RSS

Kategori arşivi: köylerde yatan tarih

SİNOP’TA BUDANIK PEHLİVAN

GERZE KÖYLERİNDE BUDANIK PEHLİVAN

Gerze’nin Tatlıcak köyüne gittiğimde köyün en yaşlısı Yusuf Pak ile görüştüm. Yusuf Dede 1913 doğumluydu. Buralarda hikayeler, destanlar var mı dedem, ne biliyorsun diye sordum. Ah Yusuf Dedem nur yüzü, ak- pak yüreğiyle bana bildiklerini anlatıverdi. İnsanlar yaşlanınca çocuk olur derlerdi. Bazı sevimli yaşlılar görmüştüm ama Yusuf Dede, bu söze yakışan en iyi örnekti. Küçük bir çocuk gibi sevimli, içten ve samimiydi. Buralarda bir Budanuk eşkıyası vardı dedi. Olayları, Yusuf Dede anlatırken kullandığı yerel ağzı bozmadan yazdım.

Bu gün genellikle doğu aksanı, Roman aksanı, Karadenizli aksanını biliriz. Ama Sinop köylerinin aksanını bilmeyenimiz çoktur. Hatta nedense yöre ağzı, küçümsenir de. Dede, köyünün yerel ağzı ile pehlivanın hikayesini anlattı. Anlattıkları gerçekten bir film senaryosu olabilecek zenginlikte. Kaybolmadan arşivlemek istedim. Belki bir gün TV dizisi, ya da sinema filmi olarak karşımıza çıkabilir umuyorum.

Anadolu’da göçler devam ederken, topluluklar arasında kahraman liderler oluşmuştur. Tarihi kaynaklar bu kahramanların zeybek, efe, anabacı, seymen ve pehlivan isimleri ile ün saldığını yazar. Bazen dağlarda, bazen ovalarda, bazen de kentlerde yaşarlar. Budanık da, Gerze köylerinde tanınan sözü geçkin, kılıcı keskin insanlardan birisi. Konuyu çevre köylerde de araştırdım. Hem pehlivan, hem de eşkıya adıyla anılan Budanık hakkında, birçok kişi ile görüştüm.

Köylere gelen toplayıcı kürtlerin yanında çocukları da olurmuş. Bir gün, Mehmet adındaki çocuklarını köyde bırakıp gitmişler. Mehmet’i, Tatlıcak köyünde Ustaoğulları denen sülale, çoban olarak yanına almış. Onu beslemiş büyütmüşler. Çocuk da Ustaoğulları’na hizmet etmiş, hayvanlarına bakmış. Köyde zengin birinin düğünü olunca, Mehmet’i götürmemişler. Zaten çocuğa Kötü Memet derlermiş. Hayvanların yanında ağlarken yanına ak sakallı biri gelmiş. Onu dinlemiş ve ben hayvanlarını beklerim, sen düğüne git, sırtın yere gelmesin demiş. İşte bundan sonra Mehmet’in kaderi değişmiş. Düğüne bir gitmiş, güreşe çıkmış. Başta, ortada karşısına kim çıktı ise hepsini yenmiş. Bundan sonra adı güreşte herkesi budadığı için Budanık olmuş.

Budanık, bir dönem yörede esmiş geçmiş. Sigara tablasını havaya atar ve anında silahını çıkarır vururmuş. Yörede jandarmanın sağlayamadığı adaleti, o sağlarmış. Uzun boylu, yakışıklı biriymiş. Çevresine zarar vermez, köylerin hepsine sahip çıkarmış. Asker kaçağı olduğu için Elma dağında yaşamış. Anlatılanlardan 1800 sonları ile 1912 yılları arasında ünlendiği, korkusuzluğu ile çevrede tanındığı anlaşılıyor. Boyabat’ta ya bir subayın ya da bir yetkilinin hanımı ile arasında yaşananlar ölümüne sebep oluyor. Budanık ile hanım arasında yasak aşk mı yaşanıyor, yoksa Budanık mı hanımı rahatsız ediyor konu tam olarak açık değil. Boyabat’ta bu hanıma yaptığı yüzünden öldürüldüğü anlatılıyor. Yusuf dede onu Musala vurdu dedi. H.Hilmi ULUĞ’un anılarında Musa konusu geçiyor ve bilgiler birbiri ile örtüşüyor.

Hikayenin özeti bu. Kaynak kişilerin ayrıntılı anlatımları ile kafamızda kişiye ait bir karakter oluşuveriyor. Önce Yusuf Dede, sonra Mevlüt Özay amcanın anlattıklarını olduğu gibi aktarıyorum.

YUSUF DEDE BUDANIĞI ANLATIYOR 

 “Babam askerde savaşlara katılmış, o zaman ben köyde anamın karnındaymışım. Babam Çanakkale savaşında iken 1,5 yaşındaymışım anamı emerimişim. Askerliğimi Ovacık Tunceli’de Atatürk’ünen yaptım. Anaaaaam Atatürk’ü görmemi, gördüm. Atatürk’ünen Menderes de varıdı. Menderes subayıdı. İsyan varıdı urada. Atatürk’nen Aliboğazı, Kutuderesini 3,5 ay gezdik Atatürk yanımızda meccaralara bindi de gitti. Koca Adana gibi atlara bindi, bizi Aliboğazına bıraktı Ankaraya gitti.

 Eskiden köylere toplayıcıla gelüdü, onlara kürtle derle. Çocuklarını bırakıvemişle. Ustaoğulları çocuğu alıyola büyütüyola besliyola. Yetim çocuğa, aşağı git kötü Memet, yukarı git kötü Memet diyola. Adı Mehmet’miş. Evi, yeri, yurdu, kimsesi yok, fakir. Yaylada 600 koyunun yanında çobanlık ederimiş. Anası da yok, babası da bunlar esas toplayıcı kürtümüş, Tatlucaklu Ustaoğullarına karışmış.

Bi gün herkes zengin bi düğüne gidiyo, biz düğüne gidiyoz koyunlara iyi bak diyola. Ben nesine bakacam, ben de düğüne gidecem diyo. Sen gidemezsin ne yapacan, güreşemiyon edemiyon diyola. Ottuğu yerde ağlarıken öteden ermişlerden birisi geliyo. Adam açmış, meğer adama kimse yemek vememiş. Memet ona azığından veriyo. Adam oğlum niye ağlıyon diyo soruyo. Sarnıçta bizim akrabaların düğünü va, gidemedim amca diyo. Oğlum güleşiyon mu diyo? Yok, güleşmiyom, seyredecedim diyo. Hadi oğlum sırtın yere gelmesin,  ben koyunlarını güderin sen git diyo, Memedin de sırtını sıvıyo.

Memet biyo oraya gidiyo ki orta güleş soyunmuş hemen ortaya çıkıyo. Ulan sen koyunları kime bıraktın diyola. Siz karışman diyo soyunuyo, ortayı alıyo, başı alıyo. Bi kere urdan kalktıysa başa ne kodularsa alın gelin, ben koyunların yanına gidiyon diyo. Geliyo adamın yanına, adam oğlum nasıl ettin diyo. Böyle böyle diye anlatıyo. Enükle köpekle her yanda ama o adama sarmıyola, sonra adam ordan kayboluviyo, geçip gidiyo. İnsanla düğünden geliyola, hani koyunları kime bıraktın nerede o adam diyola. Sizi mi bekleyecek gitti, u adam duru mu diyo. Undan sonra Kötü Memede güç kuvvet yetmiyo. Güleşte herkesi budaduğu için ona Budanık diyola. Budanığın oğlunun 1327 doğumlu olduğunu biliyon. Benle yaşıttı. Babası onun doğduğunda kaç yaşındaydı bilmem.[1] Ustaoğullarının yanında çoban duruyo ya, Ustaoğullarının yanında bir kız varmış kızı veriyola buna. O kıza da tebdil mekan yaptırdı diye kız Budanuğa yer bağışlıyo. Hiç bizim buralılara benzemezdi. Kafası uzun cura gibiydi. Öyle derle.

Ben bilmiyom Budanığı anadın mı, Budanuk orflü adam pehlivanımış. Burda Suco’nun atları kayboluyo. Sucoğ Hamidin. Geliyo budanuğa, pehlivan diyo benim atla kaybolmuş, kolaçanladın mı ne tarafa gitmiş diyo. Boybat tarafına gitmiş 2 tene at diyo. Bunla atlara biniyola, aha şura aha bura derken Çoruma giriyola. Biri varımış orda patron emme kadun, böyle bir apartuman yaptırmış, atların numarasını o alıyomuş. Şimdi neyse oğlum diyo çocuğun birine kimin bu konak, emce biz bunu söyleyemeyüz diyo. Bizi diyo muhakkak birden öldürüverü. Ula bu kimimiş diyo Budanuk da korku yok, eyy 6 tane köpek va evin önde diyo. Falan kişi diyo hahahayt diyo Budanuk, er kişisi geldi. Sonra uzatıyo tüfeği, ulan bu karı diyo benden zaptedli diyo. Bana falan bey derle diyo kadun, bana da budanık pehlivan derler diyo. Bunla orda anlaşınca kahve mahve içiyola nereye gidecez diyola, bizim atla kayıp. Atlarınızı bilebilümüsünüz diyola, bilürüz diyola. Şu at benim diyo, biliyo atın sabı. Şindi neyse 2 candırma, candırma varmış ötede. 10 dakka istirahat oğlum diyo yüzbaşı. Onları otutturuyo. Eyyy kıymatlu allahım diyo candırmala, bi sivil gelsin de bu kadar candırma alamaduk atları, oturam da izini kaybetmiyem bunun diyo. Sust diyo yüzbaşı öyle demen oğlum diyo, bi candarma katıyo atın sabına. Aşada Kürtlerin yanına gidiyola, kürtle bi çekip patakladımmıydı aman yarabbim bi görsen duman alıyo ortalık. Pehlivan, yüzbaşı bey allahaısmarladık diyo. Mavizeri alıyo eline böyle giderken söz sabı garı da ey Budanuk pehlivan geliyo aha şimdi işimiz b.k diyo. Urdan neyse geliyo urıya, hey avradını bilmem naptığum cinganları diyo, döğersiniz candarmayı ha diyo aha şindi beni döğün de göriyin diyo. Alttan alıyola, Budanığı çadıra otutturuyola, kave içiriyola, çay içiyola. Aha diyola al sana 5 tane at. On dene katacaz diyola. Yalunuz edebinlen dur bize bir şey yapma diyola. Tamam 5 dene at alıyola, ordan geliyola jandarma alayına artık urdan geçip geliyo köye. Kastamonu’da çatlatıyo birini, birini de bilmem nerde çatlatıyola atın. İkisini çatlatmışla, ötekinleri almışla gelmişle. Sucoya vermişle. Budanuğun kimseye zararı olmazımış. Sinoptan yukarısı, Boybattan aşağısını Tilkilik bile elinin içinde böyle, evlat gibi bakarımış. Hiç bi kötülüğü yoğumuş.

Bunu Sarımsak camisinin yanında Musala vurdu. Budanuğu vurdula, boynuna zincir takıp katırlarla sürüye sürüye götüdüle. Gerzeye götüdüle, musala vurdu. O zaman Gerzede söz sabı onlarıdı. Budanuk cumhuriyertten evvel vuruldu. Cumhuriyet kurulduktan keri yolu mu var vurmak. Bi karının Boybatta belini kırdı da işte o valinin karısı mıymış ne işte bu ondan azdı. Kadun kötülük mü yapıyodu bilmem ben nebileyim.

Budanığın kardaşına Kurt Dede derler. Seyin ağa adı.  Kurt dede kol gibi bi adam dedeminen İskilip’e tuza gitmişle. Tuza gidince atları salıviyola, biyo gidelleki ula nereye gidiyon dön geri. Geliyola. Napıyonuz siz, biz tuza geldik gölü görmeye geldük diyola.  Hani sizin gölüğünüz diyola, emme bunnarı salmıyola. Ben budanığın kardeşiyin diyo Kurt Dede, ben de buranın kahyasıyım diyo urdaki. Aslı vamı diyola, va diyo. Budanığın çıktığı yerden çıkmamış mı bu diyola. Salmıyola bunları. Hiç benzemezimiş Kurt Dede Budanuğa. Hepisini cenabı Allah aynı mı yaratıyo. Unla gelmeyince tuzcu bunla nerde kaldı diyo arıyo. Eğer tuzcu olmasa vallaha vemiyolarımış atları.

[1] Budanığın çocuğu olduğunda yaşı 25 olsa kendisi 1888 yılında doğmuş olabilir.

Mevlüt ÖZAY’IN anlatımı daha sonra yayınlanacak…

Yaşar Sarıkaya, Bir İnci Memleketim,sayfa 124- 132


 

15 Ağustos 2019-BİLKE ARAŞTIRMALARI

BAŞSÖKÜLÜ MEVLÜT ÖZAY’DAN BUDANIK PEHLİVAN

Sarnıçta bi çığırtma düğünü oliye. Bu kaşın ağaları düğüne gidiye. Bu Budanığı da yaylada bırakıyala. Bi kocakarı nine varımış, onu da bırakıyala. O arada bi ihtiyar geliye. Oğlum bana ekmek ver diye. Ninem va diye, eğer verise getiririm diye, adama ekmek veriye. Güleşe gidiye, ortadan baştan bi peşrev ediye, işte adam diyala yukardan geldi Tilkilikten, ortalığı budadı gitti. Kim bu diye soruyola, Budanuk diyala.

Budanığın oğlunu görmeye ağanın biri gitmişte, yok canım demiş gittiğine pişman olmuş, oğlunu beğenmemiş tipsiz bi şeyimiş, Budanık gibi değilimiş ki. Budanık cigara tablasını havaya ukarı atarımış, belinden tabancayı çeker düşmeden vururumuş. Buralarda namus edep çalma çırma hiç bi şeyini duymaduk. Yalnız Boyabatta bi yüzbaşının atı kayboluyo, atı cingit Kürtleri alıyala, Kastamonuya bi ovaya götürüyala. Yüzbaşının hanımı Budanığa mektup yazıya. Memet bey şu şekil diye falanlar atımı aldı, bana atımı alıve diye. Ordan Budanık atına bindiyse Boyabata varıya, eşkiyanını alıya tabi. Kastamonuya bi karakola varıp derki, yüzbaşıya bana bi tüfek ver. Ben Kürtlerin oraya inecem, orda Boyabat’ın atı var, bu atı alacam. Yahu sen yalnız nasıl alacan, ben bi manga candarma ile giremiyem oraya diye. Sen bana bir tüfek ver ben giderin diye. Şindi buna bi tüfek veriye dürbününen onu takip ediye. Budanık iniye ovaya, çadırda hep oturularmış kürtle. Muhtarları da bayanımış. Muhtar bir düdük çalıya içtimaya geçiriyo. Sinaplu Mehmet Bey geliye diye. Tabi Budanık geliye, bütün merasim ona karşı duruyala. Ağırlıyala, bunun kahvesini çayını veriyala. Atı veriyala, bi de tay bahşiş ediyala. Ama yüzbaşı boyna dürbününen bakıya, takip ediye. Budanık ata biniye tabi öteki atla peşinde geliye karakola. Şu emanetini al diye tüfeği veriye. Ya bu tüfek de senin olsun Mehmet bey diye. Sağa diye daha tüfek de veriyin ben. Hadi Allah işini rast getirsin diyala, ordan geliye işte. O geliş bayan mükafatın ne diye soruye. Afedersin bayana kötülük yapıye. Budanığın ölümüne sebep u oluye. Beyine mektup yazıye hanım, o zaman ordan devlet nasıl bir emir vediyse, buradan topluyola gayri.

Hadi size mevki verecez kaymakamlık verecez diyelek bizim buradan bu mahalladen esfeli diye bi mahlleden şapşak diye bi arkadaşları var yanında. Ulan Memet Bey diye seni bu zamana kadar savundum diye, gel teslim olmayalım af çıkacak yeniden diye. Bize bi kaymakamlık emri geldi diye Budanık.  Yok diye bizi avlıyala diye, inad ediye. Tabi urda bi binek taşı varmış u Tilkilikte mi Sarımsakda mı bilmem, binek taşına binerken bacağı titremiş Memet Beyin. Şapşağın ismi Sali imiş, ulan sali demiş bi iş var. Gene seni ölene kadar ben savunurum demiş Sali, varıvar. Biz gurban gidiyez demiş. Şimdi bizim Memet Ali de var içlerinde çiğdem, u gaçmış. Yaylım ateşine tutuyala. 15- 20 jandarma. Bizim bu mahalleden şapşak müdafaa ediya emme, ne kendini kurtarabiliya ne onu. Budanuğun bundan başka bi kötülüğünü işitmedük.

Halkbilim araştırmaları- Derleme çalışmaları -2007 çekimleri ve söyleşileri

Y. SARIKAYA Bir İnci Memleketim, s: 133-134

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

“SÜTLEK GÜNÜMÜZ”

               Çorak köyündeki öğrencimizin çalışkan annesi keçileriyle

       Bugün yine yolumuz köylere düştü. 4K Projesi kapsamında Dikmen ilçemize doğru yol alıyoruz. 1981 yılında Dikmen Küplüce köyünde öğretmenlik yapan biri olarak, tekrar aynı köye gelmek beni çok farklı etkiliyor. O zaman okul vardı, köy nüfusu daha fazlaydı ve köyler daha canlıydı.

Öğrencilerimizi ve ailelerini ziyaret etmek ve hediyeleşmek amacıyla önce Küplüce köyüne geldik. Dağlı ailesi ile mısır tarlasından “SÜTLEK GÜNÜ” için mısır kırdık.

Köyde her aile, ev yapmak için kemerleri sıkma yolunda çok tecrübelenmiş görünüyordu. Kullandıkları evler çok eskiydi. Köylerimizdeki yaşam ile şehir yaşamı arasında köprü kurma yolunda, birbirimizin farkında olmalıydık. Köy evlerinden kareler:

Eli öpülesi analarımızdan biri. Hızarı elinde odun biçiyor. Selam verdik, hemen yola çıktı bizi karşıladı, halimizi hatırımızı sordu.

SÜTLEK GÜNÜ, Çorak köyünde de devam etti. Yine bir öğrenci evindeydik. Hediyelerimizi verdik.

Mısır tarlasından kırılan mısırlar közlenmek için hazırlandı.

Güzel bir günde, güzel insanlarla beraber vakit geçirdik. Beni en çok etkileyen tarafı, aracı ile hediyelerimizi götürmeye yardımcı olan eski öğrencimin içtenliği ve candanlığıydı. Eski öğrenciden yeni öğrencilerimize  bir köprü oluşmuştu. Teşekkürler yüreği temiz, yardımsever ve çalışkan öğrencim. İlkokul yıllarındaki gibi yüreğinin sıcaklığı gözlerinden okunuyor. Sen var ol sağ ol. İyiler hep var olsun….

Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

TOPRAK HAVA SU VE GÜNEŞİN DOSTLARI

Ayşe Yaşar SARIKAYA

KÜLTÜRE YENİ BİR BAKIŞ 

Derleme görüşmeleri- Başsökü Köyü Ayşe Aslan ve eşi

Kadınımız yüz yıllarca el işlemelerine umudunu, sevdasını ve sırlarını saklamıştır. Doğanın güzellikleri onun ilham kaynağıdır. Toprak – hava – su -güneş arkadaşı, sırdaşı ve dostudur. Matematik inceliklerini bilircesine işlediği nakışlar, hayret edilecek ustalıklarla doludur. Ürettikleri,   tema ve renk çeşitliliği ile dünyadaki tüm örneklerin önüne geçmiştir.

İşlemelerin tarihi geçmişine bakarsak, insan yaşamına ok ile yayın kullanımıyla girdiği görülür. Araştırmalar, kökü çok eskilere uzanan ok-yay, yaba şeklindeki işaretlerin, duvar kabartmalarında, çanak-çömlek, madeni eşyada, hiyerogliflerde, çeşitli el sanatlarında, giysilerde ve parada hayvan ve insan figürleri ile birlikte kullanıldığını gösterir. Asya’dan Anadolu ve Avrupa’ya kadar mağaralar, kayalar, mezar taşları, hanlar, kervansaraylar, dinsel mekânlara işlenen damga ve işaretler, bu geleneğin yaygın olduğunu göstermektedir.  Çember, ok-yay örneklerini, Anadolu Medeniyetler Müzesinde sergilenen Hititlere ait eserlerde görmek mümkündür.

Anadolu köylerinde süs, nakış, işleme, yanış, su, belliş, çekipi, tabak, örnek, goraf, ala, oyu, cin ve im sözcükleri kullanılır. Bu gün yaygın olan motif ve desen kelimesi ise dilimize Fransızcadan yerleşmiştir. Motif bu dilde tema anlamına gelir.

Durağan kadın giysisi elbise önündeki nakış el işlemesi, aynısı arkada da var 

Sinop köylerinde ise süs, nakış, su, işleme ve dökme sözcükleri kullanılır. Dağlık köylerde yaptığım araştırmalarda, entarinin kol altına veya keten şalvarın ağ kısmına konan ek parçaya, YEN denir. İşlemede kullanılan yanış kelimesinden geldiğini düşündüğüm bu sözcük, giysinin kolu anlamında da kullanılmıştır. Giysinin kolu yan tarafındadır, yan sözcüğünü yen olarak benimsemiş ve kullanmışlardır. Ayancık ilçemizde de tepelik olarak işlenen nezgepe, sağ ve sol yanından takılıp çeneden geçirilen 1 cm enindeki işlemeye YENGİL adı verilir. Eski Türkçede işleme anlamına gelen yanış sözcüğü, Sinop kültüründe yen olarak karşımıza çıkar.  Gerze ve Dikmen köylerinde işlemeye nakış derler. Arapça nakş etmek anlamındaki “nakş” kelimesinden gelmektedir. Köylü, bu sözcüğü konuşma dilinde naaş olarak seslendirir. M.Ö. binlerce yıldan beri, köklü devlet olma geleneğinden geliyoruz. Kullandığımız sözcükler ve zengin kültürümüz o binlerce yılın, farklı coğrafyaların birikiminin hatıralarıdır.

Sevgiliye yazılmış mektup gibidir işlemeler

Sinop’ta olduğu gibi Anadolu’nun her bir köşesi işlemeler, dokumalar ve oyalarla doludur. Kadınlar işlemelerinde kimi zaman duygularını dillendiren şair, kimi zaman renkleri anlamlandıran ressam olmuştur. İşlemeleri, bazen sevgiliye yazılmış birer mektup gibidir. Sevdiğine sarı çevre gönderen genç kız, aşkını ve bu aşktan sararıp solduğunu anlatmaya çalışır. Selvilerle bezenirse, hasretinden ölmeyi düşündüğünü ifade eder. Yeşille süslü ise arzusunu; mavi ve çiçek bezemeli ise ümitli ve şevkli olduğunu belirtir.

İşlemelerde çiçek, yaprak, ağaç, meyve ve hayvan temaları işlenir. Kadınlarımız desenlerde, şafak ve gurup vaktinin renklerini tercih ederler. Kullandıkları kökboyanın kalıcılığı bu işlemelerin mührüdür. Ayrıca saçlarının tellerini siyah iplik yerine kullandıkları da görülür. İşlenen saçlar günümüze kadar canlılığını kaybetmeden gelmiştir.

Sinop kırsallarında derleme yaparken, kadınlarımızı erkeklerle birlikte tarlada, bağda, bahçede çalışırken buldum. Görüşmelerimi zaman zaman tarlada, zaman zaman evde, bazen de kapı avlusunda yaptım. Onlarla dağa oduna giderken de görüştük. Sırtına yüklediği odunun ağırlığı altında ezilirken bile “evimize buyurun çayımızı çorbamızı için” diyerek misafirperverliklerini sergilediler.

Gerze kadın giysisi 

Sinop kadın işlemeleri, ilçe ilçe farklılıklar göstermektedir. Araştırmalarımda, Durağan’da önü ve arkası işlemelerle bezenmiş çok önemli kadın giysisi gördüm.  Gerze ve Dikmen köylerinde çok çeşitli paça ve entari nakışları derledim. Ayancık ve Türkeli bölgesinde yaka, nezgep ve paça nakışlarındaki incelik çok dikkat çekiciydi. Boyabat’ta işlenen peşkir ve örtü nakışları, saray kültürünün detaylarını taşıyordu. Durağan, Saraydüzü ve Boyabat yöresi çember dokumaları günümüze kadar taşınmıştı. Mahrama ise Durağan’a özel, öne çıkan bir kültürdü.  Kadınlarımızın mutfak kültürü de göz ardı edilmemeliydi.

Madalyonun arka yüzü     

Türkiye’nin birçok üniversitesinden öğrenciler, bitirme tezleri için derlemelerim, görüntü, fotoğraf ve söyleşilerimden faydalandılar. Araştırmalarımı seve seve paylaştım. Araştırmalarımın sebebi, madalyonun arka yüzündeki gerçektir. Batı Karadeniz Bölgesinde, dağlık kesimlere yerleşen göçerlerin tarihi çok eskidir. Savaş yılları yılgınlarıdır onlar. Selçuklu dönemi, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde yıllarca Anadolu’nun her köşesinde savaşmışlardır. Savaşlar, çete saldırıları, işgaller, isyanlar nedeniyle dağılan gruplardır onlar. Sağ kalanlar, aileler halinde yüksek Sinop dağlarına tehlikelerden uzak kalmak için yerleşmiştir. Bu sebeple Sinop köylerinde yerleşim çok dağınıktır. Böyle bir ortamda, kadınlarımız okula gitmeden, kurs görmeden, işleme eğitimi almadan kendi kültürlerini yaşatmıştır. Büyük şehirlere yapılan göç ile bu çalışmaların arkasının kesilmesi üzücüdür.

Savaş mitoloji destan kahramanı kadınlarımız

Eski kadınlarımız, tarih boyunca her alanda varlıklarını ortaya koymuştur. Tarih sayfalarının savaş, mitoloji ve destan kahramanlarıdır onlar. Modayı kendileri yaratmış, kültür ve sanatta varlıklarını dünyaya göstermişlerdir.  Yöremizin gençleri ve akademisyenlerini AR- GE çalışmaları ile kırsal alanlarda görmeyi yürekten istiyoruz. Memleketimiz organik tarım, biyolojik çeşitlilik, kök boya, desenler, giysiler, dokumalar, ahşap el sanatları, ahşap ve taş mimari, doğal su kaynakları, tarihi doku, yayla turizmi, kültür ve sanat alanlarında projeler geliştirecek girişimcileri özlemle beklemektedir. Yüzümüzü sanal gerçekliğin renkli popülizminden, memleket gerçeklerine döndürmek doğaya, insana,  canlılara ve tüm varlığa iyi gelecektir. Hedeflenen,  bu güzellikleri sanayileşme ile birlikte uygun yürütmektir.

Sanayileşmenin getirdikleri ve götürdükleri

Artık, sanayileşen dünyanın getirdiği kolaylıklarla yaşıyor, zamandan kazanıyoruz. Getirdikleri ve götürdükleri üzerinde düşünürsek; şapkayı önümüze koymak gerekecek. Topraklarımız boş duruyor, marketlerden alış veriş yapıyoruz. El dokuması yerine tekstil ürünleri kullanıyoruz. Polyester, katkı maddeleri,  kimyasallar tüm yaşamı kuşatmış durumda. Sokak oyunları yok olmuş, yaparak- yaşayarak öğrenme, yerini sanal deneyime bırakmıştır. Geçmişte oyununu ve oyuncağını kendi yaratan çocuk, bu gün bilgisayarda bir “tık” ile başardığını günlük yaşamda başaracağını sanmaktadır. Şairin “nerede bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım” dediği türküler, artık duygu yoğunluğunu kaybetmiştir. Bilişim teknolojileri, yarattığı sanal güçle toplum yaşamını, psikolojisini ve kültürünü yönetmeye başlamıştır.

Yılda bir kere çiçek açan bitki, hormonla her ay çiçek açmaktadır. Tavuklara gece aydınlatma uygulanıp, günde iki kere yumurtlatılmakta, bitki ve tavuğun ömrü kısalmaktadır. Çoğaltabileceğimiz bu örnekler, bize altın yumurtlayan tavuğun hikâyesini hatırlatır. Toprak- hava- su ve güneşin dostluğunu kaybetmeden, sanayi ve teknolojinin yeniliklerinden faydalanmalıyız. Yoksa bize toprak küser, hava küser su küser, güneş küser.

Kar taneleri yere inerken, hiç birbirine çarpmazmış. Eğer çarpsalardı, gökten üzerimize dev kartopları yağardı. Hayvanlar, sadece karnını doyurmak için öldürürmüş. Her zaman öldürselerdi, dünyada canlı kalmazdı. Tarla fareleri zararlı diye ilaçlanıp öldürülmüş. Daha sonra ülkede, çekirge istilası baş göstermiş. Ekosistem içinde inanılmaz bir uyum, ölçü ve denge vardır. Toplumun kültürel dengesinin de bir aritmetiği ve iç dinamikleri olduğu unutulmamalıdır. Yumuşak ve doğal geçişler bu dinamizmi olumlu etkiler. Eskiden kasaba ve nahiyeler vardı.  Köyden kasabaya yapılan göçte, kültür kayıpları olmazdı.  Büyük şehre yapılan göçlerde, sert geçişler ve sonuçları gözlenir. Çocuklar ve gençlerde kültür dejenerasyonu öne çıkar. Doğal kültürel süreklilik kırıldığı zaman, toplumun sosyolojik ve psikolojik dengeleri etkilenir.

Kadınlarımızdan kalan son işleme örneklerinin sobaya atılıp yakıldığını duyduğumda, samimiyetimle insanlığımdan utandığımı ifade edebilirim. Büyük şehirlere göçenler, kendilerine bırakılan değerli mirası canlandırmalıdır. Bu memleket hepimizin, çalışmalı ve üretmeliyiz.

 
 

Etiketler: , ,

ÇAĞLAYAN ŞELALELERİ

 

dscf2762

DOĞA SEVENLER BU GÜZELLİKLER SİZLERİ BEKLER: Bu gün 23 EKİM 2016, hava çok güzel. Çağlayan köyü Örencik bölgesindeki şelaleleri ilk defa görüntüledik. Köy muhtarı ve eşi bu araştırmada bize rehberlik etti. Araba ile gidebildiğimiz yere kadar gittik ve sonra yürüdük. Mevsim sonbahar, renkler eşsizdi. Terk edilmiş bu güzellikleri görmek bizi mutlu ettiği kadar hüzünlendirdi de. Issız kalmamalıydı bu güzel doğa, bilinmeli görülmeliydi.

dscf2706

 

Burası doğa yürüyüşü için ideal bir alan. Doğa sevenleri bu güzelliklerle buluşturmak istiyoruz.

dscf2738

Doğa sizi dinlendirecek, bir an olsun kentin karmaşasından uzaklaştıracak. BİLKE bu bölgeye yapılacak doğa yürüyüşü ve etkinlikler konusunda proje hazırlıyor. İlgilenen doğa sevenlere duyuruyoruz. Yürüyüşten sonra, muhtarın eşi Ayfer mantar topladı, muhtar ateş yaktı, mantarlar ateşte közlendi ve çay demlendi. Ulu ağaçlar arasında mis kokulu ormanda dinlendik.

dscf2807

Çağlayan köyü şelalelerini tanıtmaya devam edeceğiz. Köylerimiz yalnız bırakıldıkça, doğa memnuniyetsizlikten sızlanıyor. Toprak üzgün, ağaçlar küskün. Ekolojik dengenin duygu selini duymak gerek. Yaralarını sarmak gerek. Doğa için,köylerimiz için araştırmaya devam. Muhtar Veysel Korkmaz ve eşi Ayfer’e rehberliği için teşekkür ederiz..

dscf2806

 
 

Etiketler: ,

KALE İÇİNDEKİ SİNOP DIŞINDAKİLER

DAĞLARIN TEPESİNDEKİ GİZEM

Yabancı araştırmacıların yıllardır ilgilendiği tarihi kalıntılardan sonuncusu, dağların tepesinde zamana meydan okuyarak duruyor. DİKMEN-GERZE sınırındaki yüksek dağlardaki bu kalıntıya, GALA DERESİ boyunca yürüyerek ulaşılır.

KUYU

Bölgede 30 MAYIS 2007 tarihinde çekim yaptık ve görüntüler aldık.  Rapor hazırladık ve video görüntülerini ekleyerek   Kültür Bakanlığına başvurumuzu yaptık. Doğa ve Milli Parklar Müdürlüğü 2008 tarihinde resmi olarak inceleme yaptı. Bölgedeki takım şelaleleri, biyo çeşitlilik, doğal güzellik ve tarihi dokunun koruma altına alınması için ilk adım atıldı. Bölgenin tapu kayıtları olmadığından, tapu kayıtlarının çıkması gerekiyordu.2010 yılında köyün tapu kayıtları çıkarıldı.Sonucu takip ediyoruz. Her müdür değişimlerinde tekrar tekrar aynı adımları atıyoruz…..

KUYU AÇIK

TARİHİ KUYULAR (Bir inci Memleketim- Y.SARIKAYA

Hafta yağışlı olduğu için yollar bozuktu. Çağlayan köyü Eltiyeri mahallesine kadar, Gerze Milli Eğitim Müdürlüğü arabasıyla çıktık. Sonra, yola traktörle devam ettik. Milli Eğitim Müdürlüğünün şoförü Faruk Bey, kaymakamlık basın yayın ve halkla ilişkilerden Hüseyin Kocabaş ile 3 kişiydik. Köyden Hasan İnce ve İbrahim Korkmaz da bize rehberlik etti. Böylece beş kişi olduk. Orman yolu bozulmuştu, traktör de devam edemedi, sonra bir saat kadar yürüdük.

Koca ağaçlar, dağ, dere, tepeler arasından geçtik. Dikmen ilçesinin Çukurcaalan köyü ile Çağlayan köyü sınırında akan Gala deresine ulaştık. Gala deresi boyu, yürümeye devam ettik. Gala deresinde, küçük şelalelere rastladık. Orman içinden geçerken, büyük boyutta kesilmiş mermer ve siyah taşlar gördük. Dağ sıraları, sanki kale görünümünde idi. Taşların eski uygarlık kalıntıları olduğu belliydi. Kuyuların olduğu yüksek tepeye çıkacaktık. İlerledik, çıkacağımız tepeye geldiğimizde Gala deresinin ikiye ayrıldığını gördüm.

Dağın tabanı, sağ ve soldan Gala deresi ile kuşatılmıştı.  Sonra kayalık dağlardan yukarı tırmandık. Kayalar dikti, zorlukla ayak basacak yer bulabiliyorduk. Yanlış basmamalıydık, çünkü aşağısı uçurumdu, dikkatle dağa tırmandık. Benim sırtımda kamera ayağı, omzumda kamera vardı. Umarım, ulaştığımız yer bu maceraya değecekti. Nihayet tepeye çıktık. Tepenin üstü düzlüktü. Karşımızda dağlar, aşağıda dere yatağı, yükseklik hem rahatlık veriyor hem de insanı ürpertiyordu.

Merak içinde kuyu diye anlatılan yere baktım. Yaklaşık iki metre çapında, derinliği yedi metre civarında bir çukurdu.  Kaya sanki kesici bir aletle kare prizma şeklinde kusursuz kesilmiş gibi, dibe doğru uzuyordu. İçi boşaltılmıştı ve gelenlerin attığı taşlar kuyunun dibini doldurmuştu.    Üç kuyu birbirine yakındı. Aralarında 15- 20 metre kadar mesafe vardı. Önceden bu kuyuların içi dolu ve ağzı kapalıymış. Hazine avcıları gelip tahrip etmişler, şimdi kuyu içinde sadece seramik kırıkları vardı. Kuyunun içinde ağaçlar büyümüş, dalları da ağzını kuşatmıştı.

 Dördüncü kuyu, ayrıca bağımsız bir tepe üzerinde bulunuyordu. Bu kuyuya çıkmak tehlikeli olduğu için açılamamıştı. Doğa, bu tarihi dokuyu kendisi korumuştu. Bulunduğumuz tepenin hemen yanında, üç dört katlı bir bina gibi duruyordu. Gala deresi boyu yürürken, açılmayan kuyuyu karşıdan gördük. Ağzı daire gibi uzaktan görülüyordu.  Üstünde kayadan büyük bir kapak vardı.  2. kuyuyu görüntülerken kameramın LCD ekranı bozuldu. Kameranın, kullanım kılavuzunda yüksek frekans, elektromanyetik alandan ve nemden etkilendiği yazıyordu. Kuyuların olduğu yer mi, yükseklik mi, yoksa nem mi etkilemişti bilmiyorum. Ama kamerama yazık olmuştu.

Kazılmış, tahrip edilmiş, hatta yabancı turistler tarafından bile ziyaret edilmiş bu kuyulardan, küpler içinde bakır veya bronz para çıktığı anlatıldı. Dere yatağında kalın ve parlak tunç dikiş yüzüğü, çevredeki orman ve derelerde de bir sürü eski paralar bulunmuştu. Bu bulgular neredeydi, tarih yok olup gidiyordu. Vah memleketim dedim içimden. Sinop amforalarının yabancı müzelerde bulunması gibi, buradan çıkan tarihi eserler de kim bilir hangi yabancı müzede idi şimdi.(Y.SARIKAYA- Bir İnci Memleketim, S:69-73 )

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Şubat 2015 in köylerde yatan tarih

 

Etiketler: , ,

ÇAĞLAYAN KÖYÜNDE SU DEĞİRMENİ

IMG_0465

Doğal ürünler ve doğal beslenme hakkında her gün basın yayın organları yeni bilgiler sunmaktadır. Oysa,köylümüz eskiden doğal beslenirdi. Un su değirmeninde öğütülür, tavuk bağda bahçede gezerek yumurtlar, toprak verdikçe verirdi.

Artık su değirmenleri azaldı. Bu gün Çağlayan köyü su değirmeni, hala kullanılmaktadır. Değirmen, İmamgil sülalesinin değirmeni olarak anılır.

IMG_0471

Değirmende öğütülen buğday, kabukları ile birlikte öğütüldüğü için hazmedilmesi kolaydır. Derneğimizin Organik Gıda Ve El Sanatları Kermesinde bu değirmende öğütülen unlar yer almıştır.

IMG_0479

Su değirmenleri, çay yakınlarında  olur ve suyun kuvvetinden faydalanılarak çalışır. Kervan Çayı kenarındaki bu değirmen, şelalenin suyu ile çalışır. Bu güzelliği sizlerle paylaşmak istedik. Bu kültürün kaybolmamasını diliyoruz.

şelaleIMG_0466

Çağlayan köyünde, evlerin temelinde ve avlusunda kullanılan kesme taşlar, yukarıdaki fotoğrafta da görülmektedir. Bu taşlar, yöreye hastır. Keser, kazma gibi sert bir  aletle vurduğunuzda, taş makine ile kesilmiş gibi dümdüz olur.

IMG_0481

Evlerin temelindeki ve avludaki taşlar, doğal taşlardır.

IMG_0483

Köyden görünüm.

IMG_0482

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Kasım 2014 in köylerde yatan tarih

 

Etiketler: , ,

KÖK BOYALARIMIZ

30.07.2022- BİLKE

KAZIM AYDIN ANISINA

Kuruluşumuzdan bu güne, çalışmalarımız doğal kaynaklarımızın korunması ve değerlendirilmesi amacını taşımaktadır. Kök boya konusunda derneğimize yardımcı olan Kazım AYDIN’I rahmetle anıyoruz. Bu bilgiler kaybolmaz, Sinop kök boyaları değerlendirilir bir gün.

IMG_0177

Yöremizde kök boya kültürü yıllarca kullanılmıştır. Derneğimiz, bu kültürün gün yüzüne çıkması ve günümüzde organik boya sektörüne taşınmasını hedeflemektedir.

Bu nedenle, Temmuz- 2008 tarihinde BİLKE(Bilim Kültür Eğitim Derneği) olarak “İlimizde kökboyaları” yarışması başlattı. Kaybolan bu kültürü canlı tutmak amacıyla yaptığımız bu çalışmaya katılanlar arasında, İstanbul’da yaşayan Gerze- Bolalı köyünden Kazım AYDIN ve Annesi Hanife AYDIN, yarışma kriterlerine uygun çalışma raporu sundular. Yarışma inceleme ve araştırma kurulu katılımcıları koşullara uygun bulmadığından 1., 2. ve 3. seçememiştir.

Kazım Aydın- Hanife Aydın ekibi ise MANSİYON ödülüne uygun bulunmuştur. Dernek Yönetim Kurulu Üyelerimiz ve Halk Bilimine gönül verenler adına bu ödülü vermekten mutluyuz.

GERZE-BOLALI KÖYÜ

KÖK BOYA İNCELEME VE ARAŞTIRMA RAPORU

“Ben Hanife Aydın, 1944 Görümcek köyü(Dikmen) doğumluyum. Gerze Bolalı köyüne gelin geldim. Hala Bolalı köyünde yaşıyorum. Anamdan, kaynanamdan iplerin nasıl boyandığını öğrendim. Boyadığımız iplerle senelerce nakış yaptım. 

Köyümüzde iplik yünden ve ketenden yapılır. Yün yıkanıp temizlenir öreke ve kirmanla işlenerek ip halini alır. Sonra boyanır ve dokuma tezgâhlarında (halk düzen der) dokunur.

Bizim yöremizde keten ekilir. Büyüyüp kuruduktan sonra biçilip tohumları alınır. Bağcıklar halinde(demet ) toplanır. Bu bağcıklar gölde ıslatılır. Bir ay suyun içinde bırakılır. Sudan çıkarılır, tekrar kurur ve köylünün bildiği mengenez ( bir tür ezme aracı) ile iç çubukları kırılır. Dıştaki kabukları soyulur ve tahtaya çakılı çivilerden oluşan tarakla taranır. Tarandıktan sonra öreke ve kirman ile ip halini alır. Çıkrık ile bükülür, dokuma tezgâhına sadece boya işlemi kalmıştır.

Bolalı köyümüzde TETİRE denen bir ot vardır. Bu ot bir kazana konur, içindeki su renk alana kadar kaynatılır. Suya bir parça ip daldırılarak boya kıvamına gelip gelmediği anlaşılır. Boya kıvamına gelince keten ip veya yün kazanının içine batırılır ve bir sopa ile karıştırılır. İpler çile halindedir. Her tarafı aynı renkte olması için karıştırılır. İpin rengi koyu kahve rengi olur. Bu ip paça ve boyluk nakışında kullanılır.

Tetire otu Gerze Yenikent civar köyleri, Yamacık, Ova, Gerdeme, Acısu, Belveren, Sarnıç ve Bayraktıro köylerinde kolaylıkla bulunabilir. Aynı zamanda tetire otunun tohumları kuşyemi olarak da kullanılmaktadır. Şuan Gerze’de Pazartesi ve Cuma günleri kurulan halk pazarında köy kadınları kuşyemi olarak tetire tohumu satarlar.

 İpler boyandıktan sonra düzende dokunur. Kilim, elbise, yün pantolon, yün aba, keten pijama, havlu (peşgir), keten göynek, beşikörtüleri, kolan, at heybesi haline getirilir.

1970 yıllarına kadar köyümüzde dokuma pantolon ve yünden aba giyilirdi. Bir de eskiden karaağaç kabuğu kaynatılır, ondan da siyah boya elde edilirdi. Bu boyalı ipler paça ve boyluk nakışında kullanılırdı.  

                                                                                                                     10. 12. 2008

             

Kaynak Kişi: Hanife AYDIN

Rapor:   Kazım AYDIN

Gerze- Bolalı Köyü 

 

 —————————————————————————————————–

 

 

BOLALI KÖYÜ VE BOYLUK

Gerze’den sonra yol boyu Hızarçayı’na devam edersek, Çakallı istikametinden Bolalı köyüne ulaşırız. Yukarıya doğru çıkarsak, önce Sarımsak sonra Tatlıcak daha sonra en tepede Tilkilik’e varırız. Yüksek köylerde iklim koşulları sebebiyle keten yetişmez. Bolalı köyü, keten tarımına uygun olan köylerimizdendir. Bu köyden yukarılarda keten tarımı yapılmaz. Kaynak kişilerden, Tilkilik ve Başsökü köyünde kendir tarımı yapıldığını dinledik.

Hanife Aydın’ın anlatımları içinde, köylerimizin ilginç sözcüklerinden biri vardı. Entariye “boyluk” diyordu. Diğer köylerde göynek ve enteri denilen giysiye, Bolalı köyünde boyluk diyorlardı. Köylülerimizin sözcük ustalığı, işte böyledir.

Boyluk, suluk, kuşluk, tozluk, tuzluk, taşlık gibi, tek heceden ustaca sözcük üretirler. Boydan aşağı, uzunca olan giysi anlamı, “boyluk” sözcüğünde yerine oturuvermiştir.

Başsökü köyünde, Mehmet Babacan Karaağaç kabuğundan siyah; Sazlı köyünden getirilen toprakla da sarı boya elde edildiğini anlatmıştı. Tilkilik köyü muhtarı da, eskilerin kırmızı boyayı Çalkayadan getirilen bir topraktan elde ettiklerini söyledi. Kök boyalar konusunda, yöremizin birikimi çoktur.

Kaynak:Y. SARIKAYA-Bir İnce Memleketim Kitabı sayfa:424

—————————————————————————————————–

Derneğimiz,   yerel kaynaklarımızın keşfedilmesi ve kullanılması için bilimsel çalışmaların desteklenesini  hedeflemektedir.

Dernek kuruluşundan hemen sonra, yöremizde geçmişte kullanılan fakat bugün unutulan KÖK BOYA kültürünü gündeme taşımıştır.  ARALIK- 2008’de yarışma düzenlemiştir. 

KÖK BOYA YARIŞMASI BASIN BÜLTENİ 

Sinop peşkirleri, çarşafları, Ayancık yaka nakışları, Gerze paça nakışları, Gerze- Dikmen bölgesi elbise nakışları, Durağan mahramaları, Boyabat ve Durağan çemberleri yöremizin övünülecek el sanatları ürünleridir. Bu ürünlerdeki, lacivert, mavi, kırmızı, sarı, yeşil, bordo, kahverengi, siyah renkler Sinop yöresine özeldir. Sinop toprağı, Sinop bitkisi, Sinop kökleri, Sinop ağaçlarının kabukları kullanılarak elde edilmiştir. Kullanılan boya, doğal kök boyadır. Bugün bu kültür yaşamamaktadır. Organik ürünlerin, organik tarımın gündemde olduğu çağımızda BİLKE, Sinop’ta bu kültürün ortaya çıkartılması amacıyla yarışma düzenlemiştir.

Yarışma, “SİNOP’TA KÖK BOYALARIMIZ” konulu araştırma yarışmasıdır. Yarışmanın sponsorluğunu, Türkiye’de el sanatları eğitim hizmetlerinin temellerini atan, 35 yıl yurt içi ve yurt dışında aktif olarak el sanatları öğretmenliği yapan eğitimcilerden, eski Kız Meslek Lisesi Müdürü Sayın Nafize Şükran Ellialtı üstlenmiştir. Dernek olarak, ödüllü yarışmaya katılımcıların ilgisini bekliyoruz. Kök boya kültürünü bilen kaynak kişiler kaybolmadan, duyarlı olanların olaya sahip çıkmasını istiyoruz.

İstanbul’da ikamet eden, işi bilen kaynak kişilerimizin yarışmaya katılımı, kültürümüze hizmettir. SİNDEF ve İstanbul’daki Sinop Derneklerinin, yarışmaya katılımın sağlanması için yardımlarını bekliyoruz. Gelin Sinop’ta kök boya kültürümüzü tespit edelim, “organik boya” sektörünün dikkatini çekelim.

KATILMA ŞARTLARI

Alan araştırması ve derleme çalışması yöntemleri uygulanacak. Sinop’un hangi ilçesi köyü ve bu köyün neresinden hangi malzeme kullanılarak elde ediliyor. Yün, keten, pamuk boyama yöntemleri farkı var mıdır?. Boya malzemesi bitki ise yetişme mevsimi, toprak veya kök ise zamanı, kullanma miktarı, kaynatma süresi…. gibi aşamalarda uygulanan her şey açıklamalı olarak “word” dosyası hazırlanacak. Resimler çekilip, numaralandırılarak dosyaya eklenerek CD olarak teslim edilecek.

Araştırmacı, kaynak kişi ve CD hazırlayan yarışmaya grup halinde katılabilir. Kaynak kişinin yaşı en az 60 olmalıdır. ( Eğer bizzat kendisi kök boyayı annesi ve büyükleri ile birlikte uygulamış, yapılışını tam biliyorsa 50- 60 arası olabilir. )

Yarışmaya katılacak olanlar hazırladıkları CD’yi en son 22 Aralık 2008 tarihine kadar “yeni mahalle, kuru çeşme sokak no:1 Sinop adresine posta ile veya elden teslim edebilirler. Elektronik posta adresi” sinopbilke@hotmail.com

Kimya mühendisi, eğitimci, halk bilimcilerden oluşan jüri, değerlendirmeleri Ocak ayında yapacaktır. Tüm katılımcılar Şubat ayında Sinop’a davet edilecek, konuk edileceklerdir. Dereceye girenler ödüllerini ödül töreninde alacaktır.

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Şubat 2012 in köylerde yatan tarih

 

Etiketler: , , , ,