İnsan, yaşamın her aşamasında eğitimle iç içedir. Robinson Crusoe gibi yalnız bir adaya düşse de, kendi kendinin öğretmeni olur. Eğitim ve Öğretim Sisteminin gelişmiş oluşu ve kişinin eğitime açık olması da inkar edilemez bir gerçektir.
İlk öğretmen olduğum 1974 yılından bu yana eğitim sistemi, çevre uyaranları, aile eğitim sistemi çok değişti. Hazırcı bir toplum olma yolunda, üretmekten uzaklaşıyoruz. Çalışmak yerine kolay kazanmak tercih edilir oldu. Sevgiler GDO’lu, saygılar da desem yanlış olmayacak.
Öğretmenlerim geçiyor gözlerimin önünden. Her birinden aldığım eğitim, hayatımın unutulmazları arasında. Tüm öğretmenlerimin, eğitime canla başla emek veren öğretmenlerin günü kutlu olsun.
Her yer taş yığınları olmadan önce; kentlerde bahçeli evler vardı. Çocuklar maydanoz toplamayı öğrenir, ağacından incir yer, yeşile içtenlikle saygı duyarlardı. Köy çocukları, buğdayın öyküsüne adı kadar yakındı. Bir tane buğdayın, sıfırdan un olana kadar yaşadıklarına tanıktılar.
İşte böyle bir zamanlar insanlar, doğayı okuyor ve mesajını su gibi içiyordu. Doğayı umursamazlığın, başını alıp gittiği günleri yaşamaktayız. Değer bilmedikçe de toprağın sundukları azalmakta, tüketici toplum olma yolunda zirvelerde rakip tanımamaktayız.
22 Kasım 2024 günü Sinop İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Sergi Salonunda, Uluslararası Karikatür Sanatçısı Aşkın AYRANCIOĞLU ve yetiştirdiği öğrencilerin KARİKATÜR SERGİSİ vardı. Gençlerin, doğayı okuyup anlama çabalarına hayran kaldık. Çizgileri konuşturmak, renkleri doğadan almak hiç de kolay değildi. Kendilerini ifade etmeleri ise sergiyi gezenleri hayran bıraktı.
Üretmeyi öğretmeliyiz bu yurdun çocuklarına. Bilgisayar ve telefonun esiri oldukça, çalışmadan sonuç almaya alışıyorlar. Üretme yolunda çabalayan karikatürist gençlerimiz, ailelere ve gençlere örnek olmalı. Karikatüristlerimizin, dünya birinciliği, dünya ikinciliği, Türkiye birinciliği birçok da onur ve katılım ödülleri var. Gençlerimizi ve öğretmenlerini yürekten kutluyorum.
Karikatüristlerimizden Dünya birinciliği alanların videosunu izleyebilirsiniz:
Akdeniz’in mavi sularında, bir zamanlar Datça ile Simi(Sömbeki) Adası arasında kopmaz bağlarla örülü bir yaşam sürerdi.
Bahar rüzgarlarının çiçekleri kucakladığı bu topraklarda, deniz kenarında şarkılar söyleyen gençlerin sesleri yankılanırdı.
O günlerin birinde, Datçalı bir zeybek olan Umar Ali, kalbini karşı kıyıdaki Simi’nin zeytin gözlü kızı Eleni’ye kaptırmıştı.
Onların aşkı, deniz kadar derin, dağların zirvesine kar düşüren rüzgar kadar özgürdü.
Her sabah, güneş ilk ışıklarıyla denizi öperken, Ali sahilde durur, ufukta görünen Simi’nin beyaz evlerine gözlerini dikerdi. Eleni ise adanın en yüksek noktasından, elinde sardunya dallarıyla, Ali’yi izlerdi. Gözleri uzakları tarar, kalpleri bir kuşun kanat çırpışları gibi titrerdi.
Bir gece Ali, ay ışığının altın bir yol gibi denize döküldüğü anı kolladı. Rüzgarın sakin, denizin huzurlu olduğu o vakit, sevdasına kavuşmak için ufka doğru kürek çekti. Fakat aşkın kaderle dans ettiği bu denizler, her zaman yumuşak mavi bir örtüyle sarmazdı sevdalıları. Aniden patlayan bir fırtına, denizi öfkeli devlere dönüştürdü. Ali’nin kolları yoruldukça, kalbindeki ateş daha da büyüdü. Her bir dalga onu kıyıdan biraz daha uzaklaştırdı, her bir rüzgar uğultusu Eleni’nin sesini bir masal gibi kulağına fısıldadı.
Simi’nin tepesindeki çanlar, şafağın ilk ışıklarıyla birlikte sessizliğe gömülmüştü. Eleni, gözleri kızarmış, kalbi ürpermiş halde sahilde bir iz, bir gemi parçası aradı. Ama Akdeniz, Ali’yi sonsuzluğuna saklamıştı. Eleni’nin yanaklarından süzülen tuzlu damlalar, denizin acısını bile dindiriyordu. O günden sonra, Simi’de güneş doğduğunda, denizin mırıltısında Ali’nin adını fısıldardı rüzgar.
Datça’da ise, Ali’nin annesi Ilıca sahilinde, belki döner diye yıllarca bekledi. Her dalganın sahile vuruşunda yüreği umutla atar, her sessizlikte içi titrerdi. Ama Akdeniz, sevdayı alan, saklayan ve sonsuzluğa taşıyan olarak sırlarını kimseye söylemedi.
Umar Ali’nin öyküsü, zamanla köyün zeybek türkülerine, mendirekte yankılanan nağmelere dönüştü. İnsanlar Ali’yi, Eleni’yi ve aşkla örülü o hüzünlü hikayeyi dillerinde taşıdılar.
Rüzgar ne zaman Datça’nın yamaçlarından denize esecek olsa, o eski aşkın izleri duyulur, deniz kenarındaki çakıl taşları hıçkırık gibi bir sesle türküye eşlik eder.
“Ilıca’ya varalım
Kumlara sarılalım
Umar Ali’m gelmedi.
Dalgalara soralım
Gemi geliyor gemi
Topan adadan dön beri
Ben yavruma doymadım
Bunca zamandan beri
Efem efem efem
Datçalı Efem”
Umar Ali Türküsü Datça’nın tescilli tek zeybek türküsüdür. Her dinleyen Akdeniz’in kardeş kıyılarında doğan ama karanlık sularında kaybolan bu hüzünlü aşk hikayesini hatırlar. Türküyü ataları Datça’dan Simi’ye göç etmiş, Yunanlı sanatçı Nikoletta Oikonomou‘nun sesinden dinleyebilirsiniz. Kendisine besteyi yapan Datçalı Sayıl Günay sazıyla eşlik ediyor.
Orhan Veli’nin kız kardeşi Füruzan Yolyapan bir röportajında anlatıyor:
“Orhan Veli, futbolu çok severdi. Koyu Galatasaraylıydı. Formaları ve bir sürü sarı-kırmızı çorapları vardı. Sokakta ayağına taş ya da başka bir şey gelmesin, hemen vururdu. Bu yüzden ayakkabılarının uçları hep aşınmıştır.”
“Şişli’ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Ben balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili bir gömleği vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu.
‘Ağabey, buna bir son vermelisin, gel içeride iç, babam biliyor’ dedim.
Bana bir sarıldı,
‘Fırfırcığım, babamın 3 günlük ömrü kaldı, onu kırmaya değer mi?’ dedi.
3 gün sonra da kendisi öldü. “
Ne acıdır ki bazen evlatlar babalarından önce göçer, öyle olacağını tahmin bile etmeden.
“Biliyorum, kolay değil yaşamak, ama işte,
bir ölünün hâlâ yatağı sıcak, birinin saati işliyor kolunda.
Ortaokul son sınıftayım. Babam Çankırı’da görevli, subay lojmanlarında oturuyoruz. Bütün arkadaşlarımın bisikleti var, bir benim yok. Sınıfı da geçtik… Babama gittim.
“Bana bir bisiklet alır mısınız?” dedim.
“Çalış kendin al.” cevabını aldım.
“Nasıl?”
Beni aldı, Çankırı’nın göbeğinde herkesin gülüşüyle tanıdığı ‘Neşeli’ diye bir manav vardı, ona götürdü. Bir kasa limon aldı, bana verdi
“Borcun şu kadar, bir ay sonra ödersin.” dedi.
Kişiliğe bak; biz bisiklet istiyoruz, babamız limon kasası alıp veriyor. Çok hırslandım ve sinirlendim. Ertesi gün çarşamba sabahı erkenden Çankırı pazarına gidip limon kasamı koydum ve satışa başladım. Lojmandan tanıdığım teyzeler geçiyor, arkadaşlarımın anneleri, kıpkırmızı oluyorum. Bir süre sonra olayı duyan arkadaşlarım tezgâhın başına doluştular.
Ayaklarda Nike’lar, Adidas ayakkabılar, havalı kotlar… Ben güneş altında limon satıyorum, karizma falan kalmadı.
“Oğlum çok zevkli.”
“Hadi yaa?”
Sonraki hafta arkadaşlarım ellerinde benim limonlardan onar tane alıp pazarda dolaşmaya başladılar. Bu arada ben rüyalarımda ve gündüzlerimde babama karakter atıyorum. İki ay sonra biriktirdiğim paralarla babamın kitap okuduğu odaya girdim, parayı babamın masasının üzerine bıraktım.
“Git bana bisiklet al!” dedim ve çıktım.
Türk filmlerinden çalışılmış bir sahne. Nasıl gurur, nasıl gurur!.. Babam bana bal renkli, vitesli Polo marka harika bir bisiklet aldı. Yıllar sonra benim babamın önüne koyduğum parayla bırakın bisikleti, o bisikletin pedalını alamayacağımı fark ettim. Bana belli etmeden paranın ve çabanın değerini öğretmişti. Babasından aldığı harçlıklarla büyüyen bir çocuk olsaydım bugün sahip olduğum mücadele ruhunun çok ufak bir bölümüne bile ulaşamayacaktım. O günden sonra bir daha babamdan para istemedim.
3 bin yıllık gelenek! Cenazelerde neden helva kavrulur?
Birinin kaybı ardından herkesin bir araya toplandığı anlarda helva yapılması Anadolu’nun en yaygın geleneklerinden biri. Neden yapıldığı konusu ise çok sorgulanmasa da ölünün ardından yapılan bu helva ile ölenin anısı yaşatmaya çalışıyor.
Cenazede helva kavurma geleneği, binlerce yıl öncesine dayanan bir gelenek. İşte aslında nerede ortaya çıktığı ve nasıl günlük yaşamımıza dahil olduğu ile ilgili merak ettikleriniz…
3000 YIL ÖNCE VAN’DA
Arkeoloji alanında çalışmalar yapan Prof. Dr. Oktay Belli, Anadolu’nun dünyanın en zengin mutfak kültürlerinden birine sahip olduğunu belirtirken aynı zamanda ölüm geleneklerinden de bahsetti. Van’da 3000 yıl öncesine dayanan mezarlarda bulunan çanak ve çömlekler, ölenin ruhu anısına sevdiği yemeklerin yapıldığını ortaya koyduğunu belirtti. Anadolu’da binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan ölenin arkasından yemek yapmak, dayanışma ruhunun da bir parçası.
ACIYA ORTAK OLMA
Can helvası veya can aşı olarak da bilinen helva kavurma işlemi, cenazenin ilk gününden itibaren yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gününde de yapılabiliyor. Verilen bu helva sayesinde edilen dualarla ölen kişinin mezardaki çektiği acıların azaldığına ve hatta kaybolduğuna inanılıyor. Üstelik helvanın yapımına yardım ederek, malzemelerine katkıda bulunarak acıya ortak olma hali paylaşılıyor.
KOKU
Bazı kaynaklarda ise Eski Türk geleneklerine göre kavrulan helvanın kokusunun ölünün ruhunu doyurduğu, helvanın kendisinin ise ölüyü ziyarete gelenleri doyurduğuna inanıldığı belirtiliyor. Birçok sebep ile yapılan bu helva, en yaygın anlamı ile birinin kaybı ardından çekilen acının hep birlikte çekilmesini temsil ediyor. Herkesin helvayı kavurmak için başına geçmesi ise Anadolu’nun yardımlaşma ve paylaşma kültürünün en önemli simgeleri arasında bulunuyor.
Bir kamyonun Çarpmasıyla yaralanmış olan çiftçi Mehmet amca kazadan sorumlu tuttuğu taşıma şirketine dava açıyor. Mahkeme salonunda şirketin avukatı ile Mehmet Amca karşı karşıyalar, ve Avukat soruyor :
– Ama siz kazadan sonra gelen polis memuruna “ben çok iyiyim” demediniz mi?”
– Anlatayım ağam; Ben bizim eşeği gasabada satışa götürmek üzere gamyonetime bindirmiştim ki…
– Bırakın ayrıntıları Memet Bey, siz sadece soruma yanıt verin: Siz, kazadan hemen sonra gelen Polis memuruna “ben çok iyiyim” dediniz mi, demediniz mi?
– İşte anlatıyom ya Avukat bey; eşeği gamyonete yüklemiş, yola çıkmıştım ki…
Avukat tekrar adamın sözünü kesti ve Hakime dönerek:
– Sayın hakim, size olayın tam olarak nasıl gerçekleştiğini davacının kendi ifadesi ile almaya çalışıyorum ama, soruma yanıt vermiyor. Bu bey, kazadan hemen sonra olay yerine ulaşan polis memuruna ifadesinde “çok iyi” olduğunu söylemiş. Kayıtlara geçmiş. Şimdi, aradan kaç hafta sonra müvekkilime dava açıyor. Ben bu davada, bu şahsın mahkemeyi yanıltmaya çalıştığına inanıyorum. Lütfen, sadece soruya yanıt vermesini söyler misiniz? Hakim çiftçinin hikayesiyle ilgilenir gibiydi:
– Eşek hakkında söyleyeceklerini merak ettim aslında; Bırakalım da anlatsın….
Memet amca Hakime teşekkür ederek devam etti:
– İşte dediğim gibi, sayın Hakimim, tam eşeğimi gamyonetime bindirmiş şehre doğru gidiyodum ki, bu şirkete ait gucuman bi kamyon, “DUR” tabelasına aldırmadan üzerime sürdü ve bize çarptı. Ben yolun bi yanına fırladım, Garagaçan bi yana… Nasıl kötüyüm, nasıl kötü, anlatamam… Gıpırdanamıyom sancıdan… öte yanda Garagaçan bir anırıyo, bir anırıyokine, ortalık inliyo. Derkene bi pulis memuru geliveedi, Garagaçanın sesini duymasile önce ona dooru getti, eğildi, bahtı, tabancasına davrandı, alnının göbeenden Garagaçanımı urmasın mı??? Soonacııma, yolun garşı tarafına geçti, bana dooru geldi, dedikine:
– Eşeğin hali berbattı, vurmak zorunda galdım, “sen nassın ?” dedi…hadi erkeğisen kötüyüm de…
Sorunca ismini söyledi, annesinin-babasının ismini söyledi, kaldıkları otelin adını bilmiyordu…
Hiç beklenmeyen bir davranışla memurun telefonunu istedi… Memur “Numarayı ver ben arayayım” dedi, minik kız başını iki yana sallayarak kabul etmedi…
Tabii ki Türkçe bilmiyordu, memurdan telefonun dilini İngilizce’ye çevirmelerini istedi, İngilizce’ye çevirip eline verdiler… Küçük kız memurdan Facebook’u kapatmasını istedi, kapattılar…
Küçük parmaklarıyla telefonla biraz oynayıp kendi Facebook sayfasını basit bir şifreyle açtı…
Memurlar hayretle izliyorlardı…
Şöyle bir mesaj yazdı:
“Ailem, ben kayboldum… Şu anda polis karakolundayım… Gelip beni almanızı bekliyorum…”
Bir de konum attı…
Küçük kız telefonu iade edip teşekkür etti…
Bir sandalyeye ilişti, beklemeye başladı…
Mesajında “polis” demişti, zabıtalar “Biz zabıtayız” dediler… “Hayır polissiniz” diye itiraz etti, memurlar İngilizce sözlüğü açıp baktılar; hakikaten zabıta polis demekti…
On dakika sonra ailesi geldi, annesi-babası tatile çıkmadan önce çocuklarına kaybolması halinde yapması gerekenleri öğrettiklerini söylediler…
Teşekkür edip, kızlarını alarak gittiler…
Bu mesajı yazan, örnek kamu görevlisi, Manavgat Belediyesi zabıta memuru Himmet Tan, notunun sonunda şöyle diyor:
“Anneler, babalar… Çocuklarınızı eğitin, emin olun sizden daha çabuk öğreneceklerdir… Daha çok canımız yanmasın…”
Yıllardır durmadan “Çok çocuk değil, iyi yetiştirilmiş çocuklar istikbaldir” diyoruz…
“Toplum olarak, bildiklerimizi uygulayabiliyor muyuz? Bile bile yaptığımız yanlışlarla, geleceğimiz olan çocukları ezber ağırlıklı yetiştiriyoruz. Eğitim sistemimiz de ezbere dayalı. Bilim dünyasında, yeni buluşlar yaparak, kendi adını bir buluşa veren bilim insanlarımız da var kuşkusuz. Arkadan gitmek yerine öncü olmak, taklit etmek yerine keşfetmek hedefimiz olmalı. “BİLKE
Young family playing and running with two young children, focus on the father
Üstün Dökmen diyor ki:
Küçük bir çocuğa şeker verseniz, çocuğun sağ arkasında veya sol arkasında duran annesi hemen ” Ne diyecektik, ‘teşekkür ederim teyzeciğim’ diyecektik di mi canım” der. Bu davranış, bence bir suflörlüktür. Çocuğunuz teşekkür etmesi gerektiğini, sizi ve başkalarını gözleyerek, yetişkinleri model olarak da öğrenebilir, suflörlük ederek onu zorlamanız sonucunda da öğrenebilir. Sonuçta her ikisi de toplumsallaşmadır; ancak birinci teşekkür, yaşamın doğal akışı içinde çocuğun keşfettiği bir teşekkürdür, ikinci teşekkür ise keşfetmesine izin vermeden ezberlettiğimiz bir teşekkürdür.
Çocuğunuza en uygun olacak mesleği düşünüp, “şu bölüme girsen iyi olur” dediğiniz zaman yine suflörlük etmiş olursunuz. Çocuğunuzun yeteneğine ve ilgisine/ hevesine uygun meslek seçmesine izin verirseniz suflörlük etmemiş olursunuz.