RSS

Kategori arşivi: Eğitim

SENİN KAÇ TANE DOSTUN VAR?

12.12.2024- Uğur AVCI

Baba ve oğul konuşuyorlarmış. Babası oğluna sormuş,

“Senin kaç tane dostun var?”

Oğlan cevap vermiş:

“Ohooo yüzlerce…”

Babası oğluna açıklamış.

“Bak oğlum” demiş insanın bir sürü arkadaşı olabilir ama yüzlerce dostu olamaz. Dost dediğin diğer arkadaşlara benzemez. İnsanın hayatı boyunca ancak 1 ya da 2 tane dostu olabilir. Oğlu,

“Saçma.” demiş. “Benim bir sürü dostum var ve hepsi beni sever ve her zaman bana yardıma koşacaklarına eminim.”

“Öyle mi?” demiş babası. “O zaman gel, seninle bir test yapalım.”

Adam birkaç tane tavuk kesmis ve başka birkaç ıvır zıvırla birlikte bir çuvala doldurmuş. Çuvaldan kanlar akıyormuş.

“Şimdi git” demiş “Bu çuvalı arkadaşlarına götür ve onlardan yardım iste. Çuvalı birlikte bir yerlere gömün.” Çocuk çıkmış yola, bir arkadaşının kapısını çalmış, arkadaşı elindeki kanlı çuvalı görünce çocuğun yüzüne kapıyı kapatmış, başka arkadaşları bir daha onlarla konuşmalarını görüşmemelerini rica etmişler, çünkü hepsi çuvalın içinde bir ceset olduğunu sanmış. Oğlan yüzü allak bullak babasına dönmüş olanları anlatmış. Babası demiş;

“İşte senin arkadaşlarının dostluğu bu kadar. Şimdi al bu çuvalı benim dostuma götür.”

Oğlan tekrar sırtlamış çuvalı düşmüş yola. Babasının dostu kapıyı açıp oğlanı kan ter içinde, elinde kanlı bir çuvalla görür görmez etrafa şöyle bir bakmış ve hemen almış içeriye.

“Sen Ahmet’in oğlusun değil mi?” demiş.

“Evet” demiş çocuk.

“Ver elindekini” diyerek çuvalı almış. Arka bahçeye çıkarmış, arka bahçede bir çukur kazıp çuvalı gömmüş. Çocuğa su ikram etmiş. Bu arada yetmemiş, gömdüğü yer belli olmasın diye sarımsak ekmiş oraya. Çocuk, “Ben artık gideyim” demiş. Adam da,

“Babana söyle sarımsak tarlasına gözüm gibi bakıyorum” demiş.

Çocuk gitmiş babasına durumu anlatmış, gerçekten senin dostun varmış benim ise sadece sıradan arkadaşlarım demiş.

“Yooo bitmedi” demiş babası, “Şimdi tekrar git dostumun kapısını çal ve açar açmaz yüzüne okkalı bir tokat yapıştır.”

Çocuk “Olur mu hiç öyle şey?” demiş.

“Olur olur, ancak o zaman anlayacaksın dostluğun ne demek olduğunu.

” Çocuk çaresiz utana sıkıla tekrar düşmüş yola. Kapıyı çalmış. Babasının dostu kapıya çıkar çıkmaz da “Babamın size iletmek istediği bir şey var” demiş.

“Nedir o?” demeye kalmadan çocuk okkalı bir tokat yapıştırmış babasının dostunun suratına.

Üzülmüş bir yandan da nasıl vurdum diye. Babasının dostu demiş ki,

“Benim de babana iletmek istediğim bir şey var… Söyle o babana biz bir tokata satmayız koskoca sarımsak tarlasını” demiş!

İşte böyle. Çocuk o zaman anlamış dostluğun değerini ve babasının yüzlerce arkadaşın olacağına bir dostun olsun yeter derken ne demek istediğini… Sen gülerken yanındakiler de güler ama ağlarken yalnız ağlarsın. Onun için öyle bir ağaca yaslan ki asla yıkılmasın. Öyle bir dost edin ki asla bırakmasın. Sevgiyle kalın..

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

GORİL ANA BİR ÇOCUĞU NASIL KURTARDI

06.12.2024- Düşünbil Dergisi

16 Ağustos 1996’da, ABD’nin Chicago kentinde bulunan Brookfield Hayvanat Bahçesi’nde çok ilginç bir olay yaşandı.

3 yaşındaki bir çocuk gorilleri izlerken dengesini kaybedip 6 gorilin arasına düştü. Birden bir kaç goril panikli bir şekilde saldırır gibi çocuğun yanına koştular. Bunu gören 8 yaşındaki dişi bir goril, diğer gorillere firsat vermeden hemen çocuğu kucağına alıp emniyetli bir yere götürdü.

Bir kütüğün üstüne oturdu ve baygın haldeki çocuğu kucağında sallayarak kendine getirmeye çalıştı. Çünkü oda bir anneydi ve annelik içgüdüsü ile bunu yapıyordu.

Daha sonra kendilerine doğru koşan hayvanat bahçesinin bakıcılarına çocuğu teslim ederken, hem sevgisini hem sevincini belli eder şekilde hareketler yaptı. Dişi gorilin adı Binti Jua idi. Kameralara çekilen olay bütün dünyada gösterildi.

Onu doğadan kopartıp hayvanat bahçelerine (hapishanelerine) hapseden insanlığa ders veren Binti, kahraman ilan edildi! Peki goril Binti’nin bu hareketi niye önemliydi? Çünkü Binti’nin davranışı, “empatinin”, yani “kendini başkasının yerine koyarak onun durumunu anlama; ötekinin acısını hissetme” yeteneğinin, sadece insanlarda değil, hayvanlarda da olduğunu gösteriyordu. Onlara sadece ‘hayvan’ gözüyle mi bakacağız; yoksa duyguları olan birer “can” bir “anne”. gözüyle mi?..

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,

SENİN GİBİ SAFLAR İNANIR BUNA

05.12.2024- Tarihtir Kütahya- GÜNÜN HİKAYESİ

Genç adam sokağın başındaki büyük binanın giriş katında camın tam kenarında oturup dışarıya bakan yaşlı kadınla selamlaşıyordu her sabah… Kadın bir gün genç adama seslendi:

– Bakar mısın delikanlı?

– Buyur teyzecim? dedi her sabah selamlaştığı kadına ve cama yaklaştı. Yaşlı kadın:

– Evladım benim iki bacağım da yok bana ekmek parası verir misin? dedi.

Genç adam çok üzüldü ve bütün parasını kadına verdi. Sonra işe gitti. İş yerinde hep o kadını düşündü. Kim bilir ne zordu kadının durumu. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zordaydı. İki bacağı da yoktu. Ertesi sabah erkenden kalkıp bakkala gitti. Bir şişe süt ve bir ekmek aldı…Kadın camdaydı. Poşeti kadına verdi. Kadının gözlerinde ki mutluluk onu heyecanlandırdı. İyi bir şey yaptığına inanıyordu. İçinde çok büyük bir huzur vardı. İş yerinde ki bir arkadaşına durumu anlatınca, arkadaşı kahkahalarla gülmeye başladı: – Oğlum sen manyak mısın, hangi devirde yaşıyoruz. Senin gibi saflar inanır buna sadece. Bacakları yokmuş? Ben de yedim! Safsın oğlum kabul et. Her cam kenarında oturanın bacakları olmasaydı memleket bacaksızdan geçilmezdi ,dedi ve alay etti. O gün akşama kadar genç adamın ağzını bıçak açmadı. Arkadaşının sözlerini düşündü hep! Ya Ümit haklıysa? Ama kadının bakışları çok inandırıcı ve huzur doluydu. Ertesi sabah yine bir şişe süt ve bir ekmek aldı. Kadının penceresine doğru yaklaştı, ona görünmeden binanın arka tarafında bulunan giriş kapısından içeri girdi ve elindeki poşeti usulca yaşlı kadının kapısının önüne bıraktı. Gazete dağıtıcılarının aceleci tavrıyla zile basıp içindeki yüksek tedirginlikle kapı açılmadan hızlıca uzaklaştı binadan. Kadın kapıyı açmamalıydı. Ya sakat değilse, ya Ümit haklıysa…

O günden sonra genç adam bir daha da kadına görünmedi. Onun gözlerinde gördüğü mutluluğa olan inancından dolayı her sabah aynı şekilde içi dolu beyaz poşeti kapının önüne gizlice bırakıp, zile basıyor ve kaçıyordu. Bu iş böyle yıllarca devam etti. Hiç kimseye anlatmadı. Yine bir sabah kahvaltısını yaptı. Poşeti hazırladı ve sokağa çıktı. Binaya girmek üzere kapıya doğru yönelince kalabalığı fark etti. Ciddi bir kalabalıktı bu. Belli ki kötü bir şey olmuştu. Kapının önündeki memura yaklaştı ve ne olduğunu sordu.

– Giriş katta yaşayan yaşlı bir kadın varmış. Dün sabah üst kattaki komşusundan aşağı inerken merdivenlerden kaymış ve kafasını basamaklardan birinin köşesine çarparak ölmüş, dedi memur.

Dünyası başına yıkıldı genç adamın, elindeki ki beyaz poşet yere düştü. İçindeki süt şişesi kırıldı. Ümit haklı çıkmıştı ve o tam üç sene boyunca bir sahtekara hizmet etmişti. Neyse polis poşeti yerden aldı ve içine baktı. Aradığı parmak izini bulmuş bir dedektifin yüzünde oluşan ifadeyle merdiven boşluğuna doğru seslendi:

– Amirim beklenen kişi geldi… Amir, dışarı seslendi:

– İçeri yolla! Polis memuru genç adama:

– Amirim sizi bekliyor içeride… diyerek genç adamı içeri yolladı.

Ne olmuş olabilirdi ki? Şüpheliler listesinde adının geçtiğini duyan bir masumun sıkıntılı yüz ifadesiyle içeri girdi. Amir üzerinde ‘Sabah 8:15’te elinde süt şişesiyle gelen adama verilecek!’ yazan sarı zarfı,

– Bu mektup rahmetlinin üzerinden çıktı. diyerek adama uzattı… Eski bir zarftı. İçinde bir mektup vardı. Ne olabilirdi ki? Az önce hezimete uğramış bir beden yeni bir sarsıntıyı kaldıramazdı. Mektupta aynen şunlar yazıyordu:

– Birine bir iyilik ya da kötülük yaparken, içinde zerre kadar şüphe oluşursa hemen vazgeç yapacağın iyilik ya da kötülükten. Sen her sabah kapıma bir ekmek, bir şişe süt ve kocaman bir şüphe bırakıp gidiyordun. Acı çekiyordun. Kapıyı açma ihtimalimden korkuyordun hep. Oysa ben sana sarılmayı ne çok isterdim. Oğlum demeyi, gözlerine bakmayı isterdim. Hesap yapmadan yaşa evlat ve yüzleşmekten korkma… Eğer iyi bir şey yaptığına inanıyorsan, yaptığın şey mutlaka iyidir. İyi bir şey yaparken acı çekenler, başkaları için iyilik yapanlardır. Hayatın boyunca kimse için hiçbir şey yapma, her ne yapıyorsan sadece kendin için yap; çünkü ben hep öyle yaşadım.

Etkilenmişti; ama yazılanlar kadının yalanının üstünü kapatmıyordu. Mektubu cebine koydu, çıkmak üzere kapıya yönlenirken üst kattan gelen yüksek bir ağlama sesiyle irkildi. Kadının biri ;

‘Benim yüzümden öldü, benim yüzümden öldü!’ diyerek hüngür hüngür ağlıyordu. Amire sordu:

– Bu ağlayan kadın kim? Sabahtan beri olup biten her şeyden haberi olan amir, konuya tam olan vukufiyetiyle anlattı:

– Rahmetli iyi bir kadınmış. Her sabah bir şişe süt ve bir ekmek götürüyormuş üst kattaki bu yatalak komşusuna. Dün sabah yine götürmüş, dönerken koltuk değneklerinden biri kırılmış, yaşlı kadın o yüzden düşmüş merdivenlerden; ama aldırış etme, yaşlılar böyle olur. Ekmeği sütü kesildi ya ona ağlıyordur. Genç adam küçük dilini yutmuş gibiydi. Üst üste aynı kişi hakkında taban tabana zıt bu kadar şeyi düşünmek… Hemen yukarı çıktı. Ağlayan kadına yaklaştı. Kimsesiz bir yatalaktı. Gözyaşını silip sarıldı ve elini öptü. Kadının gözlerinde ölen yaşlı kadının bakışları vardı.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ŞEKER KOKUSU

04.12.2024- Suat ÖZGE

O çok istediği hedefine ulaşmış ve zengin olmuştu artık. Çok uzun yıllardır kurduğu hayalini de gerçekleştirmek istedi ve çocukken “bir gün zengin olursam, babamın her hafta sonu eve gelirken bir tane getirdiği, o çok sevdiğim şekerlerden doyuncaya kadar yiyeceğim “sözünü aklından geçirerek ve gülümseyerek en yakın marketin yolunu tuttu.

Artık zengindi ve dilediğince alabilirdi o şekerlerden. Rafları gezdi ve aradığı şeyi bulmuşluğun sevinciyle gözleri parladı. Tam bir koca kutu aldı ve evine gitti. Daha ilk paketi açıp tadına bakınca, ne tadı nede kokusunun aynı olmadığını anlamıştı…

Hemen yardımcısını çağırdı ve şeker şirketini araştırmasını istedi. Aradan bir gün geçmiş ve bir dosya getirilmişti önüne. O zamanlar küçük bir dükkan olan işyeri geçen onca seneden sonra büyümüş ve artık uluslararası satış yapan bir firma haline gelmişti. Ozamanki dükkanın ustası ise patron olduğu için artık, şirketinde çalışan binlerce eleman yapıyordu şekerleri.

“Demek ki bu yüzden tadı ve kokusu tutmadı şekerlerin” diye düşündü kendi kendine. Nede olsa şekeri yapan usta çok mühimdi. El ayarı dedikleri şeyde çok önemliydi… Zengin adam hayalinin peşini bırakmadı ve ertesi gün kalkıp şeker şirketinin yolunu tuttu. Maddi açıdan zor durumda olduğunu öğrendiği şirkete ortak olmak ve büyükte bir yatırım yapmak istediğini söyledi… Ama bir şartla…Şartını ise şöyle söyledi şirketin yaşlı patronuna:

-“Ben küçükken babam her hafta sonu sizin dükkanınızdan bir şeker alır getirirdi bana. Tadı ve kokusu enfes bu şekerlerden kutu kutu yemek isterdim ama fakirlik işte. Ancak bir tane alabiliyordu babam. Ve ben bir gün söz verdim kendi kendime. Eğer bir gün zengin olursam doyuncaya kadar bu şekerlerden yiyeceğim. Fakat siz işlerinizi büyütmüşsünüz ve patron olmuşsunuz. Elemanlarınızın yaptığı şekerlerden ne o kokuyu, nede tadını alamadın malesef. Sizden ricam benim için üretim haneye gidip benim için aynı kokulu ve tadı olan şekerlerden yapmanız…

– ” Koskoca patron şirketini zor durumdan kurtaran ortağına karşı çıkamamış ve hemen önlüğümü takıp belki yirmi beş sene sonra üretimhanenin yolunu tutmuştu. Ve kendinden istenileni yapıp şekerleri ortağı olan genç adamın önüne getirdi. Heyecanla şeker paketini açıp tadına ve kokusuna baktı genç adam. Yine olmamıştı. Ne aynı koku, nede aynı tadı vardı…

who need help the poor street children

Şirket sahibinden belki onca yıldan sonra el ayarını tutturamadığını söyleyerek tekrar şeker yapmaması için ricada bulundu. Ve tekrar üretimhanenin yolunu tuttu adam. Bu olay belki beş defa böyle tekrarlanmış, genç adam hayalindeki, çocukluğundaki o şekerin kokusunu ve tadını bir türlü alamamıştı. Üzgün bir şekilde evine gitmek için kapıdan çıkarken, yeni ortağı olan şeker şirketinin sahibi,

– “Babanız yaşıyor mu?” – diye sordu genç adama. Babasının uzun yıllar önce öldüğü cevabını alınca ise, sadece bir paket şeker uzattı ve yolcu etti yeni ortağını… Genç adam zengin olsa da hayalini gerçekleştirememenin üzüntüsüyle evine varmış, ve elindeki şeker paketine bakmaktaydı hüzünlü bir şekilde. Sonra neden üzerinde bir kağıt olduğunu gördü. Kağıdı açıp okuduğunda ise gözlerinden yaşlar boşalmıştı. Şöyle yazıyordu kağıtta;

-“Çocuklukluğunda yediğin ve hayalin olan hiçbir şekerde o kokuyu o tadı bulamayacaksın artık. Bu şekerleri gerçek ustası, yani ben yapsam bile.. Çünkü sana o şekerleri baban getiriyordu ve şekerin üzerine sinen babanın kokusuydu. Ve şekerleri baban getirdiği için bu kadar tatlı oluyordu -“… #Yazar #Suat #Özge

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

VERMEYİNCE MABUT NEYLESİN MAHMUT

02.12.2024-Aydın İZBUDAK

TIKANDI BABA

Sultan Mahmut kıyafet değiştirip, beraberinde sadrazam ve birkaç muhafız ile halkı teftişe çıkmış. Dolaşırken bir kahvehaneye girip oturmuşlar. Bakmışlar müşteriler kahvehaneciye seslenip duruyor: “Tıkandı Baba, çay getir,”

“Tıkandı Baba kahve getir”.

Tıkandı Baba lakabı Sultan Mahmut’a ilginç gelmiş. Merak edip kahvehaneciyi çağırmış. Kahvehaneci gelince;

‘’Baba sana neden “Tıkandı Baba” derler? Hele otur da anlat, ‘’demiş.

Tıkandı Baba başlamış anlatmaya ‘’ Ben bir gece, Rüyamda tanıdığım tüm insanların bir çeşmesi vardı ve hepsinin çeşmesinden oluk oluk su akıyordu. Benim de bir çeşmem vardı fakat benim çeşmemdeki su ip gibi akıyordu. Sonra ben,

“Keşke benim çeşmem de onlarınki kadar aksa” diye içimden geçirdim.

Sonra yerden bir çomak alıp suyun geldiği oluğu dürtmeye başladım. Ben oluğu dürterken çomak kırıldı ve ip gibi akan suyum damlamaya başladı. Bu sefer ben;

“Keşke çeşmem diğerlerininki kadar olmasa da, bari eskisi kadar aksa” diye içimden geçirdim ve oluğu kurcalamaya devam ettim.

Ben uğraşırken suyun geldiği oluk tamamen kırıldı. Az önce damlayan suyum, tamamen kesildi. Ben yine uğraşmaya devam ediyordum ki, o sırada Cebrail göründü,

“Tıkandı, baba! Artık uğraşma!” dedi.

“O gün bu gündür bu rüyamı kime anlattıysam adım Tıkandı Baba’ya çıktı. Hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp zar zor geçinmeye çalışıyorum.’’ Tıkandı Baba’nın anlattıklarından etkilenen Sultan Mahmut, muhafızlarına;

“Bundan sonra her gün bu adama bir tepsi baklava getirin; her baklava diliminin altına da bir altın koyun.” diye emir vermiş. Hemen ertesi gün askerler ilk tepsi baklavayı getirip, Tıkandı Baba’ya teslim etmişler. “Padişahımızdandır” diyerek…

Tıkandı Baba baklavaya sevinmiş. “Ne zamandır tatlı yemişliğim de yoktu” diye içinden geçirmiş.

Almış tepsiyi tutmuş evinin yolunu. Yolda düşünmüş kendi kendine;

“Yahu ben bir canıma nasıl yerim bir tepsi baklavayı? En iyisi ben buna hiç dokunmadan satayım.” Tıkandı Baba işlek bir yol kenarına kurmuş tezgâhını başlamış;

“Taze baklava! Taze baklava!” diye bağırmaya..

Bu sırada yoldan geçen bir Yahudi baklavaya talip olmuş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar, Yahudi baklavayı alıp gitmiş… Tıkandı Baba baklavadan kazandığı ile ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı evine götürmüş. Bir dilim atmış ağzına… Fakat dişine bir şey değmiş… Bu nedir diye bir bakmış ki; altın. Ve baklavanın her diliminin altında bir tane altın… Yahudi bu duruma anlam veremese de ertesi gün tekrar aynı yere gitmiş ki; aynı adamı görür müyüm diye… Bakmış ki adam orada… Demiş ki;

“Sen her akşam burada olacaksan, biraz indirim yap da ben her akşam alayım bu baklavaları senden.” Tıkandı Baba kabul etmiş ve her akşam baklavayı Yahudi’ye satmaya başlamış. Sultan Mahmut, bir ay baklava gönderdikten sonra;

“Bakalım Tıkandı Baba şimdi ne durumda?” deyip adamlarıyla beraber tutmuş kahvenin yolunu. Fakat bu kez kıyafet değiştirmeden… Sultan Mahmut bakmış ki, Tıkandı Baba aynı tas aynı hamam. Ne uzamış ne kısalmış. Yine aynı kahvehanede, ekmek kavgasında… Sultan Mahmut, Tıkandı Baba’yı yanına çağırtıp sormuş,

‘’ Tıkandı Baba sana yolladığım baklavaları almadın mı? Tıkandı Baba biraz mahcup’’,

Geldi hünkârım, demiş. Ben de satıp ihtiyaçlarımı giderdim. Duacınızım.’’

Sultan Mahmut, bunu duyunca tebessüm etmiş.

“Anlaşıldı Tıkandı Baba, sen gel bakalım benimle” demiş. Birlikte sarayın yolunu tutmuşlar. Saraya varınca Sultan Mahmut, Tıkandı Baba’yı doğruca hazine odasına götürmüş. Sultan Mahmut ,Tıkandı Baba’nın eline bir kürek tutuşturup,

‘’ Baba daldır bakalım küreği istediğin yere… Küreğin üzerinde ne kalırsa senindir, ‘’ demiş. Bunu duyan Tıkandı Baba öyle heyecanlanmış ki; küreği ters tuttuğunu fark etmemiş bile… Hızla küreği daldırıp çıkarmış ama ne çare? Kürek ters olunca üzerinde bir tanecik altın kalmış o da düştü düşecek… Derken o da düşmüş. Sultan Mahmut,

‘’ Baba, demiş. Senin buradan nasibin yok! Sen şu bizim askerleri takip et. Onlar ne derse yap.’’

Tıkandı Baba boynunu büküp düşmüş askerlerin önüne… Sultan Mahmut askerlerden birini yanına çağırmış,

‘’ Bu adamı alın Üsküdar’a götürün deyin ki; baba bir taş seç. Seçtiği taşa karışmayın. Sonra deyin ki: seçtiğin taşı fırlat. Tıkandı Baba taşı ne kadar uzağa atarsa; durduğu yerden taşı attığı yere kadar ona verin.’’

Askerler Tıkandı Baba’yı alıp Üsküdar’a götürmüş. Demişler ki baba bir taş seç. Tıkandı Baba sormuş,

“Ne için ki?” diye ama askerler bir şey söylememiş. Tıkandı Baba; şu büyüktü, şu küçüktü, şu yamuktu derken kocaman bir kayaya sarılmış demiş ki seçtiğim taş budur. Askerler demiş ki;

“Baba sen şimdi bu taşı fırlat, ne kadar uzağa atarsan o kadar yer senindir.” Bunu duyan Tıkandı Baba heyecanla seçtiği taşa atılmış, güç bela yerden kaldırmış. Fakat taşın ağırlığını direyemeyip elinde taş olduğu halde sırtüstü devrilmiş. Taş da üzerine düştüğünden oracıkta can vermiş. Askerler gidip durumu Sultan Mahmut’a anlattıklarında, Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş,

’’ Vermeyince Mabut neylesin Mahmut

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

BİR KIZ GÖRDÜM KULÜBENİN ÖNÜNDE

01.12.2024-Mina URGAN- Bir Dinazorun Anıları

Yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler. Ben de kendimi bir şey sanıyordum. Sonra günün birinde trenle Anadolu’ dan geçerken, lokomotif bir ara durakladı. Ve bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm.

Kız, bir çeşit gururla başına kaldırmış, kayıtsız gözlerle trene bakıyordu. Nerdeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye. İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda. “Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim; o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde durabilirdi” diye düşündüm.

Benim ben olmam, yabancı diller bilmem, üniversite okumam, kültürlü sayılmam, kendi marifetim değil, bir rastlantının sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar. Kendimi bir şey sanan ben, toplumsal ve ekonomik düzenin korkunç haksızlığının bir ürünüydüm sadece: Büyük bir kentte, çok aydın bir çevrede büyümüştüm, en iyi okullarda okutulmuştum; gümüş tepsilerde bana kültür sunulmuşu sanki. Ama o kulübenin önündeki köylü kızı olsaydım, etrafımı saran yoksulluğun demir çemberini kıramayacaktım; kültürlü bir çevreden, iyi bir eğitimden yararlanamayacaktım. Dolayısıyla ben “ben” olmayacaktım.

O köylü kızı, benden çok daha akıllı, çok daha yetenekliydi belki de. Ama o kulübenin önünde kalmaya mahkumdu ömrü boyunca. Bir Dinozorun Anıları Mina URGAN

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Aralık 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

METRODAKİ KEMANCI JOSHUA BELL SOSYAL DENEYİ

30.11.2024-Washington Post Gazetesi Sosyal Deneyi

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı JOSHUA BELL olduğunu ve elindeki kemanla yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı; Elindeki keman 3,5 milyon dolardı.

METRODAKİ KEMANCI… Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca 6 Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider… Kemancı çalmaya başladıktan ancak 3 dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder. Kemancı ilk 1 dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır.

Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder. En fazla dikkatle duran ise 3 yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider.

Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz.

Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı… Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.

Sorgulanan şeyler şunlardı:

Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz?

Durup ondan keyif alıyor muyuz?

Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise; dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

KENDİ EVİNİN MARANGOZU OLMAK

29.11.2024-Edebiyat Sevgisi

Yaşlı bir marangoz, eşi ve ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek için işveren müteahhidine emekliliğini istediğini iletti. Müteahhit iyi marangozunun emekliye ayrılmasına üzüldü. Kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti.

Marangoz istemeyerek kabul etti ve işe girişti, ne var ki.. Gönlü bir an önce emekli olma niyetindeydi. Bir an önce bitirmek için baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..

İşini bitirdiğinde, müteahhit, evi incelemek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.

-Bu ev senin, şimdiye kadar verdiğin emeklerden dolayı benden sana hediye.

Marangoz şaştı kaldı. Keşke yaptığı evin kendi evi olacağını bilseydi! O zaman böyle baştan savma yapar mıydı!

Marangoz siz, yaptığınız evler de hayatınız. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. Hayatınızı kendiniz şekillendirirsiniz. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar.

Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma.. Konfüçyüs

 
Yorum yapın

Yazan: 29 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

TEFECİ BORÇLU BABANIN KIZINA AŞIK OLURSA

27.11.2024- Gülümse

Yüzlerce yıl önce bir kasabada, küçük bir işletme sahibinin bir tefeciye yüklü miktarda borcu vardı. Tefeci çok yaşlı ve itici görünümü olan bir adamdı. Kadere bakın ki, bu çirkin görünüşlü tefeci alacaklı olduğu işletme sahibinin kızından hoşlanıyordu.

Tefeci işletme sahibine, kızıyla evlenme karşılığında borcunu tamamen silecek bir anlaşma teklif etmeye karar verdi. Söylemeye gerek yok, bu teklif işletme sahibinin tiksinti dolu bir bakışıyla karşılandı. Ancak çaresiz kalan işletme sahibi nefret etse de tefecinin bu teklifini kabul etti.

Scrap gold jewelry is worth lots of money.

Bunun üzerine tefeci, bir torbaya biri beyaz biri siyah iki çakıl taşı koyacağını söyledi. Kızın daha sonra torbaya uzanması ve iki taştan birini alması gerekecekti. Kızın çektiği taş siyah çıkarsa borç silinecek, ama tefeci de kızla evlenecekti. Taş beyaz çıkarsa, borç silinecek ama kız tefeciyle evlenmek zorunda kalmayacaktı.

İşletme sahibinin bahçesinde, tefeci yerden iki çakıl taşı aldı. Ancak hile yapıyordu. Siyah çıkmasını garantilemek için hızla iki çakıl taşını da siyah olarak aldı. Onları alırken işletme sahibinin kızı tefecinin bu hilesini, yani iki siyah çakıl taşı aldığını, beyaz taş almadığını ve ikisini de torbaya koyduğunu fark etti. Daha sonra tefeci kızdan çantaya uzanmasını ve bir tane seçmesini istedi. Kızın ne yapabileceği konusunda doğal olarak üç seçeneği vardı:

Çantadan bir çakıl taşı almayı reddedecekti.

Her iki çakıl taşını da çantadan çıkarıp, tefeciyi hile yaptığı için ifşa edecekti.

Siyah olduğunu bile bile çantadan bir çakıl taşı alıp, babasının özgürlüğü için, kendini feda edecekti.

Kız torbadan bir çakıl taşı çıkardı ve bakmadan önce ‘yanlışlıkla’ diye diğer çakılların ortasına düşürdü. Tefeciye dedi ki; “Ah, ne kadar beceriksizim. Neyse ki, kalanın rengine bakarak düşürdüğüm taşın hangi renkte olduğunu anlarız.”

Torbada kalan çakılın siyah olduğu belliydi; tefeci yalanı açığa çıkmaması için kızın düşürdüğü çakılın beyaz olduğunu kabul etmek zorunda kaldığı gibi, kızın babasının borcunu da silmek zorunda kaldı.

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ODUNCU

26.11.2024- Alıntı

Bir zamanlar, çok güçlü bir oduncu bir kereste tüccarından iş istemiş ve işe alınmış. İşin hem ödeme hem de çalışma koşulları çok iyiymiş. Bu nedenle, oduncu elinden geleni yapmaya karar vermiş. Patronu ona bir balta vermiş ve çalışacağı bölgeyi göstermiş.

Oduncu büyük bir gayretle ilk gün tam 18 ağaç keserek getirmiş.

“Tebrikler,” demiş patron, “Çalışmana böyle devam et”

Patronun bu söylediklerinden daha da motive olan oduncu ertesi gün çok daha gayretle çalışmış. Ancak, sadece 15 ağaç kesip getirebilmiş. Bu durumdan biraz mahcup olmuş. Üçüncü günü bunu telafi edeyim diye gayret etmiş. Ama sadece 10 ağaç kesip getirebilmiş. Her geçen gün kesip getirdiği ağaç sayısı giderek daha da azalmaya başlamış.

“Gücümde ve kuvvetimde azalma oluyor”, diye düşünmüş oduncu.

Ve patronuna giderek özür dilemiş. Çok çalıştığını ama kestiği ağaç sayısının giderek azaldığını söylemiş. Bunun nedenini de tam olarak çözemediğini ifade etmiş. Patronu,

“En son baltanı ne zaman biledin?” diye sormuş.

“Bilemek mi?” diye cevap vermiş oduncu.

“Odun kesmekle o kadar çok meşguldüm ki, baltayı bilemek hiç aklıma gelmedi.”

Hayatta her zaman aynı işi yapmakla meşgul olmak veya sadece çok çalışmak başarı için yeterli değildir. Bu zaman içinde arada bir durup, kendinizi geliştirmek ve daha verimli olmak için ne yapmanız gerektiğini de öğrenmek gerekir. Yani arada bir durup, kendi kişisel baltanızı da bilemelisiniz…

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , ,