RSS

Kategori arşivi: Yaşar Sarıkaya yazılar

SÖZCÜKLERİN YOLCULUĞU

30 Mart 2017. A.Yaşar SARIKAYA

 

Sözcükler de yolculuk yapar mı demeyin. Onlar, hem zamanda hem de coğrafyalarda yolculuk yaparlar. İlk insandan beri devam eden süreklilik, etkileşimlerle söz varlığına zenginlik kazandırır. Her uygarlığın yerel kültürü oluşur ve her dil kendine özel söz varlığına sahip olur.

İnsanlar birbirleri ile sözcüklerle iletişim kurarlar. Hepimiz,  kendimizi konuşarak anlatır ve konuşarak anlaşırız. İçsel doğamızın duygusallığını, dışsal etkileşimlerimizi yaygın olarak sözlerle yansıtırız. Binlerce yıl belki de daha uzun zamanı kapsayan yolculuktur bu. Doğum anındaki aaaaaaa, eeeeeee, ıngaaaa gibi içgüdüsel sesler,  ilk insandan beri yaşayan bir gerçek değil midir?

Kültürlerin farklı coğrafyalara taşınmasında, göçlerin etkisi büyüktür.  Anadolu yurdu, bu konuda zengin bir belleğe sahiptir.[1]

Büyük Orta Asya göçü, Sibirya’dan Avrupa’ya, Karadeniz Bölgesinden Anadolu ve Balkanlara, İran, Irak ve Suriye üzerinden Anadolu içlerine yapılmıştır. Obasını, koyununu, keçisini, kilimini, çoluğunu çocuğunu yaylak ve kışlaklarda konup göçerek taşıyanlar, sözcükleri de dağarcıklarında getirmiştir. Kondukları her yerde, kullanılan yerel sözcüklerden etkilenerek, kendi dil yapılarını bozmadan yeni sözcükler türetmişlerdir. Anadolu, M.Ö. 10. 000 bulgularına sahip olan ve bu konuda dünya bilim insanlarının dikkatini çeken bir coğrafyadır.  Dil, söz ve diğer tüm kültürel varlığı inanılmaz zengindir.

Yolumuz Sinop kırsallarına düştüğünde, yerel dilin köklü bir yapıya sahip olduğunu görürüz. Onlar, çok çabuk yeni sözcükler türetirler. Kalın, kaba kişiliklere KABAT, eğrilik, dolandırıcılık yapanlara YABUÇ, kavrayışı az olanlara UZ, her işe burnunu sokan hareketli kişilere CIBIRTMA derler. Bu sözcüklerin kök yapısını incelediğimizde, bir mantık örgüsüne sahip olduğunu görürüz. “CÜCÜK” sözcüğü [2], bu gün soğan cücüğü olarak da kullanılır ve küçük anlamı taşır. Bu sözcük bazı köylerimizde yaptığı işi küçültme anlamında takma isim olarak da kullanılmıştır. CÜCÜ, CÜCE, CİCE, ECE, CİCİ, CÜK sözcükleri küçük çocuk veya kız çocuk anlamındadır ve Anadolu’da yaygındır. Bu sözcüklerin, anlam bakımından GERÇEK ANLAM taşıdığı görülür.

Anadolu’da yaygın olarak kullanılan toprak küpler vardır. Turşu, pekmez gibi yiyecekler bu küplerde saklanır. Durağan’da derleme çalışmaları yaparken, KÜP sözcüğünün CAP olarak kullanıldığına tanık olmuştum. Durağan’lı Hatice Teyze ile yaşadığım anıyı unutamıyorum. Yıl 2007, kamera ile Durağan yöresine has bir giysi olan kadın elbisesini çekiyordum. Elbisenin ön ve arka kısmı el nakışı ile bezenmişti. Hatice Teyze entariyi giydi, başına da yörede kullanılan fes ve Durağan çemberini bağladı. Çekime başladık, ben de giysi hakkında sorular soruyordum. Sıra fesin yapılmasına gelmişti. Hatice Teyze anlatıyor ben anlamıyorum, o tekrar ediyor ben yine anlamıyorum.  “Kızım hani pekmez capları va ya, pekmez capı işte” dedi ve detaylandırdı:

250 gr şeker adası yapıp taçları bu adaya koyarız. Toprak pekmez caplarının üstüne adalı taçları geçirip kuruturuz. O zaman, başta sert, yüksek ve kalıplı modalı durur.”  Taç ve terlik sözcükleri, fes altına konulan başlığı anlatıyordu. CAP ise bildiğimiz toprak küptü.

Hatice DALKILIÇ ve anlattığı başlık

 İngilizcede fincan CUP yazılır, kap okunur.  Kap- cap, keten- coton, cap- cup, newrose – nevruz  sözcükleri ve sayamadığım daha birçok örnekler, kültürler arasında yaşanan doğal geçişlerin açık örneğidir.

Sinop’ta ÇAKATUZ diye isimlendirdiğimiz yeşil zeytin, Rumcada aynı anlamda ÇAKASİS biçiminde kullanılır.  Çocukluğumda, Tarzan Kemal’in evinin bulunduğu sokakta “SAAT KAÇ” oynardık. Oyunda, EN- DES- TUR- BES sözcüklerini kullandığımızı hatırlıyorum. Anlamadığım bu kelimelerin ne ifade ettiğini araştırmaya çalıştım. Yunanca 1- 2- 3- 4 sayıları karşıma çıktı. Sinop sokaklarında, Rum çocuklarının oynadığı oyunlardan kalma sözcükler olmalıydı.

 1  ένα                   (ena)

2  δύο                   (dio)

3  τρία                  (tria)

4  τέσσερα           (tessera)

Boyabat ilçemizde  “GADINIM ALLAHIM” deyimi vardır. Bu deyimi ilk defa Sayın Şevket Maviş’ten duydum.  Şevket MAVİŞ, Kültür ve Turizm Müdürlüğünün Sinop tanıtım afiş, broşür ve rehberlerini hazırlayıp basan bir Sinop severdir. Sinop’ta görüştük, bize İstanbul’da çıkardığı SİNOPİST gazetesini tanıttı.  Birbirimize kitaplarımızı imzalayıp sunduk ve halk kültürleri hakkında konuştuk. Sayın Maviş, Boyabat’ın Çukurhan köyünde doğduğunu, köylerinde “GADINIM ALLAHIM” deyiminin “hoşa giden şeyler” için kullanıldığını anlattı. Anadolu’da yaygın olarak kullanılan “GADAN ALAM” deyimi geldi aklıma hemen. Deyim göç ile değişip, KADINIM ALLAHIM biçimine dönüşmüş olabilirdi. Gerçekten Orta Anadolu’da GADAN ALİM, GADAN ALAM olarak hem aynı anlamda hem de dert sıkıntı anlamında kullanılmaktadır.  Gada sözcüğü, Gerze köylerinde GADA SAVMAK biçiminde kullanılır. Öğün savmak, karın doyurmak anlamındadır. Bu gün kullandığımız gıda,  aynı kökten gelmektedir

GAGA [3], Gerze’nin yüksek köylerinde erkek kardeş anlamındadır.  GAGA başka bir anlamda, kuşların başında bulunan bir organdır. Her iki sözcük de anlam bakımından erildir. Anadolu köylüsünün sözleri ağacın kökleri gibidir, sağlam temele dayanmaktadır.

                İstanbul Üniversitesi “ESKİ ÖN ASYA DİLLERİ VE ARKEOLOJİSİ bölümü mezunu Arkeolog Mehmet SARIKAYA ile “Ölü dillerden ve eski uygarlıklardan bu gün yaşayan sözcükler ve sözcüklerin yolculuğu” hakkında görüştük. Bize şu bilgileri verdi:

“Anadolu, M.Ö. 2. 000 yıllarında çeşitli ve birbirini devamlı etkileyen dillerin konuşulduğu çok dilli bir ülke olarak karşımıza çıkar. Bu dillerin içinde,  güçlü bir siyasi varlığın dili olması bakımından büyük önem taşıyan Hitit dili ve ona akraba olan LUWCA, PALACA dilleri dikkat çeker. Kendi aralarında benzerlik olduğu gibi, bu gün de aynı kelimeler hala canlılığını devam ettirmektedir. Örneğin bu gün kullandığımız anne kelimesi, LUWCA dilinde ANNİ, PALACA dilinde ANNA, HİTİTÇE dilinde ANNA olarak kullanılmıştır. Baba kelimesi ise Hititçede TATA’dır. Sümercede TUĞDU Türkçede düğüm, NİGİN yığın, NURUM aydınlık demektir. Bu gün Anadolu’da, hala yaşayan çok Sümerce kelime vardır.

Boyabat yöresinde kullanılan GADINIM ALLAHIM deyimi, Alacahöyük ve Çatalhöyük bulgularındaki kadın tanrıça inancını akla getirebilir. Alacahöyük, Çatalhöyük çevresinde bu deyimin yaşayıp yaşamadığını araştırmak gerekir. Araştırmacılar, farklı dillerde aynı anlam ve benzer sese sahip olan ‘akraba’ olan sözcükleri incelemektedirler.”

Kültürler,  yaşlı bir çınar gibi köklerinden kuvvet alarak yaşarlar.  Geleneksellik ve modernlik, değerler ve normlar geniş perspektifle ele alınmalıdır.

Yaşar SARIKAYA

[1] “Bir dilin söz varlığı, o dilin tarihine geniş ölçüde ışık tutmakta, yüzyıllar boyunca ortaya çıkan ses, biçim, söz dizimi ve anlam değişikliklerini yansıtmakta, hangi dillerin etkisiyle, ne türden değişimlerin gerçekleştiğini göstermektedir.” (Aksan, 1996, s.11)

[2]  Çöcük “enfant, fils”(Balkan ağz.) (Kakuk 1972: 204; Hazai 1960: 187, 218); AAğ. çüçük “meyve ve sebzelerin en küçüğü” (DS: 1024).6-“YENİDEN TÜRKÇE ÇOCUK SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ ÜZERİNE Marek STACHOWSKI*

[3] Azerbaycan Türkçesinde gağa kelimesi “ağabey” anlamındadır. Ayrıca hürmet ve saygı için amcaya, dayıya ve genelde yakın akraba olanlara“. (İlhan, 1994 : 441 ) hitap olarak söylenir. Türkiye Türkçesi ağızlarında da, kaka / kako / kakko: 1)- Büyük kardeş (Kırıkla-Dinar / Af.; Gerze / Sin. Harput / Elz.) 2)- Erkek kardeş (SaldaYeşilova / Brd.; Siverek / Urfa, İç.) 3)- Süt kardeş (Ba. )”( Derleme Sözlüğü VIII, : 2599) .; keki : Büyük kardeş (Fener- Silivri / İstanbul)” ( Derleme Sözlüğü VIII : 2723 ) keke / keko : Kardeş, ağabey, amca vb (Bingöl, Elazığ, Diyarbakır yöresi .) Ayrıca; “gağa, gaga, gacı, gada, gıcı, gığa, gıÊa, gocu, guccÔ şekilleri de “küçük kardeş, ağabey ve erkek” anlamlarında, Afyon, Uşak, Isparta, Burdur, Denizli, Çanakkale, Eskişehir, Bolu, Samsun, Erzincan, Sivas, Konya, Antalya, Balıkesir, Giresun, Bayburt, Van, Diyarbakır, Sinop gibi illerin çeşitli ilçe ve köylerinden tespit edilmiştir . (Derleme Sözlüğü VI : 1291).- Prof.Dr.Ahmet BURAN”

 

 

Etiketler: , , ,

UNUTAMADIM

02. MART.2012- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Yaşım 19, Ordu ili Fatsa ilçesi Yeniköy-Sarıyakup Mahallesinde öğretmenim. Okul mevcudu 90, yeni  öğretmen atanana kadar tek öğretmenim. Okul iki derslikli olduğu için, öğrencileri sabahçı öğlenci yaptım. 1-2-3 sabah, 4-5 öğleden sonra devam ediyoruz. Eğitim öğretime sabah 8.30 başlıyoruz ve akşam 17.00′ de bitiriyoruz. Öğle arası da bayram için koro, halkoyunları çalışmaları yapıyoruz.

Gönlümde,  öğretme aşkının ışığı  yanıyor. Bu ışığın sorumluluğu omuzlarımda kendimce çalışıyor, çabalıyorum.  Ev sahibimin kızı Gülsüm evlenecek. O zamanlar köylerde gelinlik adeti yok. Nasıl cesaret ettim bilmiyorum, ona gelinlik diktim. Maaş günü ayda bir Fatsa’ya iniyorum. ÇAMAŞ henüz nahiye, yürüyerek Çamaş’a oradan da jeep ile Fatsa’ya gidiyorum. O zaman bu günün yolcu minibüsleri yok, 5 kişilik jeepe  9- 10 kişi biniyoruz.

gelinlik dikmek için Manifaturacıdan gerekli malzemeleri aldım. Dikiş makinesi buldum, teyel, prova derken makinada diktim.    Köyde ilk defa bir kız, düğününde gelinlik giymiş oldu. İlçeden etamin de almıştım, genç kızlara etamin üzerine kanava işlemesini öğrettim. Sabahtan akşama kadar okuldayım, akşamı da boş geçirmiyorum. Okulda tiyatro, koro, halk oyunları çalışmayı da sürdürüyoruz. Köylünün ilgi ile katılım sağladığı çok güzel 23 Nisan Bayram kutlaması yaptık.

4. sınıfta gözleri şimşek gibi pırıl, pırıl parlayan Ali ve tatlı kız kardeşi Ayşe, bu gün de gözlerimin önünde. Ayşe’ye bayram için prenses giysisi dikmiştim. Ali, sobaların yanmasında, odunların kesilmesinde, okul nöbetlerinde, bir yerden alınması gereken ihtiyaçlarda en yakın yardımcımdı.

Bir gün biz sınıfta ders yaparken, dışarıdan sesler geldi. Dışarı çıktım ve baktım.  Köyün adamları, hep beraber hasta taşıyorlardı. Ali ve Ayşe’nin annesi fındık bahçelerken kaza geçirdiğini öğrendim. Dere tarafında bir tarlada fındık diplerini kazarken, tepeden üstüne kocaman bir kaya yuvarlanmış. Tarladan alınıp dereden köye gelene kadar aradan 2 saat geçmiş. İlçeye götürülecek, köyün ileri gelenleri, sen de bizimle gel dediler. Bindik cipe gidiyoruz. İlk hastaneye gidene kadar 1 saat daha geçti, yani 3 saat zaman kaybedildi. Hastada hareket yok, sadece nefes alıp veriyor. Çocuklar gözümün önüne geliyor, ne yapsam da anneleri kurtulur, kime gitsem ne yapsam diye düşünüyorum. Hastaneye geldik, atladım hemen acili harekete geçirdim, sedye geldi, hastayı içeri aldılar. Hastayı röntgene, gerekli tahlillere hazırladım. Hayatımın ilk deneyimlerini yaşıyordum. Sonra doktor, ameliyata alacağız, üstündekileri çıkar ameliyat giysisini giydir dedi. Ameliyata hazırlarken hastanın yarasını çok yakından gördüm, yüzünde kocaman bir yarık vardı. Giysisini çıkarırken yarık açıldı. Çok etkilendim, daha ok gençtim. İyi olmasını umut  ederek hazırladım. Hastanın eşi, annesi ve ev sahibimle birlikte sonucu bekliyorduk.  15-20 dakika sonra çıkardılar. Bize  tam teşekküllü bir hastaneye götürün dediler.  Artık anlaşılmıştı, hasta beyin kanaması geçiriyordu. Hastayı tekrar giydirdim ve hazırladım.

Eşi hastayı doktorun tavsiyesi üzerine Samsun Hastanesine götürdü, ben akşam köye döndüm. Ali ve Ayşe’ye ne diyecektim. İçim sızlıyor, yüreğim dayanmıyordu. Onlar benden iyi haber bekliyordu. Eve gittim, gözlerimin içine bakıyordu çocuklar.

Çocuklar, anneniz güzel bir hastaneye gitti, baban ilgileniyor, bize haber verecek. Bekleyelim, dua edelim iyi haber gelsin dedim. Hayatımın en zor anıydı.   Sanıyorum hepsi 6 kardeştiler. Çocuklarla göz göze geldikçe içim yanıyordu.

Ertesi günü köye cenaze geldi……….

Ali ve Ayşe ile bu gün karşılaşsam, zaman sıfırlanır ve ben o günlere geri dönerim eminim. Ali şimdi İstanbul’da iyi bir işte çalışıyor. Telefonla bana ulaştı, konuştuk. O beni unutmamış, ben de onu unutmamıştım. Öğretmenim sizi unutmadım dediğinde sesi, eski acı anıları saklayamıyordu. Yaşadığımız olay, ikimizde de derin izler bırakmıştı.

Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,