RSS

BİR GÖÇ HİKAYESİ

22.03.2022- Seyfullah ÇALIŞKAN

AYRILIK, ÖLÜM VE TREN

İlk yolculuğuma bir eşeğin semerinde çıktım. Denk yapılmış yüklerin üzerine oturtulmuştum. Herkes ağlıyordu. Küçücüktüm, nedenini anlayamıyordum. Ortada ne ölen ne de cenaze vardı? Oysa bu ayrılık hem gidenler hem kalanlar için ölüm gibi bir şeymiş. Bir daha birbirlerini hiç görmediler. Büyüyünce öğrendim.

Abim eşeğin yularını çekip patikadan sürüyordu. Eşek ansızın durdu. Herkes sanki bir sesle irkilmiş gibi aynı anda durdu. Son bir kez yamaçtan aşağıya, köylerine baktılar. Hiç kimse bakışlarını gideceğimiz yöne çevirmeyi istemiyordu. Babam seslendi, “Yolumuz uzun, dedi. Hem gidelim hem ağlayalım.”


foto: muhacir göçü-gzt.com

Oğlana göz kulak olun dedi. Uyuyup kalırsa eşekten düşüverir. Başımıza iş açmayalım. Abim başıyla onayladı. Ona doğru baktı. Babam bakışlarını kayın ormanının yukarılarına doğru çevirmişti. Ağladığını görmemizi istemiyordu. Yola çıkanların hepsi birbirinden gizleyerek ağlıyordu. Herkes için hüzün yüklü bu başlangıç benim için çok eğlenceliydi. Ağlamayı bir oyunun içinde bırakıp unutuverdim.

Belli ki uyumuşum. Kendime geldiğimde bir tren kompartımanındaydım. Altımda bir giysi çıkısı vardı. Ne kadar yol gelmiştik. Kasabaya, istasyona ne zaman geldik? Nerede dinlenip soluklandık, hangi pınarlarda sular içildi. Hiç görmedim. Tren kalkacak demişlerdi. Amcam trenden inmeyi istemiyordu. Babamla sarılıp öylece kaldılar. Tren hareket etti. Amcam giden trenden aşağıya atladı. Bir daha onu hiç görmedik. Trenin altında kalıp can vermedi ama bunun ölümden bir farkı var sanki. Amcam kendi topraklarında babam göçmen geldiği bu ülkede ömrünü tamamlayıp göçüp gitti. Bir daha birbirlerini hiç görmediler. Çocuk yaştayken değil ama sonraki yaşadıklarımdan öğrendim. Bazen gitmek de kalmakta ölümüne bir ayrılıkmış.

Sirkeci Garı- Balkan göçü

Kalkıp etrafıma bakmak istedim. Trende dolaşmak, insanlara, pencerelerden dışarılara… Annem kucağına alıp sımsıkı sarıldı. Trenin makasları, bıçaklara varmış, dedi. Seni kıtır kıtır keserse ben ne yaparım? Küçük çocuklar annesinin kucağındayken hiçbir şeyden korkmazlar. O üzülmesin diye kucağına kıvrılıp uyudum. Ve bütün yaşamım boyunca annemin kucağında uyuduğum sıcacık tatlı uykuları arayıp durdum.

At arabalarına, traktörlere, otomobillere, otobüslere hatta vapurlara bindim. Ama en çok trenleri sevdim. Bacalarından kömür tozu kıvılcımları ve genzi yakan kapkara duman salan trenleri. Manisa’ya kadar en az dört istasyonda dururdu. Varsın dursun, tabakhaneye ok yetiştirecek halimiz yok ya. İnenler ayrı bir izlence, binenler ayrı. Manisa istasyonuna varınca biz inerdik ama devam edecek yolcular vagonlarında Alaşehir treni beklerlerdi. Simitçiler, tatlı satıcıları vagonları turlamaya başlardı. Köylüler satıcılardan hiçbir şey almazlardı. Onların çıkınlarında haşlanmış yumurtaları, börekleri falan vardı. Daha yolculuğun başında para harcamanın ne alemi var? Tren makas değiştirir. Soma ve Alaşehir trenlerinin yolcusu tek bir trene toplaşıp İzmir’e devam ederlerdi. Bana sorsanız Manisa’nın gidilecek en güzel yeri parkları, Muradiye Camii, Ağlayan Kaya, Nargile Kahveleri, Ayn-ı Ali falan değildir. Tren İstasyonu ve yanındaki küçük kahve hepsine bedeldir.

MART 2022- İzmir

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mart 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , ,

1960’LAR VE ÇOCUK

20.03.2022- BİLKE

Tufan BİLGİLİ- 1960’lar ve Çocuk

“Her Sinoplu’nun okuması gereken bir kitap. Kitaptan iki sayfayı okumanız için paylaşıyoruz. Gülcemal Vapuru ile Yunanistan’dan gelenlerin acı hatıraları da hepimizin içini yakar. Ateş de düştüğü yeri yakar. BİLKE”

1960’lar ve Çocuk kitabı 18 Mayıs 2018 BİLKE HALKBİLİM ÖDÜLLERİ kapsamında ödüllendirildi.

 
 

Etiketler: , , , , , ,

“ÇANAKKALE” ANNEM HEM YETİM HEM ÖKSÜZ KALDI

18.03.2022- Tayyip SANDALCI

BİZİM ÇİLELİ AİLEMİZ

Aziz dedemle Hacer Anneannem 1911-12 yıllarında Sinop-Dikmen’in yoksul dağ köylerinin en yoksulu olan Dudaş köyünde evlenirler. Uzaktan akraba ve komşu çocuklarıdır. İlk çocukları Emine(annem) 2,3 yaşlarında iken Aziz dedem (annemin babası) bir çocuğu ve veremli eşini arkasında bırakıp Çanakkale’ye gider(anneannemin annesi de veremden erken ölmüştür). Dedem komşuları ile vedalaşırken eşinin veremden kurtulamayacağını bildiğinden onlardan küçük kızıyla ilgilenmelerini (annem) onu aç bırakmamalarını rica eder. Nitekim dedemin gidişinden kısa bir süre sonra veremli eşi, anneannem genç yaşta (tahminen20-25 yaşlarında)vefat eder. Aziz dedem de (Annemin babası) Çanakkale’den dönmez. Böylece annem, yetim ve öksüz kalır.

Diğer yandan babamın babası İsmail dedem, İstanbul Unkapanı’ndaki kendi evinde eşi ve 3 çocuğuyla yaşamaktadır. Belgelerde dedemin ünvanı “arabacı başı Sandalcıoğlu İsmail ağa” diye geçer.

Çanakkale , peşinden 1. Dünya savaşı, İstanbul her bakımdan güvenli değildir.

Diğer tarafdan İstanbul salgın hastalıkların merkezi durumundadır . Aynı şekilde anadoluya da yayılmış durumdadır, kolera, tifus, veba, frengi, dizanteri, sıtma, verem; hepsi de bulaşıcı, salgın ve ölümcül.

Ayrıca İsmail dedem, seferberliğe çağrılmayı beklemektedir. Bu nedenlerden dolayı olacak ki; 3 çocuğu

( babam ve iki ablası 4-10 yaşlarında)ve eşini alıp Dudaş köyü’ne 3. Kardeş Ahmet dedemin yanına bırakıp kendisi İstanbul’a döner ve kısa süre sonra da seferberliğe çağrılır.

Bu yıllarda , köylerde yaşam koşulları hiç de iç açıcı değildir. İşe yarayan erkekler seferberlikte, kadınlar ekip biçme işini yapabildikleri kadar yapmaktadır; koşacak öküz yok, can güvenliği yok , köylerde eşkıya baskınları göz açtırmıyor, devlet otoriteyi sağlayamıyor.

Kıtlık yıllarına ait acı hatıralarını, nenem bazen şöyle anlatırdı: “ atla , eşşekle Gerze’ye gidip sıraya girip bir çuval kepek alırdık (35-40 km ) köye gelip mısır somağı ve ceviz kabuğu kırıp değirmende öğütülerek bunu kepeğin içine katarak çoğaltıp yazın kulağını tutmaya çalışırdık” derdi . Yaz geldiğinde kıtlıkla mücadele biraz daha kolaydı. Yeni ürün çıkana kadar her türlü ot yenebilirdi ( sivri uzun kara çayır hariç)

İsmail dedem seferberlikte( hangi cepheye gittiği bilinmiyor) hastalanıp tebdil-i hava gelir, Unkapanı’ndaki evinde tek başına ishalli bir salgın hastalığa yakalanarak vefat eder. Ortaköy mezarlığına defin edildiği söylenir ama mezarı bilinmez .

(Bir kaynak, Birinci dünya savaşında Osmanlı ordusunda sadece veremden ölen askerlerin sayısı 20,000 civarındadır der; Bir başka kaynak ta ise hastane kayıtlarında hastaların % 75-80 ‘i salgın ve bulaşıcı hastalık, sadece % 20-25’i kurşun ve yaralanma vakasıdır der.)

Dedemin Unkapanı’ndaki evi de, dedemin ölümünden sonra yangında yanar, geriye kalan arsa bir tanıdık aracılığıyla satılıp parası köye gönderilir. Bu paranın çok küçük bir meblağ olduğu söylenir.

Her iki kardeş de ölünce , geriye kalan 4 yetimle, köydeki 3. Kardeş (çakır Ahmet dedem) ilgilenir. Dedem ve eşi Havva’nın çocukları olmaz. Ama , bu dört yetime anne-babalık yaparlar , bize de büyük baba büyük annelik.

Bu yetimlerden ikisi: İhsan ve Emine, (annem-babam )amca çocuklarıdır, evlendirilirler Ve biz beş kardeş dünyaya geliriz bu evlilikten.

Annem 2,3 babam 4,5 yaşlarında hem anadan hem babadan yetim ve öksüz kalırlar . Çocuk belleğinin gücü oranında silik bir şekilde çok önemli bir kaç anıdan başka bir şey hatırlayamazlar anne-babaya ait.

Annem babasına ait hiç bir şey hatırlamaz , annen nerede diye soranlara ise : eliyle toprağı tırmalayarak böyle yaptılar “gömdüler” dermiş.

Babamın ise hatırladığı bir iki anısı vardı: bir tanesi annesi dikiş dikermiş diğeri ise babası onları köye bırakıp İstanbul’a dönerken annesi onu da yanına alıp eşini uğurlamak için tepeye kadar( tuzla ) çıkarlar. Babası biraz uzaklaşınca geri dönüp eşine seslenir “ Hayriyeee tavanda bir davul deri var ondan çocuklara çarık dikersin demiş.

Aziz dedemin Çanakkalede nasıl öldüğü bilinmediği ve künyesi gelmediği için annemin 68 yıllık ömrü , bir gün babasının bir yerlerden çıkıp gelivereceği umuduyla geçti.

Kasabadan gelen herkesten bir haber, bir umut bekler , sonrada oturur ağlardı.

Köyümüz, çevresi yüksek tepelerle çevrilmiş bir vadi içindedir. Köye gelen insanlar önce uzaktan bu tepelerden görünür. Herkes gelenin kim olduğunu, nereden geldiğini , ne havadis getirdiğini merak eder, askerde çocuğu , eşi olan gurbette yakını olan heyecanlanır bir haber, bir mektup bekler. Dudaş köyü Gerze’ye 35-40 km, yürüyüş süresi 8-10 saattir . O yıllarda yolda yok vasıta da.

Annem , bu tepelerde görünen her silüeti gördüğünde heyecanlanır, bir haber bir mucize bekler, bazan bana “ git öğren bakalım bir haber varmı” derdi .

Son yıllarında artık tepe sokağındaki ağaçlarla insan silüetlerini ayırt edemez olunca ağaçlara söylenir sitem eder kızardı . İşte böyle ; savaş , salgın hastalıklar, yetimlik, öksüzlük ve yosulluk yaşanacak acıların hepsini yaşayarak geçtiler kendilerine ayrılan zaman diliminden ..!

Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun inşaallah… Tayyip SANDALCI

Fotoğraf: 125. Piyade Tümenine bağlı Türk askerleri Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan ettiğı 1 Ağustos 1914’ün hemen ertesi günü
 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

SİNOP’TA RÜZGARIN MESTİ OLMUŞUZ HEPİMİZ

14.03.2022-Ayşe Yaşar SARIKAYA

Sinoplu olup da Mamalika ya da kaşık kesmesi adını verdiğimiz yemek türünü bilmemek mümkün değil. Ne zengin bir coğrafyada yaşıyoruz. Sinop otlarından yapılan sac böreği çeşitlerini, yoğurtlu ve kavurma otlarımızı, yine bu otlardan yapılan tepsi ve çiğ börekleri değerlendiremedik. Her biri zengin soğuk ve sıcak meze, ara sıcak, ana yemek olabilecek özellik taşıdığı halde.

Sinop rüzgarı eser kuzeyden güneyden

Eksik kalmaz doğudan ve batıdan

Bir serin, bir sıcak, bazen de alabora

Rüzgarın mesti olmuşuz hepimiz

Esinti sersemliğinde.

Değerlendirilir bir gün diyelim ve gelelim mi kaşık kesmesine. Yazıyı yazmama sebep olan aşağıdaki 1893 yılı fotoğrafı. Alman gezgin Flottwell TİLKİLİK köyünde araştırma yaparken çekmiş. Flottwell gezgin ama, bu fotoğraftakiler de gezginliğin kitabını yazmışlar desem inanın kelime tam da anlamını bulacak. Kim bilir belki de içlerinde büyük büyük dedem vardır. Kostüm, yemek kapları, oturuş, duruş 120 yıl öncesi TİLKİLİK halk kültürü hakkında çok şey anlatıyor.

Fotonun sol kenarında bir kadın oturuyor. Hep derim ki, bizim kadınımız erkeğimiz misafirperverdir. Kadın, erkek birlikte iş yaparlar, kadın her alanda erkeğinin yanındadır. İşte fotoda yabancı araştırmacıların içinde köyün kadını ve erkeğini bir arada otururken görüyoruz. Foto için Sayın Bünyamin KIVRAK’A vesile olan Sayın Ahmet KÜÇÜKBAŞ’A teşekkür ediyorum.

İşte bu köyde kaşık kesmesinin adı, beni sözcüğün hafızası içine öyle bir sürükledi ki, zamanda geçirdiği evreler gözümün önümde açılıverdi. Ve doğru, bir çok doğru ile desteklendi.

2010 baskılı BİR İNCİ MEMLEKETİM kitabımın KÖLAMUR bölümünü bu foto eşliğinde paylaşmak istedim:

Kaşık Kesmesi
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

TAŞ HAN

09.03.2022- Tayyip SANDALCI

Geçen hafta tedavi için gittiğim samsun dönüşü, Yaykıl’dan sonra, değirmen , deterjan fabrikası ve Sibal dan geçen eski yolu hatırladım birden, yaklaşık 10 yıldır geçmemiştim bu yoldan. Eski bir dostu ziyaret edecekmişim gibi duygulandım bir an için. Değirmen, Sibal derken virajdan sonra yolun altındaki Taş han düşüverdi belleğime.

Yanımdakilere dikkatli bakmalarını buralarda bi yerde bir harabenin olacağını, 60 lı yıllarda Gerze’den Sinop’a yaya gelirken hanın önünden geçtiğimizi söyledim, ne duymuş ne de görmüşlerdi beraberimdekiler. Yavaş bir şekilde bakınarak Kabalı kavşağına kadar geldik ama bir şey göremedik. Kavşakta rastladığımız koyunlarını otlatan 40-50 yaşlarındaki bir çobandan tam tarifi alıp döndük geri ve bulduk. Bitki örtüsü öyle bir kamufle etmiş ki yoldan fark edilebilmesi mümkün değil, çatıda ağaçlar büyümüş, her taraftan bitki örtüsüyle kaplanmıştı .

Ağaçların Fundalıkların arasından bağırıyordu sanki; “kurtarın, yaşatın beni, ne seyyahlar ne kervanlar ağırladım ben, Hint’den Çin’den Horasan dan biriktirdiğim anılarım var size anlatacak” diye feryad ediyor yıllardır, ama belli ki kimseye duyuramamış sesini.

Sinop’a gelinceye kadar , doğa tarihle ilgili belleğimi yokladım ve şunlar çıktı öne:

1984 de Londra’ya gitmiştim, ilk Londra’ya gidişim ve ilk yurt dışına çıkışımdı benim. Bir gün caddede yürürken uzaktan kulağıma gelen müzik sesi cezbetmişti beni, yaklaştığımda “Goven street deki tarihi tiyatro binasının onarım restorasyonu için kampanya” yazan kocaman bir pankart ve enstrümanları ile çalıp söyleyen genç bir grup, hepsi de öğrenci yaşında gençlerdi.

Daha sonra bankacı , Fransızca bilen , şimdi rahmetli olmuş bir abimin yaşadığı anektodu anımsadım, şöyle demişti: “ 70 li yıllarda gittiğim Paris Şanzelizede, sırtımı bir ağaca dayayıp gelene geçene bakarken, orta okul çağlarında bir çocuk bana geldi ve yüzüme bakarak :

mösyo mösyo eğer herkes senin gibi yaslansaydı bugün bu ağaç burada olmayabilirdi” deyince şaşırmış kalmıştım” dedi”.

Konuyla ilgili anımsadığım başka bir olay ise , çoğunuzun bildiği klasik bir yaşanmışlık. II. Dünya savaşında annesi ile vedalaşarak savaşa giden bir askeri pilota annenin verdiği öğüt:

oğlum tarihi eserlere , eski binalara dikkat et , onlara saygılı ol , bombalama’ der.

Önemini koruyarak günümüze kadar ulaşan bu kavram bize nasıl bir mesaj vermekteydi , ya da geçen 80 yılda biz ne kadar algıladık bu mesajı ?

Beyin bu ya , dinlemez seni bazen. Konudan konuya atlar kendince yargılar ,sorgular, eksik arar fazlayı görmez.

Bir süre evvel şehrimizin göbeğinde, hepimizin gözü önünde, şehre akciğer görevi yapacak olan bir meydanda tarihi eserlerin yok edilerek beton dolduruluşunu hep birlikte izledik, sadece sosyal medyada karşılıklı içimizi dökerek birbirimizi ağırladık. Ne bir STK ne de bir grub çıkıp biz bu projeyi istemiyoruz deyip direnemedi.

Ne bir STK ne de bir grup çıkıp , filan yerdeki tarihi binayı yaşatmak için bir eylem bir kampanya organize edip,

“amacımız bir bina değil , tarih kültür bilincinin yaşatılması , benimsetilmesi” demiyor. Halbuki birazcık doğa ve tarih sevgisi her şeyi kökten değiştirebilir

Bütün bunları zihnimden geçirerek eve gelince ilk işim, internetten Taş han la ilgili bilgi aramak oldu, 16. 17. YY Osmanlı yapı izlerini taşıdığını, Kültür Turizm Bakanlığı, Trabzon Kültür ve Tabiat varlıklarını koruma kurulunun 1988 yılında aldığı tescil kararı ile koruma altına alındığını görünce biraz rahatladım .

AMA ZAMANA KARŞI NE KADAR DAHA DAYANABİLECEK, SESİNİ NE ZAMAN DUYURABİLECEK..!

Tayyıp Sandalcı

28/02/2022

foto: Taş Han , Sinop Arkeoloji Müzesi Arşivi

Taş Han; Sinop’un Merkez İlçesi, Lala Köyü sınırları içerisinde yer almaktadır. Şehir içi ulaşım araçlarıyla ulaşım mümkündür.

Han, Osmanlı klasik döneminden kalmadır. Yapı otoyoldan düşük kodlu bir arazi üzerinde yola paralel olarak yükselir. Kırık çatılı baştan başa moloz taş ve yan duvarlarda bunların arasındaki yerler tuğla sıraları ile dikine konulmuş tuğlalarla inşa edilmiştir.

Giriş cephesindeki geniş yayvan geçme taşlı kemerli kapı bölümü kesme taştan özenle yapılmıştır. Bunun üzerinde kare boş bir kitabelik vardır. Ana ve ön bölüm olarak iki bölümde düzenlenen iç planlamada bölümleri birbirine kemerli bir geçişi olan duvar bağlar. Ana bölüm ön bölüme göre daha derindir.

Bu bölümde yan duvarlarda bir sıra halinde dizili küçük kare delikler ve bunların bağlandığı kanallar vardır. Bir tarihte yanmış olan ve girişin sağındaki ocak kalıntısından ilk bölümün insanlar için ayrıldığı sanılan yapının duvarlarında iki seviye halindeki ahşap kanallardan üstteki, tonozdaki kare deliklere bağlanmaktadır.

Duvarlardan birinde, bunların arasında yuvarlak kemerli bir pencere boşluğu vardır. Bu bölümün arka duvarı yer yer yıkılmıştır. Zemin toprak, örtü içten tonozludur. Yapı 16. yüzyıl Osmanlı hanı karakterindedir.

KAYNAK: http://www.haberkaos.com/sinop-tas-han/#

 

Etiketler: , , , , , ,

ÇALIŞAN VE ÜRETEN KADINLARIMIZ

07.03.2022-A.Yaşar SARIKAYA

Biz, olumsuzluklarla mücadele eden çalışkan kadınlarımızın yanında oluyor ve onlarla zamanımızı paylaşıyoruz. Bu gün yine dernekte onlarla beraberdik. Güzel bir gündü, yeni yaşamlar, yeni hikayeler öğrendik. Üreten kadınlarımızın kadınlar gününü kutladık. Tüm kadınlarımızın KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN.

İyi bir aile eğitimi almış, yokluk nedir bilmeyen, her şey istemeden önüne gelen bir arkadaşımın yorumunu yıllardır hafızamın bir köşesinde saklıyorum.

“Bir kadın nasıl kuma gider, aklı mı yok, bunlar insan değil” demişti. Çaresiz kalmayanların, masa başında çare üretmesine, “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” anlayışına tanık olmayı istemezdim.

Anadolu’da döve döve kuma verilenler, babasının borcu karşılığı satılanlar, elleri bağlı sürükleye sürükleye götürülenler var, daha neler neler var… Kadın ya, eksik etek, onun görüşü onun fikri mi olur diye düşünenlerin yediği bu haltları yazmaya devam edersem benim de içim kaldırmayacak eminim sizin de.

Köyde derleme yaparken yaşlı bir teyzenin dediği geldi aklıma:

A kızım ne edelim, uçam desem uçamıyon, kaçam desem kaçamıyon kaldık buralarda hapis gibi” diyerek tertemiz duygularını ifade etmişti.

Eşitlik ilkesi sisteme yerleşse ve bu örnekler yaşanmasa. Beklerken boş durmuyor, sistemin içinde ezilen kadınlarımızın yanında olmaya devam ediyoruz.

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Mart 2022 in Etkinlik, Uncategorized

 

Etiketler: , , , , , , , ,

1927-28 SİNOP VE KAZASINDAKİ MEMURLAR

04.03.2022-A.Yaşar SARIKAYA

Biz hem çok meraklıyız, hem de hazır bilgiyi seviyoruz ne dersiniz. Araştırma yapma ve kitap okuma alışkanlığımız yok. Bilgisayar ve cep telefonları da toplumu hep hazıra alıştırdı. Nereden geldi söz buraya derseniz, araştırmalarım ile ilgili çok soru ile karşı karşıya kalıyorum. Kaynak veriyorum, isteyen kaynak kitaba erişsin ve sorularının cevabını bulsun diye. Genellikle kolay olan tercih ediliyor.

Bu gün, 1927-1928 tarihinde Sinop Vilayeti ve kazalarında çalışan memur isimlerini paylaşacağım.

Sinop Vilayetinin ve kazalarının memurları ve isimleri 1927-1928 tarihli Devlet Salnamesine göre aşağıdaki tabloda verildiği gibidir(KAYNAK:Türkiye Cumhuriyeti Devlet Salnamesi 1927-1928, 936.-Türkiye Cumhuriyeti Devlet Salnamesi 1927-1928, 944-945.Hürü SAĞLAM TEKİR / KAÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 13- 2014, 133-145)

Sinop Vilayeti

MemuriyetEsami
ValiEthem Bey
DefterdarAhmet Lütfi Bey
Tahrirat MüdürüRıfat Bey
Müftüİbrahim Hilmi Efendi
Ağır Ceza ReisiFikri Bey
Müdde-i Umumi (Savcı)Mithat Bey
AzaMahmut Bey
AzaKemal Bey
MülazımŞinasi Efendi
Müstantık (Sorgu Hâkimi)Ali Ulvi Bey
Ġcra MemuruAbdulvahid Bey
Belediye ReisiMustafa Bey
Jandarma KumandanıKahraman Bey
Ser KomiserTahir Bey
Maarif MüdürüMehmet Rıza Bey
Muavenet-i Ġctimaiye MüdürüHüseyin Zühtü Bey
Muhasebe-i Hususiye MüdürüNecib Bey
Nüfus MüdürüMehmet Fikri Bey
Evkaf MemuruAli Bey
Orman BaĢ MüdürüŞükrü Bey
Ziraat MemuruBahtiyar Bey
Baytar MüdürüŞükrü Bey
Posta ve Telgraf MüdürüHüsam Bey

1.2.Boyabat Kazası MemuriyetEsami
KaymakamLütfi Bey
Mal MüdürüBahattin Bey
Müftüİsmail Hakkı Efendi
Hukuk HâkimiRıfat Bey
Ceza HâkimiCemil Bey
Müdde-i UmumiMuhtar Bey
MüstantıkKemal Bey
Hükümet Tabibiİsmail Zühtü Bey
Posta ve Telgraf MüdürüFuat Bey
Gerze Kazası MemuriyetEsami
KaymakamAvni Bey
Mal Müdürüİsmail Şevki Bey
MüftüSalih Hulusi Efendi
Mahkeme ReisiAhmet Feyzi Bey
Müdde-i UmumiAhmet Zühtü Bey
MüstantıkKemal Bey
Hükümet TabibiMehmet Cemalettin Bey
Posta ve Telgraf MüdürüMehmet Sıtkı Bey
Ayancık Kazası MemuriyetEsami
KaymakamRüŞtü Bey
Mal MüdürüAbdullah Bey
MüftüAhmet Efendi
HakimYusuf Efendi
Müdde-i UmumiMehmet Fahri Bey
MüstantıkNiyazi Bey
Hükümet TabibiKenan Bey
Posta ve Telgraf MüdürüRefik Bey
 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mart 2022 in eski sinop

 

Etiketler: , , , , , ,

ESKİ HAMAM ESKİ TAS ESKİDEN HACIRAHMANLI

02.03.2022-Seyfullah ÇALIŞKAN

Ne zaman pazarda badem çağlası görsem ya da kara topatan kavunu… Küçük kasabam aklıma düşüverir. Çok bunaldığım akşamlar güneş henüz kavuşmadan demiryolu boyundan ishakçelebi’ye, yürürdüm. “Sen okudun de ne oldu? derlerdi. Ne değişti? Yine bizim gibi tarladasın. Lise mezunu olmak zaten okumak falan sayılmazdı. Ama anlatamazdım. Kasabamızın dışında kocaman bir dünya vardı. Milyonlarca yaşam bizimkine hiç benzemeden kendi yolunda akıp gidiyordu. Ben sadece bunu görmüştüm, yeni insanlar tanımıştım. Ama pamuk tarlasında felsefe yapmak, sosyolojik değerlendirmeler yapmak boşuna bir çabaydı. Hiç niyetlenmezdim. Bazı akşamlar kanal boyuna çıkardım. Oradan Saruhanlı’ya doğru yürürdüm. Koca kanalın etrafında kış ortasında papatyalar açardı. Şubata doğru mor, pembe ve kırmızı Manisa Anemonları… Kanalda birkaç parmak su olurdu. İçinde dibi çıktığı için atılmış kelterler, eski soba boruları, yırtık ayakkabı, terlik ve araba tekeri ölüleri. Yuvarlanmaktan top güllesi şeklini almış taşlar. Hastalıktan ölmüş tavuklar, aklınıza gelebilecek birbiriyle alakasız binlerce başka şey.

İnsan yaşamın sadece kendi payına düşen kadarını bilir. Kitaplarla, Google amcayla falan bir sorunum yok ama okuduklarımız yaşadıklarımız kadar gerçek değildir. Bazen hiçbir iz bırakmadan silinip gidiverirler. Bir resmin önüne kırk kişiyi dizilsin. Kırkıda başka bir şey görecektir. O küçük kasabada yaşananlar da herkeste başka bir anı, başka bir etki bırakmıştır.

Ben o küçük kasabada gözümü açtım. Çocukluğum, kanayan dizim, erik, badem çağlası çaldığım bağlar, düştüğüm ağaçlar, ayağıma batan dikenler hep o kasabadaydı. Dünyanın en güzel keşkeğini, en güzel zerdesini o kasabanın kadınları pişirebilirdi. O kasabanın okulunda bizi döverek terbiye eden, ama yine de en sevgi dolu öğretmenler çalışırdı. İstediği kadar vursun, yerimize otururken “ Acımadı ki derdik,” Kızaran ellerimizde sopanın izi akşama kadar kalsa bile hiç acımazdı ki:.. Ve kimse bizim gözümüzden yaş geldiğini göremezdi. Biz kız değildik. Erkek adam ağlamazdı. Çocuk olsa da bu hiçbir şeyi değiştirmezdi. O kasabanın erkekleri sadece sinemada gösterilen filmlerde ağlarlardı. Ve bunu film ara vermeden, ışıklar yanmadan önce bitirirlerdi.

Büyümek bütün çocukların en büyük tutkusudur. Büyüyünce hem güçlü olursun. Herkes senden korkar. Hem de cebinde paran olur. Nerden mi biliyorum? Harçlık isteyince babam elini cebine atıp bir yirmi beşlik çıkarırdı. Babam kasabanın en güçlü adamıydı. İlaç dolu tulumbayı akşama kadar sırtında taşır, yoruldum bile demezdi.

O kasabanın erkekleri tıpkı iklimi, havası, suyu, toprağı gibi kendine özgü büyürdü. Küçükken, örneğin ilkokuldayken kız ve erkek olarak bir ayrım yaşamazdık. Öğretmenimizin verdiği ödevleri birlikte yapar, küme ve grup çalışmaları için birbirimizin evine giderdik. Hiç kimsenin annesi, babası bize kız veya erkek gözüyle bakmazdı. Okul çocuğuyduk sonuçta. İlkokulun bittiği yaz kavun gibi, karpuz gibi, üzüm salkımları gibi üç ay içinde büyüverirdik. Kız arkadaş, hatta okul arkadaşı kavramı defterden siliniverirdi. Kız arkadaşlarımız bizden biraz daha önce serpilirler ama tam bir kadın görüntüsü de almazlardı. Yine de çok derin bir kız ve erkek cinsiyet ayrımı yaşamaya başlardı. Bu geçiş öylesine hızlı yaşanırdı, uyum sağlamak. Alışabilmek mümkün değildi. Kızlar artık bizimle oynamazlardı. Bir şey desek, yan baksak kızların kaşı çatılır, aksilenmeye, her söylediğimize çemkirmeye, öfkelenmeye başlarlardı. Pis, hayvan, köpek, eşek gibi kelimeler gerçek adımızın yerini alıverirdi. İnsan zamanla her şeye alışıyor. Biz de alışıverirdik. Bu öyle bir alışmak ki nüfusa gidip adını değiştiresin gelir. Bunun tek bir istisnası vardı. Komşu çocukları birbirlerine bu şekilde davranmazlardı. Çünkü okuldan dönünce aynı sokakta oynar, birlikte ekmek yer, su içerlerlerdi. Bunun adı da arkadaştan çok kardeş gibi bir şeydi.

İnsanoğlu kuş misali, bir gün o küçük kasabadan çıkıp bir yerlere gidiyorsun. Başka insanlar tanıyorsun. Ben de mevsime uydum. Manisa’da liseye başladım. Kızların kötü davranmasına o kadar alışmışız ki bütün kızlardan uzak duruyorum. Bir gün, üç gün beş gün… Bekliyorum ama ne hayvan diyen var, ne başka kötü söz söyleyen… Önceleri bir şeyler ters gidiyormuş gibi hissettim. Lisenin ilk günleri, belki ilk haftası falan… İşte ben tam bu ikilemi yaşarken zil çaldı. İçeri bir öğretmen girdi. Gözünü bana dikti. Bir hata mı yaptım diye ödüm koptu. Neyse yüzü gülüyordu. Sen, dedi. Sen Sarı kafalı… Bu günden itibaren bu sınıfın başkanısın. Öğretmen derse girmeden önce yoklamayı yapacaksın. Sınıf mevcudu yaklaşık kırk kişi. Yarısından fazlası kız öğrenci. Yoklama yaparken isimlerini okumaya korkuyorum. Üstelik çekinince yanlış telaffuz etmek, yanlış sesletmek gibi sıkıntılar oluyor. Her yanlış söylediğim isimde tepeden tırnağa kıpkırmızı kesiliyorum. Kan ter içinde kalıyorum. Bu durum en az on gün sürmüştür. O terler ve pancar gibi kızarmalar bana kasabamın hediyesiydi. Zamanla yitirdim, unuttum gitti. Çünkü ne pis bir delikanlıydım. Ne hayvan, ne eşek, Ne köpek.. Ortalama biriydim. Şimdiki gibi. Ördek gibi her gün yıkanmazdım ama kokacak kadar da beklemezdim. Pirüpak değilsem de pis sayılmazdım. Yemin billah söylüyorum bak, yalanım varsa iki gözüm önüme aksın.

Hiçbir zaman hiçbir konuda iddialı biri olmadım. En uzağa işemek, en zoru başarmak, en başarılı olmak, bir şeylerde birinci olmak bana hiçbir zaman çekici gelmemiştir. Belki beceriksizliğimden veya özgüven eksikliğimden falandır. Bunu değerlendirmek psikologların işi… İyi –kötü, güzel-çirkin, ölüm ve yaşam hep yanana yürür. Hiç biri arınmış ve saf haliyle yaşamın içinde yer alamaz. Hep bir alacalık halidir akıp giden. Ve gelecek olan… Biliyorum hiçbir şey değişmeyecek ama bir kez daha söylemek istiyorum. Ben yazar değilim. Birkaç kadehten sonra dili çözülen içki masası sakinlerinden biriyim. Sözün sırası bana düşerse anlatırım. Aklım Tilt masasındaki demir bilye gibidir. Sürekli konudan konuya sıçrar. Kendi duvarlarına, zemberekli kollara çarpıp seker ve başka bir yöne atılıverir.

O küçük kasabanın tarihini anlatmaya veya sosyolojik yapısını değerlendirmeye hiç niyetim yok. Benim büyüdüğüm kasaba kendisiyle aynı nüfusa sahip birçok yerleşim yerinden daha yaşanasıydı. Bunu tarafsız olarak söylüyorum. O yıllarda bu büyüklükte kasabaların hiç birinde sinema yoktu. Kooperatif falan kurulmamıştı. Tarımsal sulama ve koruma sistemi diğer kasabalardan daha iyi çalışıyordu. Her şey öyle güzel, öyle iyi, cennet gibiydi falan diyecek değilim. Her kasabada, her sokakta bir nalet, geçimsiz insan mutlaka bulunur. Aslında eski göçmen olup kendisini yerli sanan ve ötekilere muhacir diyen ve bunu aşağılamak için söyleyen insanlar vardı. Kendilerini asil ve soylu gören kibirli insanlar. Bunların aşağı sınıflarının içinde Yörükler de yer alırdı. Yörük kelimesini dağlı, görgüsüz, yabani anlamında kullanırlardı. Hepsini bir çuvala koyup bir çırpıda kenara atmak doğru olmaz ama Avcılar Kulübü sakinleri bu aristokrat geçinen insanların mekânıydı. Onlar Adalet parti kahvesine de gitmezlerdi. CHP kahvesine de… Birini aramıyorlarsa Tütüncüler derneğine de uğramazlardı. Kopuğun kahvesi kasabanın en köklü, en merkezde mekânıdır. Oraya da gitmezlerdi. Halka karışmak istemezlerdi. Tarlasında amele olarak çalışan adamla aynı kahvede oturup sohbet etmek hem zaman kaybı, hem de itibar kaybıdır. Bu aristokratlardan bir iki tanesi gençlik kulübüne gelirdi. Çünkü futbol pek laf dilemez, sınırlandırılamaz, ortak bir hastalıktır. Güvercin meraklıları gibi… Yine de oturup kalktıkları insanlara dikkat ederlerdi. Geçmiş zaman, çok ayrıntılı anımsamıyorum. Kendini yerli sanan bu eski göçmenler Muhacirlerden ve Yörüklerden kız almazlardı. Kaçmazsa eğer kızlarını da vermezlerdi elbette. Yedi kat yabancıya razı olurlar ama muhacir ve yürükler olmazdı.

Oysa düğünlerde ayrılmazdık biz. Şakir Aga kahvelerde okuntuya çıkar yediden yetmişe herkesi çağırırdı. Olmadı belediyeden anons edilirdi. Bütün kasabalı davetli, denilirdi. Keşkek mi yiyeceksin, zerde mi, etli nohut mu, kavurma mı? Kırk tabak yesen kimse ses etmezdi. İstersen al evine götür hane sahibi yüzünü bile eğmezdi. Kızları Zürefa Nene oyuna kaldırır, darbukacı İhsan Abla köçekle birlikte çalardı. Ahretlik komşu kızlar aynı basmadan entari giyerlerdi. Eltiler, ya da görümce ile yenge de aynı çiçekli basmadan şalvarlarıyla (don denir) oynarlardı. Nazlı nazlı, en kibarından… Sadece kızlar değil sağdıç erkekler de aynı renk gömlek ve pantolon diktirirlerdi… Terzi Sali’ye, Enver’e, Aydın’a ve Sami’ye…

Hacırahmanlı’yı hep anlat, yine anlat, sık sık anlat diyorlar. Tamam diyorum, en kısa zamanda falan… Elbette yalan söylüyorum. Ömrümün kırk yılını o kasabadan uzakta yaşadım. Ve hala da uzağım. Ve şu anda benim yazdıklarımı o kasabada yaşayan gençler okusa bin yıl öncesini anlattığımı düşünürler. Öyle bir kasaba hiçbir zaman var olmamış, biz bir rüyanın içinden yürüyüp geçmişiz sanki. İşte tam öyle bir zamanda akıp, anılarımızın kıyısına vurduk. Kimse bilmese, anımsamasa ve fark etmemiş olsa bile ben o kasabada büyüdüm. Deresindeki kurbağalara taş attım, dutluğundaki serçelere, asfalt boylarındaki saksağanlara. Hemen yüzünüzü düşürmeyin şimdi. Sapanla aram pek hoş değildi. Attığını denk getirecek kadar becerikli olmadım. Ben o kasabada büyüdüm. Okullarına gittim. Trenlerin hangi saatte geçeceğini, hangisinin durup hangisinin durmayacağını adım gibi bilirdim. Salı günü geçen asker trenleri gazete atar, sigara atardı. Beklerdim. Kumanyalarından çıkarıp attıkları barbunya pilaki hiç güzel değildi. Et konservesi de bir şeye benzemezdi. O yoksulluğumuza rağmen, yiyemezdik. Trenden atılan gazeteleri toplar çamların altına uzanıp saatlerce okurduk. Sonra da mübarek bir şeymiş gibi katlayıp cebimize saklardık. Gören isteyen falan olur. Elimizden uçup gitmesin.

Bunu daha önce de söylemiştim. Hacırahmanlı kasabasının en büyük derdi can sıkıntısıydı. Bazen bu can sıkıntısından sıyrılıp nefes almak için trene atlayıp Manisa’ya giderdik. Hiçbir işimiz, gücümüz olmadığı halde bir turu atıp dönerdik. Harçlığımız bir porsiyon köfteye de yetiyorsa değmeyin keyfimize. Can sıkıntısı ölümcüldür. Psikolojik sıkıntılara neden olur. Bence bu nedenle bütün Hasan’lar, bütün Sali’ler deli ya da çatlaktı. Şimdi düşünüyorum da bence bu çizgi dışı adamlara belediye maaşa bağlamalıydı. Onlar olmasa kanserden, kalp krizinden veya ecelden ölen olmazdı. Bizi içine düştüğümüz depresyon yer bitirir, öteki tarafa götürürdü. Çocuklar her zaman eğlenmenin, güzel vakit geçirmenin bir yolunu bulurlar. En azından yazın kanala giderler, yüzmek, gidip gelmek kocaman bir öğleden sonrayı göz açıp kapayıncaya kadar tüketiverirdi. O kadar yolu gitmişsin illa ki bir bağa girilir, birkaç salkım üzüm araklanır. Veya kavun çalınır. En azından bahçelerin birinde armut veya şeftali vardır. O da yoksa erikler ne güne duruyor? Bazen çocuklardan bezmiş ihtiyarlar bizi gözetleyip eriğe daldığımızda baskın yaparlardı. Kasabanın içine kadar peşimizden kovalardı. Eğer tanıdığı çocuklar varsa onları babalarına söylerlerdi. Akşam eve gidince ne olup bittiğini bile ANLAYAMADAN dayağımızı yer, gıkımızı bile çıkarmazdık. Babalar da haklı sonuçta . Çocuğunun terbiyesini ver, denmiştir. Vermeszsen biz verelim. İnsan içinde söylenince mahcup olmuştur. Utanmıştır ve ağırına gitmiştir. Ne yapsınlar. Çaresiz bilinen en eski yöntemi kullanıp babalık görevini yerine getirirlerdi.

Mart 2022

İzmir-Seyfullah

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Mart 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , ,

BU BİR SİNOP HALKEVİ ETKİNLİĞİDİR

26.02.2022-Hamdi GÖKÇEN

Halkevi; Atatürk’ün önderliğinde kurulan TC Devletinin halkla kültürel bütünlüğü sürdürmek amacıyla;19 şubat 1932 tarihinde açılır.

Sinop THM Koro çalıştırıcısı ;Ferruh Güven; Ataları Rize Güvelioğulları sülalesinden 1900’lerde önce; İnebolu, daha sonra da Sinop’a iskan eden bir ailedir. Baba Muhsin Güven gençliğinde Sinop halk-evi bandosunda kısa süre bulunmuş, daha sonra Sinop Özel idaresinde çalışmaya başlamış, şef kadrosunda emekli olmuştur.

Ferruh Güven Radarda görevli Şefik Aktaş’tan bağlama dersleri alır. Daha sonra kendisini geliştiren Usta öğretici Ferruh Güven, sayısız öğrencinin yetişmesinin öncüsü olur. İlk çalıştırıcılığı Sinop Halkevinde başlayan Ferruh Güven benim de hocamdır. Bu yıllar en büyük etkinlik 1974 Barış Harekatında kendini gösterir. Savaş devam ederken cephedeki askere katkı amacıyla düzenlenen” Yavuz Gecesi” düzenlenir büyük coşkuyla düzenlenen etkinlik kente unutulmaz anılar arasında yerini alır.1960 başlayan THM sevdası bu güne değin aralıksız devam eden; Koro çalıştırıcısı: Ferruh Güven, ayrıca çeşitli resmi kuruluşlar da halk müziği koro çalışmaları organize eder. Müzik hayatının kentte kalıcı olmasını düşünen Ferruh Güven Belediye meclis üyesiyken 3 arkadaşıyla Belediyeye bağlı bir “konservatuvar kurulma” önerisi meclis tarafından kabul edilerek 1989 yılında konservatuvar kurulur.

Fotoğraf: koro şefi Ferruh Güven, kursiyer ile Sinop halk eğitimi merkezi/1972


 

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Şubat 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Çetin Usta ve Bandırma Vapuru

24.02.2022- Hayrettin BOZKURT

1853, Osmanlı-Rus Deniz Savaşı sonrası yapılan Paris Antlaşması gereği;
” Osmanlı ve Rusya Karadeniz’de donanma bulundurmayacak, tersane kuramayacak”O gün, Sinop’un geleceği açısından, kader anıydı ve tersane kapatılmış, ustalar şehri terk etmişlerdi.
Yüzyıldan fazlaca bir süre, Sinop’ta gemi yapılmadı, yapacak usta yoktu.

Ta ki, Çetin Usta’ya kadar..

Sinop’ta, onlarca balıkçı teknesi yapan,
Çetin Usta; Mustafa Kemal ve maiyetindekileri Samsun’a taşıyan, Bandırma Vapuru’nu, birebir ölçüleriyle yaparak, Taşkınlar Gemi Sanayi Ticaret AŞ olarak, Samsun’a büyük bir eser bıraktı.

Bandırma Vapuru, Sinoplu Çetin Usta’nın eseridir, bizimdir…

Dünyanın çeşitli ülkelerinde yüzen, yapmış olduğu 80 gemiye, ek olarak Norveç’ten 16 adet savaş gemisi teklifi geldiğinde, Sinop’un efsane Usta’sı, ne yazık ki, gerekli desteği göremediği için üzüntüsünden kahretmişti..

Bugün, Sinop’ta, denizin sıfır noktasında halen bir tekne, gemi imalatı, üretimi yoksa, Sinop’ta yaşamanın anlamı nedir?

Konya, Kayseri, Kastamonu’dan farkımız nedir?

Çetin Usta; bu yüz yılda görebileceğimiz son Usta idi..

Sevgili Çetin Usta; bu kentin bu yüzyılına, imzanı attın..

Unutulmazlar arasında yerini aldın..

Müteşekkiriz!

Saygı ile..

Hayrettin Bozkurt 

 
1 Yorum

Yazan: 24 Şubat 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,