RSS

Kategori arşivi: Eğitim

KIRK YIL

15.05.2024-Şafak Gündüz SARIKAYA

Hava oldukça soğuktu. Kuzine sobada yanan odunun sesi odanın sessizliğini bozuyordu. Erfelek’in bir köyünden gelmiş çam fıstıkları kuzine sobada iyice kavrulmuştu. Tadı harikaydı.

Tadı damağımda kalmış ki aslında şimdi fark ediyorum tamı tamına aradan 40 yıl geçmiş, dile kolay tam kırk yıl. Geçmişin tatları daha mı başkaydı? Kim bilir şimdi nerede olduğu bilinmeyen o kuzine sobada neler pişmişti. Belki bir daha yemek nasip olmamış o çam fıstığının tadı damağınızda kalmış, belleğinize kazınmış, 40 yıl unutulmamıştı. Maharet çam fıstığında mı, kuzine sobada bilinmez ama dile kolay bunca geçen zamana rağmen, unutulmaması bence ilginç, sizce de değil mi? Muhtemelen sizlerin de böyle anılarınız vardır.

Nice tatlar nice şahane yemekler yenir de bir ömür boyunca aklınızdan belleğinizden kaybolur gider, bir ömür boyunca nice kişilerle karşılaşırsanız ama çoğu unutulur, bu psikolojik olarak olduğu kadar sosyolojik olarak da öyle, aradan geçen nice siyasetçiyi, insanı, bilim adamını unutturuyor ama bazıları bir ömür hatta insan ömründen daha fazla kalıcı oluyorlar.

Kırk yıl deyince bizde de meşhur sözler vardır çok iyi bilinen hani bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır gibi, nasıl bir kahveymiş ki, 40 yıl süren bir hatırı olabiliyormuş. Hz. Ali’nin “bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum.” sözü gibi 40 rakamı özel ve bir nev’i tılsımlı bir yere sahip sanki.

Biraz araştırınca rivayet edildiğine göre; Hazret-i Âdem’in çamurunun mayalanması, kırk gün sürmüş, anne karnında 40 günlük ayrı ayrı sürelere göre insan oluşumunu tamamlıyor diyor kaynaklar. Hz. Musa’nın Tur Dağı’nda yaşadığı 40 gün gibi. Örnekler daha da çoğaltılabiliyor.

Hatta Ali Baba’nın yanındaki haramiler bile 40 kişi. Hatta Dede Korkut Hikayeleri, Manas Destanı, Kırgız Türeyiş Efsanesi’nde Kırk Kız vardır. Dede Korkut Hikayeleri’nde Boğaç Han’ın yarası kırk günde iyileşir. Zaferler ve şenlikler dolayısıyla kırk kul ve kırk esir azad edilir. Kırk satır, kırk katır ve kırk gün ve kırk gece süren düğünler, Kırklar Meclisi gibi.

Antik Mısırlılarda da 40 sayısı sık karşımıza çıkar. Gök varlıklarının kendi yörüngeleri üzerindeki dönüm sürelerini gösterir. Mısır Piramitlerin hepsi Nil’in sol kıyısına kurulmuş ve vadide 40 kilometrelik bir uzunluk içine yer alır. Eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kaldığına inanılır.

Tevrat’ta da 40 insanın yaş dönemlerini belirtir.

40’a ait meşhur sözleri de ekleyelim:

* kırk bir kere maşallah!

* kırk dereden su getirmek

* kırk evin kedisi

* kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr

* kırk kapının ipini çekmek

* kırk tarakta bezi olmak

* kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş

* kırkı çıkmak

* kırkı (veya kırkları) karışmak

* kırkından sonra at olup da kuyruk mu sallayacak

* kırkından sonra azanı teneşir paklar

* kırkından sonra azmak

* kırkından sonra saz çalmak

* kırkından sonra saza başlayan kıyamette çalar. *

Bazen bize anlamsız ve basitlik ifade eden kelimeler bence akla gelenin çok ötesinde öneme sahipler.

Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim bir de dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gidememişim.

Ya da masalların başında söylenen evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken diyoruz. Annenin beşiği sallanır mı çok saçma derken Terminatör’ün konusu çok ilginç gelmekte (1984 yılında, doğmamış oğlu gelecekte insanlığın kurtuluşu olacak genç bir kadını öldürmek için 2029 yılından yok edilemez bir cyborg yollanır.Bu arada 1984’ten bugüne yine 40 yıl olmuş.)

Bir kuzine soba ve içinde ve üstünde pişenlerden nerelere geldik tam 40 yıl geçmiş, az mı gittik uz mu gittik, bir arpa boyu yol mu gittik, evvel zaman içinde mi bilemiyorum ben bir kahve içeceğim, malum 40 yıl hatırı kalıyormuş.

Sağlıcakla kalın!

ŞGS

kaynak:

 
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

HALAT ÇEKME YARIŞI MI BİLİNÇLENME YARIŞI MI?

14.05.2024- Hatice ÖNER- Nermin KORUKLU- VI. ULUSLARARASI AVRASYA EĞİTİCİ ARAŞTIRMA KONGRESİ

Makaleden önce, BİLKE yorumla başlamak istiyoruz. Halat yarışı başlığımız, toplum bilinçlenmesinin önüne geçen duruma dikkat çekiyor. Çek halatı çek halatı, güçlü olan kazansın. Bu oyunu bilmeyen yoktur. Toplumun bilinç düzeyi hedeflenerek yapılan siyasi, sanatsal, edebi ve diğer alanlardaki bir çok çalışmalar halat çekme yarışına benzememeli. Halka değmeli, toplumun bilinç potansiyelini artıracak özellikte olmalı. Olmazsa, kendi gücünü sergileyen halat çekme yarışçılarından farkımız kalmaz.

TOPLUMDA ÇEVRE BİLİNCİ OLUŞTURULABİLİR Mİ?

2. Çevre Bilincinin Önemi
Farkındalık ve bilinçlenme süreci değişim ve dönüşüm için temel olan iki kavramdır.
Sorunların çözümü, dış yaptırımlar ve ceza sistemi ile değil her bir bireyin kendi
davranışlarının sorumluluğunu alması ve devamında öz düzenlemeye gitmesi ile ancak
mümkün olabilir (Çakırlar vd., 2016).

Bireysel düzlemdeki bu adımlar beraberinde diğer bireyleri etkileyerek toplumsal boyutta bir farkındalığa ve bilinçlenmeye katkı sağlayabilir (Talas ve Karataş, 2012; Asilsoy ve Oktay, 2018).

Hedeflenen çözüme, toplumu oluşturan her bir bireyin doğaya karşı duyarlılık göstermesiyle ulaşılabilir. Tüm toplumları etkileyen ve etkilemeye devam edecek olan bu yaşamsal sorunun önlenmesinde, çevre duyarlılığı ve bilincin oluşturulması konusu çok önemli bir yere sahiptir. Çevre bilinci, bireyin çevresine
ve topluma karşı sorumlu hissetmesi ile ilişkilidir (Şaşmaz Ören, Kıyıcı, Erdoğmuş ve Sevinç, 2010).

Çevre bilinci, bir ülkenin sürdürülebilir kalkınmasının güçlendirilmesi (Yazıcı ve Babalık, 2016), çevreye yönelik tutumlarının niteliği ve olarak onun yaşama ilişkin genel değerleri ile yakından ilişkilidir (Asilsoy ve Oktay, 2018). Bireylerin yaşam değerleri, çevreye karşı gösterilen genel tutum ve eylemlerin kapsam ve yönelimini etki edebilir (Olson ve Zanna,1994).
Çevre ile ilgili yaşanan sorunlarının evrenselliği, aynı zamanda bu sorunların çözümünde
çok yönlü işbirliği ve eşgüdümü de gerekli kılmaktadır (Kaypak, 2013; Smirnova, 2018). Bu kapsamda, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Çevre Bakanlıkları, Üniversiteler, Belediyeler ve bazı Sivil Toplum kuruluşlarında çevreye yönelik çalışmalar yürütülmektedir (Şimşekli, 2004; Smirnova, 2018). Çevre ve çevredeki kirlenme sürecine yönelik son yıllarda uluslararası alanda yapılan faaliyetlerde, çevreyi koruma konusundaki ortak bilincin oluşmaya
başlamasının önemli bir gelişme olduğu belirtilmektedir (Karabıçak ve Armağan, 2004).

Bu süreçte, birey ve toplumları harekete geçirmede ve ortak bir bilincin oluşturulmasında başta
eğitimciler olmak üzere farklı disiplinlerdeki profesyonellere çok büyük sorumluluklar
düşmektedir (Şaşmaz Ören vd, 2010).

 

Etiketler: , , ,

KÖY ENSTİTÜLÜ VE ÇAPA MEZUNU ÖĞRETMENLERDEN YANSIYANLAR

13.05.2024- A. Yaşar SARIKAYA

fOTO: Çapa Öğretmen Okulu

Gözde büyütülen değerler vardır. Toplum normlarında onay bulan, gerçekle ilişkilendirildiğinde ise hiç bir etkisi olmayan. Çocuklar ve gençler de arkadaş çevresinden çokça etkilenirler. Kendi aralarında, büyük ve küçük olarak benimsedikleri değer yargıları vardır yaşamlarını etkileyen.

İnsanlar hep böyledir, omuzdaki apoletten, makamdaki ünvandan, üstteki giysiden, alttaki arabadan güç alır değil mi? Uygarca yaşamak için teknolojinin sunduğu yeniliklerden yararlanarak insanca yaşamak çok güzel. İnsanca yaşamın bunlardan başka kuralları yok mu ne dersiniz?

FOTO: Aydın Ortaklar Köy Enstitüsü

Burnu kanayan küçük bir çocuğun burnunu temizlemek öğretmeni alçaltır mı? Başı dönen ve kusan bir çocuğun yardımına koşarak, gömleğini tutan ve pisliği dert etmeyen okul müdürünü bu davranış küçültür mü? Ben müdürüm o tür işleri yapamam demek onu büyütür mü?

Siyasete bakalım. X partisi şemsiyesi altına girenler, yüce partinin yüce taraftarları mı olurlar? X başlığında tüm partiler düşünülebilir. Büyük olarak nitelenen her ne olursa olsun, İNSANİ DEĞERLER anlamında dolu olmadıkça ne işe yarar? Sosyolojik olarak gruplaşmadan nemalanmak ve sosyalleşmekten başka.

Başlık ile bir ilgi kuramadık diyenleri duyar gibiyim. İlkokul yıllarında örnek aldığım, değerli öğretmenlerimiz vardı. Bu günün kolej eğitimi seviyesinde eğitim almıştık onlardan. Çapa mezunu olan öğretmenlerimiz, Köy Enstitüsü mezunları ile kendilerini bir görmezlerdi. Büyüklük ve küçüklük anlayışı burada da karşıma çıkmıştı.

Kültür araştırmalarımda, söyleşilerimde öğretmenlerin çoğu ile görüşme fırsatı yakaladım. Çapa mezunları, biz kent merkezinden Çapa Öğretmen Okuluna gittik. Onlar ise köy okullarından gittiler, bizim eğitimimiz daha üstündü. Bir cümle değildi anlatılanlar. Anlattıklarının ayrıntılarına girmek yerine, konuya EMEK açısından bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Köy Enstitüsü mezunları, köy ve köylü için çok yönlü eğitim öğretim örnekleri sunuyorlardı. Okul arazisinde tarım yapıyor, inek bakıyorlar, köye yenilikleri getirmek için iradeleriyle, beden güçleri ile çabalıyorlardı. Kent merkezindeki öğretmenlerin, şık giyimleri, makyajları ile yarışabiliyorlar mıydı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, EMEK karşılığını bulmalıydı.

Bu yolda doğru adımlar izlenmeli, büyük ve üstün anlamları yüklenenlerin esiri olmamalıyız.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ANNEN YOK KİMSEN YOK

12.05.2024- Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu

Annem benim yaşamda özgüvenimin temel kaynağı, kökleri… ‘Annen hastalandı ve öldü’ diyorlardı ama ben kelime olarak biliyorum; “öldü” yani yok… Ama hep içimde ‘Misafirliğe gitti; 2-3 gün sonra sonra gelecek’ diye bekliyorum… Günler geçti gelmiyor… Bir gün dedim ki ‘Annemi bir daha göremeyeceğim’… O zaman ölümün farkına vardım. Kaçtım mezarının başına gittim… Orda annem toprağın altında… Böyle kalakaldım… ‘Annemi bir daha göremeyeceğim annem öldü.’ Eve geldim babama bakıyorum. ‘Allahım babam ölmez inşallah’ diyorum. O zaman anladım tabi ölümü… Ölünebilirmiş…

Aynı gün babam birşey için bana çıkıştı ‘Niye öyle yaptın’ diye… Kala kaldım… Çocuk aklımla o an şuna karar vermiştim: Annen yok kimsen yok… Ve böyle bir karar verdiğimi yıllar sonra anladım…

‘Annen yok kimsen yok’. O zaman kimsen yoksa senin bir şey istemeye hakkın yok. Sadece başkalarını memnun etmeye çalışırsın… Annen yok kimsen yok. Bunun farkına vardığım zaman kendimi yavaş yavaş fark edip hem yaşam ekibi keşfetmeye çalışıyorum hem de kendimi var etmeye çalışıyordum. ‘Yolculuk yapan biri var’ bunu fark etme meselesi… Böylelikle farkına varış yolculuğum devam ediyor… Ben de şimdi farkına vardırmaya çalışıyorum paylaşarak…”

“Büyüklerin denetimlerinden ziyade çocuklar arasında oynayarak hayatı öğrendim ben. Beklentiler ve kızmalar olmadı. Tüm etkileşimi abim ablamlarla yaptım. Bir nevi öncü gibiydiler bana… Tavuğumuz, kedimiz, köpeğimiz, akrebimiz, çiyanımız vardı…”

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

MOORS

10.05.2024- Babloo Suresh Achuthan

Moors, 711 ile 1492 arasında İspanya’yı yaklaşık 781 yıl boyunca fetheden ve yöneten Kuzey Afrikalılardan oluşan bir gruptu. Cebelitarık Boğazı’nı geçtikten sonra Fas’tan geçerek İspanya’nın İber Yarımadasına girdiler. Afrikalı Moors, olağanüstü mimarisi ve mühendislik becerileri ile biliniyorlardı ve İspanya’da üniversiteler ve camiler gibi bugün hala ayakta olan çok sayıda etkileyici yapı inşa ettiler. Matematik, tıp, kimya, filozofi, astronomi, botanik, duvar örme ve tarih gibi çeşitli alanlarda önemli katkılar sağladılar. Afrikalı Moors, bugün hala kullanılan Arap sayılarının Avrupa’da kullanımını ilk tanıtanlar oldu. Tıpta da önemli ilerlemeler kaydettiler, çeşitli hastalıklara karşı tedaviler geliştirdiler ve yaygın olarak kullanılan tıp kitapları oluşturdular. Ayrıca Afrika Moors yetenekli gökbilimcilerdi ve zamanı ölçmek ve gök cisimlerinin konumunu belirlemek için ileri teknikler geliştirdiler. Ayrıca İspanya’da yeni bitkilerin tanıtılması ve birçok kişinin hayran olduğu bahçeler oluşturulması botanike önemli katkılar da sundular. Afrika Moors aynı zamanda duvar örme konusundaki uzmanlıklarıyla biliniyordu ve dünyanın en güzel ve etkileyici binalarından biri olarak kabul edilen Granada’s Alhambra gibi çok sayıda etkileyici yapı inşa ettiler. Sonunda, tarihleri hakkında da kapsamlı bir şekilde yazdılar ve bugün hala çalışmakta olan çok sayıda tarihi metin oluşturdular. Cc.. Ulusal Sanat Müzesi

Konu akademik araştırmacının makalesinde:

ÖZ-Hüseyin GÖKALP- Doktora Öğrencisi

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/860046
1492 yılında İspanyolların, Müslümanlara karşı kaybettikleri tüm toprakların geri
alınmasını hedefleyen “reconquista” hareketinin öldürücü darbesi ile Gırnata şehri
düştü. Endülüs’te hüküm süren son İslâm hanedanı Nasrîlerin (1238-1492) devleti yıkıldı
ve Endülüs Müslümanlarının İber yarımadasındaki siyasi varlıkları sonra erdi. Bunun bir
sonucu olarak da Müslümanların 712 yılında yarımadaya ayak bastığı günden beri
Berberi, Arap, Yahudi ya da İspanyol olup İslamiyet’i din olarak seçen insanlar, tehcir ve
din değiştirme baskılarına maruz kaldı. Tüm bunlara rağmen çeşitli sebeplerle Endülüs’te
yaşamak zorunda kalmış, resmi olarak Hristiyanlık dinini kabul etmiş ancak gizliden
gizliye Müslümanlığını korumuş bir kitle de varlığını sürdürmeyi başardı. Bu insanlara
düşmanları tarafından aşağılayıcı bir ifade olarak Morisko ismi takıldı. Baskı, yeni duruma
ayak uydurma çabası, nesiller arası din aktarımının sağlanamaması, dil değişimi gibi
sebeplerle zamanla büyük oranda Hristiyanlaştılar ve son kalıntıları da 1609 yılında tehcir
edildi.

BİLKE YORUM: Göçler, Dünyanın demografik yapısını etkilemiştir. Evlenmeler ve kültür alış verişleri olsa da; Afrikalıların atletizmde ve diğer spor dallarında başarılı, Avrupalıların sanatta ve ticarette başarılı olduğunu gözlüyoruz. Genelleme yapmak doğru olmasa da, her coğrafyanın insanlar üzerindeki etkisi yadsınamaz. Ortadoğu coğrafyası, özellikle Dicle-Fırat havzası arkeolojik bulgulara göre, yazının başladığı ve en eski uygarlık kalıntılarının olduğu alanlardır. Tarihi akışa bakılırsa, bu yerlerin dünyada uygarlık düzeyinin en üstün olduğu ülkeler olması beklenir. Ülkeler, kendi yerel kaynaklarını kullanarak üretmeli, kültürünü korumalı, geliştirmeli ve uygarlık yolunda ilerlemeyi amaç edinmelidir. Yoksa, küresel ekonomi ve ticaretin gücü, dünya ülkelerini kendi çarkı içine çekecek, buğday, su gibi temel ihtiyaçlar konusu da güçlerin sermaye malzemesi olacaktır.

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

DOSTOYEVSKI’NİN KÖPEK HİKAYESİ

08.05.2024- Akın ALTAN

Dostoyevski okuduğu şiir nedeniyle Rus Çarı tarafından hapse mahkum edilir. Hapishanedeki bir köpekle dost olur ve onunla mahkumların arsındaki ilişkileri gözlemler. Aslında bir nevi insan ilişkileri üzerine deney yapar.

Gözlemleri sonucu, insanları tanıdığını sanırken ne kadar yanıldığını anlar ve onları ‘kara halk’ olarak tanımlar. Onu bu düşünceye sevk eden de yine insanların davranışlarıdır.

Mahkumlar her geçtiğinde köpeği tekmeler. Köpek ise yanına bir mahkum yaklaştığında eğilir ve tepki vermez. Bunun gören Dostoyevski, köpeğe yaklaşır ve onun başını okşar. Köpek sanılanın aksine ona şaşkınlıkla bakar. Acı acı havlayarak yanından hızla uzaklaşır.

Önüne gelen mahkumun tekmelediği köpek, o günden sonra nerede Dostoyevski’yi görse ondan kaçar ve ona bir daha asla yaklaşmaz.

Dostoyevski’nin köpekle olan hikayesi, sevgisizlik üzerine yapılan efsanevi bir deneydir. Çünkü, ruhu köleleştirilmiş olan köpek sevgiye muhtaçtır. Tıpkı insanlar gibi.

Sürekli haksızlığa uğramış ve kötü muamele görmüş insanlar, aslında sevgiye açtırlar. Bu insanlar, iyi bir davranışla karşılaştıklarında nasıl tepki vereceklerini bilemezler. Böylesi kişilerin gözünde onları aşağılamak, onlara sunulmuş bir nimettir. Eşit ve iyi davranış, onların gözünde değersizdir.

Dostoyevski bu durumu şöyle özetler: “Zulüm bir alışkanlıktır; insanda bu alışkanlığın kökleşmesi, sonunda hastalığa dönüşmesi mümkündür. Sarsılmaz inancıma göre, en iyi insan bile alışkanlıkla, sanki bir hayvanmış gibi kabalaşıp o derece aptallaşabilir. Kanla, kudretle mest olur; hoyratlığı, ahlaksızlığı, içindeki kötülüğü büsbütün geliştirir; aklı, duyguları kesinlikle doğal olmayan hareketleri yadırgamaz ve sonunda bundan zevk almaya başlar. Bir zalimde hem insanlık, hem de vatandaşlık tamamıyla yok olmuştur; yeniden onurlu bir insan olması, pişmanlık duyup eski hayatına dönmesi imkansızdır artık. İşin asıl kötü yanı, böyle bir başına buyrukluk kolayca topluluğa sirayet edebilir; kudret, son derece ayartıcı bir şeydir. Toplum da böyle bir etkiye kayıtsız kalırsa, bu alışkanlığın toplulukta kökleşmesi işten bile değildir. Kısacası, bir insana kendi benzerine fiziksel ceza verme hakkının tanınması topluluğun yaralarından biridir; bu yara bir yandan o topluluktaki özü ve vatandaşlık duygusunu kemirirken, öte yandan önüne geçilmez bir düzensizliğe yol açar.”

BİLKE YORUM:

Gittikçe, insanlar köleleşiyor yanlışlara. Popüler kültürün renkli, zengin, aldatıcı renkleri ile insanlara yular mı takılıyor ne? Önlem almak yerine, düzenin ekmeğine kim yağ sürüyor?

Dünyada insan sayısı çoğaldıkça, köleleştirmenin maksimum sınırları büyüdükçe büyüyor. Köleleşmeye yönelimin artması da ibretlik. Eski çağlardan beri negatifin artan ibresi, ezberlere davetiye çıkarıyor. Sınırları zorlayanlar ve köleleşmeyenler de düzene aykırı kalıyorlar.

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , ,

GEÇMİŞİ BİL VE GELECEĞE ÜRET

05.04.2024- ÜRDÜN’LÜ BİR DOKTORUN FACEBOOK’TA YAZDIĞI İBRETLİK BİR YAZI.!

İngiliz bir arkadaşıyla başkent Amman’ın Kavaysime bölgesinde gezerken İngiliz arkadaşı köprülere hayran olmuş ve bu hayranlığını şöyle dile getirmiş ;

– “Ecdadınız gerçekten çok çalışmış, çok harika mühendislermiş, çok güzel köprü yapmışlar. Bravo atalarınıza…” demiş…

Ürdün’lü doktor :

– “Hayır , bizim ecdadımız değil , o köprüleri Türkler yapmış.” demiş…

El Sahravi bölgesine varınca, tarihî demir yollarını görmüş ve şaşkın bir şekilde ;

– “Ecdadınız gerçekten çok büyük insanlarmış ki, demiryolunun önemini o zamanlarda anlamışlar ve bu bölgede demiryolu inşa etmişler. Medeniyet ulaşımla başlar üstadım…” demiş.

Ürdün’lü doktor :

– “Hayır bizim ecdadımız değil, onları da Türkler yapmış…” demiş…

Yola devam etmişler,

El Katrane Kalesine varınca, kale önünde durarak , hem kalenin güzelliğine hayran kalmış, hem de kente hayat veren su kanallarını ve su deposunu görünce çok beğenmiş, ve

– ” Gerçekten ecdadınız müthiş zekâya sahipmiş, şu su kanallarının güzelliğine bir bakın, şu su deposuna bakın, şu kalenin güzelliğine bakın üstadım… ” demiş…

Ürdün’lü doktor :

– “Hayır bizim ecdadımız değil, onları da Türkler yaptı…” demiş…

İngiliz, biraz susmuş ve derin bir nefes aldıktan sonra,

– ” Peki , sizin ecdadınız ne yapmış?” diye sormuş.

Ürdün’lü doktor demiş ki :

– “Sizin ecdadınızla işbirliği yaparak, Türkleri bölgeden kovmuşlar…”

– ” … ??? … “

BİLKE YORUM: Ürdün, Roma uygarlığının hakim olduğu dönemlerden kalan tarihi eserlerle dolu. Gezilecek çok yer var. Osmanlı izlerini anlatan doktor, bize güzel bir ders veriyor. Geçmiş, dillerde sadece övünç kaynağı olarak kalırsa, geleceğe katkısı olur mu? Şimdiki zamanda bilim, kültür ve sanatı yaşatmak, geleceğe üreten uygarlıkların işidir.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Nisan 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

65 YIL ÖNCE ERZURUM’DA YAPAY ZEKA KONFERANSI

23.03.2024- TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi Cahit Arf Özel Sayısı

Cahit Arf bundan 65 yıl önce Erzurum’da Yapay Zeka üzerine konferans vermiş. 65 yıl önce! Konferansın yayıncısının ismine bakınız: “Üniversite Çalışmalarını Muhite Yayma ve Halk Eğitimi Yayınları”

1910 yılında Selanik’te doğan Cahit Arf, ilkokulu o yıllarda sultani adı verilen liselerin ilk kısmında okumuş, daha beşinci sınıftayken tanıştığı genç bir öğretmen onun matematikle ilgilenmesini sağlamıştır. Lisenin orta kısmına geldiğinde artık okul arkadaşlarının çözemediği matematik sorularını çözen Cahit Arf’ın bu yeteneği ailesi ve hocalarının dikkatini çekmiş ve Paris’teki St. Louis Lisesinde okumak üzere
ailesi tarafından Fransa’ya gönderilmiştir.

Üç yıllık lise tahsilini iki yılda bitirip Türkiye’ye geri dönen Cahit Arf o sıralarda Türk hükümeti tarafından yüksek öğrenim görmek üzere sınavla Avrupa’ya gönderilecek aday öğrenciler arasına
alınmıştır. Bu sınavı kazanan Cahit Arf Fransa’ya geri dönüp birçok bilim adamının yetiştiği okul olan École Normale Supérieure’e kaydolmuştur. Yükseköğreniminden sonra Türkiye’ye geri dönen Arf, bir süre Galatasaray Lisesinde hocalık yapmış ve sonra doçent adayı olarak İstanbul Üniversitesi
Matematik Kürsüsü’ne geçmiştir. 1937 yılında doktorasını yapmak üzere Göttingen
Üniversitesi Matematik Bölümü’ne giden Cahit Arf’ın bu üniversitede yaptığı doktora
çalışması onun dünya çapında tanınmasına yol açmıştır.

Cahit Arf matematik dehalarının bile çok zor dediği bir konu üzerinde tek başına çalışmış ve bir buçuk yıl içinde konusu “non-commutative Class Field” olan doktorasını tamamlamıştır. Bu çalışmadan elde edilen sonuçların bir kısmı literatüre “Hasse-Arf” teoremi olarak geçmiştir. Doktora tezini 1938 yılında bitiren Cahit Arf bir yıl daha Göttingen’de çalışmalarını sürdürmüş, bu dönemde de dünya literatürüne
“Arf Invaryantı” adıyla geçen, cebirsel ve diferansiyel topolojide büyük önem taşıyan
bir çalışmaya imza atmıştır.

1938’in sonunda Türkiye’ye üniversitesine geri dönen Arf 1943’te profesör, 1955’te ordinaryüs profesör olmuştur. 1962 yılına kadar üniversitede çalışmalarını sürdüren Cahit Arf o yıllarda bir yıllığına misafir profesör olarak Maryland Üniversitesine gitmiş ve ayrıca Mainz Akademisi muhabir üyeliğine seçilmiştir. 1960 yılında Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi’ni kurmak üzere görevlendirilen Cahit Arf
1962’de üniversitedeki görevinden ayrılmış ve bir yıl kadar Robert Kolej’de ders
vermiştir.
TÜBİTAK’ın kuruluş ve gelişmesinde büyük emekleri olan Cahit Arf 1963-1967 ve 1967-1971 yıllarında TÜBİTAK’ın Bilim Kurulu başkanlığını yapmıştır. Cahit Arf matematiğe yapmış olduğu köklü katkılarından dolayı 1974’te de TÜBİTAK Bilim Ödülü’ne layık görülmüştür.

1964-1966 yıllarında Princeton’da Institute for Advanced Study’de çalışmalarını sürdüren; daha sonra California Üniversitesinde misafir öğretim üyeliği yapan Cahit Arf 1967’de Türkiye’ye dönüp ODTÜ Matematik Bölümünde çalışmaya başlamış ve 1980 yılında bu üniversiteden emekli olmuştur.
1980 yılında İTÜ ve Karadeniz Teknik Üniversitesinin, 1981 yılında ODTÜ’nün onur doktoralarını alan, 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi Şeref Üyeliğine seçilen Cahit Arf 4 Şubat 1994’te de Fransa’da Commandeur des Palmes Académiques Ödülü’ne layık bulunmuştur.
Ülkemizde matematiğin simgesi haline gelen Ord. Prof. Dr. Cahit Arf 26 Aralık 1997’de vefat etmiştir.

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bdergi/ozel/arf/default.html

BİLKE YORUM: Cumhuriyet Eğitim Seferberliğinde yayınlanan “Halk Eğitimi Kitabı”, yıllar önce yapay zekayı konu ediyor. Hedef, bilimin aydınlığından herkesin eşit olarak faydalanması. Halka dönük, halk ile beraber, halk için yapılacak çalışmalara örnek çalışmalar. Yayınlanan kitaplar, bilişim çağında olmamıza rağmen, hala bu güne hitap ediyor. Bu eğitim sistemi, dünyaya örnek olmuştur. Yeniden aynı sistemle buluşmak dileğiyle.

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Mart 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

NASREDDİN HOCA-NESİMİ-HALLAC-I MANSUR

09.02.2024-BİLKE

Nasreddin Hoca büyük bir mütefekkir, büyük bir düşünürdür. Halk dilinde Hoca‘nın nüktedanlığı, hikâyelerine gülünmesi çoğunlukla aldığı bedduaya bağlanır. Konu ile çok farklı rivayetler vardır. En ilginçlerinden biri şöyledir:

Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur, Seyyid Nesimî ile Nasreddin Hoca arkadaşlık etmekte imişler. Bu üç kişi manevi eğitim almak, ruh ve düşünce dünyalarını zenginleştirmek için bir Şeyhin öğrencisi olmuşlar. Şeyhin bir koyunu varmış. Şeyh Efendi keser, pişirir ve afiyetle hep birlikte yerlermiş. Şeyh tekrar hayvan kemiklerini toplar, yan yana getirir ve Allah‘tan niyazda bulunur bulunmaz Allah‘ın hikmeti gereği koyun dirilirmiş.

Bir gün Hallac-ı Mansur ile Nesimî, Şeyhin bulunmadığı bir sırada koyunu kesmeye karar vermişler. Biz de şeyhimiz gibi dua ederiz, canlanır, demişler. Mansur hayvanı kesip çengele asmış. Nesimî‘de derisini yüzmüş. Nasreddin Hoca ise bu işlere hiç karışmamış, fakat arkadaşlarının hareketlerine gülmüş.

Koyunu pişirip güzelce yemişler, akabinde de şeyhlerinin yaptığı gibi kemikleri bir araya toplayıp, dört başı mamur bir dua da bulunmuşlar. Fakat gelin görün ki, hayvan bir türlü dirilmemiş. Bu sırada Şeyh gelmiş, işi anlamış, fena halde canı sıkılmış. Hayvanı kim kesti, diye sormuş. Mansur ben kestim, astım deyince, dilerim Allah‘tan sen de asılasın diye bedduada bulunmuş. Ve tekrar sormuş, kim yüzdü, demiş. Nesîmî, ben yüzdüm deyince Şeyh, sen de yüzüleceksin, demiş! Sıra Hoca‘ya gelmiş. Ben bir şey yapmadım, sadece bunlara güldüm deyince Şeyh, öyle ise sana da insanlar kıyamete kadar gülsünler duasını etmiş. Tabii keşke etmeseymiş. Hallac-ı Mansur asılmış, Nesimî de öldürülüp derisi yüzülmüş. Hoca‘ya gelince, fıkraları anlatılıp anlatılıp hep gülünmüş, hâlâ da gülünmektedir. ALINTI

BİLKE YORUM: Aynı dönemde yaşamamış üç değerli insanı, halk aynı hikayede birleştirmiş. Hikayeyi kulaktan kulağa, nesilden nesle de aktarmış. Altında, Nesimi ve Mansur’un ölümlerine kıyamamak, öldürülme sebeplerini de örtmek yatıyor olabilir. Hangi durumda olursa olsun, insana kıymak doğal gösterilemez. İsrail, Filistin savaşı, fail-i meçhuller, terör saldırıları, dünya savaşları yerini BARIŞA bıraksın. İnsan, ne insana, ne doğaya, ne de hiç bir canlıya kıymasın.

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Şubat 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

AŞIK VEYSEL VE FİKRET KIZILOK

16.01.2024-Fikret KIZILOK

Aşık Veysel ve Fikret Kızılok Arasında Geçen Bir Hikaye;
Fikret Kızılok gençlik yıllarında bir plak çıkarmak ister. Çıkaracağı plağa, büyük usta Aşık Veysel’in ‘Söyle Sazım’ ve ‘Yumma Gözün Kör Gibi’ adlı iki eserini de seçer. Gazeteci arkadaşı Arda Uskan’la Aşık Veysel’in Sivas- Sivrialan’daki köyüne giderler. Arda Uskan röportaj yapacak, Kızılok da şarkıları için izin isteyecektir. İki gün kalırlar o evde…
Aşık Veysel, bir gece gözlerinin nasıl kör olduğunu anlatır onlara;
“Tek gözüm zaten görmüyordu. ‘Kırlangıç Uşağı’ diye seyyar doktorlar vardı. Onlar göz açarlardı, göz doktoruydular. Babam rahmetli, gösterdi, baktılar. ‘Sağ gözü ışık görüyor, üzerindeki perdeyi alırsak açılır. Akdağmadeni’ne getir, orada tedavi edelim’ dediler. Onlar gittiler, bizde bir sevinç fakat fakirlik var. Babam para bulacak da götürecek, açtıracak! O arada öküzün önünden saman irisini, tozunu, toprağını temizlemek için ahıra girdik. Öküz bağlıydı. Hayvan kafasını böylesine sallayınca boynuzunu tam gözümün üstüne vurdu. Sağ gözüm de aktı gitti. O ışık da kayboldu.”
Ardından Aşık Veysel susar, Kızılok eline gitarını alır ve çalmaya başlar. Sonra bir cesaret büyük ozandan şarkılarını ister. Cebinde sadece 250 kuruş telif parası vardır.
Aşık Veysel gülümser; “O parayı al şirketine götür, gazoz parası yapsınlar. Ama sen güzel söylüyorsun oğlum. İstediğin şarkımı kullanabilirsin” der.
Bu sözlü anlaşmadan birkaç ay sonra Fikret Kızılok’un ilk plağı çıkar. Plak satış rekorları kırar ve Kızılok Altın Plak kazanır. Kazandığı Altın Plak’ı götürüp ustasına, Aşık Veysel’e hediye eder.
Aşık Veysel 21 Mart 1973’de hayatını kaybettiğinde, Kızılok, ”Ustam öldü, toprak oldu. Ustamın parmaklarına değen bu sazın da toprak olması gerekir. Artık ona can veren parmaklar yok” diyerek Veysel’in mezarı başında sazını kırar.
Ve bir süre müziğe veda eder.
Aşık Veysel, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük halk ozanlarındandır. (1894-21 Mart 1973)
Ustaya Saygıyla….

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Ocak 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , ,