Annem benim yaşamda özgüvenimin temel kaynağı, kökleri… ‘Annen hastalandı ve öldü’ diyorlardı ama ben kelime olarak biliyorum; “öldü” yani yok… Ama hep içimde ‘Misafirliğe gitti; 2-3 gün sonra sonra gelecek’ diye bekliyorum… Günler geçti gelmiyor… Bir gün dedim ki ‘Annemi bir daha göremeyeceğim’… O zaman ölümün farkına vardım. Kaçtım mezarının başına gittim… Orda annem toprağın altında… Böyle kalakaldım… ‘Annemi bir daha göremeyeceğim annem öldü.’ Eve geldim babama bakıyorum. ‘Allahım babam ölmez inşallah’ diyorum. O zaman anladım tabi ölümü… Ölünebilirmiş…
Aynı gün babam birşey için bana çıkıştı ‘Niye öyle yaptın’ diye… Kala kaldım… Çocuk aklımla o an şuna karar vermiştim: Annen yok kimsen yok… Ve böyle bir karar verdiğimi yıllar sonra anladım…
‘Annen yok kimsen yok’. O zaman kimsen yoksa senin bir şey istemeye hakkın yok. Sadece başkalarını memnun etmeye çalışırsın… Annen yok kimsen yok. Bunun farkına vardığım zaman kendimi yavaş yavaş fark edip hem yaşam ekibi keşfetmeye çalışıyorum hem de kendimi var etmeye çalışıyordum. ‘Yolculuk yapan biri var’ bunu fark etme meselesi… Böylelikle farkına varış yolculuğum devam ediyor… Ben de şimdi farkına vardırmaya çalışıyorum paylaşarak…”
“Büyüklerin denetimlerinden ziyade çocuklar arasında oynayarak hayatı öğrendim ben. Beklentiler ve kızmalar olmadı. Tüm etkileşimi abim ablamlarla yaptım. Bir nevi öncü gibiydiler bana… Tavuğumuz, kedimiz, köpeğimiz, akrebimiz, çiyanımız vardı…”
Konuşmak ve anlatmak zor… Her anımsadığımda gözlerim doluyor. İçime kara bir bulut çöküyor. Yutkunmakta, nefes almakta zorlanıyorum. Biz hiç olmadık sanki. Hiç yaşamadık… O insanlar, göçüp gidenler, geride kalanlar eski bir rüyanın gün geçtikçe silinen izleri gibi. Anneler günü, doğum günü, nişanlılık veya evlilik yıl dönümü gibi kavramlar bizim yaşadığımız sokaklara, evlere henüz uğramamıştı. Ben hiçbir kadının doğum günün hatırlamadığı için kocasına fırça attığını otuz yaşıma kadar görmedim. Çünkü kendileri de anımsamazlardı. Devir değişti, daha eski çamlar bardak olmadan televizyonlar bir bir hepsini yaşamımıza katıverdiler.
Ben anneler günü olduğu için anneme hiç çiçek vermedim. Tek bir armağan bile almadım. Yaşamı boyunca limon kolonyası, toz deterjan veya sabun dışında herhangi bir koku ile tanışmamış kadına gidip bahar çiçekleri kokan bir parfüm alsam ne komik olurdu. Adım gibi eminim ki kutusunu şöyle bir evirip çevirirdi. Paketi neresinden açacağını bilemezdi. Bana geri uzatır açmamı isterdi. Sonra da buna kaç para verdin diye sorardı. Elbette ona verdiğim parayı olduğu gibi söylemezdim. Biraz azaltırdım. Bunu duyunca gözlerini kocaman açıp şaşkın şakın yüzüme bakıp. Koca bir gün, koca bir tarla yevmiyesi haaa, derdi. Yazık etmişsin paraya. Keşke boğazına gitseydi. Hiç olmazsa ayağına bir pantolon alsaydın derdi.
Annem ile ben çok hızlı değişen bir dönemin iki farklı insanı olarak değiştik. Tam olarak benim ne iş yaptığımı bile anlamazdı. Alışkanlıklarımız, değer yargılarımız, dünyaya bakışımız birbirinden çok uzaktaydı. Bunun aslında hiçbir önemi yoktur. Çünkü ne yaparsanız yapın, kim olursanız olun onun çocuğu olmaktan daha ötesinin bulunmadığı bir çemberin içinden çıkamazsınız. Üstelik o çember dışarı çıkmaktan çok içinde kalmayı isteyebileceğiniz bir çemberdir. Anne nasıl çocuğunu koşulsuz ve istisnasız severse, çocuğu da annesini öyle sever.
Annemi yitireli yedi yıl bile olmadı. Sanki yüz yıl eskiymiş gibi yokluğu, çok ama çok eskiden kaybetmişim gibi boşluğu… Ben eve döndüğümde bahçe duvarının briketlerinden sokağa pamuk çırpısı dumanları yükselirdi. Kapıdan girerdim, annem ocakta yemek pişiriyor. Dünyanın en güzel domatesli pilavı, kuru fasulyesi, samsası, taze fasulye veya kapuskası o isli birkaç briketten örülmüş ocakta pişerdi. Rüyalarımda bazen onu hala dumandan yaşarmış mavi gözleriyle, nemli çırpıları üflerken görüyorum. Yaşmağı başından azıcık aşağıya kaymış, bir tutam saç yanaklarının kıyısından boynuna doğru sallanmış. Anne acıktım, diyorum. Dur patlama, diyor. Azıcık bekle de soğusun…
Şimdi yokluğunda annemle ilgili düşle kuruyorum bazen. Kültür parka gitseydik mesela. Dönme dolaba falan binseydik. Elimizde kocaman birer dondurma… Pamuk şeker veya kağıt helva. Annem hiç vapura binmemiştir örneğin. Uçağa da. Bir uçağa atlayıp hiç olmayacak bir şey yapabilsek. Ilgaz’a kayağa gitsek veya Halfeti’ye tekne turuna… Kulağa basit geliyor, biliyorum. Bu aslında bizim için Marsta olmak ile aynı şey… Annem bir kez benim yaşadığım küçük kasabaya geldi. Birkaç ay kaldı. Ormanlara gittik, deniz kıyısına, denizin neredeyse öpüp sarıldığı ağaçların gölgesinde dinlendik. Ama onu (sadece karşıki evin zar zor balkonunu gören) küçük apartman dairesi kadar mutlu etmedi. Geriye dönerken çocuklar gibi şendi. Bin iki yüz kilometre yol geçtik, bir kez bile gözünü kırpmadı.
Belki yaşamının son on yılında annemin Anneler Gününü kutladım. Çoğunlukla kuru kuruya telefonda konuşarak… Eğer yanındaysam genellikle tatlı alırdım, dondurma falan. O artık yok. Ama ben yine de onun Anneler günün kutluyorum. Onunla birlikte eşimin ve tanıdığım bütün annelerin Anneler Günü Kutlu Olsun. Dünyaya getiren veya getirmeyen fedakarlık eden, Seven, Esirgeyen, kaygılanan Tüm Annelerin Günü Kutlu Olsun…Seyfullah ÇALIŞKAN
Mayıs ayının 2. pazar günü simge olarak anılıyor ya, annelerin gününü BİLKE olarak biz de kutlayalım dedik. Anneleri bir güne sığdırmak, bir tek gün anmak onlara haksızlık olur. Hepimiz doğumdan 4 yaşına kadar geçen sürede, hayat boyu öğreneceklerimizin neredeyse yarısını kazanıyoruz. Anne o dönemde hep çocuğun yanında, can cana, koyun koyunadır.
işte bir anne kızı lise son sınıf bu sene sınava girecek, yavruların yarısını almak kaydıyla birinin keçilerine bakıyor eşiyle
Büyüdüğümüzde, ne kadar güzel yemek yesek de anne yemeği ayrı bir tattır belleğimizde. Biz aslında o tadın içinde çocukluk anlarımızı buluruz. O günlere ait bir eşya, bir nesne gördüğümüzde, çocukluğumuz kokar burnumuzda buram, buram. Bu duygu büyük olasılıkla, büyümenin getirdiği hayat yükü ve sorumluluklardan uzak, çocukluğun içine sığınmak, orada kendini güvende hissetmektir. Anne kokusu, anne sıcaklığı ile güven günlerine sığınmak.
Dünyada her şey değişmekte olsa da, annelik duygusu değişmiyor. Olumsuz örnekler olsa da, anne her zamanda çocuğunu kendinden önce düşünüyor. Doğada hayvanlarda da bu örnekler yaşamaktadır. Her birimiz, kedi ve köpeklerin yavrularını korumak kollamak için yaptığı fedakarlıklara tanık olmuşuzdur. “Cennet anaların ayağı altındadır”.
Biz yaşlı biri de olsak, ana duygusu içimizi saran güçlü bir enerjidir. Hücrelerimizin içinden hareketlenir ve içimizi dışımızı sarar. Tüm annelerimizin ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN.