RSS

Kategori arşivi: Eğitim

AFGANİSTAN’DA KADIN OLMAK

10.06.2024-Mustafa AFŞAR -ALINTI

11 Eylül’den önce , Amerikalı bir bayan gazeteci, kadınlarla erkeklerin toplumdaki yeri hakkında bir yazı dizisi hazırlamak üzere Afganistan’a gitmiş…
Gözlemleri sırasında ilk dikkatini çeken, kadınların kocalarının 5 adım gerisinden yürüdükleriymiş.. Amerika’nın bu ülkeye de demokrasi getirmesinden sonra, aynı gazeteci tekrar bir yazı dizisi için Afganistan’a gittiğinde, bu sefer bir de bakmış kadınlar önden gidiyor, kocaları ise 5 adım arkalarından geliyor..

Gazeteci bu işe çok şaşırmış, hemen bir kadına yaklaşıp sormuş: “Bu gördüğüm inanılmaz bir gelişme. Peki ama bu değişikliğin sebebi nedir?” Afgan kadın cevap vermiş: “Mayınlar…”😔😔😔

***

Farkındalık yaratmak için çaba sarf eden grafiti sanatçısının eserlerinden bazıları:

Afganistanlı grafiti sanatçısı Shamsia Hassani, İngiliz sanatçı CHU tarafından verilen bir atölye çalışmasına katıldıktan sonra 2010 yılında grafitiye çekildi. Afgan Shamsia Hassani, 1988 yılında İran’da Afgan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Afganistan’ın ilk kadın sokak sanatçısı Shamsia Hassani’dir. Hassani’nin besteleri hem erkek egemen bir kültürdeki kadınlara ait hem de aydınlık ve karanlık arasındaki çatışma izlenimini yaratıyor. Ancak, kültürel ve sosyal meselelerin yanı sıra grafiti yapılabilecek alan eksikliğiyle de uğraşmak zorunda kaldı.

BİLKE YORUM: Sömürgeci devletler, işgal ettikleri topraklarda yaşayan insanları kendi güdümlerine alırlar. En etkili yöntemleri dindir. Bu konuda tecrübeleri çoktur. İşgalin soğuk yüzünü örtmek için YARDIMA GELDİK diye inandırırlar. Devletler, kendi yerel kaynaklarını doğru kullansalardı, kimseye ihtiyacı kalmazdı. Kaynaklarını sömürgeci devletlere teslim edenler, Afganistan örneğini yaşarlar.

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Haziran 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

ÇOCUK HİKAYELERİNİN DEĞERLER EĞİTİMİ AÇISINDAN İŞLEVİ VEÖNEMİ

04.06.2024- Prof. Dr. Emine ALTUNAY ŞAM- Yakup OĞUR

Eğitim kurumlarının en önemli birimi olan okulların en önemli hedeflerinden biri, öğrencilere bu bünyede temel değerleri kazandırarak, hayata hazırlayarak, bilinçli ve sorumluluğunun farkında bir yurttaş gibi hazırlamaktır.
Öğrencileri bu hedefe yetiştirmede, temel özellikleri edindirmek gayesiyle, ilkokulda değerler eğitimi birçok derste örtük bir şekilde yer almıştır. Tüm bu hedeflere ulaşılabilmesi için öğretim programlarının düzenlenmesi ve ihtiyaç oldukça güncellenmesi büyük önem arz etmiştir.
Okullar, öğrencilere bilgi vermenin yanında erdemli bir vatandaş gibi yetiştirme ve şahsiyet biçimlerini kazandırma vazifesi olan kurumlardır. Bu bağlamda okullarda en az öğretim gibi eğitime de kıymet atfedilmelidir.

İnsanın kıymeti değerleri mesabesinde şekil bulur. Eğitim yuvaları davranış edindirme veya davranışı istenilen tarafa evirme vazifesi görür. Bunu öğrencilerin benliğini var eden değerlerle yapabilmelidir. Değerler eğitimi, öğrenciye verilmesi gereken değerli olan davranış ve rol modellerine itibar etmesiyle eğitilmesini barındırır. Bundan dolayı okulun bütün çevresiyle her şeyiyle öğrencilere örnek oluşturacak biçimde ayarlanması gerekir.
Bu çalışmada, ilkokulda değerler eğitiminin verilişinde hikayelerin önemi üzerinde durularak, değerler eğitimine yönelik çıkarımlara ve bazı önermelere yer verilmiştir. Araştırma, tarama modeli şeklindedir. Verileri toplanmasında doküman incelemesi yapılarak betimsel analiz yapılmıştır.
Öğrencinin zihin dünyasındaki değerleri somutlaştırmalarına gerçek hayata yansıtmaları için hikayeler, örnek olay, drama vb. teknikler işlenebilir. Bilinçli bir değerler eğitimiyle eğitim yuvaları; sorumluluk, çalışkanlık, doğruluk, saygı, sevgi, aldatmama, nezaket gibi değerlerin bulunduğu bir alan olmalıdır.

KAYNAK: Ogur, Y. & Altunay ŞAM, E. (2021). Çocuk hikayelerinin değerler eğitimi açısından işlevi ve önemi.
Journal of Social and Humanities Sciences Research, 8(67), 672-682.
http://dx.doi.org/10.26450/jshsr.2333

BİLKE YORUM: Eğitimde, olması gereken yöntemlerin uygulanmasını beklemek vatandaş olarak hepimizin beklentisi olmalıdır. Çocuklar ve gençler geleceğimizdir. Makalenin önsözü, bize bilinçli bireyler yetiştirmenin anahtarını veriyor. Eğitim kadrolarımız, sadakat yerine liyakat sahibi insanlardan oluşmalı ve Köy Enstitülerinin ışığı sönmemelidir.

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Haziran 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

EN UZUN YOL, EVE GİDEN KISA YOLDUR

31.05.2024- Michael Morpurgo kitabı EVE GİDEN UZUN YOL

Savaş Atı kitabının bol ödüllü yazarı Michael Morpurgo’dan umut dolu bir arayış öyküsü: Eve Giden Uzun Yol.

10 yaş ve üzerindeki her yaştan kitapseverin yüreğine dokunmayı başaran Eve Giden Uzun Yol, yetimhanede yaşayan ve ait olabileceği bir aile hayali kuran 12 yaşındaki George’un esrarengiz olaylarla sınanan yaşam öyküsünü anlatıyor.

Paylaşmanın, umudun, sevginin ve azmin önemini vurgulayan Eve Giden Uzun Yol, okurların damağında klasik eserlere has bir tat bırakıyor. 

George, yetimhanede yaşayan ve yeni bir aile bulma umuduyla, yaz tatillerini farklı koruyucu ailelerin yanında geçiren içine kapanık bir çocuktur. Her yaz yeni hayallerle yola koyulan George özlemini çektiği mutlu yuvaya kavuşamadan yetimhaneye geri döner. George için yıllar boyunca süren hayal kırıklıkları bir yaz gitmeye mecbur bırakıldığı ailenin evine ulaştığında değişir. Bir çiftlik evinde yaşayan ve iki çocuğu daha olan yeni koruyucu ailesinin yanında kendisini hayatında ilk kez bir yere ait hisseder. Acaba George’un sevgi dolu kocaman bir aileye sahip olma hayali nihayet gerçekleşecek midir?

2003 yılında İngiliz Çocuk Edebiyatı Elçisi seçilen Michael Morpurgo’nun evrensel manevi değerlerle yoğrulmuş bu zamansız eseri, severek ve umut ederek her zorluğun üstesinden gelinebileceğini savunuyor. TUDEM YAYINEVİ

BİLKE YORUM: Her birimiz, dış uyaranlar ve etkenler uğruna bir ömrü tüketirken KENDİMİZE GEÇ KALIYOR MUYUZ? Sadece evlatlık olanlar değil olmayanlar da EVE GİDEN KISA YOLU arıyor. Kaplumbağa gibi evimiz sırtımızda değil ama, BEDENİMİZ EVİMİZDİR BİZİM. İnsan, çocukluk- gençlik- yetişkinlik yılları sonunda, yaşlılık aşamasında yaşama başka bakar. EN UZUN YOL KERNDİMİZE GİDEN EN KISA YOLDUR gerçekten.

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , ,

BUNALIYORUM ÇOCUK…

21.05.2024-Şerafettin GÜÇ-Karamanoğulları Tarihi Araştırmacısı Eğitimci Yazar

“Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum…” Bu sözler cumhuriyetimizin kurucusu ve Türk Devrimi’nin büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk’e ait. Peki, Atatürk’ü bu sözleri söylemesine iten sebep neydi?

0 yıl süren bir savaş sonucunda Anadolu yıkıntıya dönmüş, halkı ve doğal kaynakları sömürülmüş, insanları cahil bıraktırılmıştı. Elbette, bitkin ve yorgun bir ülkede savaşı kazanmış olmak yetmeyecekti, ülkeyi kalkındırmak ve ilerletmek gerekiyordu.

Üstelik yatırım yapacak para yokken, Osmanlı’nın borçları da ödeniyordu. Bu da yetmezmiş gibi, dünya ekonomik bunalımı çıkageldi.

Bunalım, bir şeyler üreterek satmaya çabalayanları da yiyip bitirecekti.

İşte bu koşullar altında kıvranan halkının sıkıntılarını doğrudan ondan dinlemek için, Gazi yurt gezisine çıktı. Yol boyunca dura dura, halkı dinleye dinleye 6 Mart 1930 günü Isparta üzerinden Antalya’ya ulaştı. Gazi, kaldığı evin bir odasına Hasan Rıza Soyak’la birlikte çekilerek, kapıyı kapatır ve bir koltuğa oturur:

BUNALIYORUM ÇOCUK

Çok yorgun ve sinirlidir. Elleri titreyerek sigarasını yakar ve şöyle konuşur:

Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde devamlı dert, şikâyet dinliyoruz… Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde… Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; memleketin hakiki durumu bu işte.

Bunda bizim bir günahımız yoktur; uzun yıllar hatta asırlarca dünyanın gidişinden aymaz, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş.

Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın aklında kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek alışkanlığıdır. İşte bu zihniyetle; herkes, her şeyi Allah’tan bekleyiş ve rahatlık içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor; ama nihayetinde ben de bir insanım be birader, sihirli bir gücüm yok ki…

İleri milletler seviyesine erişmek işini; bir yılda, beş yılda, hatta bir nesilde tamamlamak da imkânsızdır. Biz şimdi o yol üzerindeyiz; kafileyi hedefe doğru yürütmek için, insan gücünün üstünde, gayret sarf ediyoruz; başka ne yapabiliriz ki?

KAYNAK

Atatürk’ün özel kalem müdürlüğünü yapan, en yakınındaki isimlerden Hasan Rıza Soyak’ın “Atatürk’ten Hatıralar” kitabından alıntıdır.

(1) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.

(2) Atatürk’ün Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1995.

(3) Yalçın Kaya, Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri, Cilt 2, Tiglat Matbaacılık, 2001.

BİLKE YORUM: Yaramaz çocuklar vardır, anneleri ne derse desin inadına tersini yaparlar. Toplum sahnesinde aynı örnekleri görmekteyiz. Gruplaşmaların amacı, inatlaşmak yerine erişeceği sonlar için üretmek olmalıdır. Nedense takıntı, bilinç kanallarını tıkıyor ve bağlıyor. Kuru kuru boş tartışmalara yol açıyor. El etek öpme ve padişahlık sevdası hiç durmadan dile getiriliyor. Aralarında ağzından emdiği süt burnundan gelen bebeğin de olduğu 20 çocuk, bir gecede babası tarafından boğduruluyor. Bu durumun övünülecek neresi var? DLT’ den sonra hiç Türkçe sözlük ve Türk kültürü çalışmaları yapılmıyor. Bununla övünmeli miyiz?

Üreten bir lider olan ATATÜRK, gelecek kuşaklara bilişimin sözleri ile, çok VERİ DEPOLAMIŞTIR. Düşünceleri, fikir sanat boyutu, uygulayıcılığı ile örnektir. Tartışma ve inatlaşma ortamı olamaz.

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler, Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

FARE ÇUVALI TEORİSİ

19 Mayıs 2024- ALINTI

Mısır’ın bir köyünde tarım mühendisi olarak çalışan bir adam, Kahire’ye gitmek üzere trene bindi. Yanına, köyün yaşlı çiftçilerinden biri oturdu. Mühendis, çiftçinin ayakları arasında bir çuval olduğunu fark etti ve yol boyunca çiftçi, her çeyrek saatte bir çuvalı çevirip içindekileri karıştırıyor, sonra tekrar ayakları arasına yerleştiriyordu.

Bu durum yolculuk boyunca devam etti. Mühendis çiftçinin bu hareketini garipseyerek çuvalın hikayesini sordu. Çiftçi, “Fareleri ve sıçanları yakalayıp bunları Kahire’deki Ulusal Araştırma Merkezi’ne satıyorum; orada laboratuvar deneylerinde kullanılıyorlar” dedi.

Mühendis, “Peki bu çuvalı neden sürekli çevirip sallıyorsun?” diye sordu. Çiftçi, “Bu çuval fareler ve sıçanlarla dolu, eğer çuvalı çeyrek saatten fazla sallamaz ve çevirmezsem fareler ve sıçanlar rahatlayacak ve yerleşecekler. Bu durumda, onların gerginlikleri azalacak ve çuvalı kemirip delmeye başlayacaklar.

Bu yüzden onların korku ve gerginliklerini artırmak için her çeyrek saatte bir çuvalı sallıyorum. Böylece birbirleriyle çatışırlar, içgüdülerine kapılırlar ve çuvalı unuturlar, ta ki Araştırma Merkezi’ne varana kadar” dedi.

Mühendis, çiftçinin düşünce şekli ve (Fare Çuvalı Teorisi) karşısında şaşkınlığa uğradı ve Batı’nın ülkelerimize karşı uyguladığı siyasi tuzakları iyi anlayarak, ne zaman ülkemiz , huzur ve istikrar hissetmeye başladığında, içerden ve dışarıdan çuvalı sallıyorlar ve fitneler başlatarak, terör azıyor !..

Doğal olarak halklarımız içgüdülerini manipüle edenlerin ardına düşüyor ve herkes “çuvalı kemirip delme” gerekliliğini unutuyor.

BİLKE YORUM: Toplu yaşamanın bilincine ermek, uygarlığın ta kendisidir. Yönetme tutkusu ve yönetilme tutkusu aşka dönüşmüşler arasında kalmadan, o duvarları yıkabilmeliyiz. Gündem değişiklikleri, fare çuvalını sallayan kişinin davranışını anımsatıyor. Varlığı ve insanları kullanma, diz çöktürme sevdası örneklerini, dünya varoluşundan bu yana çok gördü. Fareler gibi kapana kısılmak, çuvalda hapsedilmek yerini özgürlüğe bıraksın.

 
1 Yorum

Yazan: 19 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

DİNGO’NUN AHIRI NEREDE GELİYOR?

17.05.2024- Denge Dilemin- ALINTI

Takvimler 3 Eylül 1872’yi gösterirken İstanbullular daha önce bir benzerini görmedikleri yepyeni bir ulaşım aracı ile tanışırlar: “atlı tramvay”.İlk kez 1832 yılında New York’ta kullanılmaya başlayan bu ulaşım aracı, 1850’lerde önce Paris’e oradan da tüm Avrupa ülkelerine yayılır. Tabii, atlı tramvayın icat edildikten sonra Osmanlı topraklarına giriş yapması bir kırk yılı bulur. İstanbul halkının atlı tramvay kullanmaya başlaması adeta bir devrimin habercisidir; çünkü taht-ı revan, tenteli at arabası ve fayton gibi yalnızca maddi durumu yüksek olanların kullandığı ulaşım araçlarına ucuz bir alternatif gelmiştir. Azapkapı-Ortaköy hattında 06.30 ile 19.20 saatleri arasında her 20 dakikada bir sefer yapmaya başlayan atlı tramvay, kısa sürede herkesin tercih ettiği ulaşım aracı olur ve ilk hat olan Azapkapı-Ortaköy hattının açılışından sonra şehir içine yeni hatlar da eklenir.

Şişhane yokuşunda tramvayı çeken atların enerjileri neredeyse bitecek hale geldiğinden, tramvay seferlerinin aksamaması için atlar Taksim’de bulunan ahırda dinlendirilir.Yorgun atlar ahırda dinlenmeleri için bırakılır, yeni atlarla tramvay seferine devam edilir ve bu döngü sürekli bu şekilde devam eder. Atların bekletildiği ahır ise bugünkü Fransız Konsolosluğu’nun bulunduğu yerin yakınlarındadır ve Dingo adındaki bir Rum vatandaş tarafından idare edilmektedir.

Şişhane-Kurtuluş hattının işlekliği sebebiyle en çok kullanılan ahırlardan biridir Dingo’nun ahırı. Ancak Dingo biraz pervasızdır, üstelik çok içki içtiğinden kafası da pek yerinde değildir. Kayıtları düzenli tutulmayan bu ahıra kimin girip çıktığı belli olmadığından kavgası gürültüsü de eksik olmaz. Böylece Dingo’nun meşhur ahılı halkın diline düşer ve o gün bugündür de kalabalık ve karmaşa içindeki yerleri tarif eden bir deyim olarak dilimize yerleşir. Nereden nereye..

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler, Eğitim

 

Etiketler: , , , , ,

ÇANGALAÇÖŞ NEDİR?

16.05.2024- BİLKE

Yeni kuşak çocukların, eski sokak oyunlarından ne kadar bilgisi var dersiniz? Site içinde, apartmanlarda yetişen yeni nesil, doğal olarak bu deneyimleri yaşamıyor.

Çangalaçöş, Sinop yöresinde tahterevalliye verilen ad. Tahterevalli kelimesi için Farsça taχt-i ravān “tahtırevan” sözcüğü ile eş kökenlidir diyor Nişanyan sözlük. Fransızca ile de ilişkilendirenler var. Sözcüklerin başka dillerle etkileşiminin algoritmasını çözmek hiç kolay değil. Etkileşimler olsa da, her halk kendi dilinin özelliğine eviriveriyor sözcüğü.

Çangalaçöş

Arabaya koş

Bizim çocukluğumuzda bir tekerleme idi. Devamı da vardı, bilenler varsa yoruma yazabilir. Çangal Ormanlarımızın ağaçlarından yapılan kaldıraç özellikli oyuncak, Çangal Ormanının adını taşımış. Ayrıca ÇANGAL: TDK sözlükte : isim, bitki bilimi Dallı budaklı ağaç olarak anlamlandırılıyor. Eski sözlerimiz, halkın bilinç düzeyini anlam ağırlığına yansıtıyor.

Halkın değer gördüğü, değer gördükçe kültürel zenginliğinin arttığı ve bilinç düzeyinin gelişme gösterdiği günlere doğru olsun adımlarımız.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , ,

KIRK YIL

15.05.2024-Şafak Gündüz SARIKAYA

Hava oldukça soğuktu. Kuzine sobada yanan odunun sesi odanın sessizliğini bozuyordu. Erfelek’in bir köyünden gelmiş çam fıstıkları kuzine sobada iyice kavrulmuştu. Tadı harikaydı.

Tadı damağımda kalmış ki aslında şimdi fark ediyorum tamı tamına aradan 40 yıl geçmiş, dile kolay tam kırk yıl. Geçmişin tatları daha mı başkaydı? Kim bilir şimdi nerede olduğu bilinmeyen o kuzine sobada neler pişmişti. Belki bir daha yemek nasip olmamış o çam fıstığının tadı damağınızda kalmış, belleğinize kazınmış, 40 yıl unutulmamıştı. Maharet çam fıstığında mı, kuzine sobada bilinmez ama dile kolay bunca geçen zamana rağmen, unutulmaması bence ilginç, sizce de değil mi? Muhtemelen sizlerin de böyle anılarınız vardır.

Nice tatlar nice şahane yemekler yenir de bir ömür boyunca aklınızdan belleğinizden kaybolur gider, bir ömür boyunca nice kişilerle karşılaşırsanız ama çoğu unutulur, bu psikolojik olarak olduğu kadar sosyolojik olarak da öyle, aradan geçen nice siyasetçiyi, insanı, bilim adamını unutturuyor ama bazıları bir ömür hatta insan ömründen daha fazla kalıcı oluyorlar.

Kırk yıl deyince bizde de meşhur sözler vardır çok iyi bilinen hani bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır gibi, nasıl bir kahveymiş ki, 40 yıl süren bir hatırı olabiliyormuş. Hz. Ali’nin “bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum.” sözü gibi 40 rakamı özel ve bir nev’i tılsımlı bir yere sahip sanki.

Biraz araştırınca rivayet edildiğine göre; Hazret-i Âdem’in çamurunun mayalanması, kırk gün sürmüş, anne karnında 40 günlük ayrı ayrı sürelere göre insan oluşumunu tamamlıyor diyor kaynaklar. Hz. Musa’nın Tur Dağı’nda yaşadığı 40 gün gibi. Örnekler daha da çoğaltılabiliyor.

Hatta Ali Baba’nın yanındaki haramiler bile 40 kişi. Hatta Dede Korkut Hikayeleri, Manas Destanı, Kırgız Türeyiş Efsanesi’nde Kırk Kız vardır. Dede Korkut Hikayeleri’nde Boğaç Han’ın yarası kırk günde iyileşir. Zaferler ve şenlikler dolayısıyla kırk kul ve kırk esir azad edilir. Kırk satır, kırk katır ve kırk gün ve kırk gece süren düğünler, Kırklar Meclisi gibi.

Antik Mısırlılarda da 40 sayısı sık karşımıza çıkar. Gök varlıklarının kendi yörüngeleri üzerindeki dönüm sürelerini gösterir. Mısır Piramitlerin hepsi Nil’in sol kıyısına kurulmuş ve vadide 40 kilometrelik bir uzunluk içine yer alır. Eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kaldığına inanılır.

Tevrat’ta da 40 insanın yaş dönemlerini belirtir.

40’a ait meşhur sözleri de ekleyelim:

* kırk bir kere maşallah!

* kırk dereden su getirmek

* kırk evin kedisi

* kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr

* kırk kapının ipini çekmek

* kırk tarakta bezi olmak

* kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş

* kırkı çıkmak

* kırkı (veya kırkları) karışmak

* kırkından sonra at olup da kuyruk mu sallayacak

* kırkından sonra azanı teneşir paklar

* kırkından sonra azmak

* kırkından sonra saz çalmak

* kırkından sonra saza başlayan kıyamette çalar. *

Bazen bize anlamsız ve basitlik ifade eden kelimeler bence akla gelenin çok ötesinde öneme sahipler.

Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim bir de dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gidememişim.

Ya da masalların başında söylenen evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken diyoruz. Annenin beşiği sallanır mı çok saçma derken Terminatör’ün konusu çok ilginç gelmekte (1984 yılında, doğmamış oğlu gelecekte insanlığın kurtuluşu olacak genç bir kadını öldürmek için 2029 yılından yok edilemez bir cyborg yollanır.Bu arada 1984’ten bugüne yine 40 yıl olmuş.)

Bir kuzine soba ve içinde ve üstünde pişenlerden nerelere geldik tam 40 yıl geçmiş, az mı gittik uz mu gittik, bir arpa boyu yol mu gittik, evvel zaman içinde mi bilemiyorum ben bir kahve içeceğim, malum 40 yıl hatırı kalıyormuş.

Sağlıcakla kalın!

ŞGS

kaynak:

 
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

HALAT ÇEKME YARIŞI MI BİLİNÇLENME YARIŞI MI?

14.05.2024- Hatice ÖNER- Nermin KORUKLU- VI. ULUSLARARASI AVRASYA EĞİTİCİ ARAŞTIRMA KONGRESİ

Makaleden önce, BİLKE yorumla başlamak istiyoruz. Halat yarışı başlığımız, toplum bilinçlenmesinin önüne geçen duruma dikkat çekiyor. Çek halatı çek halatı, güçlü olan kazansın. Bu oyunu bilmeyen yoktur. Toplumun bilinç düzeyi hedeflenerek yapılan siyasi, sanatsal, edebi ve diğer alanlardaki bir çok çalışmalar halat çekme yarışına benzememeli. Halka değmeli, toplumun bilinç potansiyelini artıracak özellikte olmalı. Olmazsa, kendi gücünü sergileyen halat çekme yarışçılarından farkımız kalmaz.

TOPLUMDA ÇEVRE BİLİNCİ OLUŞTURULABİLİR Mİ?

2. Çevre Bilincinin Önemi
Farkındalık ve bilinçlenme süreci değişim ve dönüşüm için temel olan iki kavramdır.
Sorunların çözümü, dış yaptırımlar ve ceza sistemi ile değil her bir bireyin kendi
davranışlarının sorumluluğunu alması ve devamında öz düzenlemeye gitmesi ile ancak
mümkün olabilir (Çakırlar vd., 2016).

Bireysel düzlemdeki bu adımlar beraberinde diğer bireyleri etkileyerek toplumsal boyutta bir farkındalığa ve bilinçlenmeye katkı sağlayabilir (Talas ve Karataş, 2012; Asilsoy ve Oktay, 2018).

Hedeflenen çözüme, toplumu oluşturan her bir bireyin doğaya karşı duyarlılık göstermesiyle ulaşılabilir. Tüm toplumları etkileyen ve etkilemeye devam edecek olan bu yaşamsal sorunun önlenmesinde, çevre duyarlılığı ve bilincin oluşturulması konusu çok önemli bir yere sahiptir. Çevre bilinci, bireyin çevresine
ve topluma karşı sorumlu hissetmesi ile ilişkilidir (Şaşmaz Ören, Kıyıcı, Erdoğmuş ve Sevinç, 2010).

Çevre bilinci, bir ülkenin sürdürülebilir kalkınmasının güçlendirilmesi (Yazıcı ve Babalık, 2016), çevreye yönelik tutumlarının niteliği ve olarak onun yaşama ilişkin genel değerleri ile yakından ilişkilidir (Asilsoy ve Oktay, 2018). Bireylerin yaşam değerleri, çevreye karşı gösterilen genel tutum ve eylemlerin kapsam ve yönelimini etki edebilir (Olson ve Zanna,1994).
Çevre ile ilgili yaşanan sorunlarının evrenselliği, aynı zamanda bu sorunların çözümünde
çok yönlü işbirliği ve eşgüdümü de gerekli kılmaktadır (Kaypak, 2013; Smirnova, 2018). Bu kapsamda, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Çevre Bakanlıkları, Üniversiteler, Belediyeler ve bazı Sivil Toplum kuruluşlarında çevreye yönelik çalışmalar yürütülmektedir (Şimşekli, 2004; Smirnova, 2018). Çevre ve çevredeki kirlenme sürecine yönelik son yıllarda uluslararası alanda yapılan faaliyetlerde, çevreyi koruma konusundaki ortak bilincin oluşmaya
başlamasının önemli bir gelişme olduğu belirtilmektedir (Karabıçak ve Armağan, 2004).

Bu süreçte, birey ve toplumları harekete geçirmede ve ortak bir bilincin oluşturulmasında başta
eğitimciler olmak üzere farklı disiplinlerdeki profesyonellere çok büyük sorumluluklar
düşmektedir (Şaşmaz Ören vd, 2010).

 

Etiketler: , , ,

KÖY ENSTİTÜLÜ VE ÇAPA MEZUNU ÖĞRETMENLERDEN YANSIYANLAR

13.05.2024- A. Yaşar SARIKAYA

fOTO: Çapa Öğretmen Okulu

Gözde büyütülen değerler vardır. Toplum normlarında onay bulan, gerçekle ilişkilendirildiğinde ise hiç bir etkisi olmayan. Çocuklar ve gençler de arkadaş çevresinden çokça etkilenirler. Kendi aralarında, büyük ve küçük olarak benimsedikleri değer yargıları vardır yaşamlarını etkileyen.

İnsanlar hep böyledir, omuzdaki apoletten, makamdaki ünvandan, üstteki giysiden, alttaki arabadan güç alır değil mi? Uygarca yaşamak için teknolojinin sunduğu yeniliklerden yararlanarak insanca yaşamak çok güzel. İnsanca yaşamın bunlardan başka kuralları yok mu ne dersiniz?

FOTO: Aydın Ortaklar Köy Enstitüsü

Burnu kanayan küçük bir çocuğun burnunu temizlemek öğretmeni alçaltır mı? Başı dönen ve kusan bir çocuğun yardımına koşarak, gömleğini tutan ve pisliği dert etmeyen okul müdürünü bu davranış küçültür mü? Ben müdürüm o tür işleri yapamam demek onu büyütür mü?

Siyasete bakalım. X partisi şemsiyesi altına girenler, yüce partinin yüce taraftarları mı olurlar? X başlığında tüm partiler düşünülebilir. Büyük olarak nitelenen her ne olursa olsun, İNSANİ DEĞERLER anlamında dolu olmadıkça ne işe yarar? Sosyolojik olarak gruplaşmadan nemalanmak ve sosyalleşmekten başka.

Başlık ile bir ilgi kuramadık diyenleri duyar gibiyim. İlkokul yıllarında örnek aldığım, değerli öğretmenlerimiz vardı. Bu günün kolej eğitimi seviyesinde eğitim almıştık onlardan. Çapa mezunu olan öğretmenlerimiz, Köy Enstitüsü mezunları ile kendilerini bir görmezlerdi. Büyüklük ve küçüklük anlayışı burada da karşıma çıkmıştı.

Kültür araştırmalarımda, söyleşilerimde öğretmenlerin çoğu ile görüşme fırsatı yakaladım. Çapa mezunları, biz kent merkezinden Çapa Öğretmen Okuluna gittik. Onlar ise köy okullarından gittiler, bizim eğitimimiz daha üstündü. Bir cümle değildi anlatılanlar. Anlattıklarının ayrıntılarına girmek yerine, konuya EMEK açısından bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Köy Enstitüsü mezunları, köy ve köylü için çok yönlü eğitim öğretim örnekleri sunuyorlardı. Okul arazisinde tarım yapıyor, inek bakıyorlar, köye yenilikleri getirmek için iradeleriyle, beden güçleri ile çabalıyorlardı. Kent merkezindeki öğretmenlerin, şık giyimleri, makyajları ile yarışabiliyorlar mıydı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, EMEK karşılığını bulmalıydı.

Bu yolda doğru adımlar izlenmeli, büyük ve üstün anlamları yüklenenlerin esiri olmamalıyız.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,