Doğaya değer verenlerle bir arada olan insan, olumlanıyor. Sinop Bienalinde, SİNOPALE ÇİÇEKLERİ ATÖLYESİNDEYİZ. Atölyede, gördüklerimiz, doğadan doğal bir parça. Masa, Sinop ağaçları yapraklarıyla dolu. Yeşilin tonları ile sessizce konuşuyorsunuz. Öz verili çalışmayı Nil Hanım ve Amsterdam’dan gelen sanatçı yürütüyor.
Sanat, doğa ile buluşuyor ve topluma öncü oluyor. Boyalar, baskılar, renklerle dikkatle yürütülen çalışmayı izlemelisiniz. Teşekkürler Nil BAŞARAN
Halit AKÇATEPE ile Münir ÖZKUL, Aralarında konuşup gülüşüyorlardı.
Tarık AKAN da;
Oturmuş bir köşeye,
Dalıp dalıp gidiyordu…
Yanına gittim…
Çorba içme saatiydi,
Çorba içtik ve
-Hayırdır… dedim.
-Neyin var?
-Yok bir şeyim, dedi.
Üsteledim…
Zor da olsa anlatmaya başladı:
“Mühendislik fakültesindeyken;
Okula yakın bir yerde,
Bir matbaacı arkadaşım vardı…
Cebinden kitaplar basar,
İnsanlar okusun diye uğraşırdı…
Bugün gelirken ona rastladım,
İşleri bozulmuş.
Kapatmak zorunda kalacakmış dükkânı” dedi…
Çekimler iyi gidiyordu,
Münir’in yanına gittim.
Durumu anlattım…
Yevmiye usulü çalışıyorduk.
Münir, bunu epey dert edindi.
Hani o can alıcı sahne var ya:
Münir’in o güzel tiradı.
Saim Bey’ in kapısından içeri girer,
“Sen değil, ben büyüğüm, ben…” diye noktalar…
İşte o sahnede,
Herkesin eli ayağı buz kesti.
Yarım saat bir sessizlik oldu…
Gün bitti, yevmiyeler dağıtıldı.
O gün ne olduysa,
Hepimiz 3’er yevmiye aldık.
Münir 10 yevmiye almıştı…
Herkes aldıklarını bir araya getirdi topladık
ve Tarık AKAN’a uzattık…
Kabul etmedi…
Zorla kabul ettirdik…
Matbaadaki işler düzelene kadar,
Her gün biraz daha destek olduk…
Bugün,
Tarık’ın vesilesi ile o matbaa halen çalışıyor
ve geçtiğimiz gün,
20 bin adet kitap basıp,
Tüm ülkedeki okul kütüphanelerine yolladı…”
Adile NAŞİT – 21.06.1985
Kitabın adı ne miydi?
NUTUK…..
“Dostum dostum,
Güzel dostum.
Bu ne beter çizgidir bu?
Bu ne çıldırtan denge?
Yaprak döker bir yanımız,
Bir yanımız bahar bahçe…”
O güzel insanlar mı?
O güzel atlara binip gittiler…
Ruhları şâd olsun…
Saygı, özlem ve minnetle…
Alıntıdır.
Okurken gözlerim doldu ve sizlerle de paylaşmak istedim. Gerçekten eski dediğimiz, o eski kuşakların insanları, Yeşilçamın sanatçıları, o günler deki, dostluklar, insanlık herşey bir başka güzelmiş… Şimdi okurken bile insanın içi, o güzellikleri, iyilikleri özlüyor.
Bir gün Budha, bir köyün içinden geçerken, genç bir adam karşısına dikilmiş ve ona hakaret etmeye başlamış.
“İnsanlara eğitim vermeye hakkın yok!” diye haykırmış ona…
“Bilge olduğunu düşünüyorsun ama herkes gibi aptalsın, hayatın yalan” demiş.
Budha bu sözlerden dolayı hiç incinmemiş ve delikanlıya sakince bir soru yöneltmiş:
“Merak ediyorum. Diyelim ki birine bir hediye aldın, ama o kişi bu hediyeyi kabul etmedi.
Bu durumda hediye kime aittir?”
Genç adam bu soru karşısında afallasa da, cevaplamış:
“Bana ait olurdu elbette, hediyeyi alan benim sonuçta.”
Budha bunun üzerine gülümsemiş ve şöyle demiş:
“Evet, doğru. Ve aynısı senin öfken için de geçerli…”
“Eğer bana karşı öfkeliysen, ama ben senin hakaretlerini kabul etmiyorsam, öfken sana geri döner. Mutsuz olan bir tek sen olursun. Tek yaptığın kendini incitmek olur.”
Genç adamın kafası iyiden iyiye karışmıştır.
Buda devam eder:
“Kendini incitmek istemiyorsan, öfkenden kurtulmalı ve insanları sevmeye çalışmalısın.”
İnsanlardan nefret ettiğinde, mutsuz olan sen olursun. Ama insanları sevdiğinde…”
Budha gülümser,
“Herkes mutlu olur…”
İşte böyle. Yine Budha nın tanımına göre öfke, zehir içip karşındakinin ölmesini beklemekten farksızdır.
O yüzden öfkenize yenik düşmeyin, öfkenize teslim olmayın.
Kahramanımız Morgan Robertson (1861 – 1915) Genç bir denizci iken işleri iyi gitmeyince Newyork’ta kuyumculuk yapmaya başlar ve amatörce hikayeler yazar. Nasıl olursa yazdıkları satılır iyi para kazanır ve bunun üzerine epeydir aklında olan, eski mesleğinden aşina olduğu konularla ilgili bir roman yazmaya girişir. Roman biter, basılır ama pek ilgi görmez satılmaz.. Yıl 1898’dir.
Burada biraz duralım: Ne anlatmaktadır bu romanda Robertson ona göz atalım:
Romanda büyük bir gemi vardır. İngiltere’den yola çıkar Newyork’a gitmektedir ama yolda bir buzdağına çarparak batar.
Hemen ne düşündünüz. Elbette Titanik.. Batışından tam 14 yıl önce yazılmış bir romanda benzer bir tema. Eğer benzerlik bu kadarla sınırlı kalsaydı çok da ilgi çekmez şaşırtıcı olmazdı ama şimdi sıkı durun:
* Robertson’un romanındaki gemi Southampton limanından yola çıkıp New York’a gidiyordu. 14 Yıl sonra Titanik’de Southampton limanından yola çıkıp New York’a gitmek üzere hareketlenmişti.
*Romandaki gemi ile, Titanik arasında sadece birkaç metre fark vardı. Romandaki gemi 244 metre, Titanik 269 metreydi.
– İki geminin ağırlıkları da çok yakındı. Robertson romanındaki gemi 70.000 ton ağırlığında idi; gerçek Titanik ise 66.000 tondu.
– Her iki geminin de üç pervanesi vardı ve her ikisinde yolcu kapasitesi 3000 idi. Romanda gemi dolu olarak 3000, Titanik 2228 yolcu taşıyordu. Gerek romandaki hayali gemiye gerekse de gerçek Titanik’e Avrupa’nın sayılı zenginleri ve ünlü aileleri binmişlerdi.
-Her iki olaydaki gemiye de asla batmaz denilmişti.
– Robertson’un romanındaki dev gemi, New Foundland yakınında; Kuzey Atlantik’te bir buzdağına çarparak battı ve işte belki de en inanılmaz ama gerçek kısım; Titanik de 14 yıl sonra aynı koordinatta, aynen romandaki benzeri gibi bir buzdağına çarparak okyanusa gömüldü.
– Ve her iki gemide de; yeterince can kurtaran filikası yoktu; Robertson romanındaki gemide 24 filika bulunduğunu yazıyordu; Titanik’te ise 20 filika vardı ve bu yüzden can kaybı büyük oldu.
*Her iki geminin yolculuğu da Nisan ayında idi.
* Darbe hızı, darbe zamanı, etki noktası gibi pek çok teknik bilgi de ya aynı ya da çok benzerdi.
Peki geliyoruz sona.. Asıl sürpriz burada. Robertson romanındaki gemiye hangi adı vermişti dersiniz: Titan..
Ne dersiniz, bu kadar tesadüf nasıl bir araya gelmiş olabilir. Denizcilik geçmişinden dolayı bu benzerliği normal karşılayanlar yanında daha sıklıkla yapılan yorum Robertson’un psişik yetenekleri olduğu yönünde çünkü bu kadar olmasa da kehanetlerle dolu başka kitapları da var.
Robertson başarısız bir yazar olarak Mart 1915’de bir otel odasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Tabi bu kadar bilgiyi tesadüfi olarak nasıl birleştirdiğinin sırrı da onunla birlikte gitmiş oldu.
Kökeni İtalyanca olan tavla kelimesi “tahta” anlamına geliyor. Oyunun geçmişi ise Pers İmparatorluğu’na dayanıyor. Yapılan tarihi kazılarda Pers İmparatorluğu’na ait Shahr-e Sokhteh (Yanmış Şehir) adlı bölgede tavlaya ait kalıntılara rastlandı. Ayrıca yine imparatorluğa ait bölgelerden olan Ur’da, üzerinde yılan resmi bulunan ve tavlaya ait olduğu düşünülen oyun tahtaları bulundu. Bunların yanı sıra M.Ö. 3000’li yıllarda yine Ur bölgesinde tavlaya benzer; 2 zar ve 60 taş ile oynanan bir oyunun izleri ortaya çıktı.
İran şahına mektup
Rivayete göre o dönem Hint İmparatoru, Perslerin başında olan İran Şahı Nevşiyan’a hiçbir açıklama yapmadan satranç oyununu gönderir. Hint İmparatoru oyunla birlikte gönderdiği mektupta sadece “Kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa; o kazanır. İşte hayat budur.” mesajına yer verir. Daha önce bu oyunu hiç oynamamış olan Nevşiyan, durumu şaşkınlıkla karşılar.
“Hayat biraz da şanstır.”
Pers İmparatoru olan İran Şahı Nevşiyan, en akıllı veziri Buzur Mehir’den bu oyunu çözmesini ister. Ayrıca şah, vezirine Hint İmparatoru’na hediye etmek için yeni bir oyun icat etmesini de emreder. Vezir, uzun bir çalışmanın ardından satrancın her taş hareketini ve oyunun tamamını çözer. Ardından 10 gün içinde tavlayı icat ederek imparatora sunar. İmparator Nevşiyan ise tavlayı “Evet, kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa; o kazanır. Ama biraz da şanstır. İşte hayat budur.” mesajıyla Hint İmparatoru’na hediye olarak gönderir.
Zamanla iç içe bir oyun
Tavla, zaman kavramından ilham alan bir oyun. Senenin birliğine temsilen tavla 1 tanedir. Oyunun 4 köşesi 4 mevsimi, içindeki karşılıklı 6 hane ise 12 ayı temsil eder. Ayrıca tavlanın iki farklı renge sahip 15 pulu bir aydaki 15 gece ve 15 gündüzü, karşılıklı 12 hane de günün 24 saatini simgeliyor. Tüm bu detaylar, tavlanın ne kadar ince düşünülmüş ve tasarlanmış bir oyun olduğunu bizlere gösteriyor.
Kraliçenin strateji oyunu
Tarih boyunca çok sayıda medeniyetin yolu tavla ile kesişti. Romalılar, 480 ile 1000 yılları arasında “12 yollu oyun” adını verdikleri, tavlanın bir başka versiyonu olan oldukça popüler bir oyun oynarken, tavla uzun bir süre boyunca Japonya’da illegal olarak oynandı. İngilizler ise Haçlı Seferleri neticesinde tavla ile tanıştı ve 15. yüzyıldan itibaren satranca nazaran bu oyunu tercih etmeye başladılar. Hatta ülkede Kraliçe I. Elizabeth’in tahta çıkışına kadar illegal olan tavlanın, kraliçenin geliştirdiği stratejilerde çok etkili olduğu söylenir.
Osmanlı’dan gelen bir gelenek
Tavla, Birinci Dünya Savaşı döneminde popülaritesini kaybetse de 1970’lerle birlikte tekrar ilgi gören oyunlardan biri haline geldi. Oyun, Osmanlı Devleti’nde ise 1400’lü yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başladı. Özellikle oyunun Osmanlı’nın yükseliş döneminde çok değerli hale gelmesi, ülkemizdeki tavla geleneğinin ilk adımları oldu. Bugün hala Türkiye’deki usta tavla oyuncuları, bir gelenek şeklinde oyunun Farsça’dan Türkçe’ye geçen isimlerini kullanırlar: Yek (1), Dü (2), Se (3), Cehar (4), Penç (5), Şeş (6).
“Çankaya’daki küçük okulda okuyan kızların bilgilerini yoklayan Gazi, iyi yetişmediklerini görmüş, Rüsuhi Bey’i bunun nedenini öğrenmekle görevlendirmişti. Gazi çalışırken Rüsuhi Bey ile Genel Sekreter Tevfik Bey geldiler.
‘Evet?’
Rüsuhi Bey bilgi sundu:
‘Öğrencilerin çoğu hatırlı kimselerin çocukları. Öğretmen bu yüzden öğrencileri sıkmıyor, ders yapmak yerine daha çok oyun oynatıyormuş.’
Gazi Tevfik Bey’e,
‘İlgililerle konuş..’dedi,
‘..bu dalkavuk öğretmeni oradan alsınlar. Hatır gönül dinlemeden öğretmenliğin gereğini yapacak birini yollasınlar.’
‘Peki efendim.’” (3)
“Çankaya’daki küçük okula yeni bir öğretmen atanmıştı. Çalışkan, ciddi, öğrencilerini yetiştirmek için çabalayan gerçek bir öğretmendi. Sabiha, Rukiye ve Zehra yine ödevlerini yapmamışlardı. Üstelik öğretmene kafa tutuyorlardı. Üçüne de bağırmaya başladı:
‘Susunuz! Hem tembel hem şımarıksınız. Kimin nesi olursanız olun, tembelliğe, şımarıklığa, hele küstahlığa hakkınız yok. Şimdi okulu terk edin. Bir daha da buraya ayak basmayın!’
Zehra, ‘Sizi Gazi Paşa’ya şikâyet edeceğiz! dedi.
Öğretmen kıpkırmızı kesildi. Kapıyı gösterdi:
‘Çıkııııııın!’
Kızlar çantalarını toplayıp sınıftan çıktılar. Öfkeden gözlerinden yaş iniyordu.
‘Her şeyi Gazi Paşa’ya anlatalım.’
‘Bizi azarlamak, kovmak ne demekmiş anlasın.’
‘Eski öğretmen ne iyiydi. Hep oyun oynatırdı.’
Koşa koşa köşke geldiler. Gazi’yi buldular.
‘Ne oldu? Anlatın bakayım.’
İçlerini çeke çeke anlattılar:
‘Eski öğretmenimiz çok iyiydi.’
‘Bu her gün ev ödevi veriyor.’
‘Her gün sınav yapıyor.’
‘Bilemezsek azarlayıp duruyor.’
‘Tembeller diyor.’
‘Şımarıklar diyor.’
‘Bu yoksul millete kaça mal olduğunuzu biliyor musunuz diyor.’
‘İyi davransın diye sizin kızınız olduğumuzu söyledik.’
‘Aldırmadı bile.’
‘Çok gücümüze gitti.’
‘Biz de kızdık, ev ödevimizi yapmadık, bundan sonra da yapmayacağımızı söyledik.’
Sabiha elinin tersi ile gözyaşlarını sildi:
‘Üçümüzü de sınıftan kovdu.’
‘Bir daha da gelmeyin dedi.’
Gazi ‘Bitti mi?’ diye sordu.
‘Bitti.’
Ayağa kalktı:
‘Çok kötü bir şey yapmışsınız çocuklar. Savaştı, işgaldi, iyi bir eğitim görmediniz. Öğretmen eksiklerinizi tamamlamaya çalışıyor. Daha ne istiyorsunuz? Öğretmene karşı gelmek ne demek? Öğretmenlikten daha yüksek bir mevki mi var sanıyorsunuz?’
Kızlar Gazi’yi herkesten yüksek sanıyorlardı. Çok bozuldular.
‘Rüsuhi Bey!’
‘Buyrun efendim.’
‘Al bunları hemen şimdi okula götür. Öğretmenin elini öpüp af dilesinler. Mesleğinin gereğini yaptığı için de kendisine çok teşekkür ettiğimi söyle. Bize böyle gerçek öğretmenler gerek. Haydi okula!’
Kızlar süklüm püklüm okulun yolunu tuttular. Demek öğretmen Gazi Paşa’dan daha yüksekti ha!” (4)
(1) Mustafa Kemal Atatürk; Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, Kültür Bakanlığı Yayınları 393, Ankara, 1981, s.11.
(2) İsmail Hakkı AKANSEL, Atatürk ve Yaverleri, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 2006
(3) 244 Turgut Özakman; Cumhuriyet Türk Mucizesi, İkinci Kitap, Bilgi Yayınevi, 24.Basım, İstanbul, Ekim 2010, s.216.
Dert nedir üzüntü, keder, sevinç, mutluluk nedir diye sorsak, herkesten ayrı ayrı cevaplar alırız. Aile varlığının desteğiyle yaşamını sürdüren, aç halinden ne kadar anlayabilir? Tırnaklarıyla kazıyarak var olma çabası gösterenler ne kadar kendini anlatabilir? Ya da kendini anlatmak ile oyalanabilir mi? İki zıt yaşamın, mutluluk ve üzüntü anlayışı aynı olabilir mi?
Yaşamın iki yüzü ile beni tanıştıran değerli insan, halk kültürü derlemelerime kaynak oldu. Uğurladık O’nu, geride türküleri, ninnileri, ağıtları ve hikayeleri kaldı. TRT çekimlerine zaman ayırmaktan hiç yorulmazdı. Doğduğu köyün kültürünü yeni nesle taşımaktan da. Bu gün bilişim çağının gelişmelerinden yararlanıyoruz. Onlar ise yoklukta üretiyorlardı.
Halk kültürü araştırmalarımın nedeni de; toplumun yaşam seviyesinin geçirdiği evrelerin önemine dikkat çekmekti. Uygarlaşmak; tabanda var olan katılaşmış kültürün, en kestirme eğitim yollarına kapı aralamasını sağlamaktı. Kültür katmanları, bizi halkın benimsediği tabuların nedenlerine götürecekti.
Adamın biri güneşli bir gün, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezinirken yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :
“-Buraların yabancısıyım. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler. Yerini biliyor musun?”
Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
“-Ben de buraya ilk defa geliyorum…” demiş. “-Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..!” diye ilâve etmiş…
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş. Çocuk:
“-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. “-Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten…”
“-İyi ama!” demiş adam; “-Bunların parktan değil de, tek bir ağaçtan gelmediğini nereden biliyorsun?” Çocuk; “-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez… ” diye cevaplamış .
“-Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız…”
Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde çocuğun kör olduğunu fark etmiş. Çocuk ise, adamın konuşurken bir anda susmasından, kendisini fark ettiğini anlamış… Çocuk, ışığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;
“-Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim…” demiş,
“-Görmeyi o kadar çok özledim ki! Sizinkiler sağlam öyle değil mi?”
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
“-Artık emin değilim” demiş. “-Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür…”
13.09.2024-TC Üsküdar Belediyesi Kültür Hizm .Arşivi- Kültür Sanat Tarih Doğa
” Bir kahvenin 40 yıl hatırı var ” deyimi Üsküdarlı Bilge Yusuf ile Rum balıkçı Stelyonun hikâyesine dayanır.
1895 Eminönü Yemiş İskelesi , balıkçı kahvesine giren Osmanlı zabiti;
“Bre Yusuf , herkese benden okkalı bir kahve , ama şurda oturan Rum palikaryasına yok..Ona , kahvem de akçem de haramdır “..der
Bilge Yusuf kahveleri ikram eder , bir kahve de Palikarya Stelyo nun önüne koyar
Zabıt adeta kükrer..”Ben , ona haramdır demedim mi Yusuf ?”
Bilge Yusuf , hiç istifini bozmaz
“Komutan , o kahve benden , ona da helaldir.” der..Stelyo minnetle bakar Yusufa
1905 olur , Samos ( Sisam ) arasında Rum isyanı başlar.. Damat Ferit Paşa adaya asker çıkarır..Bilge Yusuf da askerdir ve adaya çıkan askerler arasındadır. Ancak ilk çatışmada esir düşer..2 yıl yatar Samos zindanlarında..2 yıl sonunda Rum çeteciler , esir pazarında satışa çıkarır Yusufu
Mezatda 5 para – 7 para sesleri arasından bir ses yükselir.” – O Türke benden 5 kuruş , hemen alıyorum..”.Sessizlik hakim olur , Rum alır Yusufu arabasına köyün dışına çıkarır. Denize yakın bir yerde arabasını durdurur , döner Yusufa ” – Serbestsin Bilge Yusuf ” der
Yusuf inanamaz duruma , Rum un ellerine kapanır..” – beyim , kimsin necisin, beni neden özgür bırakırsın ” der
Rum döner Yusuf’a ” – ben balıkçı Stelyo ” der..Yusuf çözemez durumu , adamı tanımaz bile..Rum , uzun uzun anlatır ,12 yıl öncesine , Yemiş iskelesine döner , detaylarıyla o günü anlatır ve;
“İşte ben , bir fincan kahveyi helal ettiğin balıkçı Stelyo ” der. Göz yaşları sel olur. Sarmaş dolar olurlar. Stelyo , Yusufu , kaçak yoldan İstanbul’a gönderir. Bu dostluk 35 yıl devam eder
Her yıl birbirlerini ziyaret ederler.Her ziyarette bir fincan kahve mutlaka vardır. Çocuklarına , torunlarına anlatırlar dostluklarını ve
“Bu kahvenin 40 yıl hatırı var ” derler.
Kaynak ( TC Üsküdar Belediyesi Kültür Hizm .Arşivi)
Duyulmamış bir hikayedir, genelde eski gemiciler bilir.
Eskiden fareleri yok etmek için İngiliz gemilerinde uygulanan bir metodtur.
Bir tane fareyi canlı olarak yakalayıp boş bir tenekeye koyarlar ve günlerce aç bırakırlar. Sonra birgün yakaladıkları küçük bir fareyi bu farenin yanına koyarlar.
Günlerce aç kalmış olan fare yeni koyulan fareyi yer.
Sonra bir daha bir daha derken yamyam bir fare elde ederler.
Bu fare artık iyice de semirmiş ve kuvvetlenmiş olur.
Sonra bu fareyi geminin içine salarlar, şimdi ortada tebdil kıyafet gezen güçlü kuvvetli bir yamyam fare vardır ve bu fare rahatlıkla diğer farelerin yanına sokulur ve yakaladığını yer.
Böylece gemi farelerden temizlenir.
Bir nesli yok etmek için uyguladıkları bu metodu, şimdi içimize eğitilmiş, semirmiş, beyni yıkanmış, yamyam fareler sokularak, bizi de yok etmek için kullanıyorlar.