RSS

HAYATIN ANLAMI

11.09.2024- Paulo Coelho- Simyacı adlı kitabından

Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı…

Bulduğu hiçbir yanıt ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş.. Ama aldığı yanıtlar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir yanıtı olmalı diyormuş.. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..

Köy, kasaba, ülke dolaşmış, bu arada zaman da durmuyor tabii ki …

Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:

-Şu karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın yanıtı verebilir, demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş ..

Bilge “sana bunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor” demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.

Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel … Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin..

Adam, gözü çay kaşığında, bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış evet demiş “kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?”

Adam şaşkın…

Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki …

Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş Bilge…

Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzelliklerle büyülenmiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü… Geri geldiğinde bilge, adama “bahçe nasıldı” diye sormuş… Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş “ama kaşıkta hiç yağ kalmamış” demiş ve eklemiş:

– Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın… Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır…

“Hayatının anlamı senin bakış açında gizlidir.”

Art: Rene Magritte 1965.

Hazırlayan_ Dündar SANSUR

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Eylül 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , ,

ACIK AKILLI OL SİNOP

10.09.2024- Seyfullah ÇALIŞKAN

Hiçbir şey söylemeden anlarım seni ben. Yüzüne bakıp, gözlerinden bakışlarından anlarım. Kavaklar kaldırımlara yapraklarını savuralı yirmi günü geçti. Akasyalar tüy döken tavuklar gibi azıcık yeşil, azıcık sarı, gölgelerinde geniş açıklıklar. Eylül’e akıyor mevsim. Tezgâhlar tıka basa palamut, mezgit, istavrit, çinakop. Gümüş işlemeli gergefler gibi ışıl ışıl. Bıldırcın sesleri yankılanıyor, yağmur yüklü bulutlarda. Eylül her yıl bu şarkıyı söyler. Oturup denizde oynaşan ışıkların karşısında azıcık yüksekte bir yere. Dinlemek lazım. Zeytin kokar mutlaka gece, zakkum kokar. Deli gibi çiçek açmışlar. Kırmızı, beyaz, sarı… Azıcık acı, birazcık baygın. Karayel, yıldıza döner, yıldız gündoğusuna. Samyeli vurduysa tenimize çoktan vurmuştur zaten. İş işten geçtikten sonra havlulara sarınsak ne çare?

Hep aynı geyik muhabbete döner sahilde.

Deniz anaları erken geldi bu sene.

Geldi ama kaybolup gittiler.

Bütün ömrüm burda geçti. Bu hayvanlar nereden gelir? Nereye gider? Hangi akıntıyla dolaşırlar bütün Karadeniz’i? Hiç anlamam. Sır gibi bir şey. O yüzme hızıyla olacak şey değil.

Canımızı yakmasalar. Üstelik çok da güzeller bence.

Çanağının altındaki mor dantel şeritlere bayılıyorum. İnsanın tutup sevesi geliyor.

Deniz çantasıyla yeni gelen hemen soruyor. Bu gün denizanası var mı?

Yok galiba, kıyılarda görünmüyor.

Biz de yeni geldik. Açıklarda varsa bilmem.

Bir tarafımız deniz, su , havlu terlik… Öteki taraf çarşı, pazar. Okul başlayacak;

Çarşıya gittik mecburen. Okul için bir şeyler lazımdı çocuğa. Ufak tefek şeyler. Birkaç kalem, birkaç çift çorap, termos, birkaç ince defter… Sırada ayakkabı, hırka, bot falan var. Yardımcı kitaplar, çanta, çizme. Onlar da baş edebilirsek önümüzdeki ay. Geçen yıl okulun hırkasından almıştık ama artık küçük geliyor. Üstelik renkleri uçtu, şekli, şakulü kaydı. Fermuarları da hiç dayanmıyor nedense. Çocuk iki tane olurca bir başka bela… Birine alıyorsun ötekine almasan olmaz. Küstürmeyelim diye hiç yoktan…

Akıllı ol Sinop. Her sevdalının çekeceği naz aynı olmaz. Dişbudakların, atkestanelerin, elmaların biraz daha beklesin. Palamut tavanın üzerine her zaman helva yenmez. Patlıcan İnciri de iyi gider. Bulutlarına söyle sonbaharı azıcık ağırdan alsınlar. Biraz geciksin güz yağmurların. Bıldırcınlar Karadeniz’i kuru havalarda geçsinler. Azıcık akıllı ol be Sinop. Akıllı ol da canımı ye…

Kumkapı surlarına oturmuşuz. Şaire özenmişiz ama bir türkü tutturmamışız. Dalgalar kadife kumları bir kedi yavrusunu okşar gibi yalayıp geri gidiyor. Denizdekilerin çoğu tası tarağı toplayıp gitmiş. Her zamanki gibi üşümek, suya doymak bilmeyen bir kaç çocuk inatla direniyor. Dalgalara koşup atlıyorlar. Dipten kum çıkarıyorlar. Daha ne oyunlar ne gülüşmeler… Dışardakiler yalvar yakar. Dudakların morarmış, çık artık. Tir tir titredikleri halde dalgaların şakalarına uzak kalamıyorlar. Güneş usul usul sulara doğru alçalıyor. Kumlar, deniz ve akşam birden aynı renge dönüşüyor. Koyu turuncudan alevlenmeye başlayan bir ateş bütün Akliman’ı kaplıyor. Çizgi çizgi beyaz bulutlar Sinop üzerine doğru uzanıyor. Gün batarken kızıllığın içinden koyu bulutlardan bir duvar ortaya çıkıyor. Güneş çam ormanlarına inemeden paravanın arkasında kayboluyor. Büyülenmiş gibi tutulup kalıyoruz. Birimiz birkaç laf etsek. Büyü bozulacak ve bitecek. Susuyoruz.

Akıllı telefonlar yarın yağmur yağacağını söylüyorlar. Keşke doğru çıkmasa… Ama biliyorum, laf dinlemez bu Sinop. Kafasının estiğini yapar, delibozuktur. Bir şemsiye uydururum ben de. Şehir Kulübü’ne inerim. Havanın öfkesi, gök gürültüsü, şimşeği geçip gittikten sonra… İnce bir yağmur iner manolya ağaçlarına. Gezi teknelerine, limanın durulmuş sularına. Bir çay getirir Mükremin. Yüzünde hiç solmayan bir gülümseme… Kendimi yağmura, aklımı boşa bırakırım. Sen bize hep güzelsin be Sinop. Mutlu olup olmadığımıza aldırma. Sen kendi Eylülüne akıp git. Ben de kendi sonbaharımda demleneyim.

Eylül 2014 Seyfullah- Sinop

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Eylül 2024 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , ,

EŞSİZ BİTKİ KUM YEMİ

09.09.2024- Ahmet TAŞDEMİR

Güneş ışığında değil, çölün değişen kumlarında büyüyen bir bitki hayal edin. Sonoran Çöllerinin nadir bir cevheri olan Kum Yemi (Pholisma sonorae) ile tanışın.

Bu eşsiz bitki, etli gövdesini gökyüzüne uzanmak yerine yüzeyin iki metre altına kadar uzatıyor. Sadece küçük, yuvarlak bir kısmı kum tepelerinin arasından görünüyor ve çoğu zaman mantar sanılıyor.

Ama aldanmayın, bu bir mantar değil. Karabuğday ve kanarya otu gibi çöl çalılarının köklerine tutunarak besin maddelerini emen kısmen parazit bir bitkidir.

Asalak doğasına rağmen Kum Yemi, ev sahibinden su çalmaz. Bunun yerine pullu yapraklarındaki küçük gözenekler aracılığıyla suyu doğrudan havadan emer.

İlginç bir şekilde, kuraklık sırasında Kum Yemi’nin emdiği suyun bir kısmını ev sahibiyle paylaşarak daha simbiyotik bir ilişki yaratabileceğine dair bazı kanıtlar var.

Çiçek açtığında, her zamanki grimsi, beyazımsı veya kahverengi rengiyle tam bir kontrast oluşturan, güzel pembe ila mor çiçekler üretir.

Ne yazık ki Kum Yemi insan faaliyetleri nedeniyle tehdit altında. Ama umut var. Fort Yuma Quechan Kızılderili Kabilesi tarafından yürütülen bir kampanya, ulusal bir anıt oluşturarak burayı korumayı amaçlıyor.

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,

FALARİS BOĞASI- İŞKENCE HEYKELİ

08.09.2024- Orhan MANSUROĞLU Araştırma

MÖ 570 – 560 yılları arasında Sicilya Tiranı Zalim Falaris’in emriyle heykeltraş Perilaos’a yaptırılmıştır.

İçine tam bir insanın sığabileceği bir pirinç boğadır bu. Boğanın altında ateş yakıldığında içindeki diri diri kavrulurken; çıkan seslerin boğanın bağırması şeklinde algılanması için heykeltraş içine bir mekanizma yapmış.

Perilaos, icadını Sicilya’nın tiranına ilk sunduğunda, Tiran; onu yapan Perilaos’un boğanın içine sokulmasını emretmiş ve boğa ilk kurbanını böyle vermiştir. Böyle şeytani bir makineyi icat eden için uygun bir son olmuş.

Bu boğa Belçika’nın Bruges Kenti’nde ki işkence müzesinde sergilenmektedir.

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Eylül 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , ,

“NE OLURSAN OL” DÜNYA KİMSEYE KALMAZ

06.09.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Anne yemeği, anne azarı, anne sevgisi kadar anne sözleri de vardır belleğimizde iz bırakan. Gençliğin coşkusuyla, bilmişlik yapınca annem derdi ki: “Ben 6 yaşında iken köyün etrafındaki dağlar yeni oldu ve herkes de benimle beraber fark etti sanırdım. Oysa, dağlar hep varmış ve herkes de biliyormuş ” der bize gülerdi. Çocukluğumdan beri bu söz hafızamdan silinmedi.

Ne krallar, ne ağalar, ne çok sultanlar geldi geçti dünyadan tarih boyu. Kime kaldı bu dünya? 2019 yılı Ağustos ayında babamı kaybettiğimde, dilime dolanıverdi ” ne olursan ol”. Beste ve güftesiyle dökülüverdi.

Herkes bir gün göçecek. Bedenin beslenmesi, zevkleri, arzularını doyurmakla geçen bir ömür, bir metrelik toprağa girecek ve elveda diyecekti. İnsanca duyguların, aklımızı ruhumuzu ve gönlümüzü beslediği bir dünya olsaydı ve uygarca yaşamı kucaklayabilseydik.

Ne olursan ol

Kim olursan ol

İster ağa ister paşa ister kral ol.

Dinleyenlere selam olsun…

 
 

Etiketler: , , , , , , ,

ANADOLU’NUN KAYIP DİLİ KALAŞMA

05.09.2024- ARKEOLOJİ TARİHİ

Anadolu’nun kayıp dili ‘Kalaşmaca’ çözüldü

2023 yılında Boğazköy-Hattuşa’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan Anadolu’nun kayıp dili ‘Kalaşmaca’ çözüldü. Bulunan 174 tablet deşifre edildi. Tabletlerde günlük yaşama ve kutlamalara ilişkin metinler yer alıyor. Kazı Başkanı Prof. Schachner, “Bu metinler Anadolu’nun M.Ö. 2000 yılında çok dilli ve çok kültürlü bir yer olduğunu gösteriyor” diyor

Çorum’da bulunan Boğazkale – Hattuşa’da yüz yıldan beri kazılar sürse de 1980’lerden sonraki kazılarda 30 bin civarında çivi yazılı kil tablet bulunmuştu. Bu tabletlerden 174 tanesinin farklı bir dilde ortaya çıkmasıyla, daha önce bilinmeyen ancak kaybolmuş bir dilin varlığı keşfedilmişti.

2023 yılında yapılan bu keşifte bulunan tabletlerin Bolu-Gerede civarında yaşayan Kalaşma isimli halkın dilinde yazıldığı belirlendi.

Luvice ile benzerlik taşıyan dil, Anadolu’nun tarih içinde kaybolmuş dillerinden biriydi.

Boğazköy Müzesi’nde korunuyor

Hattuşa’da arkeolojik kazıları yürüten ekibin başkanı Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Andreas Schachner, bulunan tabletlerin İstanbul Arkeoloji Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Çorum Arkeoloji Müzesi ve Boğazköy Müzesi’nde korunduğu söyledi.

Tabletler üzerindeki çalışmaların Almanya Worzburg Üniversitesi Eskin Yakındoğu Dilleri Bölümü’nden Prof. Dr. Daniel Schwemer ve İstanbul Üniversitesi Hititoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Metin Alparslan tarafından yürütüldüğünü belirten Schacher, “Alman kazı ekibin sorumluluğundaki bütün metinler yayınlandı” dedi.

Prof. Dr. Schwemer tarafından 174 tabletin deşifresine ilişkin yazılan ‘Keilschrifttexte aus Boghazköi (Boğazköy’den Çiviyazısı Metinleri)’ isimli eser bu yıl dijital ortamda ulaşıma açıldı. Eserde 174 tabletin günümüz diline çevirisi yer alıyor.

Tabletlerde günlük yaşama ilişkin bilgiler, bayram ve festivallere ilişkin notlar, komşu ülkelerle ilişkilere ilişkin kayıtlar yer alıyor.

Prof. Schachner, “İlk transliterasyonu Prof. Schwemer yaptı. Çivi yazısından Latin harifli yazıya dönüştürdü. Sonra dilbilim uzmanları Marburg Üniversitesi’nden Prof. Elisabet Rieken ve Doç. Dr. İlya Yakubovitich, metinleri inceleyerek çözdüler. Bir takım çalışması yapıldı” dedi.

Kalaşma dilinde tabletlerde yeni bir alfabe bulunmadığı belirten Prof. Schachner yazı için Hititlerin çok iyi bildiği ve Mezopotamya’dan alınan çivi yazı sisteminin kullanıldığını vurguladı.

Metinlerin nihai yayınının önümüzdeki günlerde yapılacağını kaydeden Schachner, Kasım ayından itibaren herkesin Kalaşma dilindeki metinlere ulaşabileceği vurguladı.

Schachner, şunları söyledi:

“Tablet içerikleri aslında çok önemli bilgiler aktarmıyor ama bu metinler sayesinde M.Ö. 2000 yılında Anadolu’nun çok dilli ve çok kültürlü bir bölge olduğunu öğreniyoruz. İnsanlar, bu dillerden en az birkaç tanesini biliyor ve kullanıyorlardı. Hititlerin başka bir bölgesinin Tanrılarına bakışını da bu metin sayesinde teyit etmiş oluyoruz çünkü fethettikleri bölgenin Tanrılarını kendi sistemlerine dahil ederek tapıyorlardı. Bu şekilde o bölgeleri kendilerine bağlamaya çalıştılar. Bu metinler, Kalaşma’dan getirdikleri Tanrı’ya kendi anlayacağı dilde hürmet edebilmek için bu dilde yazılmış. Hititlerin mantığına göre o tanrı Hitit dili anlamazdı.”

Anadolu’da mutlaka başka kayıp diller de olduğunu ancak tespit etmenin zor olduğunu ifade eden Schachner, Kalaşmacayı ortaya çıkaran durumun bugüne kadar ilk kez yaşandığı vurguladı. Schachner, “Bulunan tabletler çok iyi korunmuş. Dolayısıyla metin tümü elimize geçti. Normalde küçük parçalar buluyoruz. Tablet kırıkları. Burada ise iyi korunmuş tabletler vardı” dedi.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Eylül 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

AVRUPA’YA İHRAÇ ETTİĞİMİZ NOEL KAPI SÜSLEMELERİ

04.09.2024-hasathaber.com

Burdur’un Bucak ilçesine bağlı Kocaaliler köyünde 20 yıldan beri ev hanımlarının doğal bitkiler ile yaptığı Melli kapı süslemeleri Hollanda ve Almanya’ya ihraç ediliyor. 4 ay boyunca yaklaşık 500 bin adet çelenk üreten kadınlar hem ev ekonomilerine hem de ülke ekonomisine büyük katkı sağlıyor. Melli kapı süslemeleri üretim sorumlusu Ulaş Aktürk, “Bu yılki hedefimiz 550 bin çelenk üretip 4 milyon 500 bin euro ciro elde etmek” dedi.

Hristiyanların 25 Aralık’ta kutladıkları Christmas olarak bilinen Noel gününde kapılarına astıkları süslerin yüzde 50’den fazlası Burdur’un Bucak ilçesine bağlı Kocaaliler köyünde ev hanımı kadınlar tarafından üretiliyor. Ağustos ayının sonunda başlayıp Aralık ayının başına kadar olan sürede neredeyse köydeki bütün evlerde kadınların özveriyle yaptığı “Melli kapı süsleri” Avrupa’ya ihraç edilerek Noel’den önce evlerdeki yerlerini alıyor.

25 yıl önce Antalya’da yaşayan Alman bir kadının çelenk yapımında kullanılacak doğal bitkileri toplamak için köye gelerek bu süslemeleri köylülere öğretmesiyle başlayan bu serüven o günden itibaren hızla devam ediyor. Yulaf, pirinç, mersin gibi bitkilerin saplarıyla örülen çelenkler yine bu bölgede yetişen dağ çileği, çam kozalağı, sandal, mersin meyvesi, kızılcık, kuşburnu, biber ve kırmızı patlıcan gibi meyvelerle süslenerek hazırlanıyor. Bir kadının günde ortalama 25-30 tane ürettiği bu çelenkler daha sonra kamyonetler ile toplanarak paketlenip soğuk hava depolarında muhafaza altına alınıyor. Buradan da Hollanda ve Almanya’ya ihraç edilen Melli kapı süslemeleri oradan tüm dünyaya yayılıyor.

“20 yıldır bu süslemeleri evimizde yapıyoruz”

Bucak’ın Kocaaliler köyünde yaşayan ve 20 yıldır bu süslemeleri yaptığını söyleyen Fatma Ünal, “Bu yaptığımız çelenkler yurt dışına gönderiliyor ve orada kapı süslemesi olarak kullanılıyor. Pirinç, yulaf gibi bitkilerden yaptığımız çelenkleri yaban mersini ile sarıyoruz. Daha sonra üzerine dağ, çileği, patlıcan, çam kozalağı gibi orman meyveleriyle süsleyerek hazır hale getiriyoruz. Ev hanımları olarak hem vakit geçiriyoruz hem de ev ekonomimize katkı sağlıyoruz. Biz bunları yaptıktan sonra akşamüzeri çavuşumuz geliyor alıp gidiyor oradan da yurt dışına gönderiliyor. Her sabah süslemelerde kullandığımız malzemeler gelir biz süslemeyi yaptıktan sonra akşamüzeri gelip alırlar. Günde 100 tane de yapan var 60 tane de yapan var ama ben 15 tane falan yapabiliyorum” dedi.

“Ev ekonomimize büyük katkı sağlıyor”

Evlerinin önünde komşularıyla birlikte otururken bir yanda da çelenk dedikleri Melli kapı süslemeleri için orman meyvelerini hazırlayan Hanife Bolat ise, “Bu meyveleri toplayıp bize getiriyorlar, biz de böyle sohbet ederken bir yandan da onları birleştiriyoruz. 20 yıldır yapıyorum ben bunu. Ev ekonomimize büyük katkı sağlıyor bu iş. Burada hazırladığımız kapı süslemeleri yurt dışına gönderiliyor” ifadelerini kullandı.

“3-4 ay boyunca bu süslemeleri yapıyoruz”

Evinde annesi Dudu Duran ile birlikte bir yandan Ekim ayında olacak düğünü için hazırlık yapan bir yandan da Melli kapı süslemesi yapan Dilek Duran, “Biz bu süslemelerde kuşburnu, biber, patlıcan, mersin gibi bitkileri kullanıyoruz. Günde yaklaşık 30-35 kadar süsleme hazırlıyoruz. Psikolojimize göre değişiyor. Bir gün önceden ertesi günün hazırlığını yaptıysak daha hızlı oluyor ama sıfırdan sabah başlayınca biraz zor oluyor. Her gün saat 16.00’ya kadar yapıyoruz böyle. Bu süslemeler 3-4 ay boyunca yapılıyor böyle. Ağustos’un 20’si gibi başlayıp 20 Aralık gibi bitiriyoruz” şeklinde konuştu.

“Günde 2 bin 500 adet topluyoruz”

Sabahları ev ev dolaşarak süs malzemesi bırakıp akşamüzeri ise yine bu evlerde yapılan süslemeleri toplayan çavuş Esma Tokgöz, “Biz çelenk sektöründe çalışıyoruz. Sabah ev ev gezip bıraktığımız meyvelerden yapılan süslemeleri akşamüzeri tekrar gezip çelenk olarak topluyoruz. Günde ortalama 2 bin 500 adet çelenk topluyoruz. Daha sonra depoya götürerek paketleyip soğuk hava deposuna koyuyoruz. Oradan da tırlarla Avrupa’ya gönderiliyor. Bu süslemelere çok fazla bir ilgi var. Köyümüze gelen turistler de çok ilgi duyuyorlar bu süslemelere. Bu yüzden bu işin hem köyümüze hem de kadınlarımıza büyük ekonomik katkısı oluyor” dedi.

“Bu yılki hedefimiz 550 bin çelenk üretip 4 milyon 500 bin euro ciro elde etmek”

Melli kapı süslemeleri üretim sorumlusu Ulaş Aktürk, “Her sezon olduğu gibi 20 Ağustos’ta çelenk üretimine başladık. Sabah 8-9 gibi meyveleri 10 civarı eve tek tek dağıtıyoruz. Öğleden sonra da çelenk olarak topluyoruz. Bu çelenkleri depoya getirip burada paketliyoruz. Sonra tır geliyor direkt Hollanda ve Almanya’ya ihraç ediyoruz. Dışarıya gönderdiğimiz çelenkleri genelde kapı süsü olarak birbirlerine hediye götürüyorlar veya mezarlıklara koyuyorlar. 2023 yılında 450-500 bin civarı çelenk gönderdik. Bundan da 2 milyon 500 bin euro civarında bir ciro elde ettik. Bu yıl yine 500 ile 550 bin civarında çelenk göndermeyi hedefliyoruz. Bundan da 4 milyon 500 bin euro civarında bir ciro elde etmeyi planlıyoruz. Kadınlarımızı genelde günde kişi başı 25-30 tane yaparlar. Halkımız için iyi bir gelir kaynağı. Çelenkte kullanılan süs biberi ve süs patlıcanını diktiriyoruz oradan alıyoruz. Dağ çileği ve tespih dediğimiz meyveleri vatandaşlar ormandan toplayıp getiriyorlar. Antalya civarından gelen meyveler var. Yani köyümüzde eşleri dışarıda çalışırken ev hanımları da evinde böyle bir gelir kaynağı elde ediyor” ifadelerine yer verdi.

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Eylül 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , ,

KENDİNİ BULAMAYAN DİLENCİ

03.09.2024- Eckhart Tolle ( Şimdi’nin Gücü)

“Bir dilenci, otuz yıldır bir yol kenarında oturmaktadır. Bir gün onun önünden, bir yabancı geçer. Dilenci, eski şapkasını mekanik bir biçimde ona da uzatarak,

-Allah rızası için bir sadaka, der.

-Benim sana verecek hiçbir şeyim yok, der yabancı.

Sonra, -Sen neyin üzerinde oturuyorsun? diye sorar.

-Hiçbir şey, diye yanıtlar dilenci.

-Sadece eski bir sandık. Kendimi bildim bileli onun üzerinde oturuyorum.

-Onun içine hiç bakmadın mı? diye sorar yabancı.

-Hayır, der, dilenci.

-Niye bakayım ki, onun içinde hiçbir şey yok.

-Sen yine de bir bak, diye ısrar eder yabancı.

Dilenci yerinden kalkar ve biraz uğraştıktan sonra sandığın kapağını açmayı başarır. Ve o, şaşkınlık ve sevinç içinde, sandığın altınla dolu olduğunu görür. Ben size verecek bir şeyi olmayan ve size içinize bakmanızı söyleyen o yabancıyım.

Bu meselede olduğu gibi herhangi bir sandığın içine değil, çok daha yakın bir yere, kendi içinize bakmanızı söyleyen biri…

‘Ama, ben bir dilenci değilim ki,’ dediğinizi işitir gibiyim.

Gerçek serveti, yani Var’lığın ışık saçan sevincini ve ona eşlik eden derin, sarsılmaz huzuru bulamamış olanlar, büyük bir maddi servete sahip olsalar dahi dilencidirler.

Onlar haz ve doyum kırıntılarını, onaylanmayı, güvenliği ya da sevgiyi dışarıda aramaktadırlar.

Oysa onların içinde sadece bu şeyleri içeren değil; Dünyanın sunabileceğinden, sonsuz derecede daha büyük bir hazine vardır…”

Osmanlı Dönemi dilenci bir kadın

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Eylül 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

17 YAŞINDA ANNESİNİ İLK DEFA GÖREN ADAM

31.08.2024- Murathan Mungan / Harita Metod 

Murathan Mungan, kendisini doğuran kadını, yani öz annesini görmek üzere, uzun yıllar sonra onun evine gidecektir.
Yıllar sonra, hiç hazırlıksız “bu senin oğlundur” diye karşısına çıkarmak istemez yakınları. Bahçeden eve doğru girerler.
Sahanlıktan oraya açılan kapı.
Murathan’ın ilk gördüğü şey, gelenlere telaşla terlik çıkarmak için öne eğilen bir kadındır.
Sonrasını anlatır:
“..Boğazımda, hayatımda hiç olmadığı kadar büyük bir düğüm.
Kendimi tutmak konusunda sıkı sıkıya tembihlenmişim.
Ne de olsa hastalık geçirmiş kadın. Her şey yavaş yavaş söylenecek ona. Oturuyoruz.
Orada, karşımda oturan kadın benim annem. Ama bir yabancı. Hiçbir hatıram yok.
Arada bir gözlerimiz değdiğinde ona fazla bakamıyor, gözlerimi kaçırıyorum..
Çocukluğumda ona ilişkin duyduğum üzücü hikayelerdeki kadınla hiçbir alakası yok.
“Eve bakacak kiracılar” diye tanıtılıyoruz. Çıkıyoruz.
Pencerede, tülün ardında, arkamızdan bakan kadının artık annem olduğunu biliyorum.
Dönüşte, minibüste cam kenarına oturup Mümtaz dayıların evine kadar yol boyu hiç durmadan ağladığımı hatırlıyorum.
Gözlerimin çok, ama çok acıdığını da hatırlıyorum o gün.
Bir süre sonra tıpkı bir çocuk gibi neden olduğunu unutarak ağlamayı sürdürüyor insan.
Tam on yedi yıl sonra beni doğuran kadını görmüştüm o gün.
O annemdi.

Asıl annem oydu; beni doğuran.
Çocukluğum boyunca seyrettiğim acıklı filmlerdeki, acıklı romanlardaki gibi bir hayatım olmuştu birdenbire. Kendimi bambaşka bir filmin içinde bulmuştum.
“Aldığı ilaçların tesiriyle öğlene kadar uyur” demişti teyzem, annem için.
Ertesi sabah, nedense erken kalkmış, kahvaltıdan sonra teyzem anneme, “Sana bir şey söyleyeceğim Muazzez, ama heyecanlanmaman gerek, biliyorsun” demiş. “Önce şu ilaçlarını al bakayım.”
Annem, emekli olan teyzemin o sıralar maaş artışı için intibaklarını beklediğini biliyormuş. Yüzündeki neşeli havaya bakarak o konuyla ilgili bir şey sanmış önce, “intibakların mı geldi yoksa?” demiş.
“Yok hayır, benimle ilgili değil, seninle ilgili bir şey söyleyeceğim…”

Bunun üzerine annem, bir an bile düşünmeden;
“Dün gelen benim oğlumdu, değil mi?” demiş. 😥😥

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Ağustos 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

CEHENNEM YERİNE HERKES ATEŞİNİ BURADAN GÖTÜRÜR

30.08.2024- Arkeoloji Tarihi

Karacaoğlan Doğum Yeri Karaman / Türkiye

Karacaoğlan, 17. yüzyılda yaşadığı rivayet edilen, âşık edebiyatının en önemli şairlerinden biridir. Yaşadığı yer ile ilgili değişik rivayetler olmasına karşın, 2014 yılı içerisinde Karaman’ın Sarıveliler ilçesinde yer alan tarihi Hacı Salih Cami’nin restore işlemi sırasında bahçesinde bulunan tarihi mezar taşlarının birisinin üzerinde “Karacaoğlan, ruhuna Fatiha” yazdığı öğrenilmiştir.

Karacaoğlan’ın şiirleri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini; içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerini sık sık kullanır. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Birçok şiiri bestelendi.

Şiirlerinin özellikleri:

Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle Türkçe yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin birçoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11’li (6+5) ve 8’li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.

Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş; şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18. yüzyıl şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, 19. yüzyıl şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşil Abdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Külebi Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir.

Şiirleri 1920’den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir. Literatürde Karacaoğlan Saadettin Nüzhet Ergun, Karaca Oğlan (1927) İlhan Başgöz, Karac’oğlan (1984) Şükrü Elçin, Halk Edebiyatımızda Kaynaklar Meselesi ve XVI. Asır Ozanı Karacaoğlan (1988) Umay Günay XVI. Yüzyıl Saz Şairi Rumelili Karacaoğlan (1993)Saim SAKAOĞLU Karacaoğlan (2014)

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ağustos 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,