyorum.

Akıl yüktür insana. En kalın, en kaliteli çeliği delip geçer. Yağmurda ıslanmaz, güneşte kurumaz… Ateşte kaynamaz, suda erimez. Yıldızları ağaçtan turuncu yanaklı şeftaliler gibi toplar. Bir sepet alıp eline gökyüzünden bulutları yakalar. Götürüp eski bir iskelenin ayağına bağlar. Yaşlı bir kadını süpürgesine bindirip masallarda dolaştırır. Akıl yüktür insana. Sen sen ol, aklından geçeni diline söyletme. Delidir derler, gücenme.

Hep bir akşamüzeri gitmiştir sanıyorum. Dut yapraklı rüzgarla ürperir gibi titrerken. Erikler sarıdan mora geçerken. Arılar kaldırımlarda dut suyuna doymuş, şerbetten sarhoş… Kerpiç avlu duvarları kireç, kavrulmuş toprak, saman kokarken. Tulumba sesleri avlulardan sokaklara taşarken. Bir akşam üzeri annesinin çığlıkları önce evin duvarlarında sonra sokakta yankılanmıştır. Kırlangıçlar panikle yuvalarından uçmuştur.

İnsan sevince güzelleşir. Aşktan meşkten söz etmiyorum. Daha ne o kız ne ben oğlandık çünkü. Sevgilerin en yalını, en masumu sadece çocukların sahip olduğu bir ödüldür çünkü. Günler geçip gittikçe daha güzelleşmişti gözümde. Tanıdıkça sever insan. Sevdikçe güzelleştiriverir. O küme arkadaşım, kardeşim, silgisini alıp geri verdiğim, leblebi tozunu paylaştığım kızdı. Ve biz hala kara lastik kokardık. Salça ekmek, tütmüş soba ve mutfakta pişen son yemek gibi kokardık…

Aklimanın alacakaranlığında bir akşamüstü hüznümün gözyaşlarını içtim. Deniz kadar tuzluydu. Bu saatten sonra balık olmaz, dediler. Misinemi sardım, kancalarımı tahtama batırıp dizdim. Gidelim, ben hazırım, dedim. Steyşın renoya doluştuk. Akşamı dalgaların son gümüş pırıltılarında oynaşırken bıraktım. Ben gittim gitmesine ama aklım kayalarda oturup kaldı. Mayıs başında karayolları çamlığında kadın, çocuk, genç ve ihtiyar kalabalıktık. Aynı sokağın kızları kol kola piyasa yapıyorlardı. Betondan piknik masalarına oturmuş yiyip içinler vardı. Top oynayan veya ip atlayanlar. Davul zurna ile kafası iyi delikanlılar harmandalı oynuyordu. Sarı uzun saçları omuzlarında dalgalanan bir delikanlı gölge gibi bütün gün Fatma’yı takip ediyordu. Bir bakıverse dünyalar onun olacaktı. Bir gülüverse çam ağaçları hatmiler gibi pembe çiçekler açacaktı. Azıcık konuşsak, azıcık bir tenhada… Adım gibi biliyordum. Gözlerden uzak azıcık yalnız kalsalar dili tutulacaktı. Dili ağzının içinde kocaman olacak, şişip kalacaktı. Heyecandan tir tir titreyecek ve aklına tek bir cümle bile gelmeyecekti. Falcı olduğumu kim söyledi. Yaşadıklarımdan biliyorum.

Aklimanda kum zambaklarının zamanıydı. Dalgaların kumlara yufka gibi serilip, yuvarlanarak yeniden maviliklere aktığı mevsimdi. Yabani nane kokuyordu akşam… O kız hiç büyümedi. Hiç aşık olmadı. Ne günahın tadını öğrendi, ne de pişmanlığın sivri dikenlerinin tenindeki acısını… Hastalığı varmış, dediler. Ölüvermiş. On yıl mı yaşadı? Dokuzun da mı kaldı? Okula geldi mi? Fatma gerçek mi? Sadece yazarın fantezisi mi? Bunu bilse bilse Hayrullah Abim bilir. (Hacırahmanlı’da Kilit Ahmet’in Hayrullah’ı)

Not: Fatma Aguşlar’ı yaşıtlarımdan hiç kimsenin anımsamadığını biliyorum. Aklımızda yer edecek kadar yaşamadı. Yada çocuk aklı çok uçarı bir şey. Çabucak unutup hüzünleri silip atma eğilimi var. Var oluşundaki sessizlik, sakinlik ve durgunluk gideceğini bildiğinden mi kaynaklanıyordu? On yıldır aklıma arada bir misafir olup yeniden geçip gidiyordu. Ama beni bir türlü terk etmiyordu. Onun anısından kaynaklanan cümleler kurmak artık vazgeçilmez bir hal aldı. Ne anısına saygı duruşunda bulunmak istiyorum. Ne de birilerin onu elli yıl sonra anımsasın istiyorum. Beynimin ürettiği kabarıp alçalan bu dalgayı susturmak için yazdım. Keşke o da büyüseydi. Aşık olsaydı. Acılar ve hüzünlerden payına düşeni alsaydı. Küçücük bir kızken öylesine sessiz sakin ve hiç yaşamamış gibi yaşamını yitirişini içime sindiremedim. Hepsi bu…

Temmuz 2023-Sinop Seyfullah

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Temmuz 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

CEVİZ VE BAYRAM

07.07.2023-Şafak Gündüz SARIKAYA

Bayramın ardından, güzel bir bayram yazısı ile sizlerleyiz. Konuk yazarımıza teşekkür ederiz. BİLKE

Bugün bayramın üçüncü günü. Öncelikle sevdiklerinizle birlikte sağlıklı ve mutlu bir bayram geçirmenizi dilerim.

Sinop’un bayramlarında yer alan nokul ve yine Sinop Mutfağının mantısı, islamasinda bulunan çok faydalı bir besin kaynağı cevizden bahsetmek istiyorum.

Ceviz binlerce yıldır tüketilen sağlıklı bir besin kaynağı. Hafızayı güçlendirir, kemik sağlığında önemli rol oynar ve daha çok sayıda faydası var. Çocukken kurulan Sinop Pazarında annem Naciye Teyze’den alış veriş yapardı. Hamamın hemen yan tarafında rahmetli Naciye Teyze, anneme “cöğüz vereyim mi?” diye sorardı. Yahu, “bu cöğüz ne ola ki’, diye kendime sorardım. Elbette cevizi kastettiğini anlamam çok zamanımı almadı. Ana bu tanımlamaları hep kaba, köylü yorumu gibi düşündük normatif olarak. Sonra merak ettim, bu ceviz kelimesi hangi dilden gelir diye. Wikipedia şöyle tanımlıyor efendim:

Ceviz, (Cawz)malum ağaç ve sert kabuklu meyvesi sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Orta Farsça aynı anlamda gaws veya göz sözcüğünden alıntıdır Bu sözcük Aramice/Süryanice aynı anlama gelen eviz sözcüğü ile eş anlamlıdır. Arapça Caws kelimesinin okunuşu da Coguz gibi bir telaffuza yol açabilir Bu bağlamda düşününce Naciye Teyze’nin cövüz kelimesini doğru bile kabul edebiliriz Doğru kelime kaba, köylü kabul ettiğimiz kısmında orijinalliğini yitirmemiş, kültür böyle korunup zaman içinde daha sonraki kuşaklara aktarilabiliyor. Zaman içinde anlamını yitirip başka alanlara çekilen o kadar kelime var ki…

Bayram bayram başımıza dilbilimci mi kesilsin dediginizi duyar gibiyim. O zaman ne diyelim her gün en azından bir avuç ceviz yiyelim Iyi bayramlar! ŞGS

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Merhaba dostlarım

04.07.2023- İbrahim IRMAK-Antalya İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Şube Müdürü

Bugün sizlerle geçmişime dair özel bir anımı paylaşmak istiyorum. Uzun yıllar önce, çocukluk yıllarımda çobanlık yaparak büyüdüm. Bu süreç, benim için unutulmaz anılarla dolu olan bir dönemi simgeliyor.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır uyanmaz, güneşin doğuşuna tanıklık etmek için doğaya adım atardım. O eşsiz güzellikteki doğanın içinde, kuşların melodisi ve ormanların sakinliğiyle çevrili olmanın tadını çıkarırdım. Rüzgarın yüzüme dokunuşu ve oksijenle dolu temiz havayı içime çekmek, beni huzurla dolduran anlar yaşatırdı.

Durağan’da çobanlık yaparken ineklerimizle birlikte doğada geçirdiğim uzun saatler, bana büyük bir öğreti ve deneyim kattı. Hayvanların ihtiyaçlarını anlamak ve onlara gereken ilgiyi göstermek için çaba sarfederdim. Her bir hayvanın benzersiz kişilikleri, benim için değerli dostlar haline gelmişti. Onların güvenini kazanmak ve birlikte uyum içinde hareket etmek, birbirimize bağlılığımızı artıran bir deneyimdi.

Çobanlık yıllarım, benim için sabır, disiplin ve sorumluluk gibi değerleri içselleştirdiğim bir dönem oldu. Zorlu doğa koşullarında bile hiç vazgeçmedim. Bu deneyimler, hayatta karşılaştığım her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğime olan inancımı pekiştirdi. Çünkü çobanlık, dayanıklılığı ve azmi gerektiren bir meslektir.

Bugün, çobanlık yıllarımın bana kattığı değerleri hayatımın her alanında kullanıyorum. Sürdürülebilirlik ve doğal kaynakların korunması, benim için büyük önem taşıyan konular arasında yer alıyor.

Bu paylaşımı okuyan herkese, çocukluk yıllarımdan gelen bu anılarla dolu paylaşımımı sevgiyle sunuyorum. İbrahim Irmak olarak, memleketimizin güzelliklerini korumaya ve gelecek nesillere aktarmaya kararlıyım. Hepimizin içindeki doğal gücü keşfedip, hayallerimizi gerçekleştirmek için çabalayalım.

Sevgiyle kalın,

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Temmuz 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , ,

KONŞU

04.06.2023-Nuray BİİLGİLİ

Besime Ninem “Konşu” derdi, doğrusu da Komşu değil Konşu’dur. Türkler kendilerini “Konar Göçer” şeklinde ifade eder. Bu bağlamda Kon fiili toprağa yerleşmek anlamında kullanılır. Uçan kuşların yere Kon-ması gibi “Göçer” Türkler de Kış mevsimini geçirmek için Toprağa Kon-arlar.

Konak ve Konşu kelimeleri de Konmak fiili ile bağlantılı isimlerdir. Gece Kondu Türk insanının ürettiği bir tabirdir. Memleketinden Göçüp gelen gariban insanlarımızın alel acele gece vakti Kondurduğu derme çatma evlerdir. Hoş ben o çocukluğumdaki Gecekonduları en lüks eve değişmem. Çağımızda popüler bir kelime olan Konum ise Sizin Konumlandığınız yani Konduğunuz yeri belirtir.

Yazı için teşekkürler Sayın Nuray Bilgili-BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Temmuz 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,