RSS

Kategori arşivi: Yaşar Sarıkaya yazılar

ŞARTLI REFLEKS YAŞAMDA

15.04.2022-Ayşe Yaşar SARIKAYA

Öğretmen Okulu öğrencisiydim, Psikoloji dersinde işlediğimiz Pavlov’un “şartlı refleks” deneyi ilgimi çekerdi. Pavlov, köpeklere et verirken zil çalmış ve bu deneyi sürekli tekrarlamış. Sonra zili çalmış ama et vermemiş, köpekler de et gelecek zannettiklerinden salyaları akmaya başlamış.

Reklam filmlerini izlerken, siz de benim gibi bu deneyle ilişkilendirir misiniz bilmiyorum. Katkı maddeleriyle allanan pullanan gıda ürünleri, reklamasyonla ağız sulandırır. Sonra da toplumu bağımlı hale getirir. Hele çocuklar, bu kandırmacanın içinde, kendi olmayı keşfedemeden büyürler. Sürdürülebilir kazanç kapısı oluşur, gdo’lu ürünlerin de istekli tüketicileri hazırdır.

Kralın çıplak olduğunu bile bile KRAL ÇIPLAK diyemeyen toplum ve KRAL ÇIPLAK diyen küçük çocuk, ne güzel bir derstir. Pavlov’un zil sesi etkisi gibidir korku ile oluşturulan dayatmalar. Toplumun normlarını oluşturur ve toplum da kabulleniverir. Sorgulamaz, araştırmaz ve boyun büker.

Ne isterdim biliyor musunuz? Öğrenilmiş çaresizlik, yerini öğrenilmiş uygarlığa bırakabilseydi. Filmi tersine çevirseydik de, zil sesi iyiliğin, doğruluğun anonsunu özümüze işleseydi. Kötülüğün hızla büyüdüğünü göreceğimize, iyiliğin hızla büyüdüğünü ve yayıldığını görebilseydik. Y.SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

MİTHRİDATES ARSENİK VE ÖLÜMSÜZLİK İKSİRİ

05.04.2022- Ayşe Yaşar SARIKAYA

SİNOP VE ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ

Mithridates VI LOUVRE

Sinop, tarihin her döneminde önemli insanların yetiştiği bir kenttir. Nasıl sevmem bu kenti, çocukluğumun sınırsız hayalleridir Sinop. Zeytinlikte semaya uçmak sanılı koşmalarım, Rum çocuklarından kalma SAAT KAÇ oyunu oynadığım mahallem, bahar bayramında komşularla zeytinlikte top oynarken kolumu bacağımı, çokça da ayak bileğimi burktuğum Sinop’um.

Boztepe adı, birçok ilde vardır biliriz ama bizim Sinop öyle mi? İki burun, birbirinden uzaklaşarak süzülür Karadeniz’in içine, içine ve de hava atarlar birbirlerine. Gece, önü ardı denizle sarılan boğazın en dar kıstağında; inci gerdanlık gibi parlayan başka bir şehir var mıdır? Bu doğada yaşamak, her yönden esen rüzgarı içine çekmek, kısacası Sinoplu olmak bir ayrıcalıktır.   

Bağımsız koloni dönemlerinden bu güne dek süregelen SİNOPLU özelliği, kentin coğrafyası ile beslendiğini her dem yansıtır. Eşsiz doğası, zengin tarihi ile ilimizin turizm potansiyeli çok yüksektir. Doğru değerlendirilmelidir ve zenginliklerini dünyaya duyurmalıdır.

Ölümsüzlük iksiri ve Sinop ne alaka der misiniz bilmiyorum ama geçmişin verilerini ilişkilendirelim mi ne dersiniz? M.Ö 132-63 yıllarında Sinop’ta yaşamış olan, BÜYÜK MİTHRİDATES diye de anılan Pontus Kralı, M.Ö 120-63 yıllarında hüküm sürmüştür. Arsenik deyince, çoğumuzun aklına mutlaka Mithridates gelecektir. VI. Mithritdates ömrü boyunca geliştirdiği ve adını verdiği zehre karşı bağışıklık kazanma yöntemi olan Misriditüzmin ustasıdır.

Mesir macunu ve MİSRİDİTÜZM konusuna yer veren Tıp Tarihi Kitabı 148. sayfadan bir bölümü paylaşıyorum:  

“Mesir macununun geçmişi 2000 yıl öncesine dayanır. Pontus kralı VI.Mithridates’in [M.Ö. 132-63] zehirlenmekten korunmak amacıyla hazırladığı terkip, daha sonra Roma’da Neron [37-68] zamanında, Andromaque tarafından thériaque adıyla geliştirilmiş ve popüler olmuştur. Başta zehirlenmelere karşı kullanılan bu terkip, daha sonra her derde deva bir ilaç durumuna gelmiştir. (TIP TARİHİ- PROF. DR ALİ HAYDAR BAYATs,148)”

Sinoplu Ömer Şifai Dede’nin 18. Yüzyılda yazdığı kitaplar da aynı konularla ilgilidir.

“Ömer Şifaî, XVIII. yüzyılda Sinop’ta doğmuş bir hekimdir. Çocuk yaşta yetim kaldıktan sonra Sinop’u terk ederek Kahire, Konya ve başka pek çok yer gezmiştir. 1746 yılında vefat etmiştir. Değersiz metallerden altın yapılabileceğinin ve ölümsüz yaşam sağlayan el-iksir elde edilebileceğinin ipuçlarını verir. Simyaya olan inançlarını da, altın ve el-eksirin elde edilebilmesi için en önemli koşulun, bu işlere niyetlenen birinin, öncelikle ruhu ve bedeninde ulaşılabilecek en üst düzeyde arınma ve olgunlaşmaya ulaşması gerektiğini ifade ederek ortaya koyar.(Ayten Koç,18. yüzyılda Osmanlılarda İatrokimya çalışmaları(Avrupa ile Mukayeseli ve Ömer Şifaî’ninÇalışmaları Esas Alınarak),Yüksek Lisans Tezi(Ankara Üniversitesi-basılmamış), Ankara199, s.71.)”

Sinop’ta arsenik bulgusunu paylaşıyorum:

“2010 yılında Durağan (Sinop)ilçesinin 6 km doğusunda yer alan Çayağzı köyü güneyinde izlenen arsenik mineralizasyonu incelenmiş ve aynı yıl MTA adına ruhsatlandırılmıştır. Doğal Kaynaklar ve Ekonomi Bülteni (2018) 26: 41-43”

TIP TARİHİ 148. SAYFA TAMAMI:

MİTHRİDATES’TEN MESİR MACUNUNA

Mesir macununun geçmişi 2000 yıl öncesine dayanır. Pontus kralı VI. Mithridates’in [M.Ö. 132-63] zehirlenmekten korunmak amacıyla hazırladığı terkip, daha sonra Roma’da Neron [37-68] zamanında, Andromaque tarafından thériaque adıyla geliştirilmiş ve popüler olmuştur. Başta zehirlenmelere karşı

kullanılan bu terkip, daha sonra her derde deva bir ilaç durumuna gelmiştir.

İslam dünyasında, 750-950 yılları arasında, Antik Yunan dünyasının bütün eserleri Arapça’ya tercüme edilmiştir. Bu tercümelerde, Arapça karşılıkları olmayan bazı Yunanca kelimeler, okunuşları Arapça’ya uydurularak, tahrif edilerek kullanılmıştır. Mitridates’in terkibi de tıbbi eserlere Misridates/misiridates/misroditus/misrûditûs/misriditus olarak girmiştir. Bunun en açık delili, Huneyn bin

İshâk’ın, Hippokrates ile Galenus arasındaki hekimleri sayarken Mithridates’ten “misriditûs sâhibü’l-akâkîr” (bitki kaynaklı ilaç yapıcısı, eczacı) olarak bahsetmesidir. İslam hekimleri, mesela Taberî, Mecûsî, İbn Hubel ve Antakî de ufak değişikliklerle terkipten aynı isimle bahsetmişlerdir. Bazı eserlerde mejdikos/

mısr-ı taytis olarak da yazılmıştır.

Klasik Osmanlı tıbbının temel kaynakları, başta İbn Sînâ olmak üzere İslam hekimlerinin yazdığı eserlerdir. Misrûditûs, Hacı Paşa’dan itibaren İbn Şerîf, Kahvecizâde, Sâlih bin Nasrullah gibi birçok Osmanlı tıp yazarının kitaplarında yeralmıştır. Ayrıca, İmâmeddîn Ebi Abdullah Muhammed ibnü’l-Abbâs’ın [ö.

1287] Kitâbu’l-Misrûditûs adlı müstakil bir eseri vardır.

Antikiteden gelen ve İslam medeniyetinin geliştirdiği hekimliğin zirvesinde olan İbn Sînâ’nın en muhteşem tıbbi eseri el-Kânûn-ı fi’t-Tıb, Yunan tıbbının tamamını sistematik olarak ihtiva etmektedir. Onun muhtelif tıbbi eserlerinde, bilhassa Kânûn’unda misrûditûs’un tarihçesi, terkibi ve kullanıldığı hastalıklar

detaylı olarak verilmiştir. Kânûn’daki ilgili bölümü aynen aktarıyoruz:

“el-Misrûditûs: Misrûditûs’un icat ettiği bir macundur. İsmi de kendi adıyla anılır. Misrûditûs özellikle zehirlenmeler konusunda faydası denenmiş bir ilaç olup başka hastalıklarda da kullanılırdı. Daha sonra Andromah, yılan eti ve diğer bazı nesneler katarak veya eksilterek tiryak adını verdi. Andromah’ın ilacı yalnız yılan zehrine karşı Misrûditûs’tan daha etkilidir.

TIP TARİHİ

PROF. DR. ALİ HAYDAR BAYAT-TIP TARİHİ

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

BEŞİKTE SİNOP’A YOLCULUĞUM

25.03.2022- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Tilkilik Köyü kanlıca mantarı közleme

Neden köy kültürleri çalışması yapıyorsun, bırak şu köyleri diyen çok arkadaşım oldu. Popüler kültür, zengin görsel medya, sanal göz boyamalarla toplumu etkisi altına almışken, kendimi bu çalışmalara devam etmek zorunda hissediyorum. Doğanın belleğinde saklı olan izler, toplum bilincini etkileyen kültürler, insanlık için ne kadar önemli. Bu gün anlamayan, anlamamakta ısrar edenler olsa da, özü KENDİNİ BİLMEK erdemi olan çalışmalarım devam edecek. 2006 baskılı MEMLEKETİM TİLKİLİK kitabımda beşikte SİNOP’A yolculuğumu yorumladım. İyi okumalar…

*memleketim tilkilik * memleketim tilkilik * memleketim tilkilik

TİRKİLİK’TEN SİNOP’A UZANAN GERÇEK

1956 yılı Ekim ayıydı, Kezban gelin beşiği sırtında Tirkilik köyünden Gerze’ye yürüyordu. 7- 8 saat sürecek olan bu yolculukta, babası Molla Hasan’ın Mehmet de ona eşlik ediyordu. 8 aylık kızı Ayşe beşikte, 4 yaşındaki oğlu Mehmet de yanında idi. Mehmet, dedesinin diktiği çarıkları ayağına giymiş, küçük adımlarla onları takip ediyordu. Kezban gelin, annesinin dokuduğu 3 yün kilimi, bir gelinlik yorganı ve birkaç parça eşyasını eşeğe yüklemişti. Ablasının kocası Mehmet UYSAL, yükü Gerze’ye bırakıp sonra eşekle beraber tekrar köye dönecekti.

Kezban gelin, sabahın erken saatlerinde umuda yelken açmış, kaderine yürüyordu. Dere tepe geçti, zor yollardan Gerze’ye ulaştı. Akşam olmak üzereydi. Otobüsler Sinop’a sabah saatlerinde gittiğinden, akşam Gerze’de kalmak zorundaydı. Çocukluk arkadaşı Cılız’ın Emine Gerze’de evliydi. Onu buldular. 13 Şubat günü çıkan Gerze yangınında evleri yanmıştı. Yangından sonra 8 ay geçmişti ama hala çadırda kalıyorlardı. Kezban, o gece çocukları ile yangın çadırında misafir oldu.

Ertesi günü Sinop otobüsüne bindiler. Eşi Cafer Sinop’ta işe girmiş ve onları yanına çağırmıştı. Kezban gelin Sinop garajında indi, çocuklarını ve yüklerini toparladı. Cafer,  Sinop’a geldiklerinde at arabacısı Ömer’i bulun diye köye haber göndermişti. Babası da hemen at arabacısı Ömer’i sordu ve buldu. Sonra yüklerini yerleştirip kendileri de at arabasına oturdular. Arabacı Ömer,  onları adada Cafer’in verdiği adrese götürdü.

Beşikteki Ayşe, bu yolculukta olan bitenden habersizdi. Yaşadığı o günleri hafızasında Sinop’a taşımıştı. Ayşe, Sinop’ta büyüdü, okudu ve öğretmen oldu. Doğduğu toprakların kokusunu, beşikteki yolculuğu unutmadı. Annesinin yanık türküleri onun vefa duygusunu besledi. Ve bu kitaba vesile oldu…

Ayşe Yaşar SARIKAYA Memleketim Tilkilik

 

Etiketler: , , , , , , ,

SİNOP’TA RÜZGARIN MESTİ OLMUŞUZ HEPİMİZ

14.03.2022-Ayşe Yaşar SARIKAYA

Sinoplu olup da Mamalika ya da kaşık kesmesi adını verdiğimiz yemek türünü bilmemek mümkün değil. Ne zengin bir coğrafyada yaşıyoruz. Sinop otlarından yapılan sac böreği çeşitlerini, yoğurtlu ve kavurma otlarımızı, yine bu otlardan yapılan tepsi ve çiğ börekleri değerlendiremedik. Her biri zengin soğuk ve sıcak meze, ara sıcak, ana yemek olabilecek özellik taşıdığı halde.

Sinop rüzgarı eser kuzeyden güneyden

Eksik kalmaz doğudan ve batıdan

Bir serin, bir sıcak, bazen de alabora

Rüzgarın mesti olmuşuz hepimiz

Esinti sersemliğinde.

Değerlendirilir bir gün diyelim ve gelelim mi kaşık kesmesine. Yazıyı yazmama sebep olan aşağıdaki 1893 yılı fotoğrafı. Alman gezgin Flottwell TİLKİLİK köyünde araştırma yaparken çekmiş. Flottwell gezgin ama, bu fotoğraftakiler de gezginliğin kitabını yazmışlar desem inanın kelime tam da anlamını bulacak. Kim bilir belki de içlerinde büyük büyük dedem vardır. Kostüm, yemek kapları, oturuş, duruş 120 yıl öncesi TİLKİLİK halk kültürü hakkında çok şey anlatıyor.

Fotonun sol kenarında bir kadın oturuyor. Hep derim ki, bizim kadınımız erkeğimiz misafirperverdir. Kadın, erkek birlikte iş yaparlar, kadın her alanda erkeğinin yanındadır. İşte fotoda yabancı araştırmacıların içinde köyün kadını ve erkeğini bir arada otururken görüyoruz. Foto için Sayın Bünyamin KIVRAK’A vesile olan Sayın Ahmet KÜÇÜKBAŞ’A teşekkür ediyorum.

İşte bu köyde kaşık kesmesinin adı, beni sözcüğün hafızası içine öyle bir sürükledi ki, zamanda geçirdiği evreler gözümün önümde açılıverdi. Ve doğru, bir çok doğru ile desteklendi.

2010 baskılı BİR İNCİ MEMLEKETİM kitabımın KÖLAMUR bölümünü bu foto eşliğinde paylaşmak istedim:

Kaşık Kesmesi
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

AKILLARDA PRANGALAR

21.02.2022-A.Yaşar SARIKAYA

İnsan, çok eski çağlarda birilerine üstünlük atfediyor, yüceleştiriyor, tanrılaştırıyor ve tapıyordu. Şimdilerde de şirketleri, parayı, malı, patronları, sözü geçenleri, siyasi kuruluşları ve liderleri de aynı şekilde yüceltmiyor mu, ne dersiniz?

Dünyada, iş sahibi olma endişesi, işten çıkarılma korkusu, yer, yurt, açlık yaşayanların çaresizliği geliyor aklıma. Küresel güç odakları, göz göre göre bu yaraları inadına kanatıyor ya.  Siyasi güçler de, halkı yönetmek için iktidar oluyor da iktidar olunca unutuyor ya. İnsanlar, günlerce, aylarca kapılarda bekletiliyor. Yüce bir gücün kapısında bekler gibi, eski çağlar hortlamış da geri gelmiş gibi. Her Allah’ın günü de “bu gün git yarın gel” cümlesini kullanıyorlar. Sorgulayanı da cezalandıran bir düzen içindeyiz. Eşit haklara sahip bireylerin yaşadığı, insanca yaşam sistemi kuran ülkeler de var kuşkusuz.

Yanlışların, tavanı delercesine pik yaptığını görünce, “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” sözü geliyor aklıma. Müslümanlığı dilden düşürmeyip, hem satıyor, hem alıyor, hem de afiyetle yiyorlar. Yine bir söz söyleyeceğim atalardan, tam da yeri gelmişken, “dam başında saksağan, vur beline kazmayı”. Atalar, sözleri boşa söylememişler. İşte sistem bu, uydum imama devam ediyor. Ya herkes, herkes ediyor mu,  ediyorlar mı ne dersiniz?

Kanunlar önünde her vatandaşın eşit olduğu bir yer düşlüyorum. Öncelikli olarak eğitim ve tarıma yatırım yapılan bir ülke.  Geçmişteki gibi, efsanevi tanrılara tapmayan, köleliğin olmadığı bir yer. Yer altı yer üstü kaynaklarının hakça değerlendirildiği, yabancıya avucun açılmadığı bir yer. Hz.Ömer’in adaleti gibi adaletin uygulandığı ülke; ne olur değmeyin bu güzel düşümün keyfine.

Diyorum ki, toplum mühendisliği ve siyaset kurumu,  akıllardaki prangaları kırmalı, zihinlerdeki leprayı yok etmeli ki, eski çağ tapınmaları yok olsun. Ama hastalık devam etsin de, insanları dilediğimiz gibi kullanalım diyen çok nedense. Bu da her zaman olduğu gibi getiri odaklarının işine yarıyor ve onları daha da palazlandırıyor.

Siyaset, izmler, sanayi, bilişim ve diğer tüm alanlarda da öyle değil mi? Varlıkları, akıllardaki prangaları kırmalı, yıkmalı, yok etmeliydi. İnsanın refah düzeyini ve bilinç potansiyelini arttırmalıydı. Her şey yerinde sayıyor demek isterdim, ama gittikçe geri gidiyor. Yöntemler yenilenmeyince, her an format atılan bir makineye dönüyorlar. Edilgen olan karşı duruş, sürekli kendini tekrar ediyor.

Toplum içi iletişimi, kültür alış verişini engelleyen gruplaşmalar, çıkar çevrelerinin işine yarıyor aslında. Toplumun, çok sesli müziğin armonisi gibi uyumu yakalamasından rahatsız olanlar var. Biz de gürültüden, bilgi kirliliğinden, kavgadan beslenenlere inat uyumu yakalamalıyız. Ah, birbirimizi küçümsemesek ya da büyüklenmesek de sorunların gerçek sebeplerine neşter atabilsek.

AKILLARDAN PRANGALAR

ZİHİNLERDEN LEPRA YOK OLSUN

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ANLATILARDAN BELGELERE

07.01.2022- A. Yaşar SARIKAYA

1838BOA NÜFUS KAYITLARI-TİLKİLİK KÖYÜ- YAYKIL DİVANI

Coğrafyanın, canlılar ve eşya üzerinde içsel etkisi vardır. Bir fidanı ekvatora, Akdeniz Bölgesine, Karadeniz Bölgesine ya da Sibirya ‘ya dikelim. Aynı bitki olsa da, farklı sonuçlar alınacağını hepimiz biliriz. İnsanlar, kent, köy, kasaba ya da hangi yerleşkede yaşarsa yaşasınlar, coğrafyanın etkisi kesinlikle yadsınamaz.

Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü, Yüksek Lisans Mezunu -Sinem Şahin Yeşil, Monograf-Edebiyat Eleştirisi Dergisi ISSN 2148-3442 2016/5: (124-149) kaynaktan alıntı not düşmek istiyorum:

Psikocoğrafya, yalnızca kenti deneyimlemekle kalmayıp bu deneyimi birer anlatıya dönüştürme pratiği sergilemektedir. Bunlar öznel ve hareketli anlatılardır. Dolayısıyla anlatının hem içeriğinin
hem de söyleminin durağan değil de birer “rota” ya da “parkur” şeklinde çizilmesi gerekir.

Psikocoğrafyanın önemle üzerinde durduğu bir diğer konu nostaljidir: Mekânın değişen, geçip giden zamanı hissettirme gücü vardır. Bu doğrultuda psikocoğrafi bir anlatının da nostaljik eğilimler taşıması beklenir.

Yaptığım araştırma çalışmaları, paragrafta dikkkat çeken özellikleri taşımaktadır. Annem ve babam, unutmadıkları köy yaşamlarından hafızalarına kaydettiklerini hep taze tutmuşlardı. Anlattıklarına, hiç bir zaman sadece iki yaşlı insanın anıları olarak bakmadım. Çünkü yaşananlar, Türkiye gerçeklerinin bilinmeyen arka yüzüydü. Savaşların korkunç izlerini taşıyan, gaziler ve şehitleri tanıyan çocuklardı onlar. Onların kokladığı hava, tohumları yeşerten toprak, günü aydınlatan güneş çok derin, çok anlam yüklüydü. Üretmeye aşık, vefalı kahramanların anlatıları ile beslenmiş, doğanın, canlının, varlığın değerini bilen insanlardı.

Soyumuzda bir tek babamın babası olan dedemin varlığı, geçmişe dönük ciddi bir araştırma yapmama vesile oldu. Ne kardeşi, ne amcası, ne amca oğlu hiç biri yoktu. Bu nedenle 2. kitabım üzerinde özenle 6 yıl çalıştım, sonra baskıya girdi. Ama hala sorularımın cevaplarını bulamamıştım.

Başbakanlık Osmanlı Arşivinden temin ettiğim, köyümüzün kayıtlarında bulduğum cevaplar da yeni soruları doğurmuştu. En büyük Caferoğlu Mustafa Dede’nin 2 oğlu vardı. Uzun boylu sarı sakallı Mehmet adındaki oğlunun, 8 yaşındaki oğlu Mehmet, babamın dedesiydi. İki kardeşin ve çocuklarının içinden bir tek babamın dedesi vardı yaşayan.

Çanakkale ve İstiklal harbi şehitler listelerinde çokça aradım. Ne Kafkas Cephesinden dönmeyen annemin dedesinin, ne de babamın sülalesinden bir kayıta rastlamadım. Sadece Caferoğlu sülalesinden Ayancıklı bir şehit olduğunu gördüm. Sinop ve çevresinde Tilkilik köyünden Ayancık bölgesine göçen CAFEROĞLU sülalesi var mı? Okurlarımızın, konu hakkında bilgi sahibi olmasını umuyorum. Bu konuda bilgi sahibi olanlar ile sosyal medya aracılığı ile haberleşmek isterim.

BOA 1838- CAFEROĞULLARI- (MEKKE SÜLALESİ) NÜFUS KAYITLARI

1-CAFEROĞLU ORTA BOYLU AK SAKALLI MUSTAFA-VELEDİ MEZBUR-80 YAŞINDA

2-OĞLU ORTA BOYLU KUMRAL SAKALLI HÜSEYİN(T)-60 YAŞINDA

3-DİĞER OĞLU UZUN BOYLU SARI SAKALLI MEHMED-43 YAŞINDA

4-OĞLU MEHMED-8 YAŞINDA

5-MERGUME(ADI GEÇEN  CAFEROĞLU HÜSEYİNİN OĞLU ŞAB EMRU (BIYIĞI SAKALI ÇIKMAMIŞ GENÇ) MEHMED-15 YAŞINDA

6-DİĞER OĞLU İSMAİL-6 YAŞINDA

Nüfus kayıtlarının tamamı, MEMLEKETİM TİLKİLİK olarak açtığım blogda, okumak isteyenler için:

 

Etiketler: , , , , , , ,

“IRIP” SÖZCÜĞÜ HAKKINDA

26.12.2021-A.Yaşar SARIKAYA

İlk insandan bu güne kullanılan sesli harfler aklıma geldikçe, ne evrelerden geçtiğimiz gözümün önüne geliverir. Kök heceler, uygarlıklarla birlikte iletişim ihtiyacını karşılamış; kabul görmüş yerleşmiştir. Kök heceler, yerleşik hayata geçişle zenginleşmiş, coğrafyalara taşınmış, yapısına eklentiler alarak, yeni anlamlar da kazanmıştır.

Gezgin ezgiler gibi, sözcükler de coğrafyaları aşarlar. Brother-birader, balcon-balkon, anni-anne, papa- baba gibi.

Annemin kullandığı, ırıp kelimesini Orhan Veli’nin şiirinde gördüm. Şair, “IRIPLARIN ÇALKANTISINDA” dizesi ile dalgalar arasındaki balık ağının deniz etkisi ile nasıl çalkalandığını anlatıyor. Annem de, “NE IRIP NE IRIP” “IRIPÇI SENİ” “IRIP YAPMA” biçimlerinde kullanır. Örnekler, uyanıklık yaparak öne geçme, sadece kendini düşünme, düzen kurarak iş başarma anlamlarını taşır. Annemin köyü denizden uzaktır. Ağ olarak kullanılan “IĞRIP”; hile, tuzak, yalan anlamlarında kullanılan biçimi ise “IRIP” tır.

Giresun yöresi sözlükte ırıp kelimesini buldum: Tuzak anlamında kullanılmış. Kaynak:(https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/208458)

“Yöntem, tutulması gereken yol” anlamında kullanılışı bir çok il ve ilçede rastladım:

-Denizli -Aydın- Çırpıköy, Bayındır *Düzce, İğneciler *Mudurnu -Bolu- Aliköy *Çaycuma, *Safranbolu -Zonguldak- Kayı *Tosya -Kastamonu- *Ilgaz, *Kurşunlu -Çankırı–Sinop

Çakıralan *Havza -Samsun- Kuzköy *Akkuş -Ordu- *Silifke -İçel

KAYNAK: -Kırklarelihttps://sozce.com/nedir/

15 000 yıldır kullanılan kelimelerle ilgili bir çalışmayı paylaşmak istiyorum:

EN ÇOK KULLANILAN KELİME HAYATTA KALIYOR(https://www.ntv.com.tr/turkiye/15-bin-yildir-kullanilan-kelimeler)
Dilbilimciler, akraba kelimeleri tespit ettikten sonra kelimelerin kullanılma oranı ve yaygınlığını ölçmeye çalıştı.

En çok tekrar edilen kelimenin en yavaş kaybolduğu anlaşılırken, günde ortalama 16 kez tekrarlanan bir kelimenin en az üç dilde hayatta kaldığı anlaşıldı.

Hayatta kalan kelimelerle ortaya çıkan tuhaf cümle ise şöyle:

“Sen, beni duydun! Bu ateşi şu yaşlı adama ver. Siyah solucanı ağaç kabuğundan çıkar ve anneye ver. Ve küllere tükürmek yok!”

Pagel, hayatta kalan kelimelerle kurulan cümlede ‘ağaç kabuğunun’ açıklaması ise şöyle yaptı: “Bazı antropologlarla konuştum. Eski insanların ormanlarda yaşayan, avcı-toplayıcı kabileler olması, ağaçların hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.”

Kelime Kökeni olarak araştırdım. “Yeni Yunanca grîpos γρῖπος  “balık ağı, bir tür balıkçı teknesi” sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Eski Yunanca grîpos γρῖπος  “çubuklardan örülmüş balık avlama sepeti” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *ghrebh- “yakalamak, tutmak” fiilinden türetilmiş olabilir; ancak bu kesin değildir. ” https://www.etimolojiturkce.com/kelime/%C4%B1%C4%9Fr%C4%B1p

Kaynaklarda rastlamadım ama, riba kelimesi ile ilgisi olabileceğini de düşünüyorum. Riba, artırma, faiz, yalan, hile anlamında kullanılan Arapça kökenli bir kelimedir.

Araba ve IRIB kelimesi arasındaki sessiz benzeşmesi de ilgimi çekti. Araba tekerleri döner de döner. Dönmek ile hile arasında da çok yakın olmasa da anlam açısından benzerlik vardır.

“Hotan Saka dilinde rraha “at arabası” sözcüğü ile eş kökenlidir. Sakaca sözcük Avesta (Zend) dilinde aynı anlama gelen raθa- sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcük Sanskritçe rátha- रथ  “iki tekerlekli tören arabası” sözcüğü ile eş kökenlidir. ” https://www.etimolojiturkce.com/kelime/araba

Annemin kullandığı kelimelere, yeri geldikçe yer vermeye çalışıyorum. Herkesin MAMALİKA olarak bildiği yemeğe KÖLHAMUR dediği gibi. Sözcüğün köle hamuru olduğunu, araştırmalarım hatırlattı. 1500 yıllarında HALEP yaylalarında konaklayan göçerler, köle ticaretini gördükleri için onların yediği “UN LAPASI” köle yemeğini hatırlatmış olmalıydı. Yaptıkları tereyağlı kaşık kesmesine de KÖLEHAMURU ismini vermiş oldukları anlaşılıyordu.

Eskiler, üreten nesillerdi. Artık, sanayileşme ve teknolojinin aydınlığında(!) tüketen toplum olduk. Ya kuru kuru eleştiriyor, ya da hep hazırı tüketiyoruz. Yeni bir yazıda buluşmak dileğiyle.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

SANA NE BE MORUK DEMEZ Mİ!

24.11.2021- A. Yaşar SARIKAYA- Yaşamdan Kesitler

Bora fırınının önünden geçerken, herkes o güzelim gevrek simitlerden alırdı. Birkaç yıl önceydi, simit aldım eve dönüyordum. Gördüm ki, mahallenin çocukları birbirine girmiş, kavga ediyorlar. İçlerinden biri, sanırım grubun reisiydi. Ortalarına kendilerinden küçük bir çocuğu almışlar, yer misin yemez misin misali kıyasıya pataklıyorlardı. Diğer çocuklar da, olayı film seyreder gibi zevkle seyrediyorlardı. Güçlü olanın gözüne girme modası var ya toplumda; çocuklar da büyüklerinden gördüğü gibi çete reisinin gözüne girmek için arada birkaç yumruk, bilemedin tekme kaptırıyorlardı. Ne güçlü, ne cesaretli, ne korkusuz insanız sanıları; belli ki gururlarını okşuyordu.

Yaklaştım ve yüksek sesle

“ne yapıyorsunuz çocuklar, ayrılın” diyerek daldım aralarına. Sopa yiyen çocuğu çekip aldım almasına da, arada olduğum için bir iki de şaplak yedim. Yine de, serde eğitimcilik var ya, aklım sıra öğüt vereceğim;

“Oğlum neden kavga ediyorsunuz, gün gelir senden güçlü olan da seni döver. Lütfen yapmayın, bu çocuk sizden hem küçük hem de tek başına. Bir araya gelip onu dövmekten utanmıyor musunuz?” dedim.

Önder olan, delikanlılığın kitabını ben yazdım havalarında;

“bize küfür etti, sopayı da hak etti” dedi.

“Oğlum, çare dayak atmak mı; hem de bire karşı beş kişi” .Reis çocuk, lafı gediğine oturttu;

Sana ne be MORUK” diyerek.

Söylediğine güleceğim, ama ciddiyeti bozmamam lazım ki etkili olayım. Evde annem:“siz daha dünkü çocuksunuz yaşınız genç” derken; çocuk gelmiş bana MORUK diyor. Gel de gülme şimdi bu duruma. Çocukluğumdan beri zayıfın ezilmediği, kavgasız bir dünya umudu içimi kuşatmıştı. Bana söylediğine takılmaktan çok, doğru mesajı vermek beni ilgilendiriyordu. Araya girdiğimde, sopa yiyen çocuk kaçtı kurtuldu. Lider çocuk “moruk karışma” dese de, kaba kuvvet yerine anlaşmaya ikna etmeliydim.

“Hangi okula gidiyorsunuz” dedim. Reis olan:

“Sana ne, İstiklal’e gidiyoruz, nolmuş yani” diye cevap verdi.

“Yarın okula geliyorum, müdürle öğretmenle görüşeceğim” dedim.

“Selam söyle” demez mi?

Arsızlık- hırsızlık- yalancılık- hilekarlık- rant gibi alanlarda, özgürlük almış başını giderken; sosyal yaşam hep kötü örneklerle doldu. Akıl özgür olmalı, hukuk özgür olmalıydı. Telefonlar, sosyal medya, birincil eğitim araçları oldu. Siyaset de kişileri öne çıkaran, zengin eden kurumlar.

Oysa devlet büyümeli, devletin kasası dolmalı, BEKA da anlamını bulmalı, insanlar mutlu olmalıydı. Simitler elimde, annem evdeydi, bana “nerede kaldın kızım” diyecekti. Kafamda “ bozulan eğitim sistemi, küreselleşen dünya, toplumdaki olumsuz değişim dönüp duruyordu. Bu gün, Bora fırınının yerinde yeller eserken, umutlarımıza yeller esmesin düşünü kuruyordum. A. Yaşar SARIKAYA

not: Sinop’a gelirseniz, bir simit alın ve Yalı kahvesine gidin, bir bardak çay- simit eşliğinde denizi seyredin.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

NORMLAR SAVAŞI

18.11.2021-A.Yaşar SARIKAYA

DOLMUŞ DOLMUŞTU YANİ!

Dolmuşa, üniversite durağından bindiler. Gülme, şakalaşma ve espriler gırla gidiyordu. Dolmuştakiler, öğrencilere bakıp belleklerinde saklı anılarda gençliklerini buluyordu.

-Kaptan, üç öğrenci alır mısın?

– Beş öğrenci uzatabilir misiniz lütfen?

Diyerek, yol parasını elden ele uzatıyorlardı. Hiçbir yere tutunmadan cesaretle ayakta duran delikanlı da, arada bir kızların üstüne savruluyordu. Ah gençlik, her biri cıvıl, cıvıl hayat doluydu.

Aralarından biri, taş bebek gibi güzel, top model kadar alımlı bir kızdı. Düz fönlü, kızıl uzun saçları, başını sağa sola çevirdikçe, etrafa mis gibi şampuan kokusu yayılıyordu. Savrulan saçlarının mavi renkli perçemi de gözden kaçmıyordu hani. Savurduğu saçlar, arkadaşlarının yüzünü yalıyor sonra tekrar geri dönüyordu.

Her durakta yeni yolcular biniyor, “ilerleyelim lütfen” diyorlardı. Öğrenciler boşalan yerleri dolduruyor böylece dolmuş da, isminin tam anlamını alıyordu. Dolmuş dolmuştu yani.

Dolmuş durakta sert bir duruş yaptı, erkek çocuklardan biri can havliyle kız arkadaşına tutunuverdi. Kızın yanakları al al oldu. Yüzü, büyük bir suç işlemenin mahcubiyetini taşıyordu. Utancından başını yerden kaldırmıyor, ürkek tavrı da gözden kaçmıyordu; ilkbaharda don yemiş çiçekler gibi.

İklim ve coğrafya etkisinde kalan, bitkiler gibi değil midir insanlar. Ailesinin, toplumun ve coğrafyanın normları arasında büyürler. Normlar, ülkeler arasında, kentte- köyde, mahallelerde bile farklıdır. Ailesinde, karides ve havyar kültürü olanlardan, bilmeyeni küçümseyenler bile vardır. “Sen ne anlarsın karidesten, havyardan” diyerek. Kimi zaman da giysilerle yarışır insanlar.

Bu farklılıklar hep olmuştur, olacaktır da. Farklılıkların sisteme kazanç malzemesi oluşu, insanın canını yakıyor. Siyasetin de bu alanlardan beslenmesi çok acı.  Her şey, neden “Normlar Arasında Savaş” temeline oturur ki? Modern binalar yapılır, devasa köprüler kurulur da; insanlar arasında gönül köprüsü, akıl köprüsü, sevgi köprüsü kurulmaz.

Yaratılış insanı, akıl- duygu- mantık- vicdan- ruh ile donatmıştır. Finlandiya gibi, küçük yaşta kendini tanıma temelli eğitim politikası güden ülkeler arasında olmalıyız. Topluma kendi donanımını kullanma becerisini kazandırmalıyız. A.Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

FARKLARIN FARKINDA OLMA

01.11.2021-BİLKE

FARKINDALIK-A.Yaşar SARIKAYA

Öğrendim ki, bedenimde sayısız atom varmış. Kaç tane bilmiyorum ama saymam da olası değil zaten. Atom altı parçacıklar, çekirdek- proton- nötronlar ve elektronlar; aklımın onayını bile almadan içimde yaşayıp gidiyorlar. Sesini duymadığım, kokusunu almadığım özgür galaksiler fink atıyor içimde. Aynı kar tanelerinin birbirine çarpmadan sessizce yere inmesi gibi; hiç hissettirmeden bedenimde yaşıyorlar. Algoritma örgüsü,  matematik kurgusu ile ince ve naif, mikrodan makroya muhteşem bir sergi.

İçimiz gibi, dışımız da sonsuz varlıkla donanmış durumda. İnsanlar, canlılar, doğa ve tüm şeylerle iç içeyiz. Bu çokluğun içinde, algıladığımız “KADAR” ya da “MİKTAR” farkındalığımızla varız. O varlık ile dünya içinde dünya kuruyoruz kendimize. Frekans sınırlarının alt ve üstünü duymadan, görme kapasitesinin dışında olanları görmeden, “VAR” veya “YOK” diye adlandırdığımız kabuller içindeyiz.

Annem der ki:” ben 6 yaşında karşıdaki dağları yeni oluyor zannederdim”.  Bu sözü öyle anlarda kullanır ki, hepimizi mat eder. Bizim yeni farkına vardığımız, ama onun çok iyi bildiği durumlarda, sanki GÜNAYDIN der hepimize.

Kendimi tanımak ve farkların farkına varmanın, dünyaya geliş sebebi olduğunu annemden öğrendim.

A.Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,